Dünyanın yeni sıcak noktası: Doğu Akdeniz

Ne zaman geçmişte Ege’de Türkiye ile Yunanistan arasında bir kriz patlak verse, ne zaman iki ülkenin donanmaları birbirlerini cepheleyerek bu denizin ısınmakta olan sularına açılsalar, her seferinde aynı mekanizma çalışırdı.

Ege’de gerilimin kontrolden çıkmasından ve bir sıcak çatışmaya dönüşmesinden endişe eden ABD yönetimi, iki müttefiki üzerinde bütün ağırlığını koymak suretiyle devreye girerdi. Birden telefon diplomasisi işlemeye başlar, tarafların karşılıklı olarak gerilimi düşürme taahhütleriyle birlikte kriz yavaş yavaş kontrol altına alınır, gerginliğin ibresi aşağı iner ve bir süre sonra ortalık sakinleşirdi.

Örneğin, 1987 ilkbaharında Yunanistan’ın Bern Mutabakatı’na uymayacağı ve Ege’de sismik araştırmalara başlayacağı yolundaki açıklamalarına misilleme olarak Türkiye de aynı şekilde hareket edeceğini duyurmuştu. Ardından donanmanın Gölcük’ten demir alıp Ege’ye çıkması büyük bir krizi beraberinde getirmişti. 1987 Mart ayı sonundaki bu kriz Amerikan diplomasisinin telaş içinde devreye girmesi ve dönemin Başbakanı Turgut Özal’ın sergilediği esneklik sayesinde aşılmıştır.

Keza 1996 yılı ocak ayı sonunda çıkan ve iki ülkeyi bir savaşın eşiğine getiren Kardak krizinin atlatılmasında da dönemin ABD Başkanı Bill Clinton’ın yoğun bir çabası söz konusu olmuştu.

*

O yıllarda krizlerin yatıştırılmasını kolaylaştıran en önemli zemin Bern Mutabakatı’nın varlığıydı. Bu mutabakat, 1974 sonrasında iki ülkenin Ege kıta sahanlığı üzerinde sismik araştırmalara başlamaları üzerine patlak veren anlaşmazlığın yol açtığı ve BM Güvenlik Konseyi’ne kadar taşınan büyük bir krizin sonucu olarak ortaya çıktı. Ege’de kıta sahanlığının karasuları dışında kalan alanları ihtilaflı olduğu için tartışmalı sularda atılan her adım krize davetiye çıkartıyordu.

İki ülke arasında 11 Kasım 1976 tarihinde imzalanan Bern Mutabakatı’nın önemi, kıta sahanlığı sorununun çözümü konusunda belli ilkeler getirip müzakerelerin önünü açmasıydı. Ama galiba daha önemli yönü, tarafları müzakerelere zarar verebilecek adımlardan kaçınma taahhüdü altına sokmasıydı. Türkiye ile Yunanistan, çözüm bulununcaya kadar araştırma yapmak için kendi karasuları dışındaki tartışmalı kıta sahanlığı alanlarına çıkmayacaklardı.

Taraflar bu taahhüde uydukları sürece çatışma ihtimalini de asgariye indiriyordu Bern Mutabakatı. Bu yönüyle mutabakatın 1976’dan bu yana Ege’de barışı korumak anlamında kayda değer bir işlev gördüğü teslim edilmelidir.

Ama çözümün kapısını da açamamıştır bu mutabakat. Başta kıta sahanlığı olmak üzere Ege sorunlarının çözümü için on yıllarca kesintilerle ve farklı yöntemlerle yürütülen sayısız müzakereye rağmen bir sonuca varılamamıştır. Neredeyse yarım yüzyıla yaklaşan bir zaman diliminden söz ediyoruz. Hem Türk hem de Yunan hariciyelerinde farklı kuşaklardan pek çok diplomat bu sorunlarla yetişip, kariyerlerini bu sorunlar üzerinde geçirip emekli olmuştur.

O yıllarda Türk-Yunan anlaşmazlıklarının niteliğine ilişkin şu noktayı da vurgulayalım. Üçüncü tarafların kriz anlarındaki arabuluculuk girişimleri hariç tutulursa, sorunlar ağırlıklı olarak Türkiye ile Yunanistan arasında ikili bir çerçevenin sınırları içinde kalıyordu. 

*

2020 yılında Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunlara baktığımızda bizi oldukça farklı bir tablo bekliyor. Öncelikle, geçmişte ağırlıklı olarak Ege ile sınırlı olan coğrafi çerçevenin bugün bütün Akdeniz’i de içine alan çok geniş bir alana yayıldığını görüyoruz. Geçmişte Türk ve Yunan savaş gemileri Ege’de Kardak kayalıkları karşısında birbirlerini cephelerken, bugün Akdeniz’in ortasında karşı karşıya geliyorlar. Türkiye ile Yunanistan arasındaki dosya çoktandır bir Ege sorunu olmaktan çıkıp bir Akdeniz sorunu haline gelmiştir. Akdeniz’e bulunacak çözümler Ege için de emsal olacaktır.

Çok kritik bir farklılık, Doğu Akdeniz’in birçok noktasında zengin hidrokarbon rezervlerinin keşfedilmesidir. Kıta sahanlığının altında yatan zenginlikler, deniz yetki alanlarının sınırlarının çizilmesi meselesini çok daha keskin ve çatışmaya açık bir hale getiriyor. Üstelik kıta sahanlığına ek olarak ‘Münhasır Ekonomik Bölge’ (MEB) gibi kıta sahanlığını içermekle birlikte balıkçılık haklarını da doğrudan kapsayan yeni bir çekişme alanı daha belirmiştir.

Üçüncü bir farklılık, gelinen noktada Ege sorunları ile Kıbrıs sorununun birbirinden koparılamayacak ölçüde iç içe geçmiş olmasıdır. Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (KRY) ilan ettiği MEB sınırlarının Yunanistan’ın hak iddia ettiği yetki alanı sınırıyla bitişik olması, Türkiye’nin itirazıyla da birlikte değerlendirildiğinde -ilk bakışta- üçlü bir soruna dönüşüyor.

Her halükârda Akdeniz için bulunacak çözümler ikili değil, çoklu formatları zorunlu kılacaktır. Girit’in güneydoğusundaki alanda beliren Türkiye-Yunanistan anlaşmazlığı aynı zamanda bir Türkiye-Mısır anlaşmazlığıdır ve Libya’yı da etkilemektedir. Dolayısıyla, herhangi bir çözüm Libya ve Mısır’ı da içine almak durumundadır. Doğu Akdeniz, bu yönüyle artık bütün meselelerin karşılıklı etkileşim halinde olduğu jeostratejik bir bütünlük içinde ele alınmalıdır.

*

Dördüncü bir farklılık, Doğu Akdeniz’deki anlaşmazlıkların yarattığı çatışma hattının bölgesel ittifaklar ekseni üzerinden şekillenmekte oluşudur. Türkiye, şimdiden karşısında Yunanistan, Mısır, İsrail ve Kıbrıs Rum Yönetimi’nden oluşan, ayrıca bir Batı Akdeniz ülkesi olan Fransa’nın da katıldığı geniş bir ittifak bulmaktadır.

Beşinci bir nokta daha var. Geçmişte Türkiye ile Yunanistan’ı Ege’de büyük ölçüde disiplin altında tutan, her ikisinin de uyduğu bir Bern Mutabakatı rejimi vardı. Oysa Akdeniz’de giderek yayılma eğilimi gösteren anlaşmazlıklar karşısında, tarafların kendilerini uymakla bağlı hissedecekleri, sorunların çözümünde esas alınacak ilke, yöntem ve davranışları tanımlayan bir çerçeve yoktur. Bunun sonucu, belirecek muhtemel krizlerin yönetilmesinde askeri çatışma potansiyelinin göz ardı edilemeyeceği ucu açık bir durum söz konusudur. Gerilimi düşürme (de-eskalasyon) mekanizmalarının eksikliği ciddi bir sorundur.

Meseleyi güçleştiren bir başka faktör, AB’nin son yıllarda Doğu Akdeniz konularında birliğin tam üyesi Yunanistan ve KRY ile artan ölçüde dayanışma içinde hareket etmekte oluşudur. Bu açıdan baktığımızda gelişmelerin seyrinin Türkiye’nin Avrupa ile ilişkilerinin geleceğini ipotek altına alma ihtimali azımsanmamalıdır. Buradaki AB dayanışması Yunanistan’ı Türkiye karşısında uzlaşmak yerine daha katı, daha cüretkâr davranmaya yöneltebilir.

*

Tam bu noktada AB cephesinde Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in daha dengeli bir tutum izleyerek arabulucu kimliğiyle belirdiğini görüyoruz. Bu yönüyle geçmişte Ege sorunlarında ABD’nin oynadığı yatıştırıcı rolü, Akdeniz söz konusu olduğunda Avrupa’nın başat gücü Almanyaüstleniyor. Başkanlık seçimine odaklanmakta olan ABD ise en azından bu aşamada denklemin dışındadır. ABD’nin ne ölçüde Akdeniz denklemine gireceği kasım ayındaki başkanlık seçimi sonrasında belirecek siyasi tabloya bağlıdır.

Doğu Akdeniz’deki anlaşmazlıkların uluslararası politikadaki önem derecesinin önümüzdeki dönemde yükselmesine hazır olalım.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Türkiye’de günlük kaç COVID-19 vakası var, gelin hesaplayalım...

Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’nın 29 Temmuz’dan sonraki dönemde COVID-19 testi pozitif çıkanlardan yalnızca belirti gösterenlerin ‘hasta’ olarak açıklandığı, belirti göstermeyen pozitif ‘vakalar’ın kamuoyu ile paylaşılmadığı yolundaki beyanıyla birlikte herkesin zihnine aynı sorular düştü:

Türkiye’de COVID-19 testi pozitif çıkanların toplam sayısı kaçtır? Her gün yapılan testlerde pozitif çıkanlardan yalnızca belirti gösterenler açıklanıyorsa, belirti göstermeyen COVID-19 vakalarının sayısı nedir? Bu kümelerin birbirine oranı nedir?

Koca, geçen haftaki basın toplantısında gazetecilerin bu yöndeki sorularını yanıtsız bırakmıştı. Ancak kendisinin geçen hafta sonu Habertürk’ün Ankara Temsilcisi Muharrem Sarıkaya’ya yaptığı bir açıklama sayesinde artık COVID-19 testi pozitif çıkanların sayısını genel hatlarıyla yanılmayacağımız bir çerçeve içinde –en azından- tahmin edebilecek durumdayız.

Sarıkaya soruyor: “Türkiye genelindeki testlerden pozitif çıkma oranı nedir?”

Sağlık Bakanı, bilgisayar ekranına girip yanıt veriyor:

Nisan ayında testlerden pozitif çıkma oranı yüzde 20 idi, yani 5 kişiye test yapılmışsa biri pozitif çıkıyordu. Bu oran şimdi yüzde 10’a düştü.”

Dr. Koca ekliyor: “Ama illere göre farklılık gösterebiliyor. Örneğin, Ankara’da geçen hafta vaka sayısı Türkiye genelinin yüzde 24’ünü aştı. Bu hafta ise yüzde 12 seviyesine düştü. İstanbul’daki oran ise Türkiye’deki vaka sayısının yüzde 15’i seviyesinde.”

ORANLAMA GÜNDE 11 BİN VAKA VERİYOR

Sağlık Bakanı’nın geçen pazar günü yayımlanan bu açıklamasındaki kilit cümle “

Yazının Devamını Oku

Gazeteciler Sağlık Bakanlığı verileri üzerinden analiz yapınca

Zorunlu olmadıkça genellikle birinci tekil şahıs üzerinden yazmaktan kaçınmaya çalışan bir gazeteciyim. Bugün izninizle çizgimin biraz dışına çıkacağım.

Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’nın 29 Temmuz’dan bu yana kamuoyuna yapılan paylaşımlarda hasta-vaka ayrımına gidildiğini, COVID-19 testleri pozitif çıksa da belirti göstermeyen kişilerin tablolara dahil edilmediğini, yalnızca belirti gösterenlerin ‘hasta’ başlığı altında açıklandığını duyurması yeni bir durum yarattı.



Bakanın açıklaması, kamuoyu bu yöntem değişikliğinden geçen haftaya kadar haberdar edilmediği için, verileri önceki yönteme göre yorumlayan bir gazeteci olarak beni yazdıklarımı gözden geçirmeye itti. Sağlık Bakanlığı’nın verilerini esas aldığım değerlendirmelerde –iradem dışında olsa da- ne ölçüde hataya düştüğüm konusunda bir muhasebe yapma ihtiyacını duydum.

Koronavirüs COVID-19’un Türkiye’nin en hayati meselesi haline gelmesi beni de geçen mart ayından bu yana salgını çok yakından izlemeye yöneltti. İlki “Hepimizi bekleyen büyük sınav” başlığıyla 27 Mart tarihinde yayımlanmak üzere toplam 55 yazı (bugünkü hariç) kaleme almışım. Bu yazıların çoğunluğunu somut verilere dayanan analizler oluşturuyor.

Bu analizleri yaparken Türkiye ile ilgili verilerde Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı muhtelif tabloları esas aldım. Hatta bu verileri günlük bir şekilde bir excel dosyasına işledim. İki-üç haftada bir çıktı alıp bunları birbirine ekleyerek uzun bir döküm haline getirdim. Bu dökümü masamın yanında duvara tutturunca salgının seyrini muhtelif kategorilerde rakamlar üzerinden izleyebiliyordum. Dün ölçtüm, bu döküm tam 1 metre 25 santimetreye kadar uzamış. Bu egzersize bundan sonra devam edecek miyim, bilmiyorum.

Yazının Devamını Oku

AB zirvesi kararlarında bardağın hangi tarafına bakmalıyız?

Doğu Akdeniz’de iki ayı aşkın süren, sahada ‘uçurum kenarı’ stratejilerinin uygulandığı sıcak bir yazın ardından dün Avrupa Birliği zirvesinde alınan kararlarla birlikte diplomasiye şans tanınan yeni bir döneme girmiş bulunuyoruz. Öncelikle, gerilim ortamından sıcak bir çatışma yaşanmadan çıkılması ve gelişmelerin barış ve diyalog yönünde evrilmesini sevindirici bir gelişme olarak karşılamalıyız.

Yaşanan sıcak krizde Yunanistan’ın kıta sahanlığı tezlerini ilgilendiren bir anlaşmazlıkta üyesi olduğu AB’yi bir blok olarak yanına çekememiş olması ve bu süreçte AB içinde ciddi bir bölünmenin yaşanması Türkiye açısından yapılacak muhasebedeki artılardan biridir.

AB, tam üyesi olan Yunanistan, Kıbrıs Rum Yönetimi (KRY) ve onlara hamilik eden Fransa gibi ülkelerin yaptırım uygulanması konusundaki bütün dayatmalarına karşılık, bu yola girmeyip Türkiye’deki büyük stratejik çıkarları ile üyelerinin beklentileri arasında bir orta yol bulmaya çalışmıştır. Bu sonucun alınmasında Almanya’nın AB dönem başkanı olarak kullandığı inisiyatifin, bu çerçevede Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in ağırlığını koyarak izlediği siyasetin rolünü teslim etmek gerekir.

Tezlerini ortaya koymak için sahada ‘sert güç’ yöntemine de başvuran Türkiye’nin gerilimin en yüksek çizgiye çıktığı noktalarda birden attığı sürpriz adımlarla sergilediği esneklikler, diplomasi zemininde bir çıkış yolu açmaya çalışan Almanya’nın elini güçlendirmiştir.

*

İşin bu kısmı olumlu görünmekle birlikte zirvede alınan kararların eksi hanesindeki unsurlara da bakmalıyız. Açıklanan metinde Türkiye ile ilgili rahatsız edici birçok ifadeye de rastlamak mümkün. Örneğin, doğrudan bir yaptırım kararı çıkmasa da, gerektiğinde Türkiye’ye karşı AB antlaşmalarının ilgili maddeleri çerçevesindeki bütün araç ve seçenekleri kullanma taahhüdüne de yer verilmiştir. Bu seçenek, Türkiye’nin -uluslararası hukuku ihlal eden tek taraflı eylem ve provokasyonlarını tekrarlaması halinde- devreye sokulacaktır metne göre.

AB, Türkiye’ye karşı elinde böyle bir kartı tuttuğunu da duyurmuş oluyor. Ancak Doğu Akdeniz’de yeni bir krizin patlak vermesi halinde AB’nin Türkiye’ye yaptırım uygulamayı göze alıp alamayacağı tartışmaya çok açık bir konudur.

Bu zirve kararları ile çizilen çerçeve üzerinden yol alınabilmesi büyük ölçüde uygulamaya bağlı olacaktır. İyimser açıdan yaklaşırsak, Türkiye ile Yunanistan arasında kıta sahanlığı gibi sorunlara ilişkin istikşafi görüşmeler başlar, ardından askerler arasındaki görüşmeler ve üçüncü bir düzlemde siyasi danışmalar bu adımı izlerse, iki ülke arasındaki ilişkilerde yeni bir durum ortaya çıkacaktır.

Bu yumuşama ortamı sürdürülebilirse, deniz yetki alanları gibi anlaşmazlık konuları masada müzakere edilirken Türkiye de muhtemelen Oruç Reis araştırma gemisini yeniden Akdeniz’in ortasına gönderip sismik araştırma yapma ihtiyacını duymayacaktır. Dolayısıyla, kısa dönemde bir sonuç alınamasa bile en azından müzakere sürecinin canlı tutulması yeni bir kriz ortamının belirmesini önleyeceğinden AB cephesinde de işleri kolaylaştıracaktır.

Yazının Devamını Oku

COVID-19 test sonuçlarının tümünün açıklanması şeffaflığın vazgeçilmezidir

“Gerçeklerin er geç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır” deyişi hükmünü bir kez daha icra etti ve uzun bir zamandır kamuoyunun geniş bir kesiminde şüpheyle bakılan Koronavirüs COVID-19 yeni olgu sayılarının tahmin edildiği gibi gerçeği yansıtmadığı kesinlik içinde anlaşıldı; üstelik bizzat ülkenin Sağlık Bakanı’nın yaptığı bir açıklamayla...

Böylelikle akşamları açıklanan ‘yeni hasta’ başlığındaki rakamların COVID-19 testi pozitif çıkan bütün vatandaşları kapsamadığı, pozitif çıkanlar içinde yalnızca ‘belirti gösterenler’in sayısını yansıttığı, pozitif olup belirti göstermeyen vakaların sayısının kamuoyuyla paylaşılmadığı resmen kabul edildi.

Bir başka deyişle, resmi verilere şüpheyle yaklaşanlar haklı çıktılar.

KOCA’NIN YENİ TANIM KRİTERLERİ

 Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca, önceki akşamki basın toplantısında “Şunu bilmemiz gerekiyor, her vaka hasta değildir” dedikten sonra şunları söyledi:

Test sonucu pozitif çıkanların her biri bir vakadır. Bunların büyük kısmı belirti göstermeyen taşıyıcılardır. Kalan kısmı ise hastalık bulgusu olup tedavi altına alınan hastalardır. Bir kısmını evde, önemli bir kısmını da hastanede takip ve tedavi ediyoruz... Demek ki, belirtisi ister olsun ister olmasın, testi pozitif çıkmış herkesi ifade eden vaka kelimesi ile hasta kelimesinin anlamı aynı değildir. Hasta ile ağır hasta arasındaki fark ise açıktır”.

Koca, basın toplantısının bir başka bölümünde “Semptomatik vaka hasta, asemptomatik vakalar vaka...” diye özetledi aradaki ayrımı.

Bir meslektaşımız meselenin doğrudan özüne inen şu soruyu yöneltti Bakan’a:

Yazının Devamını Oku

ABD Dışişleri Bakanı’nın Yunan fırkateynine ayak basması ne anlama gelir?

Yunanca yazıyla “Efharisto”, yani “Teşekkürler” diyerek başlıyor tweet mesajına ABD Dışişleri Bakanı Michael Pompeo ve ekliyor: “Bana Yunan konukseverliğinin gerçek anlamının ne olduğunu gösterdiniz”.

Pompeo, Efharisto” dedikten sonra ‘@PrimeministerGR’, yani ‘Yunanistan Başbakanına’ diye etiketlemiş bu mesajını.

İlginç bir fotoğraf bu tweet paylaşımını tamamlıyor. Bir evin terasındaki masanın etrafına toplanmış insanların yüzlerindeki neşeli ifadelerden son derece sıcak bir ortamın hâkim olduğu hemen göze çarpıyor. Ceketler ve kravatlar fora edilmiş.

Burası Girit Adası. Yunanistan Başbakanı Kiriakos Miçotakis’in Girit’in Hanya bölgesindeki babadan kalma evi. Babası eski başbakanlardan Konstantin Miçotakis.

Oğul Miçotakis, önceki gün Pompeo’yu evinde öğle yemeğinde ağırlıyor. Atina temsilcimiz Yorgo Kırbaki’den öğrendiğim kadarıyla, mönüde yaprak sarma, Girit’e özgü bir tür sigara böreği olan ‘Kalçunia’, ‘grek salad’, güveçte arpa şehriyeli sığır eti ve çikolatalı kek ikram edilmiş. İçki olarak da şarap ve Girit rakısı Çikudia...

YUNAN FIRKATEYNİNDE BİR ABD’Lİ BAKAN

Bu fotoğraf Pompeo’nun iki gün süren Yunanistan gezisine damgasını vuran sıcak atmosferi göstermek bakımından bir hayli çarpıcı. Pompeo, Atina’ya uğramadan pazartesi günü doğrudan Selanik’te başlattığı Yunanistan gezisinde zamanın büyük bölümünü Girit Adası’nda geçirdi. Burada kaldığı iki gün ABD eğitimli, Harvard mezunu Miçotakis’in evinde geceledi.

Girit Adası’ndaki tarihi yerler ve kiliselerin gezilmesi gezinin diğer renkli görüntüleriydi. Ama program yalnızca turistik noktalardan ibaret değildi. Doğu Akdeniz jeopolitiğini, bu bölgedeki güç dengelerini yakından ilgilendiren başka dikkat çekici görüntüler de vardı bu ada gezisinden.

Örneğin, ABD Dışişleri Bakanı Girit’teki Suda ABD Deniz Üssü’nü de ziyaret etti. Bu arada, ABD’nin fiilen bir liman işlevi de gören, 230 metre uzunluktaki çok amaçlı dev yurtdışı sefer gemisi ‘USS Hershel Woody Williams’ın artık kalıcı olarak Girit’te demirleyeceğini açıkladı.

Yazının Devamını Oku

Türkiye-Rusya ilişkileri Karabağ’da yeni basınç alanına girdi

İçinde bulunduğumuz yıla Suriye cephesinde İdlib’den Fırat’ın doğusuna kadar geniş bir coğrafyaya yayılan gerilimlerin sıcaklığını hissederek başlamıştık.

Bir taraftan da projektörlerimizi sahada sıcak çatışmaların yaşandığı Libya’ya doğru çevirmiştik. Son iki ay boyunca kıta sahanlığı meseleleri üzerine Türkiye ile Yunanistan’ın donanmalarının Doğu Akdeniz’in ortasında birbirini cephelediği sıcak bir yaza tanıklık ettik.

Derken dikkatlerimizi bu kez Kafkasya’ya, Ermenistan ile Azerbaycan arasında Dağlık Karabağ anlaşmazlığı üzerinden patlak veren çatışmalara çevirmiş bulunuyoruz.

Sovyetler Birliği’nin 1991 sonunda dağılmasından sonra ortaya çıkan ve otuz yıla yakın bir süredir çözümsüz duran Dağlık Karabağ sorunu birden alevlenerek sıcak bir kriz konusu halinde uluslararası politikanın gündemine girmiştir. Tabii meselenin önemli bir faktörü olarak Türkiye’yi de kriz denkleminin içine çekerek...

BM’NİN TAM 4 KARARI VAR

Aslında uluslararası kamuoyunun büyük ölçüde habersiz olduğu, çözümü konusunda sorumluluk üstlenmiş olan aktörlerin de genellikle kayıtsız kaldıkları bir sorundan söz ediyoruz. Temelinde Azerbaycan sınırları içinde yer alan Karabağ bölgesindeki Ermenilerin ayrılıkçı bir hamleyle bağımsızlıklarını ilan etmiş olmaları yatıyor. Karabağ, Ermeni grupların 1990’lı yılların başlarında sahada önemli kazanımlar elde ettikleri, binlerce insanın hayatını kaybettiği sıcak çatışmalardan bu yana işgal altındadır.

Bu çatışmalarda 1 milyonu aşkın Azeri’nin Karabağ’ı terk etmek zorunda kalıp ağırlıklı olarak Bakü civarı olmak üzere Azerbaycan’ın muhtelif bölgelerine dağılıp çok sıkıntılı koşullarda yaşamak zorunda kalmış olması, uluslararası camianın geçen on yıllar içinde seyirci kaldığı bir konudur.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden 1993 yılında savaşın sahadaki seyrine paralel bir şekilde Karabağ’ın “işgal edildiğinibelirten, Ermeni birliklerinin geri çekilmesi suretiyle işgale son verilmesini talep eden dört ayrı karar çıktığı (BMGK karar No: 822, 853, 874, 884) da benzer şekilde bugün çok az bilinen bir gerçektir.

ÇÖZÜMSÜZLÜK 

Yazının Devamını Oku

Vefat ve ağır hasta sayılarında ürkütücü artış

Tartışma, ‘Yeni Şafak’ gazetesi yazarı Mehmet Acet’in geçenlerde köşesinde yazdıklarıyla patlak verdi.

Acet, Sağlık Bakanlığı’nın COVID-19 salgınıyla ilgili olarak kamuoyuyla yaptığı günlük paylaşımlarda bir yöntem değişikliğine giderek, artık testi ‘pozitif’ çıkanların sayısını değil, yalnızca hastaneye yatırılanları anlatan ‘hasta sayısı’nı açıkladığını yazdı.

Salgının geçen mart ayında patlak vermesinden sonra Sağlık Bakanlığı’nın her akşam ‘yeni vaka’ diye açıkladığı sayı, testi o gün ‘pozitif’ çıkan kişilerin toplamını yansıtıyordu. Kamuoyu, bunu başından beri böyle biliyor.

Acet’in 19 Eylül tarihinde yayımlanan yazısı ise en azından 29 Temmuz tarihinden bu yana, yani yaklaşık iki aydır durumun böyle olmadığını ileri sürüyor. Acet, 23 Eylül tarihinde ikinci bir yazı yazarak açıklanan ‘yeni hasta’ sayısının o gün “hastanede tedavi altına alınanların sayısını yansıttığını” vurguladı.

Bu ifadelerden testi ‘pozitif’ olup hastaneye yatırılmadan evde tedavisi yapılan hastaların sayısının rakamlara yansıtılmadığı gibi bir anlam çıkıyor.

PROF. CEYHAN’IN BAKANLIĞA SORUSU

Bu haberler üzerine Türk kamuoyunun COVID-19 konusundaki açıklamalarını yakından izlediği bir isim olan Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof. Mehmet Ceyhan, Sağlık Bakanlığı’nı arayarak durumun gerçekten basına yansıdığı gibi olup olmadığını sormuş.

Ne yanıt almış dersiniz?

Dün görüştüğüm Prof.

Yazının Devamını Oku

COVID-19’a karşı kullandığımız maskeler ne kadar güvenli?

Bugün Doğu Akdeniz meselelerini bir tarafa bırakıp doğrudan halk sağlığını yaşamsal bir şekilde ilgilendiren bir konuya, kendimizi COVID-19 virüsünden korumak için kullandığımız maskelerin ne ölçüde güvenli olduğu sorusuna eğilmek istiyorum.

Bu konuya yönelmeme Marmara Üniversitesi Teknoloji Fakültesi Tekstil Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Dr. Erkan İşgören’in geçenlerde basında yer alan açıklamaları yol açtı. Bu açıklamaların en çarpıcı noktası, Dr. İşgören’in halkın kullandığı maskelerin yüzde 95’inde koruyucu filtre bulunmadığını söylemesiydi.

Ekotürk TV’ye verdiği bu mülakat basında geniş bir şekilde alıntılanan Dr. İşgören, geçen nisan ayında Cumhurbaşkanlığı’na bu konuda sunulan ve kendisinin de hazırlayanlar arasında yer aldığı raporda, 14 Nisan tarihi itibarıyla filtrasyon özelliği olmayan maske oranının yüzde 75 dolayında belirtildiğini, ancak geçen süre içinde bu oranın yüzde 95’e geldiğini söylüyor.

Bu açıklamalar maskelerin üretimi açısından belirlenen zorunlu standartlara ne ölçüde uyulduğu tartışmasını beraberinde getiriyor.

KÂĞIT ÜSTÜNDE AB STANDARTLARI GEÇERLİ

 Konuyu değerlendirirken önce iki ayrı maske türünün bulunduğunu belirtmemiz gerekiyor.

Bunlardan birincisi ‘tıbbi yüz maskeleri’. Sağlık Bakanlığı’na bağlı Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu’nun (TİTCK) izin verdiği ve denetlediği maskeler bu gruba giriyor. Bundan üretimi son derece sıkı standartlara bağlanmış olan bir maske türünü anlıyoruz.

Bu maskelerin üretimi Türk Standartları Enstitüsü’nün 2019 Eylül ayında yayımladığı ‘TS EN 14683+AC’ standardına dayanıyor. Bu standart, aslında TSE’nin de üyesi olduğu, AB üyesi ülkelerin bir araya geldiği Avrupa Standardizasyon Komitesi’nin (CEN/European Committee for Standardization) standardının birebir aynısı.

İkinci grupta ise COVID-19 salgınının tırmandığı bir dönemde geçen mayıs ayında durumun aciliyeti üzerine verilen bir izinle üretimine başlanan bez maskeler yer alıyor. Bu maskeler Türk Standartları Enstitüsü tarafından 11 Mayıs 2020 tarihinde çıkartılan ‘TSE K-599 Tekstilden Mamul Tekrar Kullanılabilir Koruyucu Yüz Maskeleri Standardı’na dayanılarak hazırlanıyor. Standartta maskenin tek katmandan ya da kumaş tabakaları arasına konan bir filtre tabakasından da oluşabileceği belirtiliyor.

Yazının Devamını Oku

Dışişleri Bakanı’ndan Mısır’a sıcak mesajlar var

Yaklaşık bir ay önce 19 Ağustos tarihinde kaleme aldığımız “Mısır ile istihbarat örgütleri üzerinden diyalog” başlıklı yazımız, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu konuda yaptığı bir açıklamaya dayanarak, Ankara ile Kahire arasındaki diyalog kanalının iki ülkenin gizli servisleri üzerinden işlemekte olduğunu anlatıyordu.

Ancak bu yazımın fotoğrafın tümünü göstermek açısından biraz eksik kaldığını anlıyorum. İki ülkenin dışişleri bakanlarının da görüştükleri ortaya çıkıyor, biraz eskide kalmış da olsa... Bu kritik bilgiyi de geçen çarşamba akşamı CNN Türk’te Ahmet Hakan’ın ‘Tarafsız Bölge’ programına katılan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun açıklamasından öğrendik.

Mısır’la görüşülmüyor değil” dedi Çavuşoğlu, “İstihbarat düzeyinde görüşmeler var” dedikten sonra ekledi: “Dışişleri Bakanı Semih Şükrü ile geçmişte kaç defa biz görüştük. Geçen sene New York’ta BM marjında da görüştük Sayın Cumhurbaşkanımızın bilgisi dahilinde.

İLİŞKİLERİN DÜZELMESİ İÇİN ‘NON-PAPER’

Açıklama burada bitmiyor. Çavuşoğlu, daha önceki bir görüşmelerinde Semih Şükrü ile “non-paper” niteliğinde bir belgenin ele alındığını anlatıyor. Bu görüşmenin 2016 yılında yine New York’ta yapıldığı anlaşılıyor.

Ayrıca, açık kaynaklarda Çavuşoğlu ile Şükrü’yü 2016 yılında Venezuela’daki Bağlantısızlar Zirvesi sırasında ayaküstü konuşurken gösteren fotoğraflara da rastlamak mümkün.

‘Non-paper’, diplomaside tarafların tutumlarını açıklamak açısından masaya koydukları bağlayıcılığı olmayan, üzerinde çalışılabilecek fikirlerin yer aldığı metinler için kullanılan bir terim.

Çavuşoğlu, bu kâğıdın içeriğini anlatırken “Hani, bir yol haritasıyla ilgili de neler yapılabilir bundan sonra...” diye konuşuyor.

KAHİRE’NİN 

Yazının Devamını Oku

COVID-19’la mücadelede büyüyen tehdide dikkat

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca “Bu gece sizi ve bütün halkımızı gerçekten üzen bir haberi, aynı üzüntüyü hissederek bildireceğim. Bu cümleyi bu toplumun Sağlık Bakanı olmak yanında bir hekim olarak da kurmak istiyorum. Koronavirüsle mücadelemizde bugün ilk kez bir hastamı kaybettim” açıklamasını yaptığında bundan tam altı ay öncesiydi.

Koca’nın 17 Mart günü gece geç saatlerde düzenlediği bu basın toplantısında Türk kamuoyu ülkedeki COVID-19 kaynaklı ilk ölüm haberini duydu. Beklenen o kötü haber sonunda gelmişti. Ölümcül dev bir dalganın yavaş yavaş Türkiye’nin üzerini kaplamaya başlamış olduğunu hissettik o akşam.

Aradan altı ay geçtikten sonra Türkiye hâlâ bu büyük dalgayla boğuşmaya devam etmektedir. Bu dalga nedeniyle önceki gün itibarıyla 7 bin 249 vatandaşımız bugün hayatta değildir.

İLK DALGAYLA MÜCADELEDE YAŞANAN FARKLILIK

Geçen altı ayın genel bir değerlendirmesini yaptığımızda, Türkiye’nin ilk dönemde COVID-19 salgınının sarsıcı sonuçlarını birçok Batı Avrupa ülkesine kıyasla çok daha düşük bir yoğunlukta atlattığını, bu mücadeleden daha az kayıpla çıktığını söylemek mümkündür. Salgının gecikmeli gelişi Türkiye’ye mücadeleye hazırlanabilmesi açısından değerli bir zaman kazandırmıştır. Başvurulan kitlesel kısıtlayıcı önlemler, uygulanan tedavi politikaları, aynı zamanda sağlık sistemindeki altyapının göreceli olarak yenilenmiş olması da dahil birçok faktör bu sonuçta rol oynamıştır.

Ancak kabul edelim ki, yaratılan caydırıcılığın sonucu toplumun geniş bir kesimine hâkim olan dikkatli, disiplinli hareket tarzının da önemli bir etkisi olmuştur alınan bu sonuçta. Vatandaşların çoğu, COVID-19 endişesiyle atacağı her adımı bir değil, iki, hatta üç kez düşünmüştür.

Salgın dalgası nisan ayında zirve yapmıştır. En yüksek günlük yeni vaka sayısı 11 Nisan tarihinde kaydedilmiştir: 5 bin 138... Yaklaşık bir hafta sonra 19 Nisan’da bir gün içindeki en yüksek ölüm sayısı kayda geçmiştir: 127...

Rakamların en yüksek eşiklere çıktığı bu tarihlerden sonra vaka ve ölümlerde uzun süre düzenli bir düşüş eğrisi gözledik. Örneğin, 1 Haziran’da bugüne dek kaydedilen en düşük günlük vaka eşiği olan 786 sayısıyla karşılaşılmıştır.

NORMALLEŞMEYE 

Yazının Devamını Oku

Mali’deki darbe ve Türkiye’nin tutumu

Mali’de geçen ay meydana gelen askeri darbenin yarattığı durum uluslararası politikada yeni bir çekişme konusu olarak karşımıza çıkmaya aday görünüyor. Darbeden sonra Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Mali’ye giderek darbeyi yapan askeri konseyin liderliği ile görüşmesi, Türkiye’yi de Mali’deki denklemin ve bu konudaki tartışmaların bir parçası haline getiriyor.

Önce kısaca Mali’de ne olduğunu hatırlayalım. Mali, Afrika’nın kuzeybatısında denize çıkışı olmayan, 19 milyon dolayında bir nüfusa sahip, kıtanın sekizinci büyük ülkesi. Nüfusun çoğunluğu Müslüman olan Mali, Türkiye gibi İslam Konferansı Örgütü’ne üye.

Ülke 1968 sonrasında tam dört kez darbeye sahne olmuş. Geçen ağustos ayında devrilen Cumhurbaşkanı İbrahim Boubacar Keita, 2018 yılında düzenlenen seçimde ikinci turda oyların yüzde 67’sini alarak seçilmiş bir lider. Ancak son yıllarda Mali’deki çalkantılar bir türlü dinmemiş. Son olarak geçen nisan ayındaki parlamento seçimleri sonuçlarının ilan edilmesi aşamasında hile yapıldığı yolundaki iddialar, bunu izleyen protesto gösterileri ve muhalefet lideri Soumaila Cisse’nin tutuklanması ülkeyi ciddi bir buhranın içine sürüklemiş.

MUHALEFETİN BAŞINDA İMAM DİCKO

Keita’ya karşı sokaklardaki sivil itaatsizlik eylemlerini yürüten ‘M5-RFP Platformu’ (5 Haziran Hareketi) bir dizi muhalefet grubunun bir araya geldiği bir çatı örgütü. Hareketin başını ise Mali’nin eski Yüksek İslam Konseyi Başkanı İmam Mahmud Dicko çekiyor.

Cumhurbaşkanı Keita’nın, istifa etmesi yolundaki çağrılar karşısında seçim sonuçlarıyla oynamakla suçlanan Anayasa Mahkemesi’ni feshedip mahkemeye yeni üyeler ataması sokak gösterilerinin şiddetini kesmeye yetmedi. Derken, 18 Ağustos günü Albay Assimi Goita’nın başında bulunduğu darbeciler, yönetime el koyarak Cumhurbaşkanı Keita ve Başbakan Boubou Cisse’yi tutukladılar.

Ve her darbede genellikle yaşandığı üzere Mali’de de bir konsey ipleri eline aldı: Halkın Selameti İçin Ulusal Konsey... Yolsuzluklar, ekonomik kriz ve ulusal güvenlik sorunlarını müdahale gerekçesi olarak gösteren Konsey, demokrasiye dönme hedefiyle bir geçiş dönemine girildiğini duyurdu. Geçiş döneminde Cumhurbaşkanlığı görevini de 37 yaşındaki Albay Goita üstlendi.

Albay Goita, darbenin başını çektiği sırada Mali’nin merkez bölgesindeki Özel Kuvvetler birliklerinin komutanı olarak görev yapıyordu. Goita, ABD’de özel kuvvetler eğitimi almış bir subay.

Fransa’ya yakın bir isim olarak bilinen devrik Cumhurbaşkanı

Yazının Devamını Oku

Tam 40 yıl sonra 12 Eylül’e bakmak

Geçen cumartesi günü 12 Eylül 1980 darbesinin 40’ıncı yıldönümüydü.

Bu vesileyle en üst düzeyde toplantılar düzenlendi, konuşmalar yapıldı, basında birçok haber ve değerlendirme yayımlandı. Bu tartışmalar 12 Eylül’e giden süreci, darbe gününü ve sonrasında yaşadıklarımızı bir kez daha hatırlamak, üzerinde düşünmek açısından bir vesile oluşturdu.

Kırk yıl, bir ülkenin ‘yakın tarihi’ne giren bir zaman kesitidir. Genç kuşaklar için geçmişte kalan uzak bir zaman boyutunu gösteriyor olsa da, bugün Türkiye nüfusunun sayıca hiç de azımsanmayacak bir kesimi bakımından hafızalarda bütün sıcaklığını koruyan bir dönemden söz ediyoruz. 12 Eylül’ün baskı ortamını yaşamış, hapse girmiş, işkencelerine maruz kalmış insanların çoğu hayattadır; aralarında bugün bulundukları kulvarlarda önemli görevler üstlenenler de var.

TSK’nın emir komuta hiyerarşisi içinde gerçekleştirdiği darbenin pek çok yönü bugün de tartışma konusu olmaya devam ediyor. Geriye dönüp baktığımızda, toplumun çoğunluğunun askeri müdahaleyi büyük bir rahatlama duygusuyla karşılamasına yol açan koşullar, cereyan eden hadiseler 2020 yılının algılama ölçülerini zorluyor. Şehirlerin, semtlerin, mahallerinin bölündüğü, silahlı sol ve sağ gruplar arasında meydana gelen olaylarda, saldırılarda her gün onlarca insanın öldüğü, toplu katliamların yaşandığı bir dönemdi.

Olayların yaygınlığı içinde gazetelerde günlük duyurulan ölüm vakası toplamları bile çoğunluk birbirini tutmuyordu.

Ülkenin her bir tarafını kaplamış olan şiddet ve kaos ortamı karşısında ülkenin başbakanı Süleyman Demirel ile ana muhalefet lideri Bülent Ecevit’in bir araya gelmekten kaçınmaları gerginliği, kutuplaşmayı daha da büyütüyordu. Darbeden bir gün önce 11 Eylül’de, TBMM’de 22 Mart 1980 tarihinde başlamış olan Cumhurbaşkanlığı seçiminin 124’üncü turu yapılmış ve yine sonuç alınamamıştı. Siyaset kadroları, ne yazık ki ülkeyi bir bütün olarak felce sokan ağır koşulların zorunlu kıldığı esnekliği ve uzlaşıyı sergileyip, demokratik zemin içinde bir çıkış yolu üretememiştir.

*

Buna karşılık liderlerin buluşup el sıkışmaları ülkenin içine girdiği şiddet sarmalını durdurmaya yeter miydi sorusu da haksız sayılmaz. Ayrıca, 12 Eylül öncesindeki gibi büyük bir çalkantının ortaya çıkışını ve bunun sorumluluğunu tek bir faktör üzerinden okuyabilmek, açıklayabilmek de mümkün değildir. 12 Eylül’le noktalanan süreç, pek çok iç ve dış faktörün bir araya gelmesinin ve hadiselerin akışına etki etmesinin yarattığı topyekûn bir siyasi ve toplumsal savrulmaydı. O dönemi hızlandıran bir dizi olayın tam olarak aydınlatılması için daha kat edilmesi gereken uzun bir mesafe var önümüzde. Bu yönüyle 12 Eylül’ün parantezi hâlâ açık duruyor.

Askeri darbeyi olağanüstü koşullar getirmiştir. Ancak 12 Eylül sabahı Türkiye kendisini bu kez bir başka olağanüstü halin içinde bulmuştur. Hadiselerin birden bıçak gibi kesilmesinin ardından Türkiye askeri rejim altında çok ağır bir baskı dönemine girmiştir. Temel hak ve özgürlüklerin, bu çerçevede basın özgürlüğünün askıya alındığı, siyasetin yasaklandığı, siyasetçilerin tutuklandığı, yaygın insan hakları ihlallerinin her bir tarafı kapladığı, işkencenin rutin, olağan bir uygulamaya dönüştüğü karanlık bir dönem hüküm sürmüştür. Hatırlanmasını insan yüreğinin kaldırmayacağı, ölümlerle sonuçlanan dehşet verici işkence yöntemleri uygulanmıştır.

Yazının Devamını Oku

Doğu Akdeniz’de tehlikeli tırmanış

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de aynı anda iki gemisiyle sismik ve bir gemisiyle sondaj çalışması yürütmesi, Yunanistan’ın da Mısır’la münhasır ekonomik bölge anlaşması imzalaması gibi gelişmelerle birlikte iki ülke arasında baş gösteren gerilim, uluslararası politikanın sıcak gündemine yerleşmiş bulunuyor.

Bu gerilim AB’yi de içine alacak şekilde genişlerken, son günlerde Doğu Akdeniz’deki muhtelif ülkelerin savaş gemileri ve savaş uçaklarıyla yürüttükleri faaliyetlerde göze çarpan bir yoğunlaşma gözleniyor.

Fotoğrafın bütününü görebilmek için bölgedeki askeri faaliyetlerinden örnekler aktaralım.

FRANSA’DAN TÜRKİYE’Yİ ÇEVRELEME HAMLELERİ

Doğu Akdeniz’de son dönemde en çok varlık gösterme çabası içinde olan ülke, Fransa. Bu ülkenin en önemli hamlelerinden biri, iki hafta önce bir helikopter gemisi ile fırkateyni Girit Adası’na yollayarak Yunanistan’la bu bölgede bir ortak tatbikat yapmasıydı. Fransa’nın bu sırada 11 Ağustos’ta Kıbrıs Rum yönetimine (KRY) iki savaş uçağı ve bir askeri nakliye uçağı göndermesi de önemli bir ‘ilk’ oldu. Fransa belli ki Doğu Akdeniz’deki iddiasını artık hava gücüyle daha da kuvvetli bir şekilde ortaya koymak istiyor.

Fransa, Yunanistan ve KRY ile önceki gün başlayan yeni bir tatbikatla Doğu Akdeniz sahnesinde bir kez daha boy gösteriyor. Bu tatbikatta sınırlı bir ölçekte İtalya da yer alıyor. Fransa bu tatbikata Rafale tipi üç savaş uçağı ve helikopter yüklü bir fırkateyn ile katılıyor.

Fransa’nın Kıbrıs Rum kesiminde askeri uçak konuşlandırmasının önceki gece Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan bir açıklamayla sert bir dille eleştirilmesi, bu adımın Ankara cephesinde ciddi bir tepkiye yol açtığını gösteriyor. Dışişleri Sözcüsü Hami Aksoy’un açıklamasında, bu hareketin Kıbrıs’a ilişkin 1960 antlaşmalarına da aykırı olduğu, Fransa’nın Kıbrıs adasının garantörü olmadığı vurgulandı. Açıklamada Fransa, “Rum-Yunan ikilisini gerginliği daha da tırmandırma yönünde teşvik etmekle” suçlandı.

Önceki gün bir başka suçlama, bu kez Fransa cephesinden Türkiye’ye geldi. Fransa Savunma Bakanı Florance Parly, bu tatbikata Yunanistan ve Rum yönetimine Doğu Akdeniz’de destek vermek amacıyla katıldıklarını belirterek,  “Doğu Akdeniz bazılarının heveslerinin oyun alanı olmamalıdır” dedi. “Bazıları” ifadesi ile verilen mesajın Türkiye olduğuna kuşku yok.

Milli Savunma Bakanı

Yazının Devamını Oku

Her saat başı bir vatandaşımız COVID-19’dan ölüyor

Bir süredir COVID-19 salgınıyla ilgili yazılara ara vermiştim. Bunun bir nedeni Doğu Akdeniz’deki sıcak gelişmelerin birden ön plana çıkmasıydı. Ama vakaların seyrine ilişkin açıklanan rakamların yol açtığı soru işaretleri de beni biraz bu başlıktan uzak durmaya itti.

Bu konudaki son yazılarımdan biri 5 Ağustos tarihliydi ve ‘Yoğun bakımdaki hasta sayısı neden açıklanmıyor?’ başlığını taşıyordu. Yazı, Sağlık Bakanlığı’nın temmuz ayı sonunda hastanede yoğun bakımda tutulanlar ile entübe edilen hastaların sayılarını açıklamaktan vazgeçip, bunun yerine ‘ağır hasta’ sayısını paylaşmaya başlamasının kamuoyu açısından bir güven meselesi yarattığını konu alıyordu.

Bir sonraki gün, 6 Ağustos’ta çıkan ‘COVID-19 vakalarında resmi rakamlar örtüşmeyince’ başlıklı yazım ise açık kaynaklara yansıyan vaka sayılarındaki artışlar ile Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı veriler arasındaki çelişkileri işliyordu. Bir ilin valisi tarafından beyan edilen günlük vaka sayısının, bakanlığın bu ilin bulunduğu bölge ile ilgili duyurduğu vaka toplamından fazla olması gibi durumlar, kaçınılmaz olarak bir inandırıcılık sorununa neden oluyordu. Burada izaha muhtaç bir durum vardı ve sahadan gelen bilgilerle resmi açıklamalar arasındaki makas giderek açılmaktaydı.

Sonuçta bir süre bu dosyayı uzaktan izlemeyi tercih ettim. Ancak bakanlığın açıkladığı son rakamlarda günlük vakalar 1500 eşiğini geçince yeni bir değerlendirme yapmaktan kendimi alıkoyamadım. Çekinceyle yaklaştığım son veriler bile aslında salgının yeniden çok tehlikeli bir aşamaya geçtiğini teyit etmeye yeterli.

1500 EŞİĞİ EN SON NE ZAMAN GEÇİLMİŞTİ?

Sağlık Bakanlığı, önceki akşam günlük vaka sayısını 1502 olarak duyurdu. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın her akşam açıkladığı günlük verileri işlediğim Excel dosyasında en son ne zaman bu rakama yakın bir değer kaydedilmiş diye baktığımda şöyle bir tabloyla karşılaştım.

Geçen mart ayının son haftasında, yani salgının tırmanma döneminde olduğu bir sırada 1500 eşiği ilk kez geçiliyor. Nisan ayında günlük vakalarda 4 binli sayılara çıkıldıktan  sonra başlayan salgının düşüş döneminde 9 Mayıs’ta 1546 rakamı kayda geçiyor.

Vakalar 1000 eşiğinin altına indikten sonra haziran ayındaki dalgalanmada bir kez daha 1500’ün üstüne çıkıyor. 15 Haziran’da 1592 rakamı görülüyor. Bunu izleyen günlerde yeniden düşüş eğrisi başlıyor, 900’lü rakamlara kadar iniliyor. Ve ağustos ayında girilen tırmanmayla birlikte önceki gün 1500 eşiğinin geçilmesi yeterince uyarıcı olmalıdır.

YOĞUN BAKIMDAKİ HASTA SAYISI AÇIKLANMAYINCA...

Yazının Devamını Oku

Deniz ve Hava’da kurmaylık sistemi ne durumda?

Dünkü yazımızda son Yüksek Askeri Şurâ toplantısında alınan kararlar çerçevesinde Kara Kuvvetleri Komutanlığı’ndaki terfileri büyüteç altına koymuş ve kurmaylık sistemindeki zemin kaybının sürdüğü saptamasını yapmıştık. Bugün projektörlerimizi Deniz ve Hava Kuvvetleri’ndeki terfilere yöneltelim.

Öncelikle son dönemde Doğu Akdeniz’de yükselmekte olan gerilimle birlikte herkesin dikkatlerini çevirdiği Deniz Kuvvetleri’ne baktığımızda, Kara Kuvvetleri’ndeki tablonun aksine kurmaylık sisteminin ağırlığını büyük ölçüde koruduğunu görüyoruz.

Bu durumu 23 Temmuz’da yapılan YAŞ toplantısı üzerinden gösterebiliriz. Şurâda toplam 9 albay amiralliğe terfi ederken, bunlardan 6’sı kurmay sınıfından geliyor. Deniz Kuvvetleri’nin kurmay kökenli yeni amiralleri mezuniyetleri itibarıyla Deniz Harp Okulu’nun 1994-95-96 devrelerinden. Bu arada, terfi eden diğer 3 albaydan 2’sinin mühendis sınıfından olduğuna da dikkat çekelim.

DENİZ KUVVETLERİ’NDE KURMAY AĞIRLIĞI SÜRÜYOR

Aslında son YAŞ’da beliren tablo, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrasında Deniz Kuvvetleri’ndeki terfilerde karşımıza çıkan örüntüyle önemli ölçüde uyumludur.

Çok geniş bir FETÖ tasfiyesinin hemen ertesinde yapılan 2016 YAŞ’ında 14 albay tuğamiralliğe terfi ederken, bu grubun 8’i kurmay kadrolardan gelmişti. Keza 2017 YAŞ’ında ‘tuğ’ rütbesine terfi eden 14 albaydan 10’u kurmaydı. Bunu izleyen 2018 YAŞ’ında kurmayların oranı toplam 9 terfi içinde 4’e gerilemiştir. Ancak geçen yılki şurâda ‘tuğ’ rütbesine yükselen 11 albaydan 8’i yine kurmaylardan seçilmiştir. Bu yıl oran 9’da 6’dır.

Özetlemek gerekirse, 2016 sonrasında tuğamiral kadrosuna terfi eden toplam 57 subaydan 36’sı kurmay sınıfından gelmiştir. Buradaki oran yüzde 63’tür.

15 Temmuz öncesi döneme baktığımızda -genellikle- 8’de 7, yani YAŞ’ta ‘tuğ’ rütbesine terfi eden her 8 albaydan 7’sinin kurmay olması gibi bir teamülün işlediğini görüyoruz. Bazen oranın 7’de 6, 9’da 7 olduğu ya da 7’de 7 kaldığı yıllar da olmuş. 15 Temmuz sonrası dönemin olağanüstü koşulları içinde bu genel kalıp sınırlı bir ölçüde zemin kaybetmekle birlikte, her şeye rağmen kurmaylık sisteminin Deniz Kuvvetleri’nde ağırlığını koruduğunu söyleyebiliriz.

Ayrıca 2016 sonrasında tuğamiralden tümamiral kadrosuna doğru yapılan toplam 7 terfi kararında da isimlerin hepsi kurmay kökenli denizcilerdir.

Yazının Devamını Oku

TSK’da kurmaylık sisteminin zemin kaybı devam ediyor

Geçen yıl eylül ayının ilk haftasında, 10-14 Eylül tarihleri arasında beş gün süreyle bu köşede yayımladığımız yazı dizisi, Yüksek Askeri Şura (YAŞ) kararlarından yola çıkarak TSK’nin kurumsal yapısında belirginleşmekte olan yeni yönelişleri ve bu çerçevede kurmaylık sisteminin ağırlığının azalmaya başladığını konu alıyordu.

Bu yıl 23 Temmuz tarihinde düzenlenen YAŞ toplantısı ve ardından Resmi Gazete’nin 5 Ağustos tarihli sayısında yayımlanan atama kararlarını inceledikten sonra yapacağımız değerlendirme, özellikle kurmaylık sistemine ilişkin bu tespitin iyice belirginleşmiş olduğudur.

GENERALLİĞE TERFİLERDE KURMAY SAYISI AZALIYOR

Bu tespitimizi özellikle Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nda albay rütbesinden tuğgeneralliğe terfi eden subayların durumu üzerinden göstermeye çalışalım.

Bu yılki YAŞ’ta toplam 32 albay, tuğgeneral rütbesine terfi etmiştir. Terfi sıralamasında bu toplamdan ilk 5’i kurmay, kalan 27’si ise kurmaylık eğitim sisteminden geçmemiş olan piyade, tankçı, topçu, muhabere, istihkam ve istihbarat gibi muhtelif sınıflardan subaylardır. Sınıf subaylığından gelen yeni tuğgenerallerin Kara Harp Okulu mezuniyetleri 1986’dan 1994’e kadar dokuz ayrı devreye yayılıyor. Kurmaylıktan geçenler ise 1990-95 arası devrelerdendir.

YAŞ terfilerinde sınıf subaylarının kurmay subayları sayıca geçmesi, FETÖ’nün darbe teşebbüsünün yaşandığı 15 Temmuz 2016 sonrasında ortaya çıkan bir durumdur.

Bu yöneliş ilk kez 2016 YAŞ’ında belirmiş ve o yıl tuğgeneralliğe terfi eden 57 albaydan 24’ü kurmay, 33’ü ise sınıf subayı olmuştu. 2017 YAŞ’ında ‘tuğ’ rütbesine geçişte sınıf subayları sayıca kurmaylardan yine fazlaydı. Bu şurâda tuğgeneralliğe terfi eden 37 albaydan yalnızca 17’si kurmay, 20’si ise sınıf subayıydı.

2018 yılında ise 24 albay generalliğe terfi ederken sınıf subayları 16 kişiyle yine çoğunluğu oluşturdu, kurmayların sayısı 8’de kaldı. Ve geçen yıl toplam 23 albay tuğgeneralliğe terfi ederken kurmayların sayısı iyice geriledi, 2 ile sınırlı kaldı.

15 Temmuz sonrası döneme baktığımızda, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nda tuğgeneralliğe terfi eden 173 albaydan 117’sinin (yüzde 67.7) sınıf subayları, 56’sının (yüzde 32.3) ise kurmay subay havuzundan geldiğini söyleyebiliriz.

Yazının Devamını Oku