GeriSedat ERGİN Dördüncü yıldönümünde 15 Temmuz’a bakmak
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Dördüncü yıldönümünde 15 Temmuz’a bakmak

15 Temmuz 2016 günü Ankara Güvercinlik’teki Kara Havacılık Komutanlığı’nda görevli helikopter pilotu binbaşı O.K., yaptığı vicdani hesaplaşma sonucu darbeye katılmaktan vazgeçip, son anda MİT’e giderek planı açığa vurmasaydı ve alınan bazı önlemleri fark eden Fetullahçı kriminal örgüt darbeyi erken başlatmasaydı, Türkiye’de tarihin akışı nasıl bir çizgide seyrederdi?

Soruyu şöyle de açabiliriz: Darbenin icrası planlandığı şekilde 16 Temmuz sabaha karşı 03.00’te, yani Türkiye’de insanların büyük çoğunluğu uyku halindeyken başlasaydı ne olurdu? Sabah nasıl bir Türkiye’ye uyanırdık?

*

Tarihin akışını geri sarıp, bir varsayımla yeni bir kurgu üzerinden seyredebilmek mümkün olmuyor. Böyle olması yine de bizi makul ölçüler içinde bir dizi tahminde bulunmaktan alıkoymuyor.

Kalkışmanın icrasına kimse fark etmeden sabaha doğru geçilmiş olsaydı, tahmin edebiliriz ki, darbeciler ilk hamle üstünlüğünü ele geçirebilecekler ve bunun sağladığı bir dizi avantaja sahip olacaklardı. Kitlesel direnişin örgütlenebilmesinde en azından başlangıç aşamasında sıkıntı çekilebilecekti.

Ancak darbeye direnecek siyasi kadroların, TSK’nın darbeye karşı duran geniş kesiminin, emniyet örgütünün ve halkın gecikmeli bir şekilde de olsa seferber olmalarıyla birlikte 15 Temmuz’da tanıklık edilen duruma kıyasla, daha da sert bir çatışma dönemi yaşanır ve ardından eninde sonunda ‘demokrasi güçleri’ bu mücadeleden yine muzaffer çıkardı. Gelgelelim 15 Temmuz’a kıyasla çok daha kaotik bir ortamın belirmesi kaçınılmaz hale gelir, ülkenin ödeyeceği bedel her bakımdan daha yüksek olurdu. Türkiye, son tahlilde Fetullah Gülene teslim edilmezdi.

*

Aslında bu gibi varsayımlar üzerinden 15 Temmuz’u hatırlamanın bir yararı, o gece Türkiye’nin ne kadar büyük bir felaketin, daha doğrusu uçurumun eşiğinden dönmüş olduğu gerçeği üzerinde derinlemesine bir şekilde düşünmemize fırsat oluşturmasıdır.

Tabii, bu gerçeğin üzerinde düşünürken, böylesine sinsi bir örgütün nasıl olup da on yıllara yayılan sistematik ve sebatlı bir çabayla ülkenin ve devletin kurumlarının en ince kılcal damarlarına kadar sızıp nüfuz edebildiği sorusunun yanıtlarıyla yüzleşmekten de kaçınmamalıyız.

*

15 Temmuz darbe girişimi ne kadar şer bir hareket olursa olsun, yol açtığı hayırlı bir sonuç bir darbe girişimine karşı Türkiye tarihinde eşine ender rastlanan bir toplumsal mutabakatın ortaya çıkabilmiş olmasıdır.

İktidar, muhalefet partileri ve oldukça geniş bir yelpaze üzerinde toplumun çok farklı kesimleri, darbe karşısında ortak bir duruşta, aynı safta buluşabilmiştir. Geçmişte darbe geleneğinin onarılmaz tahribatına maruz kalmış bir ülkede ilk kez demokrasinin bir darbe teşebbüsünden korunmasında hayati bir sınav verilmiş, son derece kritik bir eşik atlanmıştır.

Ancak kabul edelim ki, 15 Temmuz’un hemen ertesinde şekillenen ülke genelindeki dayanışmanın bugün aynı kuvvet derecesinde olduğunu söylemek güçtür.

*

Bunun birçok nedeni var. En başta herhalde ülkeye hâkim olan büyük kutuplaşmanın pek çok önemli konuyu olduğu gibi bir şekilde 15 Temmuz’la ilgili tartışmaları da etki alanı içine alması geliyor. Bu çerçevede iktidar siyasi anlatısını 15 Temmuz üzerinden yeniden tanımladığında, zaten derin fay hatlarıyla parçalanmış bir siyaset zemininde muhalefet de kendisini farklı bir noktada buluyor.

Buradaki sıkıntılı bir durum, FETÖ ile mücadele amacıyla muhalefetin de desteğiyle olağanüstü hal için TBMM’den alınan gerekli yetkilerin daha sonra uygulamada FETÖ ile ilgisi bulunmayan muhalif kesimlere karşı da kullanılmış olmasıdır. Darbeyle birlikte FETÖ ile mücadele ihtiyacı üzerinden gerekçelendirilen bir yetkinin daha sonra, örneğin üniversitelerdeki birçok solcu öğretim üyesinin tasfiyesi için de kullanılması, bu mücadele perspektifinin kamuoyunun azımsanmayacak bir kesiminin algısında tartışmalı hale gelmesine yol açabilmiştir.

Keza, TBMM’de darbeyi araştırmak amacıyla kurulan komisyonun 15 Temmuz’la ilgili çalışmasının süratli bir şekilde sonuçlandırılması, insanların akıllarındaki bir dizi soruya açıklık getirilebilmesine zaman tanımamıştır.

Ayrıca, ülkemizde komplo teorilerine duyulan yatkınlığın da etkisiyle özellikle ana muhalefet partisi çevrelerinde 15 Temmuz’u bir kurgu şeklinde gösteren senaryolara itibar edilmesi de bir ortak paydadan uzaklaşılmasında rol oynamıştır.

*

Bu konuda siyaset alanındaki tartışmalar hangi yönde seyrederse seyretsin, 15 Temmuz’un gerçeği, o gece yaşanan hadisenin katıksız bir şekilde FETÖ tarafından gerçekleştirilmiş sahici bir darbe girişimi olduğudur.

15 Temmuz’un ana teması, kalkışmanın sabahında darbenin karargâhı olan Akıncı Üssü’nün yakınında yakalanan örgütün önde gelen sivil imamlarından Adil Öksüz’ü Pensilvanya’da Fetullah Gülenin önünde dizlerinin üzerinde otururken gösteren fotoğrafın içinde yatıyor.

*

Türkiye’de pek çok insan 16 Temmuz sabahı gün doğarken gece ne olduğunu anlamaya, çözmeye çalışıyordu. Geçen dört yıl zarfında bu girişimin pek çok yönünün ortaya çıkartılmasında ciddi bir mesafe kat edildiğini kabul etmeliyiz. Darbe girişimiyle ilgili ülke genelinde toplam 289 dava açılmış olması, sorumluların önemli bir bölümünün adalet önünde hesap vermekte oluşu bu mesafeye işaret ediyor. Yargılamaların istinaf ve temyiz süreçleri tamamlandığında gerçek daha net bir şekilde belirecektir.

Kuşkusuz, 15 Temmuz bundan sonraki yıllarda da kamuoyunu, siyasetçileri, tarihçileri, gazetecileri meşgul etmeye devam edecektir. Türkiye’de vatandaş olmanın kaçınılmaz bir yükü, geçmişte kalmış darbelerin süregelen tartışmaları ve sorgulamaları ile birlikte yaşamayı öğrenmektir. Bakın, 2020 yılında bile hâlâ 27 Mayıs’ın, 12 Eylül’ün tartışmasıyla meşgulüz.

Ülkenizin tarihinin önemli bir bölümü darbelerin tarihi olunca ne yapabilirsiniz ki?

X

Suriye’de son 48 saatte olanlar bize ne anlatıyor?

Bugün Suriye’de sahadaki hadiselerin akışına baktığımızda ve gelişmeleri Türkiye’nin Rusya ve ABD ile ilişkileri çerçevesinde değerlendirmeye çalıştığımızda karşımıza karmaşık bir matematik problemini andıran bir paradokslar serisi çıkıyor.

Aslında son 48 saat içinde sahada olanları kısaca aktarmak bile Suriye’deki tablonun Türkiye açısından ne kadar karışık göründüğünü izah etmeye yeterli olmalıdır.

Göstermeye çalışalım...

RUS UÇAKLARI İDLİB’İ YİNE VURUYOR

Geçen hafta çarşamba günü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya Lideri Vladimir Putin arasında Soçi’de yapılan zirvenin dört gün öncesinde, Ruslar İdlib üzerindeki yoğun hava saldırılarını durdurmuştu. Erdoğan Soçi’den ayrıldıktan sonra hafta sonundan itibaren eski yoğunlukta olmamakla birlikte yeniden başladı hava harekâtları.

Örneğin, Rus savaş uçakları, önceki gün M-4 otoyolunun hemen üstünde Serakib’in 30 kilometre kadar batısında Basenkul isimli yerleşimin civarındaki bir noktayı bombaladı. Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’nin raporuna göre, Heyet Tahrir eş Şam’a (HTŞ) bağlı bir grubun karargâhını hedef alan operasyonda 7 kişi öldü.

Rusların TSK’nın da kuvvetli bir askeri varlığının bulunduğu muhalefet bölgesinde gerçekleşen bu harekâtı, denetiminden bizzat TSK’nın sorumlu olduğu güvenli koridorun içindeki unsurları hedef aldı.

Bu arada, önceki gün dikkat çekici bir gelişme daha yaşandı ve Ruslar bu kez Türkiye’nin kontrolündeki Fırat Kalkanı bölgesindeki Mare kasabasına yakın bazı noktaları havadan vurdular. Ruslar’ın Fırat Kalkanı bölgesine uçakla harekât düzenlemesi pek karşılaşılmış bir durum değil.

Bu olayın, önceki gün Fırat Kalkanı bölgesinde bir Türk askerinin PKK uzantısı YPG tarafından düzenlenen saldırıda şehit edilmesi üzerine TSK ve Suriye Milli Ordusu (ÖSO) unsurları tarafından Tel Rifat’taki YPG hedeflerine verilen sert karşılıktan sonra meydana gelmesi dikkat çekti.

Yazının Devamını Oku

İdlib’deki HTŞ, Rusya’ya karşı ABD’ye göz kırpıyor

“Muhacir kardeşlerimiz Suriye’ye bize yardım etmeye geldi. Gayretleri için çok teşekkür ediyoruz” diye söze giriyor Heyet Tahrir eş Şam (HTŞ) lideri Ebu Muhammad el Culani ve ekliyor:

Kesinlikle onlardan vazgeçmeyeceğiz. (Onlar) artık bizden bir parça. Halkla iç içeler. Onlar halktan memnun, halk da onlardan. Bu insanlar kendi devletlerine bir tehdit değiller. Bizim kurduğumuz siyasetin altındalar... Dinimiz ve kültürümüz gereği onları koruyacağız.”

Culani’nin geçen ayın başında İdlib’de etrafı duvarlarla çevrili küçük bir evde “Independent Türkçe” haber sitesinin muhabiri Cihat Arpacık’ın sorularını yanıtlarken yaptığı bu açıklama, Suriye’de silahlı muhalefetin sığındığı son bölgelerden biri olan İdlib’deki karmaşık fotoğrafın önemli bir yüzünü ortaya koyuyor; “yabancı savaşçılar...

DOĞU TÜRKMENİSTAN’DAN GELENLER DE VAR...

Bugün İdlib’deki sorun yalnızca Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından terör örgütleri yaptırım listesinde tutulan HTŞ ve yine listede yer alan Culani’den ibaret değil. Suriye içsavaşına katılmak üzere 2011 yılından sonra dünyanın birçok ülkesinden kalkıp buraya gelen yabancı savaşçıların azımsanmayacak bir bölümü de silahlı muhaliflerin kuzeye çekilmesi sürecinde onlarla birlikte buraya geçip yerleşmiş durumda.

Bu grupların İdlib’deki faaliyetleri belli aralıklarla BM tarafından El Kaide ve DEAŞ tehdidi üzerine hazırlanan raporlarda da karşımıza çıkıyor. Aralarında Çin Halk Cumhuriyeti’nden, Orta Asya’dan, Kafkasya’dan, muhtelif Arap ülkelerinden gelen savaşçılar var. Özellikle “Doğu Türkistan Kurtuluş Cephesi”ne mensup savaşçılar, Çin Halk Cumhuriyeti’nin de İdlib’deki durumu çok yakından izlemesine yol açıyor.

Culani’nin açıklamaları, yabancı savaşçıların önemli bir bölümünün şimdilik bir yere gitmediğine, İdlib’de bugün alan hâkimiyetine sahip olan HTŞ’nin himayesi altında burada hayata entegre olma sürecine girdiklerine işaret ediyor.

DİĞER GRUPLARLA OPERASYON ODALARIMIZ ORTAK

Culani

Yazının Devamını Oku

İdlib açmazının içinden çıkabilmek kolay değil

Gelin şu açmazın içinden çıkın.

Türkiye, Hatay’ın hemen karşısındaki İdlib’de ateşkes rejiminin devamından yana. Bütün gücüyle bunu sağlamaya çalışıyor. Çünkü, ateşkes bozulduğu takdirde rejimin kuzeye doğru ilerlemesiyle patlak verecek bir çatışma ortamının kendi sınırlarına doğru tetikleyeceği yeni bir göç dalgasından, bunun yol açabileceği devasa sorunlardan çekiniyor.

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, “Dileğimiz, mutabakat muhtırasının başlangıcındaki sükûnet haline dönülmesidir” derken bu beklentiyi ifade ediyor.

Tabii İdlib’de sükûnetin devamı, bir anlamda buradaki mevcut statükonun da büyük ölçüde sürmesi anlamına geliyor.

Ancak İdlib’de statüko dediğimiz zaman, sahada ağırlıklı olarak Heyet Tahrir eş Şam (HTŞ) adındaki örgütün alan hâkimiyetine dayanan bir realiteyi anlamamız gerekiyor. Birleşmiş Milletler’in tahminlerine göre sahada 12-15 bin arasında bir askeri güce sahip olan bir örgütten söz ediyoruz.

Mesele şurada çatallaşıyor. HTŞ, dünkü yazımızda izah ettiğimiz üzere BM Güvenlik Konseyi tarafından “terörist örgüt” kategorisinde görülüp yaptırım listesine alınan, üstelik Türkiye’nin de bu şekilde tanıdığı bir organizasyon.

İDLİB’DEKİ STATÜKODA TSK FAKTÖRÜ

Statükonun dayandığı unsurlara baktığımızda önemli bir faktörü daha denkleme dahil etmemiz gerekiyor: Türk Silahlı Kuvvetleri’nin İdlib’de sahadaki varlığı...

Yazının Devamını Oku

Türkiye’nin Heyet Tahrir eş Şam (HTŞ) sorunu

İnternetten Resmi Gazete’nin 31 Ağustos 2018 tarihli nüshasına girildiğinde, “Yürütme ve İdare” bölümünün altındaki “Cumhurbaşkanlığı Kararları”nda dördüncü sırada Birleşmiş Milletler’le bağlantılı bir karar dikkatinizi çekecektir.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasını taşıyan (50) sayılı karar, BM Güvenlik Konseyi’nin kararlarıyla listelenen kişi, kuruluş ve organizasyonların tasarrufunda bulunan malvarlığının dondurulmasına ilişkin daha önce yayımlanmış olan listelerdeki bazı değişiklikleri içeriyor. Daha doğrusu, BM listelerinde yapılan değişiklikleri Türkiye’deki mevzuata teşmil ediyor.

Cumhurbaşkanlığı kararı, bu çerçevede DEAŞ ve El Kaide bağlantılı yaptırım listelerine iki yeni ismin eklenmesi, bir kişinin bilgilerine ekleme yapılması ve bir örgütün isminin güncellenmesini öngörüyor.

Kararın üç numaralı ekinde yaptırım uygulanan organizasyonun güncellemeden önceki halinin altında “Al Nusrah Front” (El Nusra Cephesi) yazıyor. Hemen karşısında güncellenen yeni halinin altında da yine “Al Nusrah Front” denildikten sonra bir eklemeyle “a) Hay’at Tahrir al-Sham (HTS)” ifadesi yazılı.

Adı Türkçe genellikle “Heyet Tahrir eş Şam” (HTŞ) diye yazılan bu örgütün, Suriye’deki Nusra Cephesi’nin güncellenmiş yeni kimliği olduğunu anlıyoruz bu karardan.

Peki Nusra Cephesi nedir?

BM YAPTIRIM KOMİTESİ İSİM DEĞİŞİKLİĞİNDEN İKNA OLMUYOR

Nusra Cephesi, Suriye’deki içsavaş başlayınca önce IŞİD’in 2012 yılında Ebu Muhammed El Culani’nin (El Golani ya da El Cevlani de deniyor) liderliğinde bu ülkede kurup sahaya sürdüğü örgütün adı. Ancak El Culani, 2013 yılında saf değiştirerek El Kaide’ye bağlılık bildiriyor. El Nusra, silahlı muhalefetin 2015 sonrasındaki süreçte şekillenen yenilgisi sonucu Halep’i tümüyle terk edip İdlib’e yerleşmek zorunda kalınca, HTŞ’nin kuruluş öyküsü de başlıyor.

Nusra lideri

Yazının Devamını Oku

Türkiye-Rusya arasında-İdlib mutabakatlarında taraflar taahhütlerini ne kadar tuttu?

Geçen hafta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya lideri Vladimir Putin arasında gerçekleşen Soçi zirvesi ile birlikte İdlib’e ilişkin ikili mutabakatların uygulanması ve bu çerçevede kimin taahhütlerini yerine getirip kimin getirmediği konusunda hararetli bir tartışma sürüyor.

Rusların son dönemde İdlib’e dönük hava saldırılarını yoğunlaştırması, bu mutabakatların uygulanmasına ilişkin tartışmanın alevlenmesine yol açan önemli bir faktör oldu.

Ankara ve Moskova’da yapılan açıklamalara baktığınızda, iki taraf da mutabakatların uygulanmasında altına imza atılan metinlere uygun davrandığını söylüyor.

Örneğin Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçen çarşamba günü Soçi’den dönerken gazetecilere “Bütün mutabakatlara uymaya ve güvenlik koridorundaki radikal unsurların temizlenmesine de Türkiye olarak devam ettik. Bundan da taviz yok. Ama tabii aynı yaklaşımı muhataplarımızdan da bekliyoruz” diye konuştu.

Buna karşılık, Rus tarafı da muhtelif açıklamalarla askeri harekâtlarda teröristleri hedef aldıklarını, bunda da mutabakatlara aykırı bir durum olmadığını vurguluyor.

Peki İdlib’de sahaya baktığımızda mutabakatların uygulanması açısından ne görüyoruz?

TARAFLAR HANGİ TAAHHÜTLERİ ÜSTLENDİLER?

Bu soruya yanıt ararken, önce referans olarak temel bir metni önümüze koymamız gerekiyor. Bu, 17 Eylül 2018 tarihinde Erdoğan ile Putin arasında yine Soçi’de yapılan zirvede kararlaştırılan İdlib’e ilişkin mutabakattır.

Bu anlaşmayla, o tarihte bütünüyle silahlı muhalefetin kontrolünde bulunan İdlib’in statüsü “

Yazının Devamını Oku

Sarkaç, ABD ile Rusya arasında kuzey komşumuza doğru mu kayıyor?

Geride bıraktığımız iki hafta boyunca Türkiye’nin hem ABD hem de Rusya ile ilişkilerini içine alan, merkezinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yer aldığı, sert iniş çıkışlara sahne olan oldukça hareketli günlere tanıklık ettik.

Bu hareketlilik Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM Genel Kurulu için gittiği iddialı bir New York gezisiyle başladı. Bu ziyaret, ABD Başkanı Joe Biden ile görüşme imkânı bulamadığı için Erdoğan’ın kendisine dönük bir tepki açıklamasıyla son buldu. Bunu, Erdoğan’ın New York’tan Rusya lideri Vladimir Putin’e dönük sıcak mesajları ve ardından geçen çarşamba günü gerçekleştirdiği Soçi Zirvesi ve dönüş yolunda yaptığı çıkış izledi.

Değindiğimiz hadiselerin akışı içinde Erdoğan bir dizi konuşma yaptı, gazetecilere birçok açıklamada bulundu. Bu beyanların hepsi, hem ABD hem de Rusya ile ilişkileri, bu çerçevede Türk dış politikasının üzerine oturduğu ayarları, hassas dengeleri yakından ilgilendiriyor.

Bugünkü yazımda bütün bu açıklamaları izledikten sonra, hepsinden ne anladığımı, karşımda önümüzdeki günlere dönük ne gibi yönelişler gördüğüme ilişkin gözlemlerimi paylaşmak istiyorum.

RUSYA’YA YAKINLAŞMA ABD İLE MÜZAKERE TAKTİĞİ Mİ?

Öncelikle Erdoğan’ın New York ve Soçi ziyaretlerini birbiriyle iç içe geçen toplu bir süreç olarak görmek gerekiyor. New York çıkışlı mesajlarının çoğu eşzamanlı olarak hem ABD Başkanı Biden’a hem de Rusya lideri Putin’e gidiyordu. Keza Soçi’den dönerken yaptığı açıklamaların altyazıları da doğrudan ABD Başkanı Joe Biden ve Amerikan sistemine yöneliyordu. Erdoğan’ın ABD ile Rusya’yı adres alan bu çıkışları, bir sarkacın iki karşıt merkez arasında gidip gelmesi gibi ilginç bir devinim izliyor.

Erdoğan’ın hamlelerini doğrudan bu iki güç merkezini yani ABD ile Rusya’yı birbirine oynama çabası olarak değerlendiren çok sayıda gözlemci var. Örneğin, New York Times gazetesinin bakışı bu yönde. Erdoğan’ın Soçi’ye gittiği geçen çarşamba günü bu gazetede geziyle ilgili yayımlanan bir haber-analizde şu değerlendirme yapıldı: “Erdoğan’ın Rusya ile yürüttüğü diplomasinin çoğu Putin ile yakınlaşarak ABD’yi tehdit etmeye dönük bir pazarlık pozisyonu alma, ancak Washington’dan bir şey istediği zaman da Putin ile araya mesafe koyma şeklinde yorumlanıyor.”

Şurası açık. Erdoğan’ın ABD’ye yaptığı sert çıkışın gerisinde, New York ziyareti sırasında ABD Başkanı Biden ile bir görüşme imkânı bulamaması, istediği çalışma ilişkisini kendisi ile bir türlü tesis edememesi yatıyor. Nitekim, CBS televizyonuna verdiği mülakatta, Biden’a görüşmek için yaptığı davete olumsuz bir yanıt aldığını açıklayarak durumu gizlemedi. ABD Başkanı’nın New York’ta bulunduğu sırada Türk tarafına olumsuz yanıt verirken, Irak’ın Kürt kökenli Cumhurbaşkanı Barham Salih’e pekâlâ zaman ayırabilmiş olması da muhtemelen bu rahatsızlıkta rol oynamıştır.

YENİ TREND 

Yazının Devamını Oku

Erdoğan’ın New York ve Soçi ziyaretleri arasındaki söylem farkı

Soçi Zirvesi, önceki gün Rusya’nın İdlib’de Türkiye’nin denetimindeki bölgede muhalif gruplara ait hedeflere üç aydır düzenlediği hava saldırılarının yarattığı bir basınç ortamında açılırken, bu durum İdlib’deki krizin görüşmelerin baskın konusu haline geleceği izlenimine yol açmıştı.

Buna karşılık Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın önceki akşam Soçi’den ayrılırken yaptığı açıklamaları esas alırsak, İdlib dosyası Rusya lideri Vladimir Putin ile görüşmesinde önemli bir yer tutmakla birlikte, ağırlık ikili ilişkilere ve bu çerçevede yeni ve iddialı projelere kaymış görünüyor. Üstelik ikisi arasında konuşulan bu yeni projelerin bir bölümü, savunma sanayii gibi ABD’nin sinir uçlarına dokunacak hassas alanlara giriyor.

NEW YORK İLE SOÇİ ARASINDAKİ FARK

Kuşkusuz, görüşmeden sonra iki liderin bundan önceki buluşmalarının aksine ortak bir açıklama yapmamış olmaları dikkat çekici bir durum. Bununla birlikte, vedalaştıkları sırada gazetecilerin karşısında yaptıkları COVID-19 aşısı ve antikor sohbetinin de işaret ettiği gibi, ortalığa yayılan bir olumsuzluk havası da hissedilmiyor. Keza Erdoğan’ın uçakta dönerken gazetecilere ziyaretin genel havasından, sonuçlarından memnun bir ruh haliyle konuştuğu anlaşılıyor.

Tam bu noktada duralım ve Soçi tablosunu Erdoğan’ın geçen hafta New York’tan dönüşüne hakim olan sıkıntılı havayla kıyaslayalım. Hatırlanacaktır Cumhurbaşkanı, geçen hafta çarşamba günü Türkiye’ye dönmek üzere havaalanına gitmeden önce gazetecilerle yaptığı sohbette, ABD Başkanı Joe Biden ile görüşememekten dolayı hoşnutsuzluğunu dile getirmiş, kendisiyle “iyi bir başlangıç yapamadıklarını” anlatmış, ABD ile ilişkilerin de “pek hayra alamet gitmediğini” söylemişti.

Buna karşılık Erdoğan önceki gün Soçi’de görüşmelerin girişinde Putin’in yanında kameraların önüne çıktığında daha çok dostluk teması ön plana çıkıyordu. Kendisinin bir hafta arayla New York ve Soçi dönüşlerinde verdiği mesajlara ve aynı zamanda ruh haline hâkim olan karşıtlık, çok şeyi açıklıyor.

ABD’ye karşı söylemini kaplayan sitem, eleştiri ve tepki hali, Rusya karşısında yerini dostluk, yakınlık ve ilişkileri her alanda daha da ileri götürme temalarına bırakıyor.

NÜKLEER REAKTÖRLER, UÇAKLAR, DENİZALTILAR, S-400’LER...

Bu iklime dikkat çektikten sonra şimdi gezinin dökümüne gelelim.

Yazının Devamını Oku

Soçi Zirvesi’nin önceki buluşmalardan ayrıldığı noktalar

Dün Rusya’nın Karadeniz’e bakan sahil şehri Soçi’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya Lideri Vladimir Putin arasında gerçekleştirilen ve Suriye krizinin geniş bir şekilde gündeme geldiği anlaşılan zirveyi bundan önceki benzer buluşmalardan ayıran bir dizi nokta var.

Son yıllardaki Suriye odaklı zirvelere baktığımızda, Erdoğan ve Putin, genellikle önceden iki ülkenin güvenlik bürokrasileri tarafından yürütülen hazırlıklarla olgunlaştırılmış bir müzakere zemininde karşı karşıya gelirdi. Bunun sonucunda zirve toplantıları, altına imza atılan somut mutabakatların duyurulmasıyla sonuçlanır, kameraların karşısında yapılan ortak basın açıklamalarından uluslararası kamuoyuna olumlu bir mesaj yayılırdı.

17 EYLÜL 2018 SOÇİ ZİRVESİ’NDE  İDLİB MUTABAKATI

Örneğin 17 Eylül 2018 tarihli Soçi Zirvesi, öncesinde silahlı muhalefetin kontrolündeki İdlib’de aylar boyunca yaşanan çatışmalar, Rusya ve Suriye’nin hava bombardımanının yarattığı büyük bir krizin baskısıyla gerçekleşmiş, gelgelelim pek çok çevreyi şaşırtacak bir şekilde ateşkes ilan edilerek, “İdlib Gerginliği Azaltma Bölgesi”ndeki statükonun korunmasına ilişkin bir mutabakatla sonuçlanmıştır.

Buna göre, Ruslar saldırıları durdururken, İdlib’de rejim ile muhalefet bölgelerini ayıran çatışma hattını izleyen 15-20 kilometre genişliğinde bir “Silahsızlandırma Bölgesi” oluşturulup radikal gruplar buradan çıkartılacaktı. Ayrıca Halep’i Şam’a bağlayan M-5 karayolu ve M-5 üzerindeki Serakib’den batıya kıvrılarak Lazkiye’ye doğru yönelen M-4 karayolunun güvenliği sağlanıp her iki ulaşım hattı da 2018 sonuna kadar trafiğe açılacaktı.

Sonradan bu mutabakatın içerdiği taahhütlerin ne kadarının hayata geçirildiği tartışmaya açıktır. Ancak anlaşmanın önemi, İdlib’de birikmekte olan basıncın yarattığı tehlikeli bir durum karşısında, çatışmaları durdurarak uluslararası alanda büyük bir rahatlamaya yol açması, bu çerçevede kuzeye, Türkiye sınırına doğru bir göç dalgasını da frenlenmiş olmasıydı.

22 EKİM 2019 SOÇİ ZİRVESİ’NDE BARIŞ PINARI MUTABAKATI

Keza bir yıl kadar sonra Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Özgür Suriye Ordusu ile birlikte Suriye’de Fırat’ın doğusunda sınır boyunca Suriye topraklarından içeri girerek icra ettiği “Barış Pınarı Harekâtı”nın hemen ertesinde 22 Ekim 2019 tarihinde gerçekleşen Soçi Zirvesi, öncesinde yaşanan bütün sorunlara rağmen yine önemli bir anlaşmayla kapanmıştır.

İmzalanan “

Yazının Devamını Oku

Erdoğan-Putin buluşması en zor zirvelerden biri olacak

Projektörler bugün Rusya’nın Soçi kentinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya lideri Vladimir Putin arasında gerçekleşecek görüşmeye çevrilmiş durumda.

Bu zirvenin öncesinde İdlib’de Türkiye ile Rusya arasında yaşanan gerilimin arkasında ne yatıyor? Rusya’nın son dönemde İdlib’de sistematik bir şekilde yoğunlaştırdığı hava saldırılarının yarattığı basınç ortamında yapılacak bu zirveden ne çıkabilir? Türkiye’nin ABD ile ilişkilerinin Erdoğan’ın ifadesiyle “pek hayra alamet gitmediği” bir dönemde, Putin bu durumu Türk muhatabıyla ilişkisinde nasıl değerlendirmek isteyebilir?

Bütün bu soruların yanıtlarına geçmeden önce sahadaki durumu anlamamız gerekiyor. Bunun için öncelikle Türkiye’nin akademik düzeyde İdlib dosyasındaki en önemli uzmanlarından olan Doç. Serhat Erkmen’in bu konuda kaleme aldığı ve geçen pazar günü Terörizm ve Radikalleşme ile Mücadele Araştırma Merkezi’nin web sitesinde yayımlanan “Rusya’nın İdlib Saldırılarını Anlama Kılavuzu” başlıklı çalışmasına başvurabiliriz.



SADECE EYLÜL AYINDA 208 SALDIRI

Doç.

Yazının Devamını Oku

Ankara’nın gündeminde bu kez Berlin ile diyalog meselesi var

İki binli yılların hemen başlarında Türkiye’nin önüne Avrupa Birliği’ne tam üyelik adaylığı perspektifinin açılmasında, o dönemde Almanya’da sosyal demokrat bir hükümetin iş başında olmasının etkisi göz ardı edilemez.

Gerek 1999 sonunda Helsinki’deki AB zirvesinde Türkiye’nin adaylığının kabul edilmesi, gerek müzakerelerin 3 Ekim 2005 tarihinde resmen başlatılması kararlarının gerisindeki en önemli faktörlerden biri, Almanya’da başbakanlık koltuğunda sosyal demokrat bir politikacı olan Gerhard Schroder’in oturuyor olmasıydı.

Schroder’in bu görevini 2005 Kasım ayı sonunda Türkiye için AB’ye tam üyelik yerine “imtiyazlı ortaklık” fikrini savunduğunu gizlemeyen Hıristiyan Demokrat Angela Merkel’e devretmesi ve ardından bir dizi başka faktörün de denkleme girmesiyle birlikte, müzakere süreci sonradan kademe kademe hız kesmiş ve bugün olduğu gibi fiilen durma noktasına gelmiştir.

Ancak önceki gün yapılan seçimlerde az bir farkla Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) birinci gelmiş olması ve bu partinin adayı Olaf Scholz’un muhtemel bir koalisyonun başbakanlığı için daha şanslı konumda bulunması, tüm üyelik sürecinde girilen olumsuz süreci tersyüz edebilme gibi bir potansiyel taşımıyor ne yazık ki...

SPD ARTIK TAM ÜYELİKTEN SÖZ ETMİYOR

Geride kalan seçim kampanyasının dikkat çekici bir yönü, Türkiye’nin tam üyeliği projesinin Alman partilerinin çoğunluğu açısından artık büyük ölçüde gündemden çıkmış olmasıdır. Örneğin bir önceki seçimde (2017) Türkiye ile tam üyelik müzakerelerinin önemini vurgulamayı ihmal etmeyen Sosyal Demokratlar, bu kez seçim bildirgelerinde bu hedeften hiç söz etmemeyi tercih etmiştir. Türkiye ile AB arasında diyaloğun önemine kuvvetli bir vurgu olsa da tam üyelik perspektifi yer almıyor sosyal demokratların yeni vizyonunda.

Almanya’nın bundan sonraki başbakanı olması muhtemel görülen Olaf Scholz da kampanya sırasında Türkiye söz konusu olduğunda, iki ülke arasında özel bağlar, yakın ilişkiler ve demokrasi gibi temaları telaffuz etmiş olmasına karşılık, tam üyelik konusuna değinmekten uzak durmuştur. Kendisinin geçen hafta Hürriyet Avrupa’dan Ahmet Külahçı’ya mülakatı, bu bakımdan fikir vericidir. Anlaşılan bu konudan söz etmenin seçmen tabanında oy kaybettireceği endişesi, artık SPD’yi bile geleneksel pozisyonunu tekrarlamaktan alıkoyuyor.

Seçimden önce Almanya’nın kamu yayıncısı Deutsche Welle’nin Türkçe Servisi’nin siyasi partilerin seçim bildirgelerinde Türkiye konusunda yer verdikleri görüşlere ilişkin hazırladığı derleme, tam üyelik meselesinin Alman siyasetinde ne kadar zemin kaybettiğini göstermesi bakımından çarpıcı bir içerik taşıyordu.

TEK AÇIK DESTEK 

Yazının Devamını Oku

Erdoğan ABD ile ilişkilerde tırmanmaya gidiyor

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçen çarşamba günü New York’ta gezisini izleyen Türk gazetecilerine yaptığı açıklamada, ABD ile ilişkilerin durumu üzerinde son derece olumsuz bir tablo çizdi. Erdoğan, ABD Başkanı Joe Biden ile “iyi başlamadıklarını” belirttikten sonra “İki NATO ülkesi olarak şu andaki gidiş pek hayra alamet değil...” dedi.

Cumhurbaşkanı, dünkü açıklamalarında bu söylemini tekrarlayarak, “Ben şu ana kadar Amerika’daki liderlerin hiçbiri ile böyle bir konum yaşamadım” diye konuştu.

Bu açıklamalardan anladığımız, devletler arasındaki ilişkilerin yanı sıra, iki ülkenin başkanları arasında şahsi düzeydeki çalışma ilişkisinin de Erdoğan açısından benzer bir olumsuzluk içinde seyretmekte oluşudur.

Cumhurbaşkanı’nın bu sözlerini nasıl değerlendirmeliyiz? Türkiye ile ABD arasındaki işbirliği ve bununla iç içe geçmiş olarak Erdoğan ile Biden arasındaki ilişkiler nereye doğru gidiyor? Bu sorulara yanıt vermeye çalışırken, önce biraz geriye gidelim ve bugüne nasıl bir akış üzerinden geldiğimize bakalım.

1 HAZİRAN: ‘BIDEN İLE GÖRÜŞME TRAFİĞİMİZ RAHAT OLMADI’

Erdoğan, özellikle Biden ile ilişkisi hakkında ilk kez böyle konuşmuyor. Kendisinin Biden ile 14 Haziran’da Brüksel’deki NATO zirvesi sırasında yaptığı ikili görüşme öncesinde 1 Haziran tarihinde TRT’ye yaptığı açıklamalarını hatırlayalım.

Erdoğan, bu mülakatında ABD’nin yeni Başkanı Biden ile ilişkisinin seyrinden rahatsızlığını gizleme gereği duymayarak şunları söylemişti:

“Kendisiyle yapacağımız görüşmede Türkiye-ABD ilişkileri niçin böyle bir gerilim safhasında, bunu tabii soracağız. Yani biz sizden önce yine Demokratlarla çalıştık, böyle bir görünüm bizde olmadı. Yani Bush’la da çalıştık, Obama ile de çalıştık ve bunlar da demokrattı ama bunlarla böyle bir gerilimi ben yaşamadım. Ardından Cumhuriyetçi olarak Sayın Trump’la bir çalışma yaşadık ve hiçbir gerilimi onunla da yaşamadık. Tam aksine, yani telefon diplomasimizde çok huzurluyduk, çok rahattık. Ne yaparız, ne ederiz, yani şu toplantıda şöyle buluşuruz, uluslararası toplantılarda ilk durumları falan böyle yürüttük. Sayın Biden ile maalesef bu görüşme, buluşma trafiğimiz o kadar rahat olmadı...”

BIDEN’IN MESAFELİ 

Yazının Devamını Oku

Beethoven’dan Avrupa Marşı eşliğinde Türkiye’de hak ihlalleri meselesi

Son yıllarda Ankara’da pek karşılaşmadığımız bir tabloydu. Konusu Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) verdiği ihlal kararlarının uygulanması olan bir konferans geleneksel şekilde Milli Marş’ın okunmasıyla açıldı. Salondaki davetliler sandalyelerine oturmak üzereydiler ki, salonda bir anons duyuldu:

Şimdi de Avrupa Marşını dinleyeceğiz...”

Herkes doğrulup yeniden ayağa kalktı ve Büyük Ankara Oteli’nin konferans salonunu günümüzde resmi “Avrupa Marşı” olarak kabul edilen, Alman besteci Beethoven’ın ünlü Dokuzuncu Senfonisi’nin finalindeki “Neşeye Övgü” bölümünün coşkulu müziği kapladı. Salonun duvarlarında Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi ve Anayasa Mahkemesi’nin bayrakları ya da sembolleri asılıydı.

Mehmet Akif Ersoy ile Beethoven’ı buluşturan bu etkinlik, “Anayasa Mahkemesi’nin Temel Haklar Alanındaki Kararlarının Etkili Şekilde Uygulanmasının Desteklenmesi” projesinin açılışı ve aynı zamanda Türkiye’de Bireysel Başvurunun Dokuzuncu Yıldönümü” vesilesiyle düzenlenmişti.

AB ve Avrupa Konseyi tarafından finanse edilen bu projenin ana yararlanıcısı Anayasa Mahkemesi olmakla birlikte paydaşları arasında TBMM, mahkemeler, Barolar Birliği, Hâkim ve Savcılar Kurulu ve sivil toplum kuruluşları yer alıyor.

Projenin temel amacı, hâkimlerin, savcıların, avukatların ve diğer paydaşların AİHM ve AYM içtihatlarına ilişkin farkındalıklarının arttırılması ve AYM kararlarının uygulanması...

GÜL: AYM KARARLARINA UYMAK HUKUKUN EMREDİCİ HÜKMÜ

Konferansın açılış oturumunda Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, Anayasa Mahkemesi Başkanı Prof. Zühtü Arslan, Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Faruk Kaymakçı ile AB’nin Ankara’daki Büyükelçisi Nikolaus Meyer-Landrut ve Strasbourg’dan video mesajıyla katılan Avrupa Konseyi Genel Sekreter Yardımcısı Bjorn Berge kürsüyü alan konuşmacılardı.

Adalet Bakanı

Yazının Devamını Oku

Adalet Bakanı ‘Yargı her zaman mükemmel kararlar vermiyor’ dediğinde...

Yargının her zaman ve her yerde mükemmel kararlar vermediğinin farkındayız...”

Bu sözleri sarf eden kişi sizce kim olabilir?

Yanıt: Adalet Bakanı Abdulhamit Gül...

Gül, ardından ekliyor: “Ancak eksik, hatalı karara karşı bir itiraz yolunun, bir düzeltme mekanizmasının olduğunu, hukuk düzeni içerisinde olduğumuzu da asla unutmamamız gerekmektedir.”

Bu sözleri, yargıdan çıkan kararlar konusunda bizzat Adalet Bakanı’nın da belli çekinceler taşıdığının bir ifadesi olarak görülebilir.

*

Adalet Bakanı’nın bu ifadesiyle geçen pazartesi günü Bursa’da düzenlenen, çok sayıda yargı mensubunun katıldığı Adalet Bölge Toplantısı’nın açılışında yaptığı konuşmada karşılaştım.

Bakanın konuşması, bir yönüyle yargı alanında bugün yaşanan sorunlara ve bunların çözümüne dönük bakışını yansıtırken, aynı zamanda yargı sisteminin işleyişiyle ilgili eleştirilere de yanıt vermeyi amaçlıyor. Ancak bunu yaparken yargı kararlarında problemli alanların varlığını da kabul ediyor.

Gül,

Yazının Devamını Oku

Avrupa Konseyi ile yol ayrımına doğru mu?

Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) verdiği birçok kritik kararı uygulamamasının yol açtığı sorunlar bu köşede zaman zaman gündeme geldi.

Bu çerçevede geçen yıl sonunda kaleme aldığımız bir yazıda, Azerbaycan’ın AİHM’nin verdiği ünlü Ilgar Mammadov kararını yerine getirmemekte ısrar etmesinin, bu ülke açısından Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nde ne gibi sıkıntılar yaratabildiğine özellikle dikkat çekmiştik (25 Aralık 2020).

Bakanlar Komitesi’nin, AİHM’nin Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılmaları yolundaki kararlarının uygulanmaması üzerine geçen hafta Türkiye hakkında verdiği yeni kararlara bakıldığında, Mammadov dosyasını kısaca hatırlamakta yarar var.

AİHS 18’İNCİ MADDEDEN İHLAL NE ANLAMA GELİYOR?

Azerbaycan’daki muhalif bir partinin kurucuları arasında yer alan Mammadov, kamu düzenini bozduğu gerekçesiyle 2013 yılında tutuklanarak yedi yıl hapse mahkûm ediliyor. AİHM, yapılan bireysel başvuru üzerine, Azerbaycan’ın Mammadov’un tutuklanmasında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) iki maddesini ihlal ettiğine ve kendisinin tahliye edilmesi gerektiğine hükmediyor 2014 yılında.

AİHM, ihlallerden birini AİHS’nin tutuklamaları ilgilendiren “özgürlük ve güvenlik hakkı”na ilişkin 5’inci maddesinden veriyor. İkinci ihlal ise Sözleşme’nin 18’inci maddesinden çıkıyor.

AİHS’nin 18’inci maddesi önemli, çünkü “Hak ve özgürlüklere bu Sözleşme hükümleri ile izin verilen kısıtlamalar öngörüldükleri amaç dışında uygulanamaz” hükmünü taşıyor. Bu maddeden ihlal çıkması, ilgili ülkenin hak ve özgürlüklerin sınırlanmasında Sözleşme’nin amaçları dışına çıktığı anlamına geliyor.

AİHM’nin bu maddeden ihlal vermeye başlaması özellikle son 15 yıl içinde gözlenen yeni bir yöneliş. Türkiye’nin Avrupa Konseyi’ndeki bir önceki Daimi Temsilcisi Büyükelçi Erdoğan İşcan’ın dün T-24’te bu konuda kaleme aldığı “Hukuk ile siyaset ilişkisi ve AİHM kararlarının uygulanması” başlıklı önemli yazısındaki tespite göre, AİHM, bugüne dek söz konusu maddeden yalnızca 18 kez ihlal kararı almış. Türkiye’ye bu maddeden ihlal iki kez verilmiş. Bunlar Kavala ve Demirtaş kararları.

BAKANLAR KOMİTESİ 

Yazının Devamını Oku

İlker Başbuğ davaları tartışma yaratmaya aday

Eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un önümüzdeki dönemde İstanbul ve Ankara adliyelerinde sanık olarak önemli bir mesai sergilemek durumunda kalacağı anlaşılıyor.

Orgeneral Başbuğ hakkında açıklanan yeni bir iddianamede, bu kez bir grup AK Parti milletvekiline hakaret ettiği gerekçesiyle kendisinin hapis cezasıyla çarptırılması talep ediliyor.

Geçen hafta sonuçlandırılan bu metin, Başbuğ hakkında yakın zamanda düzenlenen ikinci iddianame. Başbuğ hakkında bu yılın başında yayımlanan “Türkiye Cumhuriyeti’nde 1961-80, Güç Odaklarının Mücadelesi” başlıklı kitabında “Adnan Menderes 25 Mayıs 1960 günü Eskişehir’de erken seçim tarihini açıklasaydı, 27 Mayıs askeri darbesi büyük bir olasılıkla önlenebilirdi” dediği için geçen mart ayında da bir dava açılmıştı.

 Kitabında ifade ettiği bu görüşü Cumhuriyet gazetesine bir mülakatında da tekrarlayan Başbuğ’un, bu iki beyanı üzerinden “darbe imasında” bulunarak, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme suçunu işlediği” iddiasıyla Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 216’ıncı maddesi çerçevesinde cezalandırılması talep ediliyor. TCK’da bu suç için bir yıl ile üç yıl arasında hapis cezası öngörülüyor. Bu dava 26 Ekim’de İstanbul 2’inci Asliye Ceza Mahkemesi’nde başlayacak.

Tabii, bu davalardan söz ederken kendisinin 2012 yılında tutuklandıktan sonra “Ergenekon silahlı terör örgütü yöneticiliği” ve ayrıca “hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamalarından mahkum olup tam 26 ay Silivri’de hapis yattığını da hatırlatmak gerekiyor. Başbuğ, 2014 yılında Anayasa Mahkemesi kararı ile tahliye olduktan sonra bu suçlamalardan beraat etmişti.

2009 YILINDAKİ DÜZENLEMEYİ ELEŞTİRİNCE

Açılan ikinci dava, bu yıl açılan ilk dava gibi yine Başbuğ’un bazı beyanlarının sonucu ortaya çıktı. Bu kez suçlanmasına yol açan, yaklaşık 20 ay kadar önce 28 Ocak 2020 tarihinde Global Haber TV kanalında katıldığı bir programda sarf ettiği ifadeler.

Başbuğ, bu programda “FETÖ’nün siyasi ayağı” konusundaki bir soruyu yanıtlarken, “Vardır, yani yok dersek bu bir gerçeği inkâr olur. Çünkü, askeriyenin nerelerine, polise, yargıya, üniversiteye sızmış bir örgütün siyasi partilere sızmadığını düşünmek akla ziyandır. Vardır mutlaka, her partide vardır, olabilir... Bunu yargının ortaya çıkartması lazım. Ama burada siyasi otoritenin de ağırlığını koyması lazım” diye konuşmuştu.

Başbuğ

Yazının Devamını Oku

60 yıl önce bugün... Fatin Rüştü idam sehpasında sandalyeyi kendisi itti

Tarihin sayfaları bundan tam 60 yıl önce bugünü gösteriyordu, 16 Eylül 1961. Yer, Marmara Denizi’nde İmralı Adası’ndaki cezaevi... Yassıada’daki yargılamalarda haklarında idam cezası verilen hükümlüler hücrelerinde infaz anını bekliyordu. Saat 03.00 sularında önce Hasan Polatkan hakkındaki idam kararı infaz edildi. Sıra Fatin Rüştü Zorlu’ya gelmişti. Önce son mektubunu yazdı. Sonra etrafına bakındı. Kravatını arıyordu. İdam sehpasına kol düğmelerinin yanı sıra kravatıyla da çıkacaktı. Birden gülümseyerek “Sahi hatırladım, onu gelirken bizden almışlardı” dedi...

ÖNCE Maliye Bakanı Hasan Polatkan idam edildi. İmralı Cezaevi’nde Polatkan’ın asılmasına tanıklık eden Yassıada Komutanı Albay Tarık Güryay, o anı şöyle anlatıyor:

Tek kelimeyle bitikti. Bütün reflekslerini kaybetmiş bulunan vücudu, ancak kollarındaki gardiyanların desteği ile ayakta durmaktaydı. Okunan kararı dinlemiş, anlamış olduğunu hiç sanmıyorum. Biraz sonra hocanın yapmış olduğu telkini çok zor tekrarladı. Yüzü bir ölününkinden de sarıydı. Gömlek giydirildi. Elleri arkadan kelepçelendi. Gardiyanların kolunda sehpaya kadar götürüldü ve hüküm infaz edildi.”

Tarihin sayfaları bundan tam 60 yıl önce bugünü gösteriyordu, 16 Eylül 1961. Yer, Marmara Denizi’nde İmralı Adası’ndaki cezaevi...


Fatin Rüştü Zorlu, heyecandan eli titreyen cellada, “Oğlum ne titreyip duruyorsun. İlmik senin değil benim boynuma geçecek” dedi.

TEK KİŞİLİK HÜCREDE ÖLÜMÜ BEKLERKEN

Yassıada’da görülen yargılamalar sonunda, darbeci subayların bir araya geldiği Milli Birlik Komitesi’nin kararıyla oluşturulan özel yetkili mahkeme, kararını bir gün önce, 15 Eylül 1961 tarihinde açıklamıştı.

Yazının Devamını Oku

Afganistan’dan yanı başımızdaki İdlib realitesine geçiş yapmak

Haftalardır kaygı içinde Afganistan’daki krize ilişkin gelişmeleri izlerken, geçen cumartesi günü İdlib’de meydana gelen bir saldırıda üç askerimizin şehit edilmesi, birden dikkatlerimizi Hatay sınırının hemen karşısındaki sorunlu bir coğrafyaya çevirmemize yol açtı.

Burada, aslında küçük ölçekte de olsa Afganistan’la pek çok alanda benzerlik gösteren bir realite Türkiye’yi bekliyor.

İdlib bölgesi, 34 Türk askerinin 28 Şubat 2020 tarihinde Rus ve Suriye savaş uçaklarının ortak hava saldırısında şehit edilmesinin ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya lideri Vladimir Putin arasında 5 Mart 2020 tarihinde varılan mutabakat sonrasında önemli ölçüde sakin bir şekilde seyretti.

Buna karşılık son haftalarda Rus ve Suriye savaş uçaklarının İdlib’deki hedeflere yönelen hava saldırılarının ciddi ölçülerde yoğunlaşması, bu ortamın biraz değişmeye başladığına işaret ediyor.

SON SALDIRIYI KİM YAPTI?

Geçen bir buçuk yılı aşkın süre içinde İdlib’de Türk askerlerinin hayatını kaybettiği iki saldırı oldu. Birincisinde, 19 Mart 2020 tarihinde M-4 otoyolu üzerinde düzenlenen bir saldırıda iki asker şehit olurken, bütün şüpheler o dönemde El Kaide çizgisindeki Huras El Din örgütü üzerinde toplandı. Ayrıca, geçen 10 Mayıs’ta yine İdlib’de intikal halindeki bir TSK konvoyuna düzenlenen saldırıda bir asker ölmüştü.

Peki geçen cumartesi günü M-4 otoyolunun biraz kuzeyindeki İdlib şehir merkezi ile 7-8 kilometre kuzey doğusundaki Binniş yerleşimi arasındaki yolda arama-tarama görevinden dönmekte olan TSK unsurlarını kim hedef aldı?

Olaydan sonra sosyal medya hesaplarında yapılan bir paylaşımda, saldırıyı “Ebu Bekir Sıddık’ın Yardımcıları Seriyyesi” isimli bir örgüt üstlendi. Bir önceki 10 Mayıs saldırısını da aynı grup üstlenmişti. Bu, İdlib’de adı yeni yeni duyulmakta olan ve DEAŞ’a yakın çizgide olduğu değerlendirilen bir örgüt.

Bununla birlikte, saldırıyı söz konusu örgütün üstlenmiş olması, eylemin muhakkak onlar tarafından gerçekleştirildiği anlamına da gelmiyor. Bu aşamada saldırının failinin kim olduğu sorusunun yanıtının Ankara cephesinde henüz tam olarak netleşmediği anlaşılıyor.

Yazının Devamını Oku

Almanya’dan Türkiye’ye adı konmamış silah ambargosu

"Türkiye’nin alacağı bazı askeri malzemelerin ihraç izinleriyle ilgili sorunlar çıkabiliyor. Bu, Almanya’nın iç siyasetindeki bazı olumsuz tutumlardan kaynaklanıyor. Yüzlerce askeri malzeme söz konusu, tank motorları, obüs bataryalarının motorları da dahil olmak üzere...” diyerek, sorunun varlığını gizlememişti Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar.

Akar bu açıklamasını, geçen 2 Şubat tarihinde Berlin ziyareti sırasında Alman mevkidaşı Annegret Kramp-Karrenbauer ile görüşmesinden tam dört gün sonrasına rastlayan mülakatımız sırasında bir sorumuz üzerine yapmıştı.

Berlin ziyaretinin kritik bir başlığında Türkiye’nin Almanya’dan askeri alımlarda karşılaştığı sıkıntıların aşılması talebi yer alıyordu. Milli Savunma Bakanı, görüşmeler sırasında Alman muhatabına ihraç izinlerinde sıkıntı yaşanan silah ve askeri malzemenin bir listesini de iletmişti.

Kramp-Karrenbauer de buluşmadan sonra yaptığı açıklamada “bazı zor konuların görüşüldüğünü” söylemişti. Alman Savunma Bakanı’nın geçen haziran ayındaki Türkiye ziyaretinde bu dosya bir kez daha gündeme gelmişti.

Milli Savunma Bakanı Akar’la perşembe günkü sohbetim sırasında Almanya ile silah ve askeri malzeme alımında yaşanan sorunların aşılması konusunda bir gelişme olup olmadığını sorduğumda şu yanıtı aldım:

Maalesef hiçbir değişiklik yok. Almanya Savunma Bakanı Kramp-Karrenbauer geçen yaz başında geldiğinde de kendisiyle aynı konuları konuşmaya devam ettik. Maalesef adı konmamış bir tutum, ambargo var Türkiye’ye karşı. Biz de kendilerine her vesileyle bunun sadece Türkiye’ye değil aynı zamanda NATO ittifakına da zarar verdiğini söylüyoruz.”

DENİZALTILAR AMBARGO KAPSAMI DIŞINDA

Burada ilginç bir nokta, Alman hükümetinin Türkiye’ye uyguladığı adı konmamış ambargoda Kara ve Deniz Kuvvetleri arasında ayrım yaparak hareket etmesidir. Kara Kuvvetleri’nin kullanacağı sistemler için ihraç izinleri verilmezken, özellikle yeni sınıf denizaltıların üretimine dönük Türkiye ile daha önceden başlatılmış olan kapsamlı işbirliği projesi bu tasarrufların dışında tutuluyor.

Almanya da bu ayrımı yaptığını gizlemiyor. Almanya’nın Dışişleri Bakanı

Yazının Devamını Oku

 ‘Amerika, Amerika gibi hareket etmeli’

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ile geçen perşembe günü gerçekleştirdiği İzmir ziyareti sırasında bir mülakat yaptım. Kendisiyle bir önceki sohbetimiz 6 Şubat tarihinde İstanbul’da olmuştu. Aradan yedi ay geçmiş. Mülakat sırasında kendisine Afganistan’daki gelişmelerin yanı sıra özellikle Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin geçen bu süre zarfındaki seyrine ilişkin bir dizi soru yönelttim.

Sorulardan biri şuydu: “Geçen süre içinde Türk-ABD ilişkileri nereye geldi? Yerinde saydığını söyleyebilir miyiz?”

Kısa bir yanıt geldi bu soruya. “Şöyle diyelim...” diye söze girdi Akar: “Kötüleşmedi hiç olmazsa...”

ABD İLE BAŞA MI DÖNDÜK?

Şimdi geçen yedi ayın dökümüne bakalım. Bu süre zarfında ilişkilerin gündemini kaplayan en önemli konulardan biri, ABD’nin Afganistan’dan çekilme süreci içinde Kabil Havalimanı’nın işletilmesinin Türkiye’ye bırakılması meselesiydi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Joe Biden’ın geçen 14 Haziran tarihinde Brüksel’de yaptıkları görüşmenin de -açıklandığı kadarıyla- en önemli gündem maddesi bu dosya olmuştu.

Ankara ile Washington arasındaki ilişkinin önümüzdeki dönemde nasıl bir görüntü kazanacağı, bir anlamda Kabil Havalimanı’ndaki işbirliğine ilişkin müzakerelerin sonucu ile ilişkilendiriliyordu. Tabii müzakere edilen mutabakat metni, Kabil’deki Batı destekli hükümetin daha gözle görülebilir bir süre iş başında kalacağı varsayımına dayanıyordu. Taliban’ın tahminleri altüst ederek kısa zamanda ülkeye ve Kabil’e hâkim olması, Afgan ordusunun dağılması, ABD ile müzakere edilen anlaşmayı, bu çerçevede Türkiye-ABD ilişkilerindeki bu beklentileri gündemden düşürdü.

Ben de Akar’a “Kabil Havalimanı gündemden çıkınca ABD ile ilişkiler ne olacak? Başa mı döndük?” diye sordum.

ABD ORTADOĞU’DA BULUNACAKSA BİZİMLE İŞBİRLİĞİ YAPMALI

Akar

Yazının Devamını Oku

'Bunu beklemiyorduk...'

Milli Savunma Bakanı asker gözüyle Afganistan’daki faciayı değerlendirdi

Afganistan’da yaşanmakta olan krizin en çok yanıt aranan sorularından biri, ABD’nin geçen yirmi yıl içinde büyük kaynaklar tahsis ederek sıfırdan inşa ettiği Afgan ordusunun, Taliban karşısında hiçbir direnç gösteremeden kısa zamanda dağılmış olmasını konu alıyor.

Taliban’ın kısa zamanda ülkeye hâkim olup, Kabil’e bütün tahminleri altüst eden bir şekilde süratle girebilmesi, Amerikalıların Afgan ordusunun bu örgüte karşı belli bir direnç göstereceği yolundaki istihbarat analizlerini olduğu gibi boşlukta bıraktı.

Peki Afgan ordusu neden bu kadar çabuk çözüldü? Ordunun bu şekilde dağılmasından çıkartılacak sonuç nedir?

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ile önceki gün Dokuz Eylül Üniversitesi ile Başkent Üniversitesi’nin ortaklaşa düzenledikleri Türk-Yunan ilişkileri konulu sempozyuma hitap etmek üzere gittiği İzmir ziyareti sırasında yaptığımız mülakatta bu soruları da yönelttik.



Yazının Devamını Oku