Doğu Akdeniz’deki krizin anatomisi

Doğu Akdeniz’de içinden geçilen çalkantılı günlerin tarihi yazılırken -üç kritik dönüm noktası- olarak şu hadiselere muhakkak dikkat çekilecektir:

1)Türkiye’nin Oruç Reis’in araştırma yapacağı sahaya ilişkin 21 Temmuz tarihli ‘NAVTEX’ duyurusu, 2) Yunanistan ile Mısır arasında 6 Ağustos tarihinde imzalanan ‘Münhasır Ekonomik Bölge Anlaşması’ ve 3) Oruç Reis’in 10 Ağustos’ta ilan edilen sahaya girerek sismik araştırmaya başlaması...

BERLİN’DEKİ ÜÇLÜ TOPLANTI

Bu zaman aralığındaki gelişmelerin seyrini değerlendirebilmek açısından hemen öncesinde Türkiye, Yunanistan ve Almanya arasında gerçekleştirilen bazı diplomatik temasları da arka plan bilgisi olarak ana çerçevenin içine yerleştirmek gerekiyor.

Bu temasların varlığı Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun 14 Temmuz tarihinde Maltalı mevkidaşı Evarist Bartolo ile birlikte düzenlediği basın toplantısında yaptığı bir açıklamayla ortaya çıkmış ve Yunanistan’ı ciddi bir şekilde karıştırmıştı. Çavuşoğlu, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın ile bazı Dışişleri Bakanlığı mensuplarının Berlin’e giderek, burada Alman ve Yunan yetkililerle bir üçlü bir toplantıya katıldıklarını duyurmuş, “Demek ki istenirse diyalog olabiliyormuş” ifadesini kullanmıştı.

NAVTEX DUYURUSU

Olayların hareketlenmesindeki başlama vuruşu, Antalya’daki NAVTEX istasyonunun 21 Temmuz tarihinde yayımladığı bir ‘denizcilere duyuru’ ile Oruç Reis gemisinin Doğu Akdeniz’de araştırma yürüteceği bölgenin koordinatlarını ilan etmesiydi. Bu koordinatlar, Türkiye’nin geçen kasım ayında BM’ye bildirdiği kıta sahanlığı sınırları içinde Girit ile Kıbrıs adalarının ortasına düşen, Türkiye ile Mısır arasındaki ortay hattın hemen üstündeki bir alana karşılık geliyor. Türk hükümeti, 2012 yılında TPAO’ya bu saha için araştırma ruhsatı vermişti.

Bu adım aslında BM’ye yapılan kıta sahanlığı bildirimi ve Libya ile 27 Kasım 2019 tarihinde deniz yetki alanlarına ilişkin anlaşmanın imzalanmasından sonraki dönemde Türkiye’nin ilk kez bu sahada araştırma yürütmek üzere kuvvetli bir hamle yaptığını, bu sahaya fiilen ayak bastığını gösteriyordu. NAVTEX ilan edildiğinde Oruç Reis Antalya limanında beklemekteydi ve bütün dikkatler geminin ne zaman yola çıkacağı sorusuna çevrilmişti.

18 SAVAŞ GEMİSİ AKSAZ’DAN DEMİR ALINCA

Türkiye’nin NAVTEX duyurusundaki koordinatlar Yunanistan’ın şiddetli tepkisine yol açtı. Kaş’ın karşısındaki Meis Adası’ndan başlayan kıta sahanlığının buraya kadar (yaklaşık 180 km) indiğini savunan Yunanistan, bu faaliyetin kendisine ait yetki alanını ihlal ettiğini ileri sürdü.

21 Temmuz’da Yunanistan’ın rahatsızlığına neden olan yalnızca bu bildirim değil, aynı zamanda Türk Deniz Kuvvetleri’nden firkateyn, korvet ve hücumbot sınıflarından 18 savaş gemisinin Aksaz’daki deniz üssünden birbiri ardına denize açılması olmuştur. Bu harekete Yunan Deniz Kuvvetleri de savaş gemilerini sahaya çıkararak karşılık verince, Ege ve Doğu Akdeniz’de gerilim birden ciddi derecede yükselmiştir.

 MERKEL DEVREDE

Avrupa Birliği’nin dönem başkanlığını da yapmakta olan Almanya, 21 Temmuz günü Türkiye ile Yunanistan arasında patlak veren bu gerginliği yatıştırmak üzere hemen devreye girmiştir. Almanya Şansölyesi Angela Merkel, aynı gün hem Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hem de Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis’i arayarak müzakerelere şans tanınması için iki taraftan da gerginliği yatıştıracak adımlar atmalarını istemiştir.

Her iki muhatabı da Merkel’in önerisine olumlu yanıt vermiştir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bundan 18 gün sonra yaptığı bir açıklamada Merkel’in bu görüşmede kendisine “Buradaki sondaj çalışmalarını durdursanız benim işimi kolaylaştırırsınız” dediğini, kendisinin de “Siz Yunanistan’a güveniyorsanız biz şöyle 3-4 haftalığına bu sondaj çalışmalarına ara veririz. Ama ben bunlara güvenmiyorum. Göreceksiniz sözlerinde durmayacaklar” karşılığını verdiğini aktarmıştır. (7 Ağustos açıklaması)

Sonuçta Oruç Reis, 21 Temmuz akşamı Antalya Limanı’ndan demir almamıştır.

Sonraki günlerde Ayasofya Camisi’nin 24 Temmuz’da ibadete açılmasının Yunanistan’da yol açtığı sert tepkiler hariç tutulursa Türkiye ile Yunanistan arasındaki atmosfer en azından Doğu Akdeniz’de göreceli olarak sakin geçmiştir.

İSPANYOL BAKAN AÇIKLADI

Türkiye’nin Oruç Reis’i sahaya çıkarmayı bir süre için askıya aldığı 27 Temmuz tarihinde Ankara’yı ziyaret eden İspanya Dışişleri Bakanı Arancha Gonzales Laya’nın bir açıklamasıyla ortaya çıkmıştır. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile birlikte basın toplantısı düzenleyen Laya, Doğu Akdeniz’de sondajlar konusunda bir “kırılma noktası”na vardıklarını belirterek, “Taraflar arasında diyaloğa yer açmak için (Türkiye’nin) araştırmaları en az bir ay durdurma iradesi göstermesinin bir güven işareti olduğuna inanıyorum” diye konuşmuştur.

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın da ertesi gün (28 Temmuz) Oruç Reis’in yapacağı araştırmanın “bir müddet bekletildiğini” bildirerek bu durumu teyit etmiştir.

 TÜRKİYE İLE YUNANİSTAN ANLAŞIYOR

21 Temmuz sonrasında Türkiye-Yunanistan ve Almanya arasında yoğun bir görüşme süreci yaşandı. Bu görüşmelerin yapıldığı yer yine Berlin’di. Daha önceden yürütülmüş olan hazırlıkların da katkısıyla görüşmeler olumlu bir şekilde sonuçlandı. Varılan mutabakata göre, yapılacak bir duyuru ile Türkiye ile Yunanistan arasında üç eksende görüşmelerin başlayacağı duyurulacaktı. Mutabakatın ana unsurları şöyleydi:

1. Kıta sahanlığı gibi sorunların ele alındığı teknik düzeydeki istikşafi (araştırıcı nitelikte) görüşmelerin yeniden başlatılması. Bu görüşmeler 60 tur yapıldıktan sonra 2016 yılı mart ayında kesilmişti.

2. Türkiye ile Yunanistan arasında bölgesel konular üzerinde ‘Dışişleri Bakan Yardımcıları’ düzeyinde düzenli siyasi istişareler yürütülmesi.

3. İki ülkenin askeri makamları arasında bir diyalog mekanizmasının kurulması.

Varılan ilke mutabakatına göre bu konudaki resmi duyuru 7 Ağustos tarihinde Ankara ve Atina’da aynı anda yapılacaktı.

YUNANİSTAN, MISIR’LA ANLAŞMA İMZALIYOR

6 Ağustos günü (perşembe) Kahire’de yapılan bir açıklama Ankara cephesinde büyük bir sürpriz yarattı. Yunanistan ile Mısır, bir ‘Münhasır Ekonomik Bölge Anlaşması’ imzaladılar. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın, bu anlaşmanın yol açtığı durumu sonradan şöyle açıklayacaktı:

Adres olarak tarafsız bölge Berlin’e gittik. Orada görüştük bu konuyu. Biz tam anlaşmış idik, mutabık kaldık. Hatta dışişleri bakanlıklarımız bu konuda ortak açıklama yapmak için metin üzerinde dahi mutabık kaldı. Bizim açıklamamızdan bir gün önce Yunanistan, Mısır ile böyle bir anlaşma yaptığını açıkladı.” (10 Ağustos tarihli açıklaması)

Ankara, tepki olarak Berlin ve Atina’ya görüşmelerin durduğunu bildirdi. İki ülke arasında diyaloğun başlayacağına ilişkin açıklama da yapılmadı. 21 Temmuz’dan beri Antalya’da bekleyen Oruç Reis, 9 Ağustos Pazar akşamı saat 20.00 sularında demir alıp Akdeniz’deki görev sahasına doğru hareket etti. Yaklaşık on saat süren bir yolculuktan sonra 10 Ağustos Pazartesi sabahı yeni görev yerine vardı. Sabah saat 08.00 itibarıyla fiilen araştırma faaliyeti başlamış oldu.

Antalya NAVTEX istasyonu, 10 Ağustos sabahı saat 07.19’da yayımladığı ‘denizcilere duyuru’da Oruç Reis’in koordinatlarını bildirdi ve “Altı deniz mili açıktan geçilmesi” uyarı notunu düştü. NAVTEX duyurusunun sonunda aynen şu ifade yer alıyor:

Bu bildiri 23 Ağu 20 Saat 2059Z’da yürürlükten kaldırılacaktır.”

Yani pazar akşamı.

MERKEL İLE 13 AĞUSTOS GÖRÜŞMESİ:

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Alman Şansölyesi Merkel, 13 Ağustos tarihinde yeni bir görüşme yaptılar. Cumhurbaşkanı Erdoğan, ertesi gün (14 Ağustos) bu konuda şunları söyledi:

Ayın 23’üne kadar Oruç Reis burada çalışmalarını sürdürecek. Sayın Şansölye Merkel ile bunu dün konuştum. Kendisinin bizden tabii ricası, ‘Yani artık buna da söyleyecek bir şeyimiz yok ama 28’ine kadar, 23’ünden sonra danışmanlarımızın yapacakları çalışmalar muvacehesinde daha sonra bu işi yumuşatıp daha şöyle korumacı bir anlayış içerisinde bir süreci geliştirelim’ dediler.”

Erdoğan ekledi: “Mutabık kaldık...”

Cumhurbaşkanı’nın bu açıklamasından yola çıkarsak, önümüzdeki hafta başından itibaren Almanya’nın da denklemde olduğu müzakere sürecinin yeniden hareketlenmesini bekleyebiliriz.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Türkiye’de günlük kaç COVID-19 vakası var, gelin hesaplayalım...

Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’nın 29 Temmuz’dan sonraki dönemde COVID-19 testi pozitif çıkanlardan yalnızca belirti gösterenlerin ‘hasta’ olarak açıklandığı, belirti göstermeyen pozitif ‘vakalar’ın kamuoyu ile paylaşılmadığı yolundaki beyanıyla birlikte herkesin zihnine aynı sorular düştü:

Türkiye’de COVID-19 testi pozitif çıkanların toplam sayısı kaçtır? Her gün yapılan testlerde pozitif çıkanlardan yalnızca belirti gösterenler açıklanıyorsa, belirti göstermeyen COVID-19 vakalarının sayısı nedir? Bu kümelerin birbirine oranı nedir?

Koca, geçen haftaki basın toplantısında gazetecilerin bu yöndeki sorularını yanıtsız bırakmıştı. Ancak kendisinin geçen hafta sonu Habertürk’ün Ankara Temsilcisi Muharrem Sarıkaya’ya yaptığı bir açıklama sayesinde artık COVID-19 testi pozitif çıkanların sayısını genel hatlarıyla yanılmayacağımız bir çerçeve içinde –en azından- tahmin edebilecek durumdayız.

Sarıkaya soruyor: “Türkiye genelindeki testlerden pozitif çıkma oranı nedir?”

Sağlık Bakanı, bilgisayar ekranına girip yanıt veriyor:

Nisan ayında testlerden pozitif çıkma oranı yüzde 20 idi, yani 5 kişiye test yapılmışsa biri pozitif çıkıyordu. Bu oran şimdi yüzde 10’a düştü.”

Dr. Koca ekliyor: “Ama illere göre farklılık gösterebiliyor. Örneğin, Ankara’da geçen hafta vaka sayısı Türkiye genelinin yüzde 24’ünü aştı. Bu hafta ise yüzde 12 seviyesine düştü. İstanbul’daki oran ise Türkiye’deki vaka sayısının yüzde 15’i seviyesinde.”

ORANLAMA GÜNDE 11 BİN VAKA VERİYOR

Sağlık Bakanı’nın geçen pazar günü yayımlanan bu açıklamasındaki kilit cümle “

Yazının Devamını Oku

AB zirvesi kararlarında bardağın hangi tarafına bakmalıyız?

Doğu Akdeniz’de iki ayı aşkın süren, sahada ‘uçurum kenarı’ stratejilerinin uygulandığı sıcak bir yazın ardından dün Avrupa Birliği zirvesinde alınan kararlarla birlikte diplomasiye şans tanınan yeni bir döneme girmiş bulunuyoruz. Öncelikle, gerilim ortamından sıcak bir çatışma yaşanmadan çıkılması ve gelişmelerin barış ve diyalog yönünde evrilmesini sevindirici bir gelişme olarak karşılamalıyız.

Yaşanan sıcak krizde Yunanistan’ın kıta sahanlığı tezlerini ilgilendiren bir anlaşmazlıkta üyesi olduğu AB’yi bir blok olarak yanına çekememiş olması ve bu süreçte AB içinde ciddi bir bölünmenin yaşanması Türkiye açısından yapılacak muhasebedeki artılardan biridir.

AB, tam üyesi olan Yunanistan, Kıbrıs Rum Yönetimi (KRY) ve onlara hamilik eden Fransa gibi ülkelerin yaptırım uygulanması konusundaki bütün dayatmalarına karşılık, bu yola girmeyip Türkiye’deki büyük stratejik çıkarları ile üyelerinin beklentileri arasında bir orta yol bulmaya çalışmıştır. Bu sonucun alınmasında Almanya’nın AB dönem başkanı olarak kullandığı inisiyatifin, bu çerçevede Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in ağırlığını koyarak izlediği siyasetin rolünü teslim etmek gerekir.

Tezlerini ortaya koymak için sahada ‘sert güç’ yöntemine de başvuran Türkiye’nin gerilimin en yüksek çizgiye çıktığı noktalarda birden attığı sürpriz adımlarla sergilediği esneklikler, diplomasi zemininde bir çıkış yolu açmaya çalışan Almanya’nın elini güçlendirmiştir.

*

İşin bu kısmı olumlu görünmekle birlikte zirvede alınan kararların eksi hanesindeki unsurlara da bakmalıyız. Açıklanan metinde Türkiye ile ilgili rahatsız edici birçok ifadeye de rastlamak mümkün. Örneğin, doğrudan bir yaptırım kararı çıkmasa da, gerektiğinde Türkiye’ye karşı AB antlaşmalarının ilgili maddeleri çerçevesindeki bütün araç ve seçenekleri kullanma taahhüdüne de yer verilmiştir. Bu seçenek, Türkiye’nin -uluslararası hukuku ihlal eden tek taraflı eylem ve provokasyonlarını tekrarlaması halinde- devreye sokulacaktır metne göre.

AB, Türkiye’ye karşı elinde böyle bir kartı tuttuğunu da duyurmuş oluyor. Ancak Doğu Akdeniz’de yeni bir krizin patlak vermesi halinde AB’nin Türkiye’ye yaptırım uygulamayı göze alıp alamayacağı tartışmaya çok açık bir konudur.

Bu zirve kararları ile çizilen çerçeve üzerinden yol alınabilmesi büyük ölçüde uygulamaya bağlı olacaktır. İyimser açıdan yaklaşırsak, Türkiye ile Yunanistan arasında kıta sahanlığı gibi sorunlara ilişkin istikşafi görüşmeler başlar, ardından askerler arasındaki görüşmeler ve üçüncü bir düzlemde siyasi danışmalar bu adımı izlerse, iki ülke arasındaki ilişkilerde yeni bir durum ortaya çıkacaktır.

Bu yumuşama ortamı sürdürülebilirse, deniz yetki alanları gibi anlaşmazlık konuları masada müzakere edilirken Türkiye de muhtemelen Oruç Reis araştırma gemisini yeniden Akdeniz’in ortasına gönderip sismik araştırma yapma ihtiyacını duymayacaktır. Dolayısıyla, kısa dönemde bir sonuç alınamasa bile en azından müzakere sürecinin canlı tutulması yeni bir kriz ortamının belirmesini önleyeceğinden AB cephesinde de işleri kolaylaştıracaktır.

Yazının Devamını Oku

COVID-19 test sonuçlarının tümünün açıklanması şeffaflığın vazgeçilmezidir

“Gerçeklerin er geç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır” deyişi hükmünü bir kez daha icra etti ve uzun bir zamandır kamuoyunun geniş bir kesiminde şüpheyle bakılan Koronavirüs COVID-19 yeni olgu sayılarının tahmin edildiği gibi gerçeği yansıtmadığı kesinlik içinde anlaşıldı; üstelik bizzat ülkenin Sağlık Bakanı’nın yaptığı bir açıklamayla...

Böylelikle akşamları açıklanan ‘yeni hasta’ başlığındaki rakamların COVID-19 testi pozitif çıkan bütün vatandaşları kapsamadığı, pozitif çıkanlar içinde yalnızca ‘belirti gösterenler’in sayısını yansıttığı, pozitif olup belirti göstermeyen vakaların sayısının kamuoyuyla paylaşılmadığı resmen kabul edildi.

Bir başka deyişle, resmi verilere şüpheyle yaklaşanlar haklı çıktılar.

KOCA’NIN YENİ TANIM KRİTERLERİ

 Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca, önceki akşamki basın toplantısında “Şunu bilmemiz gerekiyor, her vaka hasta değildir” dedikten sonra şunları söyledi:

Test sonucu pozitif çıkanların her biri bir vakadır. Bunların büyük kısmı belirti göstermeyen taşıyıcılardır. Kalan kısmı ise hastalık bulgusu olup tedavi altına alınan hastalardır. Bir kısmını evde, önemli bir kısmını da hastanede takip ve tedavi ediyoruz... Demek ki, belirtisi ister olsun ister olmasın, testi pozitif çıkmış herkesi ifade eden vaka kelimesi ile hasta kelimesinin anlamı aynı değildir. Hasta ile ağır hasta arasındaki fark ise açıktır”.

Koca, basın toplantısının bir başka bölümünde “Semptomatik vaka hasta, asemptomatik vakalar vaka...” diye özetledi aradaki ayrımı.

Bir meslektaşımız meselenin doğrudan özüne inen şu soruyu yöneltti Bakan’a:

Yazının Devamını Oku

ABD Dışişleri Bakanı’nın Yunan fırkateynine ayak basması ne anlama gelir?

Yunanca yazıyla “Efharisto”, yani “Teşekkürler” diyerek başlıyor tweet mesajına ABD Dışişleri Bakanı Michael Pompeo ve ekliyor: “Bana Yunan konukseverliğinin gerçek anlamının ne olduğunu gösterdiniz”.

Pompeo, Efharisto” dedikten sonra ‘@PrimeministerGR’, yani ‘Yunanistan Başbakanına’ diye etiketlemiş bu mesajını.

İlginç bir fotoğraf bu tweet paylaşımını tamamlıyor. Bir evin terasındaki masanın etrafına toplanmış insanların yüzlerindeki neşeli ifadelerden son derece sıcak bir ortamın hâkim olduğu hemen göze çarpıyor. Ceketler ve kravatlar fora edilmiş.

Burası Girit Adası. Yunanistan Başbakanı Kiriakos Miçotakis’in Girit’in Hanya bölgesindeki babadan kalma evi. Babası eski başbakanlardan Konstantin Miçotakis.

Oğul Miçotakis, önceki gün Pompeo’yu evinde öğle yemeğinde ağırlıyor. Atina temsilcimiz Yorgo Kırbaki’den öğrendiğim kadarıyla, mönüde yaprak sarma, Girit’e özgü bir tür sigara böreği olan ‘Kalçunia’, ‘grek salad’, güveçte arpa şehriyeli sığır eti ve çikolatalı kek ikram edilmiş. İçki olarak da şarap ve Girit rakısı Çikudia...

YUNAN FIRKATEYNİNDE BİR ABD’Lİ BAKAN

Bu fotoğraf Pompeo’nun iki gün süren Yunanistan gezisine damgasını vuran sıcak atmosferi göstermek bakımından bir hayli çarpıcı. Pompeo, Atina’ya uğramadan pazartesi günü doğrudan Selanik’te başlattığı Yunanistan gezisinde zamanın büyük bölümünü Girit Adası’nda geçirdi. Burada kaldığı iki gün ABD eğitimli, Harvard mezunu Miçotakis’in evinde geceledi.

Girit Adası’ndaki tarihi yerler ve kiliselerin gezilmesi gezinin diğer renkli görüntüleriydi. Ama program yalnızca turistik noktalardan ibaret değildi. Doğu Akdeniz jeopolitiğini, bu bölgedeki güç dengelerini yakından ilgilendiren başka dikkat çekici görüntüler de vardı bu ada gezisinden.

Örneğin, ABD Dışişleri Bakanı Girit’teki Suda ABD Deniz Üssü’nü de ziyaret etti. Bu arada, ABD’nin fiilen bir liman işlevi de gören, 230 metre uzunluktaki çok amaçlı dev yurtdışı sefer gemisi ‘USS Hershel Woody Williams’ın artık kalıcı olarak Girit’te demirleyeceğini açıkladı.

Yazının Devamını Oku

Türkiye-Rusya ilişkileri Karabağ’da yeni basınç alanına girdi

İçinde bulunduğumuz yıla Suriye cephesinde İdlib’den Fırat’ın doğusuna kadar geniş bir coğrafyaya yayılan gerilimlerin sıcaklığını hissederek başlamıştık.

Bir taraftan da projektörlerimizi sahada sıcak çatışmaların yaşandığı Libya’ya doğru çevirmiştik. Son iki ay boyunca kıta sahanlığı meseleleri üzerine Türkiye ile Yunanistan’ın donanmalarının Doğu Akdeniz’in ortasında birbirini cephelediği sıcak bir yaza tanıklık ettik.

Derken dikkatlerimizi bu kez Kafkasya’ya, Ermenistan ile Azerbaycan arasında Dağlık Karabağ anlaşmazlığı üzerinden patlak veren çatışmalara çevirmiş bulunuyoruz.

Sovyetler Birliği’nin 1991 sonunda dağılmasından sonra ortaya çıkan ve otuz yıla yakın bir süredir çözümsüz duran Dağlık Karabağ sorunu birden alevlenerek sıcak bir kriz konusu halinde uluslararası politikanın gündemine girmiştir. Tabii meselenin önemli bir faktörü olarak Türkiye’yi de kriz denkleminin içine çekerek...

BM’NİN TAM 4 KARARI VAR

Aslında uluslararası kamuoyunun büyük ölçüde habersiz olduğu, çözümü konusunda sorumluluk üstlenmiş olan aktörlerin de genellikle kayıtsız kaldıkları bir sorundan söz ediyoruz. Temelinde Azerbaycan sınırları içinde yer alan Karabağ bölgesindeki Ermenilerin ayrılıkçı bir hamleyle bağımsızlıklarını ilan etmiş olmaları yatıyor. Karabağ, Ermeni grupların 1990’lı yılların başlarında sahada önemli kazanımlar elde ettikleri, binlerce insanın hayatını kaybettiği sıcak çatışmalardan bu yana işgal altındadır.

Bu çatışmalarda 1 milyonu aşkın Azeri’nin Karabağ’ı terk etmek zorunda kalıp ağırlıklı olarak Bakü civarı olmak üzere Azerbaycan’ın muhtelif bölgelerine dağılıp çok sıkıntılı koşullarda yaşamak zorunda kalmış olması, uluslararası camianın geçen on yıllar içinde seyirci kaldığı bir konudur.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden 1993 yılında savaşın sahadaki seyrine paralel bir şekilde Karabağ’ın “işgal edildiğinibelirten, Ermeni birliklerinin geri çekilmesi suretiyle işgale son verilmesini talep eden dört ayrı karar çıktığı (BMGK karar No: 822, 853, 874, 884) da benzer şekilde bugün çok az bilinen bir gerçektir.

ÇÖZÜMSÜZLÜK 

Yazının Devamını Oku

Vefat ve ağır hasta sayılarında ürkütücü artış

Tartışma, ‘Yeni Şafak’ gazetesi yazarı Mehmet Acet’in geçenlerde köşesinde yazdıklarıyla patlak verdi.

Acet, Sağlık Bakanlığı’nın COVID-19 salgınıyla ilgili olarak kamuoyuyla yaptığı günlük paylaşımlarda bir yöntem değişikliğine giderek, artık testi ‘pozitif’ çıkanların sayısını değil, yalnızca hastaneye yatırılanları anlatan ‘hasta sayısı’nı açıkladığını yazdı.

Salgının geçen mart ayında patlak vermesinden sonra Sağlık Bakanlığı’nın her akşam ‘yeni vaka’ diye açıkladığı sayı, testi o gün ‘pozitif’ çıkan kişilerin toplamını yansıtıyordu. Kamuoyu, bunu başından beri böyle biliyor.

Acet’in 19 Eylül tarihinde yayımlanan yazısı ise en azından 29 Temmuz tarihinden bu yana, yani yaklaşık iki aydır durumun böyle olmadığını ileri sürüyor. Acet, 23 Eylül tarihinde ikinci bir yazı yazarak açıklanan ‘yeni hasta’ sayısının o gün “hastanede tedavi altına alınanların sayısını yansıttığını” vurguladı.

Bu ifadelerden testi ‘pozitif’ olup hastaneye yatırılmadan evde tedavisi yapılan hastaların sayısının rakamlara yansıtılmadığı gibi bir anlam çıkıyor.

PROF. CEYHAN’IN BAKANLIĞA SORUSU

Bu haberler üzerine Türk kamuoyunun COVID-19 konusundaki açıklamalarını yakından izlediği bir isim olan Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof. Mehmet Ceyhan, Sağlık Bakanlığı’nı arayarak durumun gerçekten basına yansıdığı gibi olup olmadığını sormuş.

Ne yanıt almış dersiniz?

Dün görüştüğüm Prof.

Yazının Devamını Oku

Mekke Emiri’nin oğlu hem ut hem de çello çalınca

Daha önce utta dinlediğim müziklerden hiçbirine benzemiyordu.

Udun gövdesinden yükselen sesler bu çalgıdan duymaya alıştığım nağmelerin, müzikal örüntülerin çok dışındaydı. Batı’nın tonal müzik yapısına uyan ses dizileri içinde şekillenmiş, ancak yine de illa -Batı ya da Doğu- diye bir eksene oturtamayacağınız kadar özgün müziklerdi bunlar.

Bazen aynı anda birden çok telde notalara dokunarak oluşturduğu akor dizileri içindeki geçişlerle melodiye ulaşıyordu, ‘Kapris’te olduğu gibi... Bazen galiba udun üzerinde sürat denemelerine girişiyordu. Bu tarzdaki bestelerinden birinin adını ‘Koşan Çocuk’ koymuştu. Bazen muzipçe müzikal fikirlerle de karşılaşıyordunuz, örneğin ‘Kanatlarım Olsaydı’da.

Bu besteler, bildiğimiz kalıpların dışına çıkan bambaşka bir müzik genetiğinin, sıradışı bir müzik zekâsının dışavurumuydu. Ve buradaki yaratı sürecinin parçası olan çok önemli bir faktör daha vardı: İnsanı şaşırma ve hayranlık karışımı bir duygu sarmalının içine çeken muazzam bir virtüozite...

Utta daha önce kimsenin girmediği coğrafyaları keşfettiği, kimsenin bilmediği denizlere yelken açtığı aşikârdı.

Bitmedi...

Dinlediğim albümünde kafamı karıştıran başka bir durum ortaya çıktı. Bu özgün çizgideki eserlerinin yanı sıra geleneksel Osmanlı makam müziği kalıpları içinde besteleyip icra ettiği eserleri de vardı. Bu şarkılarda karşımıza geleneğin de çok güçlü, usta bir temsilcisi olarak çıkıyordu.

Peki gerçekte hangisiydi?

PEYGAMBER 

Yazının Devamını Oku

Yeni gündemimiz: Doğu Akdeniz konferansı

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bundan tam bir yıl önce New York’ta Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na hitabının ağırlık merkezindeki konulardan biri Türkiye’nin Fırat’ın doğusunda 480 kilometre uzunluğunda güvenli bir bölge kurulması hedefiydi.

Cumhurbaşkanı, pandemi nedeniyle genel kurulun bu yılki toplantısına önceki gün bu kez Ankara’dan video aracılığıyla seslendi. Konuşmada Suriye konusu yine geniş bir yer tutmakla birlikte Doğu Akdeniz’deki kriz daha ön plana çıktı.

Ve Cumhurbaşkanı’nın konuşmasının en çarpıcı noktalarından biri Doğu Akdeniz’deki anlaşmazlıkların çözümü için uluslararası bir konferans toplanmasını önermesi oldu.

ERDOĞAN’DAN MISIR VE  İSRAİL’E DOLAYLI MESAJ

Konuyu değerlendirmeden önce Erdoğan’ın bu öneriyi nasıl bir bağlam içinde ortaya koyduğuna bakalım.

Cumhurbaşkanı, konuşmasında Doğu Akdeniz faslına girdikten sonra Türkiye’yi “dışlama amaçlı nafile adımlara” dikkat çekiyor.Sözü bölgedeki doğal kaynaklara getiriyor, ‘dışlanma’ temasını sürdürerek, “Türkiye’nin yok sayılmasının, ne akıl ne vicdanla, ne de uluslararası hukukla izah edilebileceğini” belirtiyor.

Ardından, diyalogla, uluslararası hukuk temelinde, hakkaniyete uygun bir çözüm hedefinden söz ederek, “Doğu Akdeniz’deki kıyıdaş ülkeler arasında diyalog ve işbirliğini tesis etmeye yönelik çağrımızı burada tekrarlamak istiyorum” diye konuşuyor Erdoğan.

Tabii bu mesajın gittiği ‘kıyıdaş’ adreslerin başında Yunanistan’ın yanı sıra Türkiye’nin ilişkilerinin soğuk bir şekilde seyrettiği ‘hasım’ konumdaki İsrail ve Mısır’ın yer aldığını hemen vurgulamalıyız.

Ancak, konuşmanın daha kritik bölümü bir sonraki cümlede karşımıza çıkıyor.

Yazının Devamını Oku

Dışişleri Bakanı’ndan Mısır’a sıcak mesajlar var

Yaklaşık bir ay önce 19 Ağustos tarihinde kaleme aldığımız “Mısır ile istihbarat örgütleri üzerinden diyalog” başlıklı yazımız, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu konuda yaptığı bir açıklamaya dayanarak, Ankara ile Kahire arasındaki diyalog kanalının iki ülkenin gizli servisleri üzerinden işlemekte olduğunu anlatıyordu.

Ancak bu yazımın fotoğrafın tümünü göstermek açısından biraz eksik kaldığını anlıyorum. İki ülkenin dışişleri bakanlarının da görüştükleri ortaya çıkıyor, biraz eskide kalmış da olsa... Bu kritik bilgiyi de geçen çarşamba akşamı CNN Türk’te Ahmet Hakan’ın ‘Tarafsız Bölge’ programına katılan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun açıklamasından öğrendik.

Mısır’la görüşülmüyor değil” dedi Çavuşoğlu, “İstihbarat düzeyinde görüşmeler var” dedikten sonra ekledi: “Dışişleri Bakanı Semih Şükrü ile geçmişte kaç defa biz görüştük. Geçen sene New York’ta BM marjında da görüştük Sayın Cumhurbaşkanımızın bilgisi dahilinde.

İLİŞKİLERİN DÜZELMESİ İÇİN ‘NON-PAPER’

Açıklama burada bitmiyor. Çavuşoğlu, daha önceki bir görüşmelerinde Semih Şükrü ile “non-paper” niteliğinde bir belgenin ele alındığını anlatıyor. Bu görüşmenin 2016 yılında yine New York’ta yapıldığı anlaşılıyor.

Ayrıca, açık kaynaklarda Çavuşoğlu ile Şükrü’yü 2016 yılında Venezuela’daki Bağlantısızlar Zirvesi sırasında ayaküstü konuşurken gösteren fotoğraflara da rastlamak mümkün.

‘Non-paper’, diplomaside tarafların tutumlarını açıklamak açısından masaya koydukları bağlayıcılığı olmayan, üzerinde çalışılabilecek fikirlerin yer aldığı metinler için kullanılan bir terim.

Çavuşoğlu, bu kâğıdın içeriğini anlatırken “Hani, bir yol haritasıyla ilgili de neler yapılabilir bundan sonra...” diye konuşuyor.

KAHİRE’NİN 

Yazının Devamını Oku

Doğu Akdeniz’de gerilim döneminin muhasebesi

Herhalde 2020 yazı ileride hatırlanmak istendiğinde zihinlerdeki ilk çağrışımları, TV programlarında fonu kaplayan muhtelif renklerde çizgilerle bölünmüş Doğu Akdeniz haritaları, birbirini izleyen NAVTEX duyuruları, Oruç Reis gemisi, Meis Adası, Türk ve Yunan savaş gemileri arasındaki karşılıklı meydan okumalar ve hava sahasında savaş uçakları arasındaki it dalaşları olacaktır.

Gerçekten de gerilimin belirgin bir şekilde yükseldiği, askeri seçeneğin sürekli gündemde tutulması nedeniyle, en ufak bir yanlış anlama ya da hatalı niyet okumada kriz ortamının birden sıcak çatışmaya dönüşmesi potansiyelini de taşıyan bir dönemdi.

Özetle, gergin bir yazı geride bıraktık. Yaşanan sıcak hareketlilik yerini kısmi bir sakinleşmeye bırakmış görünüyor. Ve –son anda bir aksilik olmazsa- işlerin diyalog ve müzakerelerin başlaması yönünde evrilmekte oluşunu, bütün bu egzersizden çıkan hayırlı bir sonuç olarak görmeliyiz. Avrupa Birliği’nin perşembe ve cuma günü düzenlenecek zirve toplantısı yaklaşırken bütün beklentiler -belli bir ihtiyat payı içinde- Türkiye ile Yunanistan arasında müzakerelerin başlaması ihtimaline odaklanıyor.

ORUÇ REİS ANTALYA LİMANI’NDA

Kuşkusuz, işlerin bu yöne doğru dönmesinde ‘Oruç Reis’ sismik araştırma gemisinin çalıştığı sahadan sürpriz bir şekilde ‘bakım ve ikmal’ gerekçesiyle birden Antalya Limanı’na çekilmiş olmasının etkisi inkâr edilemez. Pek çok gözlemcinin tırmanan gerginlik nedeniyle artık umutsuzluğa kapıldığı bir noktada denklem ansızın tersyüz olmuştur.

Buradaki vites değişikliğinde geride bıraktığımız yaz yaşanan gelişmelerin en azından ilk dönemindeki kalıbın önemli ölçüde tekrarlandığı da söylenebilir. Hatırlayalım, Türkiye 21 Temmuz’da Oruç Reis’i sahaya çıkarma amacıyla ilk NAVTEX duyurusunu yapmış, aynı gün 18 savaş gemisi Aksaz deniz üssünden birbiri ardına denize açılmıştır. Ortalığın birden gerilmesi üzerine Almanya devreye girmiş, Berlin’in arabuluculuğunda Ankara ile Atina arasında sessiz bir şekilde görüşmeler başlamış, bu süreç içinde Ankara Oruç Reis’i Antalya Limanı’nda tutmuştu.

Bu süreçte varılan mutabakata göre, Türkiye ile Yunanistan arasında -ikili sorunları konu alan istikşafi toplantılar, askerler arası görüşmeler ve siyasi danışmalar olmak üzere- üç düzlemde müzakerelerin başlayacağına ilişkin açıklama 7 Ağustos tarihinde yapılacaktı. Ancak 6 Ağustos tarihinde Yunanistan’ın Mısır’la münhasır ekonomik bölge anlaşmasını imzalaması kurgulanmış olan bütün senaryoyu bozdu. Türkiye, Yunanistan’a tepkisini Oruç Reis’i 9 Ağustos tarihinde daha önceden açıkladığı Doğu Akdeniz’in ortasındaki NAVTEX bölgesine göndererek karşılık verdi. Yunanistan, bu bölgenin kendi kıta sahanlığı üzerinde olduğunu ileri sürerek sert bir tepki gösterdi, AB’yi ayağa kaldırmaya çalıştı.

Bu hadiseyi ağustos ayı ve eylül ayının en azından ilk iki haftasında gerilimin her gün biraz daha tırmandığı sıcak bir dönem izlemiştir.

Derken, Türkiye 13 Eylül tarihinde Oruç Reis’i Antalya Limanı’na çekmiştir. Beklenti, ağustos ayının başında olduğu gibi bir kriz yaşanmaması ve Türkiye ile Yunanistan arasındaki müzakerelerin bu kez bir kaza olmadan başlamasıdır.

Yazının Devamını Oku

12 Eylül’ün utanç sicilini tutan gazeteciye veda ederken

Cumhuriyet gazetesinin Kızılay’da Atatürk Bulvarı üzerinde eski bir apartmanın ikinci katındaki bürosu 1 Mart 1979 tarihinde bir görev değişimine sahne oldu.

Gazetenin Ankara temsilciliğini, bu görevi uzun yıllar yapan Kemal Aydar’dan sonra Hasan Cemal üstlendi. Cemal, büroya yanında iki yeni muhabir getirdi. Biri bendim, Türk Haberler Ajansı’ndan geliyordum. İkinci isim ise Vatan gazetesinin Ankara bürosundan Erbil Tuşalp’ti.

Bülent Ecevit’in başbakanlığındaki CHP hükümeti işbaşındaydı. Türkiye ciddi bir ekonomik kriz ve siyasi kargaşa ortamı içinde yol almaya çalışıyordu. Milliyet Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi’nin bir suikasta kurban gitmesinin üstünden bir ay geçmişti.

Benim 1987 yılında Cumhuriyet’ten ayrılıp Hürriyet’e geçmeme kadar sekiz yıl süreyle Erbil ile aynı büroda birlikte görev yaptık. Sonrasında aynı çatı altında bir daha çalışmasak da temasımız kesilmedi. Son dönemde belli aralıklarla telefonla konuşuyorduk. Bazen ilgisini çeken yazılarımla ilgili aradığı olurdu. Geriye çekilmiş olsa da izlemedeydi...

Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ı Birgün gazetesinde 2005 ve 2006 yıllarında eleştiren iki yazısı nedeniyle 10 bin TL tazminat cezasına çarptırılması üzerine 2012 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden aldığı ihlal kararını konu alan yazımın çıktığı gün beni aradığını çok iyi hatırlıyorum.

Bir süre önce gazetecilikten ayrılmış ve Karaburun’a yerleşmişti. Daha sonra İzmir’e taşınmıştı. Son dönemdeki sohbetlerimizde dikkatimi çeken, sesinin giderek zayıflamasıydı. Onu işitmek için her seferinde dikkatle kulak vermem gerekiyordu. KOAH hastasıydı, sağlığı kötüye gidiyordu.

Onu 5 Eylül günü kaybettik. Erbil’i 7 Eylül günü İzmir Karşıyaka’daki kabristanda son yolculuğuna uğurlayan yakınları, meslektaşları arasında ben de vardım. Bu vedalaşma, 41 yıl önce Cumhuriyet Ankara Bürosu’na birlikte adım attığımızda hiç hesapta yoktu.

12 EYLÜL’ÜN TANIKLIĞI

Ölümünden sonra hakkında çıkan yazılar geride bıraktığı gazetecilik mirasıyla ilgili önemli bir farkındalığa işaret etti. Birlikte çalıştığı meslektaşları tarafından kaleme alınan bu yazılar büyük ölçüde aynı ortak temalar üzerinde şekillendi. Çizgisinden sapmayıp her zaman doğrultu tutarlılığını önemsemesi ve insan hakları alanında yaşanan sorunların, insanların uğradıkları mağduriyetlerin, hukuksuzlukların üzerine gözünü kırpmadan gitmesi... Bu hasletleri herhalde

Yazının Devamını Oku

COVID-19’la mücadelede büyüyen tehdide dikkat

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca “Bu gece sizi ve bütün halkımızı gerçekten üzen bir haberi, aynı üzüntüyü hissederek bildireceğim. Bu cümleyi bu toplumun Sağlık Bakanı olmak yanında bir hekim olarak da kurmak istiyorum. Koronavirüsle mücadelemizde bugün ilk kez bir hastamı kaybettim” açıklamasını yaptığında bundan tam altı ay öncesiydi.

Koca’nın 17 Mart günü gece geç saatlerde düzenlediği bu basın toplantısında Türk kamuoyu ülkedeki COVID-19 kaynaklı ilk ölüm haberini duydu. Beklenen o kötü haber sonunda gelmişti. Ölümcül dev bir dalganın yavaş yavaş Türkiye’nin üzerini kaplamaya başlamış olduğunu hissettik o akşam.

Aradan altı ay geçtikten sonra Türkiye hâlâ bu büyük dalgayla boğuşmaya devam etmektedir. Bu dalga nedeniyle önceki gün itibarıyla 7 bin 249 vatandaşımız bugün hayatta değildir.

İLK DALGAYLA MÜCADELEDE YAŞANAN FARKLILIK

Geçen altı ayın genel bir değerlendirmesini yaptığımızda, Türkiye’nin ilk dönemde COVID-19 salgınının sarsıcı sonuçlarını birçok Batı Avrupa ülkesine kıyasla çok daha düşük bir yoğunlukta atlattığını, bu mücadeleden daha az kayıpla çıktığını söylemek mümkündür. Salgının gecikmeli gelişi Türkiye’ye mücadeleye hazırlanabilmesi açısından değerli bir zaman kazandırmıştır. Başvurulan kitlesel kısıtlayıcı önlemler, uygulanan tedavi politikaları, aynı zamanda sağlık sistemindeki altyapının göreceli olarak yenilenmiş olması da dahil birçok faktör bu sonuçta rol oynamıştır.

Ancak kabul edelim ki, yaratılan caydırıcılığın sonucu toplumun geniş bir kesimine hâkim olan dikkatli, disiplinli hareket tarzının da önemli bir etkisi olmuştur alınan bu sonuçta. Vatandaşların çoğu, COVID-19 endişesiyle atacağı her adımı bir değil, iki, hatta üç kez düşünmüştür.

Salgın dalgası nisan ayında zirve yapmıştır. En yüksek günlük yeni vaka sayısı 11 Nisan tarihinde kaydedilmiştir: 5 bin 138... Yaklaşık bir hafta sonra 19 Nisan’da bir gün içindeki en yüksek ölüm sayısı kayda geçmiştir: 127...

Rakamların en yüksek eşiklere çıktığı bu tarihlerden sonra vaka ve ölümlerde uzun süre düzenli bir düşüş eğrisi gözledik. Örneğin, 1 Haziran’da bugüne dek kaydedilen en düşük günlük vaka eşiği olan 786 sayısıyla karşılaşılmıştır.

NORMALLEŞMEYE 

Yazının Devamını Oku

Mali’deki darbe ve Türkiye’nin tutumu

Mali’de geçen ay meydana gelen askeri darbenin yarattığı durum uluslararası politikada yeni bir çekişme konusu olarak karşımıza çıkmaya aday görünüyor. Darbeden sonra Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Mali’ye giderek darbeyi yapan askeri konseyin liderliği ile görüşmesi, Türkiye’yi de Mali’deki denklemin ve bu konudaki tartışmaların bir parçası haline getiriyor.

Önce kısaca Mali’de ne olduğunu hatırlayalım. Mali, Afrika’nın kuzeybatısında denize çıkışı olmayan, 19 milyon dolayında bir nüfusa sahip, kıtanın sekizinci büyük ülkesi. Nüfusun çoğunluğu Müslüman olan Mali, Türkiye gibi İslam Konferansı Örgütü’ne üye.

Ülke 1968 sonrasında tam dört kez darbeye sahne olmuş. Geçen ağustos ayında devrilen Cumhurbaşkanı İbrahim Boubacar Keita, 2018 yılında düzenlenen seçimde ikinci turda oyların yüzde 67’sini alarak seçilmiş bir lider. Ancak son yıllarda Mali’deki çalkantılar bir türlü dinmemiş. Son olarak geçen nisan ayındaki parlamento seçimleri sonuçlarının ilan edilmesi aşamasında hile yapıldığı yolundaki iddialar, bunu izleyen protesto gösterileri ve muhalefet lideri Soumaila Cisse’nin tutuklanması ülkeyi ciddi bir buhranın içine sürüklemiş.

MUHALEFETİN BAŞINDA İMAM DİCKO

Keita’ya karşı sokaklardaki sivil itaatsizlik eylemlerini yürüten ‘M5-RFP Platformu’ (5 Haziran Hareketi) bir dizi muhalefet grubunun bir araya geldiği bir çatı örgütü. Hareketin başını ise Mali’nin eski Yüksek İslam Konseyi Başkanı İmam Mahmud Dicko çekiyor.

Cumhurbaşkanı Keita’nın, istifa etmesi yolundaki çağrılar karşısında seçim sonuçlarıyla oynamakla suçlanan Anayasa Mahkemesi’ni feshedip mahkemeye yeni üyeler ataması sokak gösterilerinin şiddetini kesmeye yetmedi. Derken, 18 Ağustos günü Albay Assimi Goita’nın başında bulunduğu darbeciler, yönetime el koyarak Cumhurbaşkanı Keita ve Başbakan Boubou Cisse’yi tutukladılar.

Ve her darbede genellikle yaşandığı üzere Mali’de de bir konsey ipleri eline aldı: Halkın Selameti İçin Ulusal Konsey... Yolsuzluklar, ekonomik kriz ve ulusal güvenlik sorunlarını müdahale gerekçesi olarak gösteren Konsey, demokrasiye dönme hedefiyle bir geçiş dönemine girildiğini duyurdu. Geçiş döneminde Cumhurbaşkanlığı görevini de 37 yaşındaki Albay Goita üstlendi.

Albay Goita, darbenin başını çektiği sırada Mali’nin merkez bölgesindeki Özel Kuvvetler birliklerinin komutanı olarak görev yapıyordu. Goita, ABD’de özel kuvvetler eğitimi almış bir subay.

Fransa’ya yakın bir isim olarak bilinen devrik Cumhurbaşkanı

Yazının Devamını Oku

Tam 40 yıl sonra 12 Eylül’e bakmak

Geçen cumartesi günü 12 Eylül 1980 darbesinin 40’ıncı yıldönümüydü.

Bu vesileyle en üst düzeyde toplantılar düzenlendi, konuşmalar yapıldı, basında birçok haber ve değerlendirme yayımlandı. Bu tartışmalar 12 Eylül’e giden süreci, darbe gününü ve sonrasında yaşadıklarımızı bir kez daha hatırlamak, üzerinde düşünmek açısından bir vesile oluşturdu.

Kırk yıl, bir ülkenin ‘yakın tarihi’ne giren bir zaman kesitidir. Genç kuşaklar için geçmişte kalan uzak bir zaman boyutunu gösteriyor olsa da, bugün Türkiye nüfusunun sayıca hiç de azımsanmayacak bir kesimi bakımından hafızalarda bütün sıcaklığını koruyan bir dönemden söz ediyoruz. 12 Eylül’ün baskı ortamını yaşamış, hapse girmiş, işkencelerine maruz kalmış insanların çoğu hayattadır; aralarında bugün bulundukları kulvarlarda önemli görevler üstlenenler de var.

TSK’nın emir komuta hiyerarşisi içinde gerçekleştirdiği darbenin pek çok yönü bugün de tartışma konusu olmaya devam ediyor. Geriye dönüp baktığımızda, toplumun çoğunluğunun askeri müdahaleyi büyük bir rahatlama duygusuyla karşılamasına yol açan koşullar, cereyan eden hadiseler 2020 yılının algılama ölçülerini zorluyor. Şehirlerin, semtlerin, mahallerinin bölündüğü, silahlı sol ve sağ gruplar arasında meydana gelen olaylarda, saldırılarda her gün onlarca insanın öldüğü, toplu katliamların yaşandığı bir dönemdi.

Olayların yaygınlığı içinde gazetelerde günlük duyurulan ölüm vakası toplamları bile çoğunluk birbirini tutmuyordu.

Ülkenin her bir tarafını kaplamış olan şiddet ve kaos ortamı karşısında ülkenin başbakanı Süleyman Demirel ile ana muhalefet lideri Bülent Ecevit’in bir araya gelmekten kaçınmaları gerginliği, kutuplaşmayı daha da büyütüyordu. Darbeden bir gün önce 11 Eylül’de, TBMM’de 22 Mart 1980 tarihinde başlamış olan Cumhurbaşkanlığı seçiminin 124’üncü turu yapılmış ve yine sonuç alınamamıştı. Siyaset kadroları, ne yazık ki ülkeyi bir bütün olarak felce sokan ağır koşulların zorunlu kıldığı esnekliği ve uzlaşıyı sergileyip, demokratik zemin içinde bir çıkış yolu üretememiştir.

*

Buna karşılık liderlerin buluşup el sıkışmaları ülkenin içine girdiği şiddet sarmalını durdurmaya yeter miydi sorusu da haksız sayılmaz. Ayrıca, 12 Eylül öncesindeki gibi büyük bir çalkantının ortaya çıkışını ve bunun sorumluluğunu tek bir faktör üzerinden okuyabilmek, açıklayabilmek de mümkün değildir. 12 Eylül’le noktalanan süreç, pek çok iç ve dış faktörün bir araya gelmesinin ve hadiselerin akışına etki etmesinin yarattığı topyekûn bir siyasi ve toplumsal savrulmaydı. O dönemi hızlandıran bir dizi olayın tam olarak aydınlatılması için daha kat edilmesi gereken uzun bir mesafe var önümüzde. Bu yönüyle 12 Eylül’ün parantezi hâlâ açık duruyor.

Askeri darbeyi olağanüstü koşullar getirmiştir. Ancak 12 Eylül sabahı Türkiye kendisini bu kez bir başka olağanüstü halin içinde bulmuştur. Hadiselerin birden bıçak gibi kesilmesinin ardından Türkiye askeri rejim altında çok ağır bir baskı dönemine girmiştir. Temel hak ve özgürlüklerin, bu çerçevede basın özgürlüğünün askıya alındığı, siyasetin yasaklandığı, siyasetçilerin tutuklandığı, yaygın insan hakları ihlallerinin her bir tarafı kapladığı, işkencenin rutin, olağan bir uygulamaya dönüştüğü karanlık bir dönem hüküm sürmüştür. Hatırlanmasını insan yüreğinin kaldırmayacağı, ölümlerle sonuçlanan dehşet verici işkence yöntemleri uygulanmıştır.

Yazının Devamını Oku

Doğu Akdeniz’de tehlikeli tırmanış

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de aynı anda iki gemisiyle sismik ve bir gemisiyle sondaj çalışması yürütmesi, Yunanistan’ın da Mısır’la münhasır ekonomik bölge anlaşması imzalaması gibi gelişmelerle birlikte iki ülke arasında baş gösteren gerilim, uluslararası politikanın sıcak gündemine yerleşmiş bulunuyor.

Bu gerilim AB’yi de içine alacak şekilde genişlerken, son günlerde Doğu Akdeniz’deki muhtelif ülkelerin savaş gemileri ve savaş uçaklarıyla yürüttükleri faaliyetlerde göze çarpan bir yoğunlaşma gözleniyor.

Fotoğrafın bütününü görebilmek için bölgedeki askeri faaliyetlerinden örnekler aktaralım.

FRANSA’DAN TÜRKİYE’Yİ ÇEVRELEME HAMLELERİ

Doğu Akdeniz’de son dönemde en çok varlık gösterme çabası içinde olan ülke, Fransa. Bu ülkenin en önemli hamlelerinden biri, iki hafta önce bir helikopter gemisi ile fırkateyni Girit Adası’na yollayarak Yunanistan’la bu bölgede bir ortak tatbikat yapmasıydı. Fransa’nın bu sırada 11 Ağustos’ta Kıbrıs Rum yönetimine (KRY) iki savaş uçağı ve bir askeri nakliye uçağı göndermesi de önemli bir ‘ilk’ oldu. Fransa belli ki Doğu Akdeniz’deki iddiasını artık hava gücüyle daha da kuvvetli bir şekilde ortaya koymak istiyor.

Fransa, Yunanistan ve KRY ile önceki gün başlayan yeni bir tatbikatla Doğu Akdeniz sahnesinde bir kez daha boy gösteriyor. Bu tatbikatta sınırlı bir ölçekte İtalya da yer alıyor. Fransa bu tatbikata Rafale tipi üç savaş uçağı ve helikopter yüklü bir fırkateyn ile katılıyor.

Fransa’nın Kıbrıs Rum kesiminde askeri uçak konuşlandırmasının önceki gece Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan bir açıklamayla sert bir dille eleştirilmesi, bu adımın Ankara cephesinde ciddi bir tepkiye yol açtığını gösteriyor. Dışişleri Sözcüsü Hami Aksoy’un açıklamasında, bu hareketin Kıbrıs’a ilişkin 1960 antlaşmalarına da aykırı olduğu, Fransa’nın Kıbrıs adasının garantörü olmadığı vurgulandı. Açıklamada Fransa, “Rum-Yunan ikilisini gerginliği daha da tırmandırma yönünde teşvik etmekle” suçlandı.

Önceki gün bir başka suçlama, bu kez Fransa cephesinden Türkiye’ye geldi. Fransa Savunma Bakanı Florance Parly, bu tatbikata Yunanistan ve Rum yönetimine Doğu Akdeniz’de destek vermek amacıyla katıldıklarını belirterek,  “Doğu Akdeniz bazılarının heveslerinin oyun alanı olmamalıdır” dedi. “Bazıları” ifadesi ile verilen mesajın Türkiye olduğuna kuşku yok.

Milli Savunma Bakanı

Yazının Devamını Oku

Her saat başı bir vatandaşımız COVID-19’dan ölüyor

Bir süredir COVID-19 salgınıyla ilgili yazılara ara vermiştim. Bunun bir nedeni Doğu Akdeniz’deki sıcak gelişmelerin birden ön plana çıkmasıydı. Ama vakaların seyrine ilişkin açıklanan rakamların yol açtığı soru işaretleri de beni biraz bu başlıktan uzak durmaya itti.

Bu konudaki son yazılarımdan biri 5 Ağustos tarihliydi ve ‘Yoğun bakımdaki hasta sayısı neden açıklanmıyor?’ başlığını taşıyordu. Yazı, Sağlık Bakanlığı’nın temmuz ayı sonunda hastanede yoğun bakımda tutulanlar ile entübe edilen hastaların sayılarını açıklamaktan vazgeçip, bunun yerine ‘ağır hasta’ sayısını paylaşmaya başlamasının kamuoyu açısından bir güven meselesi yarattığını konu alıyordu.

Bir sonraki gün, 6 Ağustos’ta çıkan ‘COVID-19 vakalarında resmi rakamlar örtüşmeyince’ başlıklı yazım ise açık kaynaklara yansıyan vaka sayılarındaki artışlar ile Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı veriler arasındaki çelişkileri işliyordu. Bir ilin valisi tarafından beyan edilen günlük vaka sayısının, bakanlığın bu ilin bulunduğu bölge ile ilgili duyurduğu vaka toplamından fazla olması gibi durumlar, kaçınılmaz olarak bir inandırıcılık sorununa neden oluyordu. Burada izaha muhtaç bir durum vardı ve sahadan gelen bilgilerle resmi açıklamalar arasındaki makas giderek açılmaktaydı.

Sonuçta bir süre bu dosyayı uzaktan izlemeyi tercih ettim. Ancak bakanlığın açıkladığı son rakamlarda günlük vakalar 1500 eşiğini geçince yeni bir değerlendirme yapmaktan kendimi alıkoyamadım. Çekinceyle yaklaştığım son veriler bile aslında salgının yeniden çok tehlikeli bir aşamaya geçtiğini teyit etmeye yeterli.

1500 EŞİĞİ EN SON NE ZAMAN GEÇİLMİŞTİ?

Sağlık Bakanlığı, önceki akşam günlük vaka sayısını 1502 olarak duyurdu. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın her akşam açıkladığı günlük verileri işlediğim Excel dosyasında en son ne zaman bu rakama yakın bir değer kaydedilmiş diye baktığımda şöyle bir tabloyla karşılaştım.

Geçen mart ayının son haftasında, yani salgının tırmanma döneminde olduğu bir sırada 1500 eşiği ilk kez geçiliyor. Nisan ayında günlük vakalarda 4 binli sayılara çıkıldıktan  sonra başlayan salgının düşüş döneminde 9 Mayıs’ta 1546 rakamı kayda geçiyor.

Vakalar 1000 eşiğinin altına indikten sonra haziran ayındaki dalgalanmada bir kez daha 1500’ün üstüne çıkıyor. 15 Haziran’da 1592 rakamı görülüyor. Bunu izleyen günlerde yeniden düşüş eğrisi başlıyor, 900’lü rakamlara kadar iniliyor. Ve ağustos ayında girilen tırmanmayla birlikte önceki gün 1500 eşiğinin geçilmesi yeterince uyarıcı olmalıdır.

YOĞUN BAKIMDAKİ HASTA SAYISI AÇIKLANMAYINCA...

Yazının Devamını Oku

Deniz ve Hava’da kurmaylık sistemi ne durumda?

Dünkü yazımızda son Yüksek Askeri Şurâ toplantısında alınan kararlar çerçevesinde Kara Kuvvetleri Komutanlığı’ndaki terfileri büyüteç altına koymuş ve kurmaylık sistemindeki zemin kaybının sürdüğü saptamasını yapmıştık. Bugün projektörlerimizi Deniz ve Hava Kuvvetleri’ndeki terfilere yöneltelim.

Öncelikle son dönemde Doğu Akdeniz’de yükselmekte olan gerilimle birlikte herkesin dikkatlerini çevirdiği Deniz Kuvvetleri’ne baktığımızda, Kara Kuvvetleri’ndeki tablonun aksine kurmaylık sisteminin ağırlığını büyük ölçüde koruduğunu görüyoruz.

Bu durumu 23 Temmuz’da yapılan YAŞ toplantısı üzerinden gösterebiliriz. Şurâda toplam 9 albay amiralliğe terfi ederken, bunlardan 6’sı kurmay sınıfından geliyor. Deniz Kuvvetleri’nin kurmay kökenli yeni amiralleri mezuniyetleri itibarıyla Deniz Harp Okulu’nun 1994-95-96 devrelerinden. Bu arada, terfi eden diğer 3 albaydan 2’sinin mühendis sınıfından olduğuna da dikkat çekelim.

DENİZ KUVVETLERİ’NDE KURMAY AĞIRLIĞI SÜRÜYOR

Aslında son YAŞ’da beliren tablo, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrasında Deniz Kuvvetleri’ndeki terfilerde karşımıza çıkan örüntüyle önemli ölçüde uyumludur.

Çok geniş bir FETÖ tasfiyesinin hemen ertesinde yapılan 2016 YAŞ’ında 14 albay tuğamiralliğe terfi ederken, bu grubun 8’i kurmay kadrolardan gelmişti. Keza 2017 YAŞ’ında ‘tuğ’ rütbesine terfi eden 14 albaydan 10’u kurmaydı. Bunu izleyen 2018 YAŞ’ında kurmayların oranı toplam 9 terfi içinde 4’e gerilemiştir. Ancak geçen yılki şurâda ‘tuğ’ rütbesine yükselen 11 albaydan 8’i yine kurmaylardan seçilmiştir. Bu yıl oran 9’da 6’dır.

Özetlemek gerekirse, 2016 sonrasında tuğamiral kadrosuna terfi eden toplam 57 subaydan 36’sı kurmay sınıfından gelmiştir. Buradaki oran yüzde 63’tür.

15 Temmuz öncesi döneme baktığımızda -genellikle- 8’de 7, yani YAŞ’ta ‘tuğ’ rütbesine terfi eden her 8 albaydan 7’sinin kurmay olması gibi bir teamülün işlediğini görüyoruz. Bazen oranın 7’de 6, 9’da 7 olduğu ya da 7’de 7 kaldığı yıllar da olmuş. 15 Temmuz sonrası dönemin olağanüstü koşulları içinde bu genel kalıp sınırlı bir ölçüde zemin kaybetmekle birlikte, her şeye rağmen kurmaylık sisteminin Deniz Kuvvetleri’nde ağırlığını koruduğunu söyleyebiliriz.

Ayrıca 2016 sonrasında tuğamiralden tümamiral kadrosuna doğru yapılan toplam 7 terfi kararında da isimlerin hepsi kurmay kökenli denizcilerdir.

Yazının Devamını Oku