GeriSedat ERGİN COVID-19’la mücadelede bir yıl önce bir yıl sonra
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

COVID-19’la mücadelede bir yıl önce bir yıl sonra

Bundan bir yıl öncesine dönelim. Büyük bir tedirginlik içinde evlerimize çekilmiştik. Dışarıya tekin olmayan bir sessizlik yerleşmişti. Ana caddelerden tek tük geçen araçlar, tenha kaldırımlar, daha çok terk edilmiş şehir görüntülerini çağrıştırıyordu.

Evlerde kapılarımızın hemen sınırları dışında COVID-19’un hükümranlığı başlıyordu. Virüs, dışarı adım atacak olanları bekliyordu temas kurabilmek için. Kapılarımızı sımsıkı kapatmıştık

İtalya, İspanya gibi birçok önde gelen Avrupa ülkesinde bir ara günlük 800-900’lere kadar yükselen ölüm rakamları açıklanıyordu. Bu haberleri izledikçe daha çok kaygılanıyorduk.

Virüsün ölümle el ele vererek Türkiye’de de yavaş yavaş yayılmakta olduğunu hissediyorduk.

Salgının beraberinde taşıdığı korku dalgası bir örtü halinde ülkenin üzerini kaplıyordu.

*

Günün en önemli saati Sağlık Bakanlığı’nın turkuvaz tabloyu açıkladığı zaman kesiti olmuştu. Her akşam nefeslerimizi tutarak tablonun içinden çıkacak rakamları bekliyorduk.

Belli aralıklarla Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’nın düzenlediği basın toplantılarına bütün kanallar bağlanıyor, her evin salonunda insanlar televizyonlarının başında kendisinin vereceği mesajlara kilitleniyordu. Kamuoyuyla kurduğu diyalog kendisini birden Türkiye’nin en çok tanınan şahsiyetlerinden biri haline getirmişti.

Bu arada kısıtlamalar birbiri ardına geliyordu. Her kısıtlamayla bildiğimiz hayatın dairesinden biraz daha uzaklaşıyorduk. Hayatımızın yüzölçümü giderek daralıyordu. Daha önce yaşadığımız, tanık olduğumuz felaketlerin hiçbirine benzemiyordu COVID-19.

*

Şimdi dönüp 2020 ilkbaharına baktığımızda ve bir yıl sonrasında ortalığı kaplamış olan ağır tabloyla kıyasladığımızda, aslında durumun bugünkü ölçülerdeki kadar korkutucu olmadığı gibi bir sonuca da varabiliriz.

Dün Sağlık Bakanlığı’nın verilerine baktığımda, birinci dalgada en yüksek vaka sayısına 11 Nisan 2020 tarihinde 5 bin 138 vaka ile ulaşıldığını fark ettim. Oysa bundan on gün kadar önce, geçen 11 Nisan’da vaka sayısı 50 bin 678’e çıkmıştı. Geçen yıla kıyasla on kat fazla vaka diyebiliriz.

Birinci dalgada en yüksek kayıp sayısı 19 Nisan 2020 tarihinde, yani geçen salı gününün bir yıl öncesinde kayda geçmiş. Tam 127 vatandaşımız hayatını kaybetmiş o gün. Buna karşılık 19 Nisan 2021 tarihinde, yani bu hafta başında pazartesi günü 341 insanımız öldü. Neredeyse 2.6 kat fazlasıydı.

Yine geçen yıl bu zamanlarda günde en çok 40 bin civarında test yapılıyordu. Bir yıl sonrasında genellikle 310-320 bin aralığında seyrediyor günlük test sayısı. Vaka/test oranı da bu aralar yüzde 18-20 bandına yerleşmiş gibi görünüyor.

Özetle, bir yıl önce yaşadığımız felaketin çok daha büyüğünün içinde savruluyoruz bugün.

*

Ve her savruluşta daha yüksek bir vaka ve ölüm eşiğine çıkıyoruz. Örneğin, geçen kasım ve aralık aylarında yaşadığımız ikinci dalgada, vakalarda tepe noktaya 33 bin 198 sayısıyla 8 Aralık’ta çıkılmıştı. Bunu 23 Aralık’ta bu dalganın en yüksek vefat sayısı olan 259 kayıp izlemişti.

Oysa önceki akşam vaka sayısında 61 bin 967’ye, yani neredeyse bunun iki kat fazlasına gelmiştik. Vefat sayısı (362) da ikinci dalganın belirgin bir şekilde üstündeydi.

Üstelik vakalar 60 bin eşiğinde seyrederken vefat sayılarının düzenli bir şekilde artmaya devam ettiğini hesaba katmayı unutmayalım.

*

Pandeminin birinci yılında dikkatime takılan önemli bir olgu daha var. Türkiye, birinci dalgayı önde gelen Avrupa ülkeleriyle karşılaştırıldığında gerek vaka gerek vefat sayılarında daha düşük bir yoğunlukta atlatmıştı. Rakamlar, Türkiye’nin birinci dalgada Avrupa’ya kıyasla daha az sarsıldığını gösteriyordu. Sıkça bir başarı öyküsünden de söz ediliyordu.

Buna karşılık, tam bir yıl sonra Türkiye üçüncü dalgayı oldukça sert bir şekilde yaşarken, Avrupa ülkelerinin büyük bir bölümünde salgının seyrinin aşağı doğru inmekte olduğunu, hatta bazılarında sönümlendiğini söylemek mümkün.

Örneğin, Birleşik Krallık’ta bu ay içinde aşılamada istenilen hedeflere ulaşılmasıyla toplumsal bağışıklık kazanıldığına kanaat getirilerek önemli ölçüde normalleşmeye geçildi. Bir bayram havasının hâkim olduğu ülkede günlük vaka sayısı önceki gün 2 bin 395’e geriledi.

Bu arada günlük vaka sayısı önceki gün İtalya’da 13 bin 844, İspanya’da 10 bin 232’ye gerilemişti. Almanya’da ise önceki gün 27 bin 862 olarak açıklandı.

Tabloları incelerken gözüme çarpan bir başka nokta daha oldu. Türkiye’nin on gündür genellikle üzerinde seyrettiği 60 bin eşiğine geçen bir yıl içinde çok az Avrupa ülkesinde rastlanmış.

Örnek vermek gerekirse, Birleşik Krallık’ta 8 Ocak’ta 67 bin 928 günlük vaka görülmüş. Fransa’da 4 Nisan’da 60 bin 922 sayısı kayda geçmiş. İtalya, en yüksek vakaya 13 Kasım’da 41 bin 195 sayısıyla karşılaşmış. İspanya’da pik noktası olarak 15 Ocak’ta 34 bin 232 vaka sayısı kayıtlı. Keza Almanya’da en yüksek günlük vaka geçen hafta 14 Nisan’da 32 bin 546 sayısıyla duyuruldu.

Bu rakamlara bakıldığında, yeni vaka sayıları itibarıyla, Türkiye’nin bugün önde gelen Avrupa ülkelerinin salgında daha önce geldikleri pik noktalarının -bir iki istisna dışında- bir hayli üstüne çıktığını görüyoruz.

*

Tabii bir yıl önceyle kıyasladığımda şaşırtıcı görünen başka durumlar da var. Bir yıl önce COVID-19 tedirginliğinin tenhalaştırdığı caddeler yerini trafiğin her zamanki olağan yoğunluğuna bırakmış halde. İnsanlar her gün toplu taşıma araçlarında, duraklarda iç içeler. Her yerde kalabalık insan görüntüleri karşımıza çıkıyor.

Bir yıl öncesinde, salgının aslında Türkiye’de çok daha düşük yoğunlukta seyrettiği bir dönemde sergilenen dikkatli, kontrollü davranışlar, disiplinli hareket tarzı, vakaların patladığı bugünlerde yerini sıkça tedbirsizliğe ve bir gevşemeye bırakmış bulunuyor. Bu arada, toplu cenaze törenleri, tıka basa dolu parti kongreleri de bu tabloyu tamamlıyor.

Ölümcül salgınla mücadele etmenin vazgeçilmez bilimsel gerekleri göz önünde bulundurulduğunda, bir terslik yok mu bu tablonun bütününde? Şu paradoksa bakın ki, bir taraftan da virüse karşı önlemlerin sıkı tutulmasına dönük uygulamalara da devam ediliyor.

Özetlemek gerekirse, kurallarla kuralsızlığın iç içe geçtiği, tanımlaması güç, Türkiye’ye özgü bir manzara var karşımızda. Toplumda salgınla mücadele açısından zorunlu olan caydırıcılığın yaratılmasını ve bunu sağlayacak iletişimin kurulabilmesini de önlüyor bu çelişkili durum.

Bu tablonun nüfusa göre yeni vaka yoğunluğunda dünyada en tepeye çıkmış ülkede yaşanmasını anlayabilmek mümkün değildir.

X

Erdoğan’ın NATO söyleminin analizi

Geride bıraktığımız yıllarda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın izlediği dış politikada en çok tartışma yaratan alanlardan biri Türkiye’nin yörüngesini konu aldı.

Erdoğan’ın Türkiye’yi Batı’dan uzaklaştırarak, dümeni Doğu’ya doğru çevirdiği, Rusya’ya yaklaştırdığı eleştirileri üzerinden yürüdü bu tartışmalar. Rusya’dan S-400 hava savunma sistemlerini alması da bu tezi savunanlar açısından görüşlerinin bir teyidi olarak değerlendirildi.

Türkiye Batı’dan uzaklaşıyor mu? Bu konuda yapılan yorumların, çıkan yazıların şimdiden ciltler dolusu yüklü bir literatür oluşturduğunu söylemek hata olmaz.

Bu durumu bir tarafa not edelim ve şimdi projektörlerimizi geride bırakmakta olduğumuz haftanın başında Brüksel’de yapılan NATO zirvesine çevirelim, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın NATO karargâhında düzenlediği basın toplantısından uluslararası camiaya gönderdiği mesajlara kulak verelim.

NATO ASYA’YA KADAR AKTİF OLMALI

Mesajlarını dinlediğimizde şunu anlıyoruz: Bir kere, bugün dünyanın manzarasına baktığında Erdoğan’ın çıkardığı sonuçlardan biri, NATO’nun ruhu ve işlevselliğiyle ilgilidir. Erdoğan, “Dünyanın içinde bulunduğu manzaranın NATO’nun üzerine inşa edildiği ittifak ve dayanışma ruhunun önemini gösterdiğini” düşünüyor.

Erdoğan’a göre, “Küresel istikrarın korunmasında NATO’nun hem belirleyiciliği, hem de üstlenmesi gereken sorumluluklar artmıştır.”

Bu saptamayı yaptıktan sonra Cumhurbaşkanı, “Üye devletler kurucu ilkelerine sahip çıkmalı ve ittifakı güçlendirmelidir” çağrısında bulunuyor.

Erdoğan

Yazının Devamını Oku

G-7, NATO, ABD-AB açıklamalarından ne anladım?

Geçen hafta cuma günü bu köşede yayımlanan ve “Biden’ın Avrupa gezisinde demokrasi seferberliği teması ön plana çıkıyor” başlığını taşıyan yazım, ABD Başkanı Joe Biden’ın gezisine kuvvetli bir demokrasi söyleminin damga vuracağını konu alıyordu. Nitekim, Biden’ın temasları sırasında yaptığı konuşmalarda anafikir olarak “demokrasileri toparlayarak harekete geçirme” hedefini tekrarlamasına tanıklık ettik.

Geride bıraktığımız günler Batı dünyasının önde gelen kurumlarının zirve toplantılarına ve ayrıca liderler düzeyinde önemli ikili temaslara sahne oldu. Birbirini izleyen bu toplantılarda ilginç olan bir nokta, zirve toplantılarından sonra yayımlanan ortak açıklamalarda işlenen temalarda büyük ölçüde örtüşmelerin olmasıydı. Sıkça, farklı örgütsel çatılar altından aynı mesajların verildiğini gözledik.

Bugün özellikle dört önemli toplantının sonunda yapılan açıklamalardaki mesajları bu açıdan çok özet bir çerçeve içinde değerlendirmek istiyorum.

80 YIL SONRA GELEN İKİNCİ ATLANTİK ŞARTI

Bunlardan birincisi, geçen hafta perşembe günü Birleşik Krallık’ın güneybatısındaki Cornwall’da ABD Başkanı Biden ile ev sahibi Başbakan Boris Johnson’un imzaladıkları “Yeni Atlantik Şartı”. Bu metnin önemi şurada: İlk Atlantik Şartı, İkinci Dünya Savaşı sırasında 14 Ağustos 1941 tarihinde dönemin ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt ile dönemin Birleşik Krallık Başbakanı Winston Churchill arasında Atlantik Okyanusu’nda Kanada açıklarında bir savaş gemisinde imzalanmıştı. Belge, bu iki ülkenin savaşa ve sonrasına ilişkin temel taahhütlerini duyuruyordu. Bu yönüyle, savaş sona erdikten sonra Avrupa kıtasında ortaya çıkan yeni düzeni şekillendiren fikirlerin ana çerçevesini de çizmişti.

Biden ve Johnson da geçen hafta “Yeni Atlantik Şartı”nı imzaladılar. Bu şart, Roosevelt-Churchill mutabakatından tam seksen yıl sonra ilk metinde ifade edilen kalıcı değerlerin sürdürülmesi, yeni ve eski meydan okumalara karşı korunması taahhüdünü içeriyor. Bir başka deyişle, yeni bildiri, eski mutabakatın, barış döneminde 21. yüzyıl koşullarına göre güncellenmiş bir versiyonu olarak takdim ediliyor.

Bu, aslında son derece yalın bir dille kaleme alınmış iki sayfa tutan bir metin. Demokrasi, kurallara dayalı bir uluslararası düzen, uluslararası sorunlara barışçıl çözüm ilkesi, bilim-teknoloji, güvenlik, kurallara dayalı bir küresel ekonomi, iklim değişikliği ve sağlık olmak üzere sekiz başlık altında bir dizi taahhüt içeriyor.

Bildirinin birinci maddesinde, iki ülkenin demokrasi ve açık toplum ilkelerini, değerlerini ve kurumlarını savunma kararlılıkları ifade ediliyor. Demokrasilerin bugünün kritik meydan okumalarına çözüm bulabildiklerini göstermeleri gerektiği belirtiliyor. Bu paragraftaki en can alıcı bölümlerden biri, “Şeffaflığı savunacağız, hukukun üstünlüğünü yaşatacağız, sivil toplumu ve bağımsız medyayı destekleyeceğiz” ifadesinde karşımıza çıkıyor.

G-7 BİLDİRİsİNDE DEMOKRASİ TAAHHÜDÜ

Yazının Devamını Oku

NATO’nun görev alanı Çin’e doğru uzanırken

“Çin Halk Cumhuriyeti’nin bir NATO bildirisine konu olacağı o yıllarda asla aklımın ucundan bile geçmezdi” diyor Türkiye’nin bir önceki NATO daimi temsilcisi emekli büyükelçi Fatih Ceylan.

Büyükelçi Ceylan, diplomasi kariyerinin önemli bir bölümünü NATO konuları üzerinde geçirmiş, Türkiye’nin önde gelen NATO uzmanları arasında yer alan bir diplomatımız. NATO ve ilgili konularda çalışmak üzere üç kez Brüksel’de görev yaptı. Merkez görevlerinde de ağırlıklı olarak yine NATO dosyalarına baktı. 2018 yılı sonuna doğru NATO daimi temsilciliği görevinden emekliye ayrıldı.

Bu tecrübesi, Ceylan’ın 1980’li yılların başından itibaren geçen 40 yıllık dönem içinde NATO’nun tehdit algısının evrimini karşılaştırmalı bir şekilde değerlendirebilmesini mümkün kılıyor.

Ceylan, Çin’le ilgili konuların NATO’nun gündemine girmesinin ilk kez 2017’lerin sonunda başladığını belirtiyor, “Daha çok gayri resmi danışmalar sırasında gündeme geldiği oluyordu. Bugün olduğu gibi bir NATO bildirisine girme şeklinde değil” diye konuşuyor.

Ardından “Çin’den vazgeçtik, NATO, Avrupa’nın göbeğindeki Bosna’ya bile uzun süre uzak durdu” diyerek, 1990’lı yılların ilk yarısında yaşanan sorunu hatırlatıyor: “NATO’nun Bosna’daki katliamlara müdahale edebilmesini sağlamakta bile güçlük çekildi. Çünkü bazı üyeler Bosna’yı da NATO’nun görev sahasının dışında görüyordu. NATO’nun müdahalesi ancak 1995 yılında olabildi. Çok uzun bir zaman kaybedildi.”

ÇİN İLK KEZ BİR NATO BİLDİRİSİNDE

2021 yılına gelindiğinde ise geçen pazartesi günü Brüksel’de düzenlenen zirve sırasında yayımlanan metinle, ilk kez Çin Halk Cumhuriyeti’ne bir -bildiri formatı- içinde yer verilmiş oldu NATO tarihinde. Üstelik oldukça geniş bir şekilde. Bundan önce 2019 yılındaki Londra zirvesinde yayımlanan ve bildiri formatında olmayan deklarasyonda Çin’e bir cümleyle değinilmişti.

Bununla birlikte, Çin’in yine de NATO’nun gözünde ana tehdit olarak görüldüğünü düşünmemek gerekiyor. Bildiride kuvvetle vurgulandığı üzere, Rusya NATO açısından birinci tehdit olma vasfını koruyor. Çin için “tehdit” ifadesi kullanılmıyor, ancak yapılan tarifler üzerinden artan ölçüde bir küresel güvenlik sorunu olarak gösteriliyor.

Bildirinin girişteki üçüncü paragrafında “

Yazının Devamını Oku

NATO’nun eski Afganistan Temsilcisi Hikmet Çetin, TSK’nın Kabil’de görev almasına ne diyor?

ABD’nin önümüzdeki eylül ayında Afganistan’dan çekilmesini tamamlamasıyla birlikte, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin başkent Kabil Havalimanı’nın güvenliğini ve işletmesini üstlenmesi meselesi son günlerin en önemli tartışma başlıklarından biri haline gelmiş bulunuyor.

Konu dün Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Joe Biden arasında Brüksel’de yapılan ikili görüşmede de gündeme geldi. ABD’nin Afganistan’dan tümüyle çekilmesi ne gibi sonuçlara yol açar? Geride TSK’nın kalması ne gibi riskler yaratır? Türkiye’nin bu riski alması doğru mudur?

Bu gibi konuları Türkiye’de sormamız gereken en önemli isimlerden biri, 2003-2006 yılları arasında NATO’nun Sivil Temsilcisi unvanıyla Afganistan’da görev yapmış olan eski Dışişleri Bakanı ve TBMM Başkanı Hikmet Çetin olmalıdır.

Çetin, bu görevini tamamladıktan sonra 2011 yılında BM’nin Cezayirli eski Afganistan Temsilcisi Lakhdar Brahimi ile ABD’li diplomat Thomas Pickering’in başkanlıklarında “Afganistan: Barışı Müzakere Etmek” başlıklı raporu hazırlayan ekibin içinde de yer almıştı.

Afganistan’da birçok kesimde “Hikmet Ağabey” diye hitap edilen Çetin, görevinden ayrıldıktan sonra da bu ülkeyle temasını kesmiş değil.

TÜRKİYE AFGANİSTAN’I YALNIZ BIRAKMAMALI

Çetin, “Ben Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Afganistan’da görev yapmasından yanayım. TSK’nın Afganistan’a katkı yapmasının büyük yararı olacağına inanıyorum. Türkiye, Afganistan’ı yalnız bırakmamalıdır” diye söze giriyor ve şöyle devam ediyor:

Kabul edelim ki, Afganistan’da bugünkü durum benim görev yaptığım 2003-2006 dönemine kıyasla çok daha kötü. Bir kere Taliban, Kabil’i hariç tutarsanız araziye büyük ölçüde hâkim durumda. ABD’nin taahhüt ettiği gibi eylül ayında çekilmesiyle birlikte, önümüzdeki dönemde çok sıkıntılı bir dönemin başlayacağını tahmin etmek hiç de güç değil.

DİKKAT, TALİBAN 

Yazının Devamını Oku

Hasan Saltık’ın ardından... Türkiye'de müziğin özgürlük alanını genişletti

Hasan Saltık’ı tek bir yazı içinde nasıl anlatabiliriz ki?

Onun 57 yaşında bir kalp krizi sonucu çok vakitsiz ölümüyle sona eren hayatına sığdırdığı “şey”in büyüklüğünü bir yazının sınırları içinde aktarabilmek benim açımdan çok zor.

Bununla birlikte, Hasan Saltık’ı etkileyici bir şekilde anlatan, hakkını layıkıyla teslim eden çok güzel yazılar da okudum; muhakkak bu yazılara atıf yapmalıyım. Bunlar arasında gazetemizin yazarları Doğan Hızlan ve İhsan Yılmaz ile Gazete Duvar’da Murat Meriç’in ve T-24’te Orhan Tekelioğlu’nun yazılarının hep birlikte Saltık’ı anlamak bakımından çok değerli metinler olduğunu düşünüyorum.



Orhan Tekelioğlu’nun yazısında “Böyle insanlar bir armağan gibi hayatımıza gelir ve asla bizi terk etmezler” şeklindeki sözlerinin, Saltık’ı anlatan güçlü bir ifade olduğunu belirtmeliyim.

UÇSUZ BUCAKSIZ 

Yazının Devamını Oku

Biden’ın Avrupa gezisinde demokrasi seferberliği teması ön plana çıkıyor

Projektörlerimizi bugünden itibaren önce Birleşik Krallık’ta Corn-wall’da başlayacak olan G-7 gelişmiş ülkeler zirvesi, daha sonra önümüzdeki pazartesi Brüksel’de düzenlenecek NATO zirvesi ve ardından çarşamba günü Cenevre’de ABD Başkanı Joe Biden ile Rusya lideri Vladimir Putin arasında gerçekleşecek ikili görüşmeye çevirelim.

Biden’ın ayrıca Brüksel’de AB liderleri ile buluşmasını da bu yüklü programın önemli bir ayağı olarak görmeliyiz.

Bu yoğun zirveler ve aynı zamanlama içinde yürütülecek ikili görüşmeler trafiği, Batı ittifakının yeni dönemdeki hareket tarzının, bu çerçevede özellikle Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti karşısında izlenecek stratejilerin şekillenmesi bakımından kritik önem taşıyor. Kuşkusuz, burada belirecek yönelişlerin sonuçları her bakımdan Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor.

DEMOKRASİLER GÜCÜNÜ ORTAYA KOYMALI

Bu toplantılar aynı zamanda Biden’ın Batı dünyası kurumları ve liderleriyle başkan kimliğiyle ilk kez buluşmasına sahne olacak. Peki Biden, özellikle G-7, NATO zirveleri ve AB toplantılarında hangi mesajları verecek?

Biden, geçen pazar günü bu gezisiyle ilgili olarak The Washington Post gazetesine yazdığı makalede, Avrupa gezisinin dünya demokrasilerini yeniden bir araya toplamayı, harekete geçirmeyi hedeflediğini belirtiyor.

Biden, yazısında “ABD’nin müttefiklerine ve ortaklarına taahhütlerini yenileyeceğini” belirtikten sonra şunları söylüyor:

İçinde bulunduğumuz zamanın tanımlayıcı sorusu şudur: Demokrasiler süratle değişmekte olan bir dünyada insanlarımızın dertlerine derman olabilmek için bir araya gelebilirler mi? Geçen yüzyılın önemli bir bölümünü şekillendiren demokratik ittifaklar ve kurumlar, bugünün tehditlerine ve hasımlarına karşı güçlerini, yeteneklerini kanıtlayabilirler mi? Bu hafta Avrupa’da bunu kanıtlayacak fırsata sahibiz.”

Özetle, özellikle

Yazının Devamını Oku

Erdoğan-Biden görüşmesi zor geçmeye aday

Önümüzdeki pazartesi günü Brüksel’deki NATO zirvesi sırasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Joe Biden arasında gerçekleşecek olan ABD başkanlık seçimi sonrasındaki ilk ikili görüşme, en azından Türk tarafı açısından zirvenin çok üstüne çıkan bir önem derecesi kazanmış bulunuyor.

Galiba yalnızca Türk resmi makamları ve kamuoyu değil ama bütün uluslararası aktörler açısından da Türkiye ile ABD arasındaki ilişkinin bu görüşmeden sonra nasıl bir doğrultuya gireceği büyük bir merak konusudur.

ERDOĞAN OLUMSUZ ALGIYI DEĞİŞTİRMEK İSTİYOR

 Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başkan Biden ile arasında diyalog kurulamadığı yolundaki algıyı değiştirmeyi, Brüksel’deki görüşmeden bir başarı öyküsü ile ayrılmayı arzuluyor. Dünyanın en büyük gücü ABD’nin yeni lideri ile ilk görüşmesinden samimi fotoğraflar ve olumlu bir bilançonun yarattığı bir rüzgârla ayrılabildiği takdirde, bunu her şeyden önce kendi liderliğinin başarı hanesine yazacaktır Erdoğan.

Ayrıca, Türk ekonomisinin kırılganlıklarını dikkate aldığımızda, Erdoğan ile Biden’ın olumlu bir tablo çizmelerinin piyasalara kuvvetli bir mesaj göndereceği de aşikârdır.

Brüksel buluşmasında bu yönde bir havanın belirmesi sadece içteki durum ve ekonomi açısından değil aynı zamanda Erdoğan’ın dış politikayı rahat bir zeminde yürütebilmesi bakımından da gerekli. Öncelikle, iki ülke arasındaki ciddi anlaşmazlık konularının ele alınabilmesi, bu başlıklarda ilerleme sağlanabilmesi bakımından bu ihtiyaç var.

Fetullah Gülen’in Pensilvanya’da ikamet etmesi ve ABD’nin PKK’nın uzantısı YPG’yi Suriye’de kendisine askeri müttefik seçmesini hemen ilk iki başlık olarak sıralayalım. Bunların dışında Türkiye ile ABD’nin gerçekten de birlikte çalışmaları gereken Afganistan’dan
Libya’ya kadar geniş bir coğrafyaya yayılan uzun bir bölgesel sorunlar gündemi var.

Bu arada, ABD ile ilişkilerin belirsizlik içinde seyretmesinin sonuçları sadece Ankara ile Washington arasında sınırlı kalmıyor. ABD ile işlerin kötü gitmesi, Türkiye’nin dış politikada pek çok alanda manevra sahasını daraltma potansiyeli taşıyor.

Yazının Devamını Oku

Yanlış yapan varsa nasıl ayıklanacak?

Bir organize suç örgütü liderinin birbiri ardına paylaştığı görüntülü kayıtlar Türkiye’nin gündemine önemli ölçüde yerleşmiş bulunuyor.

Ve geleceği duyurulan yeni video kayıtlarıyla kamuoyunun önümüzdeki günlerde bu çıkışlar üzerinden dalgalanmaya devam edeceğini öngörmek için kâhin olmaya gerek yok.

Yapılan anketlerin nicelik olarak toplumun yabana atılmayacak bir kesiminin söz konusu kayıtlardan haberdar olduğunu göstermesi bu beklentiyi teyit ediyor.

Hadisenin bu yönde ilerlemesi üzerine iktidar partisi önceki gün bir açıklamayla kamuoyu karşısında tutum alma ihtiyacını duymuştur. AK Parti Grup Başkanvekili Bülent Turan, “Yanlış yapan hele ki bizim partimizden varsa, bunu ayıklamak, temizlemek bizim görevimiz. AK Parti’nin hatası varsa bireysel olarak bunun gereğini AK Parti yapmak durumundadır, yaparız” diye konuşmuştur.

Turan, buna karşılık İçişleri Bakanı Süleyman Soylu hakkındaki iddialarla ilgili TBMM Komisyonu kurulması önerisine kapıyı kapalı tutmuştur. Gerekçesini “Biz, Meclisimizi, mafya liderlerinin, Twitter köşelerinin, kahvehane ağzının gündemiyle değerlendirmeyiz” sözleriyle açıklamıştır.

Gelgelelim “10 bin dolar alan siyasetçi” tartışmaları sorulduğunda, “Hukukun gereği neyse yapmak lazım. 10 bin dolar ya da başka bir şey, elde ne varsa ortaya konmalı. Kimin elinde bilgi belge varsa savcılarla paylaşmalı” diyor AK Parti temsilcisi.

AK PARTİ GRUP BAŞKANVEKİLİNİN MESAJI NEREYE GİDİYOR?

Neresinden bakılırsa bakılsın AK Parti’den gelen bu açıklama, bir “yanlış” ihtimalini dışlamadığı ve bu yanlış ortaya konduğu takdirde gereğini yapma taahhüdünü içerdiği için not edilmelidir. En azından ortaya çıkmış olan bir sorunun varlığını görmezden gelme çizgisinden ayrılan bir tutumdur. Öyle anlaşılıyor ki kamuoyunun geniş bir kesiminde eleştirel seslerin yükselmeye başlaması, AK Parti yönetimini tutumunu gözden geçirmeye yöneltiyor.

Ayrıca, geçmişte bu “

Yazının Devamını Oku

7 bin 300 yıllık bir denize saygı duyma zamanı

Marmara Denizi’nin tarihi dediğimizde aslında üzerinde yaşadığımız gezegenin çok daha eski zamanlarından da yola koyulmak mümkün.

Ama dün ülkemizin jeoloji alanındaki önde gelen bilim insanlarından Prof. Naci Görür ile yaptığım sohbette aldığım notlar üzerinden giderken, ben parantezi 10 bin yıl kadar öncesinden açıp bugüne getiriyorum. Öncesindeki milyonlarca yılı bu aşamada parantezin dışında tutuyorum.

Tabii 10 bin yıl önce dediğimiz zaman, yerkürede denizlerin seviyesinin bugüne kıyasla 120 metre kadar daha alçakta olduğu bir zaman kesitinden söz ediyoruz. Kara parçalarını kaplayan buzulların henüz büyük ölçüde çözülmediği bir çağdayız.

Bugünkü Marmara havzası, denizlerden izole edilmiş küçük bir oksinik göl konumunda. Yani oksijen azlığı söz konusu bu gölde. Keza Karadeniz de bir göl. Bugünkü İstanbul Boğazı ise kıvrımlı bir akarsu vadisi görünümünde. Kuzey Ege’de bir deniz yok henüz.

VE MARMARA DOĞUYOR

Akademik kariyerinin önemli bir bölümünü Marmara Denizi’nin zemininin jeolojik yapısını inceleyerek geçiren Prof. Görür’ün anlatımına göre, işte bu zaman eşiğinde buzulların erimeye başlaması ve bunun sonucu olarak denizlerin seviyesinin yükselmesi bu tabloyu yavaş yavaş değiştiriyor. Akdeniz’in suları yükselmeye, Çanakkale Boğazı’ndaki vadiden geçmek suretiyle Marmara havzasına doğru ilerlemeye başlıyor. Havzadaki gölün Akdeniz’in sularını almasıyla bugünkü Marmara Denizi’nin oluşumu gerçekleşiyor.

Marmara’nın suyunun İstanbul’daki vadiyi doldurmasıyla İstanbul Boğazı da oluşuyor. Bu oluşum tamamlandığında zaman sayacına bakarsak tahminen bugünün 7 bin 300 yıl kadar öncesindeyiz.

Tüm bu noktada Prof. Görür’ün dikkat çektiği bir husus var. İstanbul Boğazı ile Karadeniz arasında o dönemde 100 metre kadar bir kod farkı var. Bu nedenle Boğaz’ın suları aşağıda kalan Karadeniz gölüne yüksekten Niagara’dan 33 kat daha güçlü bir şelale olarak akıyor, büyük bir gürültüyle.

Hatta bu sırada meydana gelen doğa olayı gölün civarında yaşamaya başlamış olan insanların Mezopotamya’ya doğru kaçmalarına da yol açıyor. Bu doğa olayının “

Yazının Devamını Oku

Bir deniz nasıl öldürülür abiler?

Ülkemizde bütün zamanların en korkutucu çevre felaketlerinden birini Marmara Denizi’ni işgal eden “müsilaj”, diğer adıyla “deniz salyası” hadisesiyle yaşıyoruz.

Denizde büyük ölçüde kirli su ve tarımsal-endüstriyel atıkların etkisiyle oluşan mikrobiyolojik varlıklar, adeta dev bir organizma halinde sahillerimizi basarak bazı noktalarda insanların denize çıkışını engelliyor.

Suyun üstünde karşımıza çıkan görüntü, bu mikrobiyolojik varlıkların dikey bir hareketle dibe doğru ilerleyerek özellikle derin sulara ve deniz yatağına yayılmasının bir uzantısı. Aslında denizin altındaki başkalaşımla ilgili kuvvetli bir uyarı bu yaşadığımız.

Günlerdir Marmara’nın birçok noktasında sahili kuşatan bu bu tuhaf hadiseyi şaşkınlık içinde izliyoruz. Hepimizi daha da çok şaşırtan, deniz salyasının suyun altındaki derinliklerde ne kadar geniş bir alana nüfuz etmiş olduğu gerçeğidir. Bunu balıkadamların yaptıkları kayıtlardan, çektikleri fotoğraflardan görebiliyoruz. Yayıldığı, kapladığı yerlerde hayatın başkalaştığını, yavaş yavaş sona erdiğini, bütün bir ekosistemin tahrip olduğunu öğreniyoruz.

Bundan önce ülkemizde tanık olduğumuz çevre felaketlerine hiç benzemiyor. Marmara’yı böyle bir kabusun rehin alması çocukluğumuzda belki bir öyküde, yaratıcı bir film senaryosunda karşımıza çıkabilecek bir kurgusal gerçeklik olabilirdi. Ama deniz salyasının sahilleri basarak insanları kıyılara hapsetmeye başlaması 2021 yılı Türkiye’sinde kurgu değil gerçeğin kendisidir.

MARMARA’NIN ALTINDA HAYAT BİTİYOR

Meselenin garip olan tarafı şurada. Bu felaket bir günde aniden ortaya çıkmamıştır. Deprem, jeoloji biliminin tespitleri içinde geleceğini tahmin ettiğimiz ancak zamanını öngöremediğimiz bir olaydır. Her zaman bir baskın halinde kendisini gösterir. Oysa müsilajın oluşumu öyle değil. Bu konudaki bütün açıklamaları okudukça karşımızda beliren korkutucu tablonun aslında yeni olmadığını anlıyoruz. Kendisini göstere göstere gelmiş ve hükümranlığını yaymış Marmara’nın dört bir köşesine.

Bandırma 17 Eylül Üniversitesi Denizcilik Fakültesi Dekanı Prof. Mustafa Sarı, bizzat yaptığı dalışlarda karşılaştığı görüntüleri anlatırken, müsilajın kıyıdan başladığını, 5 metreden itibaren yoğunlaştığını, 18 metreden sonra maksimum yoğunluğa ulaştığını anlatıyor.

Prof.

Yazının Devamını Oku

Dış ilişkilerin yeni evreni: Yaptırımlarla yaşamak

Türkiye’nin dünyayla ilişkilerini izlemeye çalışırken bazı ülkelerin Ankara karşısında giderek yerleşmekte olan bir davranış kalıbı dikkatimi çekiyor. Ellerindeki kartların güçlü olduğu, uygun fırsatın da bulunduğu hesabını yapan bu ülkeler, Türkiye’ye karşı yaptırım, ambargo gibi yöntemleri fiilen kullanma yoluna gidiyorlar. Bazı durumlarda da yaptırım tehdidini bir pazarlık aracı olarak açık bir dille ya da -hissettirme- şeklinde devreye sokuyorlar.

Geçenlerde Suudi Arabistan’la ilişkilerdeki normalleşme arayışlarını incelerken karşıma çıkan ambargo tablosu bu bakımdan gerçekten düşündürücüydü. Suudi Arabistan, geçen yıl Türk müteahhitlerinin bu ülkede yeni projeler üstlenmelerini neredeyse durma noktasına getirmiş, ayrıca bu yılın ilk çeyreğinde Türkiye’den ithalatını bir yıl önceki aynı döneme kıyasla yaklaşık yüzde 90 oranında kesmişti.

Suudi Arabistan’ın bu tutumunun gerisinde ilişkilerde siyasi düzeyde yaşanan sıkıntılar rol oynuyor. Suudi görevlilerin kendi vatandaşları olan gazeteci Cemal Kaşıkçı’yı 2018 yılında İstanbul’daki başkonsolosluklarında öldürüp cesedini ortadan kaldırmalarına Türkiye’nin uluslararası alanda verdiği kuvvetli tepkinin burada önemli bir faktör olduğunu tahmin etmek zor değil. Ayrıca, Suudi Arabistan’ın bölgede kendisine tehdit olarak gördüğü Müslüman Kardeşler örgütüne Türkiye’nin gösterdiği yakınlıktan -Mısır gibi- eskiden beri rahatsızlık duyduğu biliniyor.

MISIR CEPHESİNDEKİ TABLO

 Türkiye’nin Mısır ile ilişkilerini normalleştirme yönündeki çabalarına baktığımızda, ekonomik ilişkilerin siyasi düzeydeki sıkıntılardan ciddi bir şekilde etkilenmediğini belirtmeliyiz. Bununla birlikte, Mısır’da 2013 yılındaki gerçekleştirilen darbeden sonra ikili ilişkilerin bozulması, bu ülkenin Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de enerji alanındaki kurumsal yapılanmaların dışında tutma yönünde karşı hamlelerini beraberinde getirmiştir.

Mısır’ın Türkiye karşısında başvurduğu yöntem normalleşme sürecini belli siyasi koşullara bağlamasıdır. Kahire’nin normalleşme için çizdiği yol haritasında, Türkiye’de Sisi rejimine karşı yayın yapan muhalif TV kanallarının yayınlarının disiplin altına alınması, bir bu kadar önemlisi Kahire’deki rejimin terörist olarak ilan ettiği Türkiye’de bulunan bazı muhaliflerin Mısır’a iade edilmesi gibi talepler yer alıyor.

AB’NİN YAPTIRIM DENKLEMİ

 Türkiye’ye karşı yaptırım söyleminin Avrupa Birliği cephesinde tam anlamıyla yerleştiğini söylemek mümkün. AB, özellikle geçen yaz sonu ve eylül ayında Doğu Akdeniz’de Türkiye ile Yunanistan arasında sismik araştırma ve sondaj faaliyetleri nedeniyle savaş gemilerinin de sahaya çıkmasıyla yaşanan yüksek gerilimin ardından, yaptırım kartını Türkiye’ye karşı resmi politikası haline getirmiş bulunuyor.

AB’nin bu politikasının ilk adımı geçen 2 Ekim’deki AB Zirvesi’nde alınan bir kararla atılmıştı. Buna göre, “

Yazının Devamını Oku

Son hadiselerden almamız gereken ders

Gelecekte Türkiye’nin siyasi tarihini bilimsel bir bakışla kaleme almaya çalışacak olan araştırmacılar, bugünlere de uzanacak şekilde yakın tarihimizdeki hadiseleri anlamaya ve izah etmeye çalışırken problemli bir alanla karşılaşacaklar.

Bu alan, organize suç örgütleri ile devlet kurumlarının ve siyasetin kesişme noktalarını konu alıyor.

Muhtemeldir ki, yapılacak bir tespit, bu örgütlerin bazı önde gelen isimlerinin her seferinde özellikle siyaset kurumu ile ilişki tesis ederek kendilerine bir meşruiyet zemini devşirmeye çalıştıkları olacaktır. Ancak işin burada kalmadığı, yer yer siyasi süreçlere etki etmeye çalıştıkları, müdahil olabildikleri, hatta bazen ciddi sonuçlara da yol açtıkları bir olgu olarak teslim edilecektir.

Buradaki örtüşme alanlarının -siyasi konjonktüre ve ülkede hukuk düzeninin o andaki etkin işleyiş derecesine bağlı olarak- bazen genişlediği, bazen de daraldığı muhtelif vakalar üstünden anlatılabilecektir.

Ve sınırlı sayıda aktörün tekrarlayan bir döngü içinde sürekli sahnede boy göstermeye devam etmesi herhalde altı çizilecek temalardan biri olacaktır.

TÜRKBANK SKANDALI

Bu başlık üzerinde düşünürken, görevim gereği gazeteci olarak siyaseti Ankara’da çok yakından izlemek durumunda olduğum 1990’lı yılların ikinci yarısındaki gelişmeleri hatırlamaktan kendimi alıkoyamadım.

Bu çerçevede yakın tarihimizde önemli bir kırılma, 1998 sonbaharı Türkiye’de siyaset üzerinde bir deprem etkisi yapan Türkbank dosyasıyla yaşandı. Bu skandala, devletin açtığı bir banka ihalesini kazanan Korkmaz Yiğit isimli bir işadamının, muhtelif suçlardan birçok kez hüküm giymiş olan organize suç örgütü lideri Alaattin Çakıcı ile temasının bulunduğunun ortaya çıkması yol açmıştı.

İkisi arasındaki irtibatı gösteren istihbaratın devlet birimlerine gelmiş olmasına rağmen,

Yazının Devamını Oku

Ayasofya ve Atatürk’e saygı gereği

Türkiye’nin bir taraftan da pandemiyle mücadele ettiği 2020 yaz aylarındaki en önemli tartışma konularından biri Ayasofya’nın statüsünün yeniden camiye çevrilip çevrilmemesi meselesiydi.

Sonunda idari yargı alanında meydana gelen, aynı zamanda siyaset sahnesini de meşgul eden bir dizi gelişmenin ardından tam 86 yıl sonra Ayasofya yeniden cami olarak ibadete açıldı. 24 Temmuz 2020 günü kılınan cuma namazına AK Parti organizasyonunun da aktif katkısıyla Türkiye’nin dört bir tarafından gelen 350 bin dolayında insan katıldı.

Ayasofya’nın yeniden camiye dönüştürülmesi, kuşkusuz Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yalnızca başkanlığı değil bütün iktidar döneminin en iz bırakıcı icraatlarından biri olarak şimdiden kayda geçmiştir. Dini, kültürel, toplumsal ve siyasi sonuçları dikkate alındığında, her bakımdan çok yüklü anlamlar taşıyan, temel yönelişlerin altını çizen bir karardır.

TARTIŞMA İLK GÜNDEN BAŞLADI

Evet, Ayasofya’nın ibadete açılması çok kuvvetli bir adımdı ama gelin görün ki tartışmaların durmasına yardımcı olmadı.

Bu kez de bazı çevrelerde Atatürk’ün 1934 yılında Ayasofya’yı camiden müzeye çevirme kararını sorgulama, eleştirme hatta bu kararla bir hesaplaşma süreci başladı. Atatürk’ün 1934’teki kararını bir yenilgi olarak algılayan bazı muhafazakâr çevrelere, bu kararın tersyüz edilmesinin de yetmediği anlaşılıyor.

Aslında bunun ilk işareti daha 24 Temmuz günü Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Erbaş’ın elinde kılıçla çıktığı minberde okuduğu hutbede “Bizim inancımızda vakıf malı dokunulmazdır, dokunanı yakar; vakfedenin şartı vazgeçilmezdir, çiğneyen lanete uğrar” demesiyle alınmıştı.

Vakfedenin şartını değiştiren Atatürk olduğuna göre, bu çok ağır sözlerin gittiği adres belliydi. Bu sözlerin kamuoyunda rahatsızlığa yol açmaması beklenemezdi.

Ardından Ayasofya’ya başimam olarak atanan Prof.

Yazının Devamını Oku

Darbe sabahı Harp Okulu’nun önündeki ‘dayak tüneli’

27 Mayıs darbesinin gerçekleştirildiği gün Polatlı Topçu Okulu’nda Tabur Komutanı olan Yarbay Tarık Güryay’a verilen görev, Kara Harp Okulu’nda emniyeti sağlamaktı. Ankara’da Demokrat Partili bakanlar, milletvekilleri ve iktidara yakın bazı üst düzey kamu görevlileri evlerinden toplanarak askeri araçlarla Harp Okulu’na getiriliyordu.

Harp Okulu’nun bahçesinde askeri araçtan indirildikleri noktadan binanın kapısına kadar olan mesafe tutuklular için büyük bir kâbustu.

Devrilen Menderes hükümetinin Adalet Bakanı Celal Yardımcı, “Harbiye’ye girdiğimizde yolun iki tarafı asker ve subay tüneli halindeydi. Her gelen arabaya saldırdıkları anlaşılıyordu” diye anlatıyor. Yardımcı da o tünele girecektir.

BARAJIN AZGIN SULARINA DÖNMÜŞ SUBAYLAR

 Darbe sabahı Harp Okulu’nun bahçesinde yaşanan hadiselere ilişkin bütün tanıklıklar, Yardımcı’nın sözünü ettiği “tünel”e itilen DP’lilerin çoğunluğunun dövüldükten sonra binaya girebildiklerini gösteriyor.

Nitekim Yarbay Güryay da, okulun önündeki ortamı şöyle anlatıyor:

Harp Okulu’nun etrafı ve bilhassa ön kısmı çoğu subaylardan müteşekkil bir öfkeli insanlar kalabalığı ile dolmuştu... Hele yıkılmış DP iktidarının isimleri halk arasında pek kötüye çıkmış simaları getirildikçe, setlerini yıkmış koskoca bir barajın azgın sularına dönmüş bu insanların gazabını önlemek, beşer gücünün gösterebileceği bir marifet değildi.”

DP’lilerin maruz kaldıkları saldırıları “Gazabın son derece aşırı şekilde mübalağa edilmiş tepkileri” olarak nitelendiriyor Güryay. Bu muameleye hedef olanlar arasında Murat Ali Ülgen, Samet Ağaoğlu, Hamdi Sancar, Kemal Çakın’ı hatırladığını aktarıyor.

MENDERES LİNÇTEN NASIL KURTULDU?

Yazının Devamını Oku

Çin’den aşıların gecikmesinin nedeni Uygur Türkleri meselesi mi?

Çin Halk Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Wang Yi, bundan iki ay önce 24 Mart günü Ankara’ya ayak bastı.

Konuk bakanla yapılan görüşmelerdeki önemli bir gündem maddesi, Çin’in taahhüt ettiği Sinovac aşılarının tesliminde ortaya çıkan gecikmelerdi.

Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre Wang Yi’nin geldiği 24 Mart günü sabahı saat 09.00 itibarıyla Türkiye’de yapılmış olan toplam aşı miktarı 13 milyon 844 bin 506 doza ulaşmıştı. Bu toplam içinde iki doz aşı olmuş vatandaşların sayısı 5 milyon 723 bin 377’ydi.

İlk aşının 13 Ocak’ta Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’ya yapıldığını hatırlarsak, iki buçuk aya yakın bir zaman geçmişti. Yaşanan sorun, Çin’in yaptığı teslimatın imza attığı sözleşme ile taahhüt ettiği miktarın çok altında kalmış olmasıydı.

Kasım ayında yapılan anlaşmaya göre, Pekin merkezli Sinovac firması, aralık-ocak-şubat döneminde 50 milyon aşıyı Türkiye’ye teslim etmiş olacaktı. Şubat ayında varılan ikinci bir mutabakat çerçevesinde, bunu mart-nisan döneminde gelecek ikinci bir 50 milyon dozluk parti izleyecekti. Böylelikle, gelen toplam 100 milyon dozla mayıs ayı sonuna kadar 50 milyon vatandaşın iki kez aşılanması suretiyle, Türkiye yaza toplumsal bağışıklık açısından kısmen rahatlamış bir şekilde girecekti.

Oysa mart ayı sonu yaklaşırken toplamda ancak 13.8 milyon doz aşı yapılabilmişti. Teslimat, altına imza atılan takvimin çok gerisindeydi.

AŞI VE UYGUR TÜRKLERİ AYNI GÜNDEME GİRİNCE

Çin teslimatı neden geciktiriyordu? Gerisinde siyasi bir neden mi yatıyordu?

Bu soruya yanıt ararken Dışişleri Bakanı

Yazının Devamını Oku

Aşı stratejisinde karşılıksız çıkan vaatler

Prof. Uğur Şahin ve Dr. Özlem Türeci’nin kurucu ortak oldukları Alman BioNTech firması ile varılan ve eylül ayı sonuna kadar 120 milyon doz mRNA aşısının teslim edilmesini hedefleyen mutabakat, COVID-19 salgınıyla mücadelede ülkemizde genel bir iyimserlik dalgasının yerleşmesine yol açmış bulunuyor.

Geçen cumartesi günü yayımlanan “Türkiye BioNTech Tercihinde Neden Geç Kaldı?” başlıklı yazımızda, Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’nın ilk aşamada bu seçeneğe mesafeli baktığını, tercihini Çin aşısı Sinovac üzerinde kullandığını hatırlatmıştık. Koca’nın bütün aşı stratejisini, bu tercihle birlikte nisan ayından itibaren yerli aşının devreye gireceği gibi dayanaksız çıkan bir varsayım üzerine inşa ettiğini kendi açıklamaları üzerinden göstermiştik.

Türkiye’nin salgınla mücadelede azımsanmayacak bir zaman süresini kaybetmesine neden olan bu kararların ardından şimdi BioNTech’in seçeneğinin ön plana çıkmasıyla yeni bir evreye geçiliyor. Salgınla mücadeledeki bu dönemeç noktasında, geride bıraktığımız dönemde kamuoyuna yapılan vaatlerle bu vaatlerin gerçekleşme durumunu karşılaştırıp, bir döküm çıkartmakta yarar var.

TOPLUMUN ANCAK YÜZDE 14.25’İ AŞILANABİLDİ

Tabii bu karşılaştırmayı yapabilmek için salgına karşı aşılamanın 13 Ocak’ta başlamasından sonra geçen yaklaşık dört buçuk aylık süre zarfında aşı kampanyasının nasıl bir akışta seyrettiğini de dikkate almamız gerekiyor. Yazımızı tamamlayan grafik uygulanan bir ve iki doz aşıların toplamlarını haftalık zaman dilimleri üzerinden gösteriyor.

Tablodaki nihai toplam dün sabah saat 09.00’da Sağlık Bakanlığı’nın web sitesindeki resmi veriyi esas alıyor. Buna göre, yeni bir hafta başlarken dün sabah itibarıyla bugüne dek yapılmış toplam aşı miktarı 27 milyon 876 bine gelmişti. İki doz aşı olmuş vatandaşlarımızın sayısı 11 milyon 919 düzeyindeydi. Dün saat 16.30 sularında bu sayı 12 milyon eşiğini geçti.

Türkiye’nin nüfusu TÜİK’e göre 83 milyon 614 bin dolayında. Buradan hareketle, geçen dört buçuk aya yakın süre  içinde nüfusun henüz yüzde 14.25’inin aşılanmış olduğunu söyleyebiliriz. Genel kural olarak, güvenli bir toplumsal bağışıklık eşiğine ulaşılabilmesi için nüfusun yüzde 75’inin aşılanmış olması gerekiyor.

Kuşkusuz, COVID-19 geçirmiş olan 5 milyonun üzerindeki insanın da bağışıklık kazandığını kabul ederek bu hesaba dahil etmeliyiz. Ayrıca, bu hastalığı farkında olmadan geçirenlerin sayısı bilinmiyor. Her halükârda, Türkiye’nin bu güvenli eşiğin çok uzağında durduğunu teslim etmek durumundayız.

Bu tablonun bize gösterdiği en önemli olgu, şu ana kadar ağırlıklı olarak Çin’den gelen aşıların düzenli bir tedarik akışının olmadığı, akışın sürekli iniş çıkışlar gösterdiğidir. Bu arada, en sıkıntılı zaman kesitinin 10-16 Mayıs haftası olduğunu söylemek mümkündür.

Yazının Devamını Oku

Türkiye BioNTech tercihinde neden geç kaldı?

Önceki akşam Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’nın başkanlığında yapılan Koronavirüs Bilim Danışma Kurulu Toplantısı bir “ilk”e sahne oldu.

Toplantının videokonferans üzerinden hazır bulunan iki önemli konuğu vardı: COVID-19’a karşı mRNA aşısını geliştiren, BioNTech’in kurucu ortakları olan Prof. Uğur Şahin ve Dr. Özlem Türeci...

Sağlık Bakanı, kurul toplantısından sonra yaptığı açıklamada, “BioNTech ile 1 milyon dozla başlayan tedarik sürecinde şu an itibarıyla 120 milyon dozluk anlaşma imzalandığını” duyurdu. Koca, bu toplam içinde “6.1 milyon dozun şu ana kadar teslim edilmiş olduğunu” da ekledi.

Prof. Şahin ise açıklamasında varılan mutabakat çerçevesinde “Haziran ayının sonuna kadar 30 milyon doz getirmek, temmuz, ağustos ve eylül ayında 120 milyon dozu tamamlamak istediklerini” belirtti. Prof. Şahin, “Biz gece gündüz çalışacağız Türkiye’ye aşıyı zamanında getirmek için” diye konuştu.

ŞAHİN VE TÜRECİ GÜVEN VERİYOR

Bakan Koca ve Prof. Şahin’in önceki akşam yaptıkları bu açıklamalar, COVID-19’a karşı aşılama kampanyasında Çin Halk Cumhuriyeti kaynaklı SINOVAC aşısının teslimatındaki gecikmeler ve sürekli revize edilen hedefler nedeniyle aylardır yaşanan büyük belirsizliğin ardından ilk kez bu alanda iyimserliğe kapıyı açan bir nitelik taşıyor.

Prof. Şahin ve Dr. Türeci’nin bilim insanı kimliklerinin taşıdığı ağırlık, buluşlarıyla bütün dünyada temayüz etmelerine yol açan yetkinlikleri ve kurucu ortağı oldukları şirketlerindeki profesyonel ölçüleri esas aldığımızda, üstlendikleri bu taahhütleri yerine getirmek için azami çabayı gösterecekleri hususunda kuşku yoktur.

Gerçekten de Çin aşısının gelişiyle ilgili olarak aylardır yaşanmakta olan kafa karışıklığından sonra BioNTech aşısının 120 milyon dozluk bir partiyle devreye girecek olması, aşılama hedeflerine ilişkin denklemde yepyeni bir durumdur. Planlandığı şekilde yürürse, her kişiye iki doz üzerinden hesapladığımızda, 60 milyon insanın aşılanabileceği anlamına gelir. TÜİK’e göre Türkiye’nin nüfusunun 83.6 milyon dolayında olduğu hesaba katıldığında BioNTech’in taahhüdü nüfusun yüzde 72’sine yaklaşıyor.

Dün akşam itibarıyla 12 milyona yakın vatandaşımızın zaten iki doz aşı olduğu da hesaba alındığında, önümüzdeki eylül sonuna kadar hedeflenen toplumsal bağışıklık oranının üstüne çıkılması pekala mümkündür. Yeter ki, BioNTech ile yapılan anlaşma tam anlamıyla hayata geçirilebilsin...

Yazının Devamını Oku