"Sedat Ergin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Sedat Ergin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Sedat Ergin

Cinayet hükümlüsü mağdur, psikiyatri hastası tanık olunca...

DAVANIN mağduru olduğunu iddia edenlerden biri, insan öldürmekten mahkûmiyeti olan, teşkilattan ihraç edilmiş eski bir polis.

Adı Mevlüt Saldoğan. Gezi protestolarının yaşandığı 2013 Haziran ayı başında Eskişehir’de 19 yaşındaki üniversite öğrencisi Ali İsmail Korkmaz’ı yerdeyken tekmeleyerek ölümüne yol açtığı sabit görülerek mahkeme tarafından 10 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırılmış. Bu, Yargıtay aşamasından da geçerek kesinleşmiş bir ceza.

Yargının bir insanın ölümünden sorumlu tutarak mahkûm ettiği bu şahıs, İstanbul’da görülmekte olan ve Osman Kavala’nın bir numaralı sanık olarak yargılandığı Gezi davasının ‘mağdurları’ndan biridir.

Bu davaya bakan İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi, Saldoğan’ın ‘Gezi olaylarından dolayı maddi ve manevi zarar gördüğü, işini ve eşini kaybettiği’ gerekçesiyle davaya ‘mağdur’ sıfatıyla katılma talebini kanuna uygun ve makul bularak, başvurusuna olumlu karşılık verdi. Bu karar geçen ay 24 Aralık tarihindeki celsede alındı. Saldoğan, 2016’da denetimli serbestlik süresinin iki yıla çıkartılması sonucu tahliye olmuştu.

Mahkemenin bu kararıyla Türk yargısı gözünde artık muteber bir şahıs statüsü kazandığı için Saldoğan’ın duruşma salonundan içeri adım atması önünde hiçbir engel yoktur. Üstelik, mahkemenin sanıklar hakkında vereceği kararı ‘mağdur/katılan’ sıfatıyla temyiz etme hakkına da sahiptir bu cinayet hükümlüsü.

KİŞİLİK BOZUKLUĞU NEDENİYLE TSK’DAN ATILMIŞ

Şimdi mağdurlardan davanın tanıklarına geçelim. Tanıklarından biri, yazdığı kitabında bir dönem tedavi gördüğü Haydarpaşa Askeri Hastanesi’nde kendisine ‘paranoid ve borderline kişilik’ teşhisi konduğunu, ‘psikiyatrik uygunsuzluk’ gerekçesiyle 2002 yılında binbaşı rütbesindeyken TSK ile ilişiğinin kesildiğini anlatan bir eski asker. Sivil hayata katılınca Türkiye Komünist Partisi’ne üye olmuş, ancak 2015’te TKP’den atılmış.

Adı da tartışmalı bir tanık. Murat Papuç diye bilinirken son zamanlarda Murat Eren ismiyle ortaya çıkıyor.

Farklı tarihlerde verdiği muhtelif ifadeler yan yana konduğunda tutarlı bir çizgi tespit edebilmek güç. Örneğin, 2018 yılındaki bir ifadesinde Gezi olaylarını meşru gördüğünü, kendisinin de katıldığını söylerken, 2019’daki tanık ifadesinde Gezi ile ilgili suçlayıcı ifadeler kullanabiliyor.

TANIK DİNLENİRKEN SAVUNMAYA HABER VERİLMEDİ

Keşke mesele yalnızca bu şahısların yargılama sürecine dahil edilmelerine ilişkin kararlarla sınırlı olsaydı.

Konuyu rahatsız edici hale getiren bir başka gelişme daha var tanık Murat Papuç ile ilgili. Sorun, mahkeme heyetinin bu tanığın ifadesini ‘duruşmada hazır bulunma ve tanığa soru sorma hakkı’na sahip olan sanık avukatlarının çağrılmadığı iki ayrı kapalı oturumda almış olması.

İzlenen yöntem 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) açık hükümleri dikkate alındığında usul açısından çok problemli bir duruma işaret ediyor.

CMK, getirdiği hükümlerle ceza davası açılarak mahkemede yargılama aşamasına geçilmesinden sonra tanıkların dinlenmesi sırasında savunmanın muhakkak hazır bulunmasını ve soru sorma hakkına sahip olmasını öngörüyor.

Ancak tanık Papuç’un dinlenmesi aşamasında savunma tarafı CMK’nın sağladığı hak ve güvencelerden yoksun bırakılmıştır.

CEZA MUHAKEMESİ KANUNU NE DİYOR?

Mahkeme heyeti, tanığı dinlerken savunma tarafını  duruşmaya çağırmamasını CMK’nın 58’inci maddesinin 3 fıkrasına dayanarak gerekçelendiriyor. Bu madde, “Hazır bulunanların huzurunda dinlenmesi, tanık için ağır bir tehlike teşkil edecek ve bu tehlike başka türlü önlenemeyecekse ya da maddi gerçeğin ortaya çıkarılması açısından tehlike oluşturacaksa; hâkim, hazır bulunma hakkına sahip bulunanlar olmadan da tanığı dinleyebilir” diyor.

Bu ifadeye dayanarak ‘hazır bulunma hakkına sahip bulunanlar’, yani avukatların çağrılmamasının yasal bir dayanağı olduğunu düşünebilirsiniz.

Ama öyle değil...

Çünkü bu maddenin sonraki iki cümlesi “Tanığın dinlenmesi sırasında ses ve görüntülü aktarma yapılır. Soru sorma hakkı saklıdır” diye devam ediyor.

Demek ki, yasa tanık açısından tehlike olması halinde bu istisnayı getirse bile, bunu “tanığın dinlenmesi sırasında” yani eşzamanlı bir şekilde avukatlara sesli ve görüntülü aktarma yapılması koşuluna bağlıyor ve ayrıca avukatlara soru sorma hakkını tanıyor.

Peki tanık Papuç’un dinlenmesi sırasında SEGBİS üzerinden sesli ve görüntülü aktarma yapılmış mıdır? Yanıt: hayır...

Mahkeme, bunun yerine ifade tutanaklarını sonradan UYAP üzerinden elektronik postayla avukatlara gönderme yoluna gitmiş ve soruların yazılı olarak iletilebileceğini belirtmiştir. Sizin anlayacağınız, bir tür ‘elektronik posta üzerinden yargılama’ yöntemi var burada. Üstelik mahkeme bu tasarrufu yaparken gönderdiği tanık ifadeleri avukatların bazılarına ulaşmış, bazılarına ulaşmamıştır.

BU YARGILAMADAN ADALET BEKLEMEK

Bitmedi... Mahkeme heyeti, 25 Aralık 2019 ve 20 Ocak 2020 tarihlerinde Papuç’un ifadesini aldığı oturumlara savunmayı çağırmazken savcılık makamı duruşma salonunda pekala hazır bulunmuştur. Bu uygulama, iddia makamı ile savunma arasında mutlak eşitliği gözeten ‘silahların eşitliği’ ilkesinin bariz bir ihlalidir.

Usulle ilgili bütün bu sorunlu uygulamaları yan yana getirdiğimizde, “Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez” şeklindeki Anayasa’nın 38’inci maddesine aykırı bir tablo ortaya çıkıyor.

Geçen salı günü Silivri’de görülen Gezi davasının yedinci duruşmasını konu alan haberleri tararken, ‘kanuna aykırı olarak tanık dinlendiği’ gerekçesiyle mahkeme heyeti için yaptıkları ‘reddi hâkim’ taleplerinin kabul edilmemesi üzerine avukatların protesto amacıyla mahkeme salonunu terk ettiklerini okudum. Mahkemede ne olmuş diye biraz araştırdığımda karşıma bu gerçekler çıktı.

Bir katilin ‘mağdur’, bir ‘paranoid kişilik’in ‘tanık’ olduğu ve CMK hükümlerine itibar edilmediği bir yargılama sürecinden adalet bekleyebilir miyiz?

 

X