GeriSedat ERGİN Bir gazeteciden çok fazlası Türk basınında bir müessese: Sami Kohen
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Bir gazeteciden çok fazlası Türk basınında bir müessese: Sami Kohen

Gazeteci Sami Kohen’i anlatan bir yazı için yola koyulduğumuzda, “mesleğe ne zaman başladığı” sorusu bizi 1930’lu yılların sonunda Şişhane’deki bir evin salonuna kadar götürür. Kohen ailesinin evi aynı zamanda bir gazetenin yazıişleri gibidir. Henüz kısa pantolonlu olduğu, ortaokula başladığı yıllar... Ancak 13 yaşında ilk yayını bir şiirdir. Daha sonra onu 70 yılı aşkın gazetecilik hayatında dünya tarihinde iz bırakan pek çok olayın tanığı olarak görürüz.

KOHEN ailesinin oturduğu, İstanbul Şişhane’de Müellif Sokak’taki Çinili Apartman’ın birinci katındaki daire, aynı zamanda evin reisi Albert Kohen’in sahibi ve yayın yönetmeni olduğu, iki haftada bir çıkan “La Boz de Türkiye” (Türkiye’nin Sesi) dergisinin merkezi de sayılırdı. Bu, birinci ve ikinci sayfalarının Türkçe, diğer sayfalarının bir kısmının Ladino (Yahudi İspanyolcası) bir kısmının ise Fransızca yayımlandığı, abonelik sistemiyle yürüyen bir dergiydi. O dönemde İstanbul’daki Musevi cemaati içinde her üç dil de kullanılıyordu. Dergi, o tarihlerde Türkiye’de toplam nüfusu 80-90 bin aralığında (Bugün 15 bin dolayında) tahmin edilen Musevi cemaatine seslenen tek yayın organıydı.

Bir gazeteciden çok fazlası Türk basınında bir müessese: Sami Kohen


İlk sahibi Türkiye’den Uruguay’a göç edince, dergiyi fiilen yazıişleri müdürlüğünü yürüten, yazıların çoğunu yazan Albert Kohen devralmıştı. Ancak bu geçiş sırasında derginin “La Boz de Oriente” olan adı değişmişti. Çünkü Albert Kohen devir işlemleri nedeniyle gerekli izin için Ankara’ya Matbuat Umum Müdürlüğü’ne gittiğinde, “La Boz de Oriente, Şark’ın Sesi, Doğu’nun Sesi anlamına geliyor. Türkiye Şark memleketi değildir. Niye La Boz de Oriente” uyarısıyla karşılaşmıştı. Albert Kohen de “O zaman -La Boz de Türkiye- yani -Türkiye’nin Sesi- yapalım gazetenin adını” demişti.

Baba Kohen, aslında bankacıydı. İstanbul’daki Selanik Bankası’nın muhaberat bölümünün başındaydı. Dergiyi büyük ölçüde fahri bir uğraş olarak yayımlıyordu. Derginin Karaköy’de küçük bir bürosu bulunmakla birlikte, ana merkezi gerçekte Şişhane’deki evleriydi. Tahrir heyeti, yani yazıişleri kurulu da her pazartesi akşamı düzenli bir şekilde bu evin salonundaki masanın etrafında toplanırdı.

Aralarında şair-avukat Avram Nom, gazeteci Marsel Şalom, tarih profesörü Abraham Galante gibi isimlerin de dahil olduğu tahrir heyetinin sonradan düzenli müdavimlerinden biri de evin küçük çocuğu Sami Kohen olacaktı.

Sami Kohen’i anlatan bir yazı için yola koyulduğumuzda, “mesleğe ne zaman başladığı” sorusu bizi işte Şişhane’deki bu evin salonuna kadar götürüyor. Kendisinin 1928 doğumlu olduğunu, babasının da gazeteyi 1938 yılında devraldığını hesaba katarsak, onun evde gazetecilik ortamını teneffüs etmeye başlaması da bu dönem olmalıdır. Yani henüz kısa pantolonlu olduğu, ilkokul sonu, ortaokula başladığı yıllar...

13 YAŞINDA MATBAAYA GİTMEYE BAŞLADI

Tahrir heyetindekiler masada toplandıklarında, orada bir köşede durup bakardım arada bir. Bunun bir etkisi oldu benim üzerimde. Ben de yazabilir miyim, onlar gibi yapabilir miyim diye düşünmeye başladım” diye anlatıyor, geçenlerde yayımlanan “Ver Elini Dünya, 70 Yıllık Gazetecilik Serüveni” başlıklı nehir söyleşi kitabında Sami Kohen.

Bir gazeteciden çok fazlası Türk basınında bir müessese: Sami Kohen

Ama ilk yayını bir haber değil, bir şiirdi. Ortaokul öğrencisiyken şiir yazmaya başlamıştı. Kendisi de şair olan tahrir heyetinden Avram Nom, bir şiirini beğenerek dergide yayımlamaya karar verdi. Şiir 1 Şubat 1941 tarihli nüshasında çıktı derginin. Henüz 13 yaşındaydı. 15-16 yaşlarından itibaren dergide yazıları çıkmaya başladı.

Bu arada, 13-14 yaşlarından itibaren babası yazıları dizdirmek üzere Babıâli’deki Hüsnütabiat Matbaası’na gittiğinde kendisine eşlik etmeye başladı. Daha sonra 16-17 yaşlarına geldiğinde, babası yerine yine Babıâli’deki İlancılık Şirketi’ne giderek, gazeteye gelen ilanları almak görevi de ona düşecekti.

Bu yönleriyle baktığımızda henüz Musevi Lisesi’nde öğrenciyken, bir derginin yazıişlerinden, matbaada basımına ve ilanına kadar her yönü hakkında yaşına göre oldukça bilgi sahibiydi Sami Kohen.

VARLIK VERGİSİ KOHEN AİLESİNİ SARSIYOR

Derginin yayın hayatı sürerken İkinci Dünya Savaşı’nın olumsuz koşulları bütün ağırlığıyla Türkiye’nin de üzerine çöktü. Hitler’in ordusu Avrupa’nın önemli bir bölümünü işgal ederken, “La Boz de Türkiye” kıta Avrupa’sında yayın hayatını sürdüren tek Musevi gazetesiydi. Böyle de olsa Türkiye’de tek parti döneminin azınlıklara yönelen ayrımcı uygulamaları Kohen ailesini de birçok yönden sarsmaya başladı.

Önce 1942 yılında büyük ağırlıkla azınlıkları hedef alan Varlık Vergisi sorunu... Dar bir kadronun önemli ölçüde amatörce bir çabayla çıkardığı, kendi yağıyla kavrulan  cemaat dergisine astronomik bir vergi kondu. Bu vergiyi ödemeyenler Erzurum Aşkale’de çalışma kampına gönderiliyordu. Sami Kohen, “Bizim için konan verginin tamamını hatırlamıyorum. Yalnız babam şöyle dedi: ‘Benim bu parayı ödemem için beş sene çalışmam lazım. Tan gazetesine bile bu kadar vergi koymamışlar’. Büyük bir sıkıntı oldu.”

Albert Kohen’in bu vergiyi ödeyebilmek için yıllarca maaşlarından biriktirdiği tasarruflarını Maliye’ye aktarması yetmedi, ayrıca çalıştığı bankadan kredi almak zorunda da kaldı. Kohen, o günleri şöyle hatırlıyor:

Babam bankanın çalışanı olduğu için böyle bir imkâna sahipti, borçlandı ve borcunu ödedi. Yoksa belki de Aşkale’ye gitmesi gerekecekti. Nitekim yakın dostlarımızdan, akrabalarımızdan bu hale düşenler oldu. Ben çok gençtim. Tabiatıyla bu durum beni çok rahatsız etti. Biz ki bu kadar milliyetçi bir hava içinde büyüdük. Bu gazete ki Erzincan depreminde Yahudi diyasporasına ‘yardım edin’ çağrısı yapmıştı. Böyle bir vazife yapan, bir hizmet üstlenen gazeteye siz geliyorsunuz ve onu yıkacak bir vergi koyuyorsunuz. Babam tahammül edemedi tabii. Neticede vergiyi ödedik ama bu arada olan oldu.”

Aileyi sarsan ikinci üzücü olay büyük ablası Mari’nin kocası tüccar Vitali Yanni’nin askerliğini yapmış olduğu halde yeniden askere alınması, ayrıca yine Varlık Vergisi nedeniyle bütün servetini kaybetmesiydi. Eniştesi, ikinci askerlik dönüşü ailesiyle İsrail’e göç etti.

‘LA BOZ TÜRKİYE’ KAPANIYOR ‘YENİ İSTANBUL’ YILLARI BAŞLIYOR

Sami Kohen, babasını 1949 yılında kaybetti. Derginin bütün sorumluluğu üstüne kaldı. Henüz 21 yaşındaydı. Hem başyazar hem de patrondu artık. Bir dizi yenilik yaptı bu yayına daha dinamik bir kimlik verebilmek için. Önce adını “Türkiye’nin Sesi” olarak değiştirdi. Formatını gazete ebadına getirdi, ayrıca haftada bir yayımlamaya başladı. Ancak ciddi bir şekilde zorlandı. Bir noktadan sonra ilanlar da iyice yetersiz kalmaya başladı ve Sami Kohen baba yadigârı derginin yayın hayatına bir yıl sonra son vermek zorunda kaldı.

Ama gazetecilikten kopmak yoktu. Hedefi, bir günlük gazetede dış haberler servisinde çalışmak, mümkünse bir de yabancı gazete ya da derginin Türkiye muhabirliğini üstlenmekti. Hem Fransızca hem de İngilizce bilmesi büyük bir avantajdı.

Önce Anadolu Ajansı’na başvurdu. Sınavın çok iyi geçmesine karşılık kazananlar listesinde adını göremedi. O sınavda “Gayrimüslimler burada çalışamaz” şeklindeki görünmeyen bir duvara takıldığını yıllar sonra ajansın bir yöneticisinden öğrenecekti.

Ve 1950 yılı ekim ayında Habip Edip Törehan’ın çıkarttığı Yeni İstanbul gazetesine girdi. Gazeteye girişinin öyküsü çok renkli. Çünkü Sami Kohen iş başvurusunda bulunmak yerine, Ortadoğu’daki gelişmeleri anlatan bir yazı kaleme alıp gazetenin genel yayın müdürüne posta ile göndermek yolunu seçti. Pek ümidi de yoktu. Bir sabah Yeni İstanbul’u alıp okurken kendi yazısıyla karşılaştı, müthiş bir sevinç duydu.

Bunun üzerine iki-üç yazı daha yolladı. O yazılar da yayımlandı. Derken gazetenin başyazarı Mustafa Nermi’nin sekreterinden bir mektup aldı. Gazetenin merkezine görüşmeye davet ediliyordu. Nermi ile tanışmasını gazetenin patronu Habip Edip Törehan ile görüşmesi izledi. Gazetede yalnızca dünya haberlerine ayrılmış bir bölüm açmak isteyen Törehan, Kohen’i bir aylık ücretsiz deneme dönemi için Yeni İstanbul’da başlattı. Akşamları 19.00 ile 02.00 arasındaki bu mesai Kohen’in gündüz Gazetecilik Enstitüsü’ndeki derslerine devam edebilmesini de mümkün kıldı.

BABAMIN İSMİNİ REDDİ MİRAS YAPAMAM

Mesaisi beğenilince bir ay sonra tam kadrolu olarak Yeni İstanbul’da çalışmaya başladı. İmzalı yazılarıyla kısa zamanda dikkat çekti. Bir gün patronu Törehan kendisini yanına çağırdı. Hiç beklemediği bir öneriyle karşılaştı. Törehan, Kohen isminin yadırganabileceğini belirterek şöyle dedi:

İstikbal için çok şey vaat ediyorsun. Kendine uygun müstear bir isim bul. Bu isim altında meşhur olursun.”

Kohen, şu yanıtı verdi kendisine:

Ne demek istediğinizi anladım. Kusura bakmayın, bu benim aile ismim. Pederimden kalma bir miras. Ben reddi miras yapamam...”

Törehan, söze girdi “Dur evladım, biz burada konuşuyoruz. Israr ediyorsan sen yine devam et aynı isimle. Bunu unut...

Kohen’in Yeni İstanbul’a katılmasından sonra sayfaların bir bölümünün tamamen dış haberlere ayrılmasıyla kendi ifadesiyle Babıâli’de bir çığır açılmış oldu. Kohen, “Benim katılmamla Türk basınında ilk defa bir eleman sadece dış haberlere bakmaya başladı, tek bir kişi için bir ünite kuruldu” diye konuşuyor nehir söyleşiyi yapan Nihal Boztekin’e.

ABDİ İPEKÇİ İLE KURULAN DOSTLUK

Yeni İstanbul yılları Türk basını için önem taşıyacak kuvvetli bir dostluğun kurulmasına da vesile oldu. Bu gazetede çalışanlardan biri de Kohen’den iki ay önce burada işe başlamış olan Abdi İpekçi’ydi. Kısa zamanda kaynaştılar. Kohen, 1952 yılı sonunda askerden döndüğünde Abdi İpekçi, Mithat Perin’in çıkarttığı popüler bir akşam gazetesi olan İstanbul Ekspres’te yazıişleri müdürü unvanıyla çalışmaya başlamıştır. Kohen, Perin’in teklifini kabul ederek İstanbul Ekspres’e, İpekçi’nin yanına geçti. Sonradan çok yakın arkadaş olacağı Halit Kıvanç gazetenin spor yazarıdır. Sabahları 06.30’da gazeteye gittiğinde ilk işi sobayı yakmak olur. Her sabah tekrarlanan bu egzersiz, kaloriferli bir evden gelen Sami Kohen açısından çok yeni bir tecrübedir.

1954 yılı, yalnızca İpekçi ve Kohen’in kariyerleri değil, Türk basın tarihi için bir dönüm noktasıdır. Milliyet’in sahibi Ali Naci Karacan, gazetede bir hamle yapma kararı verdiğinde Abdi İpekçi’ye genel yayın yönetmenliğini önerir. İpekçi Milliyet’te çalışacağı ekibi oluştururken Kohen’e de teklif yaptığında, “Anca beraber kanca beraber” yanıtını alır. Milliyet’e geçen bu ekipte Halit Kıvanç da vardır.

Milliyet, İpekçi’nin yenilikçi hamleleriyle kısa zamanda kendisini prestijli bir gazete olarak kabul ettirir. Bu ekibin dış haberler müdürü ve köşe yazarı olarak en önemli aktörlerinden biri de İpekçi’nin en yakın çalışma arkadaşlarından biri kimliğiyle Sami Kohen’dir.

Günümüzün gelişmiş haberleşme, iletişim imkânları içinde dünyamız küçük bir köye dönüşmüştür. Oysa haberleşme mecralarının yalnızca yabancı ajans, radyo ve gecikmeli gelen yabancı gazete ve dergilerden ibaret olduğu o yıllarda, gazetelerin dış haber servisleri dünyayı Türk kamuoyuna bağlayan birer köprü işlevi görüyordu. Sami Kohen ve başında olduğu servis, işte bu çok önemli köprülerden biriydi.

Sonraki dönemde Milliyet’in dış haberler servisi Türk basınında bir ekol olarak ortaya çıktı. Mehmet Ali Birand, İpekçi’nin tavsiyesiyle yanına yardımcı olarak aldığı ilk gazeteci oldu. Dinçer Güner, Özer Yelçe, Cemre Birand, Murat Bardakçı bu serviste çalışmış isimlerden bazılarıdır.

Bir gazeteciden çok fazlası Türk basınında bir müessese: Sami Kohen

DIŞ HABERCİLİĞE GETİRDİĞİ YENİLİKLER

Kohen’in dış habercilik anlayışına kattığı kayda değer bir unsur, bu alanı yalnızca masa başa bir çeviri uğraşı olarak görmeyip, servisin mensuplarının sahada olması gerektiğine inanması, bunu teşvik etmesidir. Kendisi de her fırsatta sahaya çıkmış, önemli gazetecilik başarılarına imza atmıştır.

Bir kere, Türkiye’nin dış ilişkilerindeki temel sorunlarla ilgili gelişmeleri sahada süreklilik içinde izlemiştir. Örneğin, 1950’li yılların ortalarından itibaren Kıbrıs sorununun bütün aşamalarına tanıklık etmiştir. 1955’te Londra’da yapılan ve Türkiye’yi dönemin dışişleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun temsil ettiği Kıbrıs görüşmeleri bunlardan biridir. Keza 1965 yılında Lefkoşa’ya giderek dönemin “Kıbrıs Cumhuriyeti” Cumhurbaşkanı Başpiskopos Makarios’tan mülakat alan ilk gazetecidir.

Kohen’in seyir defterinde “ilk”lerin sayısı o kadar çoktur ki. Türkiye için birer bilinmez olan pek çok ülkenin kapısından içeri girerek Türk kamuoyuna anlatmıştır. 1963 yılında gittiği Arnavutluk, 1965 yılında Vietnam, 1971 yılında Çin Halk Cumhuriyeti, 1985 yılında Kuzey Kore bunlar arasında bazılarıdır.

BEŞİKTAŞ’IN MASÖRÜ KİMLİĞİYLE ARNAVUTLUK’A NASIL SIZDI?

Bütün bunlar içindeki en renkli Sami Kohen klasiği 1963 yılında Arnavutluk’a girmesinin öyküsüdür. O dönemde Enver Hoca’nın liderliğindeki Arnavutluk tüm dünyaya kapılarını kapatmış bir ülkedir. Hiçbir gazetecinin bu ülkeden içeri adım atabilmesi mümkün değildir. Kohen ise Arnavutluk’a gitmeyi kafasına koymuştur. Bunun için Milliyet Spor Müdürü Namık Sevik’in katkısıyla yaratıcı bir formül bulunur. 1963 yılında Balkan Futbol Kupası finallerinde ev sahipliği sırası Arnavutluk’a gelmiştir ve Türkiye’yi Beşiktaş temsil edecektir. Ancak gizli servislerin başvuracağı türde bir organizasyonla Sami Kohen, toplu vizeyle Tiran’a giden Beşiktaş kafilesine takımın masörü olarak dahil edilir. Bu şekilde Beşiktaş takımının içinde gizlenerek Arnavutluk’a sızan Sami Kohen, kulübün masörü kimliğiyle halkın arasına karışır, çok sayıda fotoğraf çeker. Ve sonunda yakayı ele verir. Arnavutluk polisine yakalansa da çektiği fotoğrafları vermez, ülkeden dışarı çıkartır. Sonuç, büyük bir gazetecilik başarısıdır. Özellikle bütün sınırın elektrikli tellerle çevrildiğini gösteren fotoğraflarını Associated Press de satın alır ve bütün dünya basınına haber olur.

Bu arada, dünya tarihinde iz bırakan pek çok olayın ilk elden tanığı olarak görürüz onu. 1967’de Yunanistan’da “Albaylar Darbesi” olduğunda ertesi günü Atina’dadır. Rus tankları 1968 Ağustos ayı sonunda Çekoslovakya’yı işgal ettiğinde, Sami Kohen bir gün sonra Prag sokaklarında karşımıza çıkar. Çekoslovakya’ya girmek üzere önce Viyana’ya gidişi, buradan taksi tutarak bir sınır kapısına gelmesi ve tehlikeli bir ortamda elinde bavuluyla bir tahta köprünün üzerinden yürüyerek karşı tarafa geçişi, filmlere konu olacak bir gazetecilik öyküsüdür.

Ayrıca, Mihail Gorbaçov’un 1 Eylül 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağıldığını ilan ederken Moskova’da elinde not defteriyle bu tarihi olaya tanıklık eden yabancı gazetecilerden biri yine Sami Kohen’dir. İmza attığı  ve zamanında büyük yankı yaratan bir başka gazetecilik olayı, 1976 yılında gittiği Washington’da ABD Hazine Bakanlığı belgelerini inceleyerek ünlü Lockheed Skandalı’ndaki rüşvet zincirine Türkiye’nin de karıştığını duyurduğu, gündeme bir bomba gibi düşen 14 Şubat 1976 tarihli manşet haberidir.

DÜNYADA ÖRNEĞİ OLMAYAN BİR ÇİZGİ

Sami Kohen, İpekçi’nin davetiyle 1954 yılında Milliyet’in kapısından içeri adım atmıştır. Kohen’in seyir defterinde sonraki 67 yıl, kesintisiz bir şekilde bugün de sürmekte olan Milliyet yıllarıdır. Kendi ifadesiyle de Sami Kohen Milliyet’tir... Bu, herhalde bugüne dek dünya basınında pek benzeri olmayan bir istikrar çizgisidir.

Bu çizgi aynı zamanda temsil ettiği ilkeler bakımından bugüne en ufak bir yalpalama göstermeden tam bir tutarlılık içinde gelmiştir. Bir dış politika habercisi, yorumcusu olarak karşısındaki hadiselere, durumlara elinde hassas bir teraziyle, tam bir denge içinde, gerçeklere haksızlık yapmamaya azami çabayı göstererek yaklaşmıştır. Bu, hamasetten uzak, sağduyunun, gerçekçiliğin, makul olanın yol göstericiliğinden uzaklaşmayan, pusulası hiç şaşmayan bir çizgidir. Üstelik bu çizgiyi özenle taşıyan bu gazeteci insanlara saygısı, nezaketi, alçakgönüllülüğü, sevecenliği ve herkese yaydığı güven duygusuyla temayüz etmiş özel bir insandır.

Aslında Sami Kohen’den söz ederken onu bir gazeteci ya da yazar olarak anlatmak yeterli değildir. O, Türkiye’de Cumhuriyet dönemi gazeteciliğinde önemli bir müessesedir. Bulunduğu her ortamda gazeteciliğin saygınlığını yükseltmiştir. Bir gazetecinin görevi toplumu bilgilendirmek, ufkunu genişletmekse, yaşadığı topluma karşı bu görevini layıkıyla en iyi şekilde yerine getirmiş, ülkesine değer katmış, Türkiye’yi dünyaya açmıştır. Türkiye Sami Kohen’e müteşekkirdir.

Bir gazeteciden çok fazlası Türk basınında bir müessese: Sami Kohen
Sami Kohen, Global İlişkiler Forumu isimli düşünce kuruluşu tarafından kendisine onursal üyelik ödülü töreninin ardından Sedat Ergin ve eski TBMM Başkanı Hikmet Çetin ile birlikte.

İSMET PAŞA KOHEN’İ NASIL MİLLETVEKİLİ ADAYI YAPTI?

SAMİ Kohen’
in yaşam öyküsünde onun kısa süreli siyaset macerasını anlatmadan olmaz. 1961 yılında dönemin CHP lideri İsmet İnönü kendisiyle tanışmak ister. Ziyaretine gittiğinde İsmet Paşa, 15 Ekim 1961’de yapılacak seçim için aday listelerini hazırladıklarını belirterek “Seni de aday yapmak istiyoruz” der. “Aman Paşam, lütfedersiniz fakat ben gazeteciyim” der. “Gazeteci milletvekili olamaz mı” diye sorar İnönü: “Gel milletvekili ol, seçilirsen çok iyi olur.”

Kohen, önce Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi’ye danışır. İpekçi olumlu bakar, “Sonra yine dönersin gazeteciliğe” der. Gazetenin o dönemdeki patronu Ercüment Karacan ise soğuk bir şekilde yaklaşır. Kohen, İsmet Paşa’nın teklifini kabul eder.

İstanbul’dan toplam 31 milletvekili seçilecektir. Kohen CHP’nin listesinde 17’nci sıraya konur. Gönlü daha çok gazetecilikte olduğu için karışık duygular içindedir. Sayım sonuçlandığında CHP’nin İstanbul’da çıkarttığı milletvekili sayısı 14’te kalınca, Kohen’in siyaset macerası sona erer. Eve geç saatte gittiğinde sonucu bildirdiği eşi Mirka Kohen, durumu büyük bir sevinçle karşılar, “Sahi mi, şampanya patlatalım” der.

Kohen, Milliyet’e döner ancak siyasetten hemen kopamaz. Renkli bir sürpriz, daha doğrusu emrivaki ile karşılaşır. 1963 yılında Arnavutluk seyahatinden döndüğünde, kendisi yurtdışındayken yapılan belediye seçimlerinde İstanbul’dan CHP Belediye Meclis üyeliğine seçildiğini öğrenir. Gıyabında aday gösterilmiştir. Buna çok içerler, ancak “hayır” da diyemez. Sonuçta belediye meclis toplantılarına seyrek aralıklarla katılarak durumu idare eder.

X

G-7, NATO, ABD-AB açıklamalarından ne anladım?

Geçen hafta cuma günü bu köşede yayımlanan ve “Biden’ın Avrupa gezisinde demokrasi seferberliği teması ön plana çıkıyor” başlığını taşıyan yazım, ABD Başkanı Joe Biden’ın gezisine kuvvetli bir demokrasi söyleminin damga vuracağını konu alıyordu. Nitekim, Biden’ın temasları sırasında yaptığı konuşmalarda anafikir olarak “demokrasileri toparlayarak harekete geçirme” hedefini tekrarlamasına tanıklık ettik.

Geride bıraktığımız günler Batı dünyasının önde gelen kurumlarının zirve toplantılarına ve ayrıca liderler düzeyinde önemli ikili temaslara sahne oldu. Birbirini izleyen bu toplantılarda ilginç olan bir nokta, zirve toplantılarından sonra yayımlanan ortak açıklamalarda işlenen temalarda büyük ölçüde örtüşmelerin olmasıydı. Sıkça, farklı örgütsel çatılar altından aynı mesajların verildiğini gözledik.

Bugün özellikle dört önemli toplantının sonunda yapılan açıklamalardaki mesajları bu açıdan çok özet bir çerçeve içinde değerlendirmek istiyorum.

80 YIL SONRA GELEN İKİNCİ ATLANTİK ŞARTI

Bunlardan birincisi, geçen hafta perşembe günü Birleşik Krallık’ın güneybatısındaki Cornwall’da ABD Başkanı Biden ile ev sahibi Başbakan Boris Johnson’un imzaladıkları “Yeni Atlantik Şartı”. Bu metnin önemi şurada: İlk Atlantik Şartı, İkinci Dünya Savaşı sırasında 14 Ağustos 1941 tarihinde dönemin ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt ile dönemin Birleşik Krallık Başbakanı Winston Churchill arasında Atlantik Okyanusu’nda Kanada açıklarında bir savaş gemisinde imzalanmıştı. Belge, bu iki ülkenin savaşa ve sonrasına ilişkin temel taahhütlerini duyuruyordu. Bu yönüyle, savaş sona erdikten sonra Avrupa kıtasında ortaya çıkan yeni düzeni şekillendiren fikirlerin ana çerçevesini de çizmişti.

Biden ve Johnson da geçen hafta “Yeni Atlantik Şartı”nı imzaladılar. Bu şart, Roosevelt-Churchill mutabakatından tam seksen yıl sonra ilk metinde ifade edilen kalıcı değerlerin sürdürülmesi, yeni ve eski meydan okumalara karşı korunması taahhüdünü içeriyor. Bir başka deyişle, yeni bildiri, eski mutabakatın, barış döneminde 21. yüzyıl koşullarına göre güncellenmiş bir versiyonu olarak takdim ediliyor.

Bu, aslında son derece yalın bir dille kaleme alınmış iki sayfa tutan bir metin. Demokrasi, kurallara dayalı bir uluslararası düzen, uluslararası sorunlara barışçıl çözüm ilkesi, bilim-teknoloji, güvenlik, kurallara dayalı bir küresel ekonomi, iklim değişikliği ve sağlık olmak üzere sekiz başlık altında bir dizi taahhüt içeriyor.

Bildirinin birinci maddesinde, iki ülkenin demokrasi ve açık toplum ilkelerini, değerlerini ve kurumlarını savunma kararlılıkları ifade ediliyor. Demokrasilerin bugünün kritik meydan okumalarına çözüm bulabildiklerini göstermeleri gerektiği belirtiliyor. Bu paragraftaki en can alıcı bölümlerden biri, “Şeffaflığı savunacağız, hukukun üstünlüğünü yaşatacağız, sivil toplumu ve bağımsız medyayı destekleyeceğiz” ifadesinde karşımıza çıkıyor.

G-7 BİLDİRİsİNDE DEMOKRASİ TAAHHÜDÜ

Yazının Devamını Oku

NATO’nun görev alanı Çin’e doğru uzanırken

“Çin Halk Cumhuriyeti’nin bir NATO bildirisine konu olacağı o yıllarda asla aklımın ucundan bile geçmezdi” diyor Türkiye’nin bir önceki NATO daimi temsilcisi emekli büyükelçi Fatih Ceylan.

Büyükelçi Ceylan, diplomasi kariyerinin önemli bir bölümünü NATO konuları üzerinde geçirmiş, Türkiye’nin önde gelen NATO uzmanları arasında yer alan bir diplomatımız. NATO ve ilgili konularda çalışmak üzere üç kez Brüksel’de görev yaptı. Merkez görevlerinde de ağırlıklı olarak yine NATO dosyalarına baktı. 2018 yılı sonuna doğru NATO daimi temsilciliği görevinden emekliye ayrıldı.

Bu tecrübesi, Ceylan’ın 1980’li yılların başından itibaren geçen 40 yıllık dönem içinde NATO’nun tehdit algısının evrimini karşılaştırmalı bir şekilde değerlendirebilmesini mümkün kılıyor.

Ceylan, Çin’le ilgili konuların NATO’nun gündemine girmesinin ilk kez 2017’lerin sonunda başladığını belirtiyor, “Daha çok gayri resmi danışmalar sırasında gündeme geldiği oluyordu. Bugün olduğu gibi bir NATO bildirisine girme şeklinde değil” diye konuşuyor.

Ardından “Çin’den vazgeçtik, NATO, Avrupa’nın göbeğindeki Bosna’ya bile uzun süre uzak durdu” diyerek, 1990’lı yılların ilk yarısında yaşanan sorunu hatırlatıyor: “NATO’nun Bosna’daki katliamlara müdahale edebilmesini sağlamakta bile güçlük çekildi. Çünkü bazı üyeler Bosna’yı da NATO’nun görev sahasının dışında görüyordu. NATO’nun müdahalesi ancak 1995 yılında olabildi. Çok uzun bir zaman kaybedildi.”

ÇİN İLK KEZ BİR NATO BİLDİRİSİNDE

2021 yılına gelindiğinde ise geçen pazartesi günü Brüksel’de düzenlenen zirve sırasında yayımlanan metinle, ilk kez Çin Halk Cumhuriyeti’ne bir -bildiri formatı- içinde yer verilmiş oldu NATO tarihinde. Üstelik oldukça geniş bir şekilde. Bundan önce 2019 yılındaki Londra zirvesinde yayımlanan ve bildiri formatında olmayan deklarasyonda Çin’e bir cümleyle değinilmişti.

Bununla birlikte, Çin’in yine de NATO’nun gözünde ana tehdit olarak görüldüğünü düşünmemek gerekiyor. Bildiride kuvvetle vurgulandığı üzere, Rusya NATO açısından birinci tehdit olma vasfını koruyor. Çin için “tehdit” ifadesi kullanılmıyor, ancak yapılan tarifler üzerinden artan ölçüde bir küresel güvenlik sorunu olarak gösteriliyor.

Bildirinin girişteki üçüncü paragrafında “

Yazının Devamını Oku

Erdoğan-Biden görüşmesi... Hareketlenme var ama sonuçları uygulamada göreceğiz

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Joe Biden arasında önceki gün Brüksel’deki NATO karargâhında gerçekleşen görüşmeyi kapsamlı bir şekilde değerlendirmekte bu aşamada bazı güçlükler var.

Bunun bir nedeni, görüşmenin büyük bir bölümünün, pek alışık olmadığımız şekilde iki lider arasında baş başa geçmiş olmasıdır. Bakanların ve diğer heyet üyelerinin katıldığı bölüm daha kısa bir zaman tuttu Erdoğan-Biden görüşmesinde.

Kuşkusuz, baş başa görüşmede ikisi arasında geçen konuşmaların içeriğinin en azından belli bir bölümünü, şekillenmiş olabilecek mutabakatların birçok yönünü bugünden bilebilecek durumda değiliz.

Bu güçlüğe katkıda bulunan şu faktör de var: Erdoğan’ın görüşmeden sonra Biden’a kıyasla daha ayrıntılı açıklamalarda bulunmuş olmasına karşılık, ABD tarafı kendi basınına mutad bilgilendirmesini bu görüşmeyle ilgili olarak dün akşam saatlerine kadar henüz yapmamıştı. Biden’ın dün gazetecilere Erdoğan ile konuşmasından memnuniyetini belirtip, “Görüşmeyi size anlatmayı Türklere bırakıyorum” diye konuşması dikkat çekicidir.

Bu çerçevede Beyaz Saray’ın, Biden’ın görüşmede demokrasi ve insan hakları alanlarındaki meseleleri açacağını önceden duyurmuş olduğunu da hatırlatabiriz. 

İLİŞKİNİN YENİ FORMATI İÇİN BAŞLAMA VURUŞU

Yapılan açıklamaları esas alarak görüşmeyle ilgili şu gözlemlerde bulunabiliriz.

Bir kere, bu görüşmeyi öncesiyle birlikte değerlendirmek gerekiyor. Brüksel buluşması, Biden’ın geçen 20 Ocak’ta Beyaz Saray’da göreve başlamasından sonra Türkiye ile ABD arasında neredeyse beş aya yayılan bir belirsizlik döneminin ertesinde gerçekleşti. Biden, üç ay kadar Erdoğan’ı aramaktan bilinçli bir tercihle uzak durdu. Bunun gerisinde taktik olarak başlangıçta araya mesafe koyarak, ilişkinin yeni dönemde gireceği dengeyi kendi lehine oluşturma, kendi pazarlık pozisyonlarını kabul ettirme çabası yatıyordu. Ayrıca, bu süre zarfında 24 Nisan’da “Ermeni Soykırımı”nı tanıdığını açıklayarak Türkiye’yi karşısına alacak bir adım da attı Biden.

Erdoğan

Yazının Devamını Oku

NATO’nun eski Afganistan Temsilcisi Hikmet Çetin, TSK’nın Kabil’de görev almasına ne diyor?

ABD’nin önümüzdeki eylül ayında Afganistan’dan çekilmesini tamamlamasıyla birlikte, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin başkent Kabil Havalimanı’nın güvenliğini ve işletmesini üstlenmesi meselesi son günlerin en önemli tartışma başlıklarından biri haline gelmiş bulunuyor.

Konu dün Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Joe Biden arasında Brüksel’de yapılan ikili görüşmede de gündeme geldi. ABD’nin Afganistan’dan tümüyle çekilmesi ne gibi sonuçlara yol açar? Geride TSK’nın kalması ne gibi riskler yaratır? Türkiye’nin bu riski alması doğru mudur?

Bu gibi konuları Türkiye’de sormamız gereken en önemli isimlerden biri, 2003-2006 yılları arasında NATO’nun Sivil Temsilcisi unvanıyla Afganistan’da görev yapmış olan eski Dışişleri Bakanı ve TBMM Başkanı Hikmet Çetin olmalıdır.

Çetin, bu görevini tamamladıktan sonra 2011 yılında BM’nin Cezayirli eski Afganistan Temsilcisi Lakhdar Brahimi ile ABD’li diplomat Thomas Pickering’in başkanlıklarında “Afganistan: Barışı Müzakere Etmek” başlıklı raporu hazırlayan ekibin içinde de yer almıştı.

Afganistan’da birçok kesimde “Hikmet Ağabey” diye hitap edilen Çetin, görevinden ayrıldıktan sonra da bu ülkeyle temasını kesmiş değil.

TÜRKİYE AFGANİSTAN’I YALNIZ BIRAKMAMALI

Çetin, “Ben Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Afganistan’da görev yapmasından yanayım. TSK’nın Afganistan’a katkı yapmasının büyük yararı olacağına inanıyorum. Türkiye, Afganistan’ı yalnız bırakmamalıdır” diye söze giriyor ve şöyle devam ediyor:

Kabul edelim ki, Afganistan’da bugünkü durum benim görev yaptığım 2003-2006 dönemine kıyasla çok daha kötü. Bir kere Taliban, Kabil’i hariç tutarsanız araziye büyük ölçüde hâkim durumda. ABD’nin taahhüt ettiği gibi eylül ayında çekilmesiyle birlikte, önümüzdeki dönemde çok sıkıntılı bir dönemin başlayacağını tahmin etmek hiç de güç değil.

DİKKAT, TALİBAN 

Yazının Devamını Oku

Hasan Saltık’ın ardından... Türkiye'de müziğin özgürlük alanını genişletti

Hasan Saltık’ı tek bir yazı içinde nasıl anlatabiliriz ki?

Onun 57 yaşında bir kalp krizi sonucu çok vakitsiz ölümüyle sona eren hayatına sığdırdığı “şey”in büyüklüğünü bir yazının sınırları içinde aktarabilmek benim açımdan çok zor.

Bununla birlikte, Hasan Saltık’ı etkileyici bir şekilde anlatan, hakkını layıkıyla teslim eden çok güzel yazılar da okudum; muhakkak bu yazılara atıf yapmalıyım. Bunlar arasında gazetemizin yazarları Doğan Hızlan ve İhsan Yılmaz ile Gazete Duvar’da Murat Meriç’in ve T-24’te Orhan Tekelioğlu’nun yazılarının hep birlikte Saltık’ı anlamak bakımından çok değerli metinler olduğunu düşünüyorum.



Orhan Tekelioğlu’nun yazısında “Böyle insanlar bir armağan gibi hayatımıza gelir ve asla bizi terk etmezler” şeklindeki sözlerinin, Saltık’ı anlatan güçlü bir ifade olduğunu belirtmeliyim.

UÇSUZ BUCAKSIZ 

Yazının Devamını Oku

Biden’ın Avrupa gezisinde demokrasi seferberliği teması ön plana çıkıyor

Projektörlerimizi bugünden itibaren önce Birleşik Krallık’ta Corn-wall’da başlayacak olan G-7 gelişmiş ülkeler zirvesi, daha sonra önümüzdeki pazartesi Brüksel’de düzenlenecek NATO zirvesi ve ardından çarşamba günü Cenevre’de ABD Başkanı Joe Biden ile Rusya lideri Vladimir Putin arasında gerçekleşecek ikili görüşmeye çevirelim.

Biden’ın ayrıca Brüksel’de AB liderleri ile buluşmasını da bu yüklü programın önemli bir ayağı olarak görmeliyiz.

Bu yoğun zirveler ve aynı zamanlama içinde yürütülecek ikili görüşmeler trafiği, Batı ittifakının yeni dönemdeki hareket tarzının, bu çerçevede özellikle Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti karşısında izlenecek stratejilerin şekillenmesi bakımından kritik önem taşıyor. Kuşkusuz, burada belirecek yönelişlerin sonuçları her bakımdan Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor.

DEMOKRASİLER GÜCÜNÜ ORTAYA KOYMALI

Bu toplantılar aynı zamanda Biden’ın Batı dünyası kurumları ve liderleriyle başkan kimliğiyle ilk kez buluşmasına sahne olacak. Peki Biden, özellikle G-7, NATO zirveleri ve AB toplantılarında hangi mesajları verecek?

Biden, geçen pazar günü bu gezisiyle ilgili olarak The Washington Post gazetesine yazdığı makalede, Avrupa gezisinin dünya demokrasilerini yeniden bir araya toplamayı, harekete geçirmeyi hedeflediğini belirtiyor.

Biden, yazısında “ABD’nin müttefiklerine ve ortaklarına taahhütlerini yenileyeceğini” belirtikten sonra şunları söylüyor:

İçinde bulunduğumuz zamanın tanımlayıcı sorusu şudur: Demokrasiler süratle değişmekte olan bir dünyada insanlarımızın dertlerine derman olabilmek için bir araya gelebilirler mi? Geçen yüzyılın önemli bir bölümünü şekillendiren demokratik ittifaklar ve kurumlar, bugünün tehditlerine ve hasımlarına karşı güçlerini, yeteneklerini kanıtlayabilirler mi? Bu hafta Avrupa’da bunu kanıtlayacak fırsata sahibiz.”

Özetle, özellikle

Yazının Devamını Oku

Erdoğan-Biden görüşmesi zor geçmeye aday

Önümüzdeki pazartesi günü Brüksel’deki NATO zirvesi sırasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Joe Biden arasında gerçekleşecek olan ABD başkanlık seçimi sonrasındaki ilk ikili görüşme, en azından Türk tarafı açısından zirvenin çok üstüne çıkan bir önem derecesi kazanmış bulunuyor.

Galiba yalnızca Türk resmi makamları ve kamuoyu değil ama bütün uluslararası aktörler açısından da Türkiye ile ABD arasındaki ilişkinin bu görüşmeden sonra nasıl bir doğrultuya gireceği büyük bir merak konusudur.

ERDOĞAN OLUMSUZ ALGIYI DEĞİŞTİRMEK İSTİYOR

 Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başkan Biden ile arasında diyalog kurulamadığı yolundaki algıyı değiştirmeyi, Brüksel’deki görüşmeden bir başarı öyküsü ile ayrılmayı arzuluyor. Dünyanın en büyük gücü ABD’nin yeni lideri ile ilk görüşmesinden samimi fotoğraflar ve olumlu bir bilançonun yarattığı bir rüzgârla ayrılabildiği takdirde, bunu her şeyden önce kendi liderliğinin başarı hanesine yazacaktır Erdoğan.

Ayrıca, Türk ekonomisinin kırılganlıklarını dikkate aldığımızda, Erdoğan ile Biden’ın olumlu bir tablo çizmelerinin piyasalara kuvvetli bir mesaj göndereceği de aşikârdır.

Brüksel buluşmasında bu yönde bir havanın belirmesi sadece içteki durum ve ekonomi açısından değil aynı zamanda Erdoğan’ın dış politikayı rahat bir zeminde yürütebilmesi bakımından da gerekli. Öncelikle, iki ülke arasındaki ciddi anlaşmazlık konularının ele alınabilmesi, bu başlıklarda ilerleme sağlanabilmesi bakımından bu ihtiyaç var.

Fetullah Gülen’in Pensilvanya’da ikamet etmesi ve ABD’nin PKK’nın uzantısı YPG’yi Suriye’de kendisine askeri müttefik seçmesini hemen ilk iki başlık olarak sıralayalım. Bunların dışında Türkiye ile ABD’nin gerçekten de birlikte çalışmaları gereken Afganistan’dan
Libya’ya kadar geniş bir coğrafyaya yayılan uzun bir bölgesel sorunlar gündemi var.

Bu arada, ABD ile ilişkilerin belirsizlik içinde seyretmesinin sonuçları sadece Ankara ile Washington arasında sınırlı kalmıyor. ABD ile işlerin kötü gitmesi, Türkiye’nin dış politikada pek çok alanda manevra sahasını daraltma potansiyeli taşıyor.

Yazının Devamını Oku

Yanlış yapan varsa nasıl ayıklanacak?

Bir organize suç örgütü liderinin birbiri ardına paylaştığı görüntülü kayıtlar Türkiye’nin gündemine önemli ölçüde yerleşmiş bulunuyor.

Ve geleceği duyurulan yeni video kayıtlarıyla kamuoyunun önümüzdeki günlerde bu çıkışlar üzerinden dalgalanmaya devam edeceğini öngörmek için kâhin olmaya gerek yok.

Yapılan anketlerin nicelik olarak toplumun yabana atılmayacak bir kesiminin söz konusu kayıtlardan haberdar olduğunu göstermesi bu beklentiyi teyit ediyor.

Hadisenin bu yönde ilerlemesi üzerine iktidar partisi önceki gün bir açıklamayla kamuoyu karşısında tutum alma ihtiyacını duymuştur. AK Parti Grup Başkanvekili Bülent Turan, “Yanlış yapan hele ki bizim partimizden varsa, bunu ayıklamak, temizlemek bizim görevimiz. AK Parti’nin hatası varsa bireysel olarak bunun gereğini AK Parti yapmak durumundadır, yaparız” diye konuşmuştur.

Turan, buna karşılık İçişleri Bakanı Süleyman Soylu hakkındaki iddialarla ilgili TBMM Komisyonu kurulması önerisine kapıyı kapalı tutmuştur. Gerekçesini “Biz, Meclisimizi, mafya liderlerinin, Twitter köşelerinin, kahvehane ağzının gündemiyle değerlendirmeyiz” sözleriyle açıklamıştır.

Gelgelelim “10 bin dolar alan siyasetçi” tartışmaları sorulduğunda, “Hukukun gereği neyse yapmak lazım. 10 bin dolar ya da başka bir şey, elde ne varsa ortaya konmalı. Kimin elinde bilgi belge varsa savcılarla paylaşmalı” diyor AK Parti temsilcisi.

AK PARTİ GRUP BAŞKANVEKİLİNİN MESAJI NEREYE GİDİYOR?

Neresinden bakılırsa bakılsın AK Parti’den gelen bu açıklama, bir “yanlış” ihtimalini dışlamadığı ve bu yanlış ortaya konduğu takdirde gereğini yapma taahhüdünü içerdiği için not edilmelidir. En azından ortaya çıkmış olan bir sorunun varlığını görmezden gelme çizgisinden ayrılan bir tutumdur. Öyle anlaşılıyor ki kamuoyunun geniş bir kesiminde eleştirel seslerin yükselmeye başlaması, AK Parti yönetimini tutumunu gözden geçirmeye yöneltiyor.

Ayrıca, geçmişte bu “

Yazının Devamını Oku

7 bin 300 yıllık bir denize saygı duyma zamanı

Marmara Denizi’nin tarihi dediğimizde aslında üzerinde yaşadığımız gezegenin çok daha eski zamanlarından da yola koyulmak mümkün.

Ama dün ülkemizin jeoloji alanındaki önde gelen bilim insanlarından Prof. Naci Görür ile yaptığım sohbette aldığım notlar üzerinden giderken, ben parantezi 10 bin yıl kadar öncesinden açıp bugüne getiriyorum. Öncesindeki milyonlarca yılı bu aşamada parantezin dışında tutuyorum.

Tabii 10 bin yıl önce dediğimiz zaman, yerkürede denizlerin seviyesinin bugüne kıyasla 120 metre kadar daha alçakta olduğu bir zaman kesitinden söz ediyoruz. Kara parçalarını kaplayan buzulların henüz büyük ölçüde çözülmediği bir çağdayız.

Bugünkü Marmara havzası, denizlerden izole edilmiş küçük bir oksinik göl konumunda. Yani oksijen azlığı söz konusu bu gölde. Keza Karadeniz de bir göl. Bugünkü İstanbul Boğazı ise kıvrımlı bir akarsu vadisi görünümünde. Kuzey Ege’de bir deniz yok henüz.

VE MARMARA DOĞUYOR

Akademik kariyerinin önemli bir bölümünü Marmara Denizi’nin zemininin jeolojik yapısını inceleyerek geçiren Prof. Görür’ün anlatımına göre, işte bu zaman eşiğinde buzulların erimeye başlaması ve bunun sonucu olarak denizlerin seviyesinin yükselmesi bu tabloyu yavaş yavaş değiştiriyor. Akdeniz’in suları yükselmeye, Çanakkale Boğazı’ndaki vadiden geçmek suretiyle Marmara havzasına doğru ilerlemeye başlıyor. Havzadaki gölün Akdeniz’in sularını almasıyla bugünkü Marmara Denizi’nin oluşumu gerçekleşiyor.

Marmara’nın suyunun İstanbul’daki vadiyi doldurmasıyla İstanbul Boğazı da oluşuyor. Bu oluşum tamamlandığında zaman sayacına bakarsak tahminen bugünün 7 bin 300 yıl kadar öncesindeyiz.

Tüm bu noktada Prof. Görür’ün dikkat çektiği bir husus var. İstanbul Boğazı ile Karadeniz arasında o dönemde 100 metre kadar bir kod farkı var. Bu nedenle Boğaz’ın suları aşağıda kalan Karadeniz gölüne yüksekten Niagara’dan 33 kat daha güçlü bir şelale olarak akıyor, büyük bir gürültüyle.

Hatta bu sırada meydana gelen doğa olayı gölün civarında yaşamaya başlamış olan insanların Mezopotamya’ya doğru kaçmalarına da yol açıyor. Bu doğa olayının “

Yazının Devamını Oku

Bir deniz nasıl öldürülür abiler?

Ülkemizde bütün zamanların en korkutucu çevre felaketlerinden birini Marmara Denizi’ni işgal eden “müsilaj”, diğer adıyla “deniz salyası” hadisesiyle yaşıyoruz.

Denizde büyük ölçüde kirli su ve tarımsal-endüstriyel atıkların etkisiyle oluşan mikrobiyolojik varlıklar, adeta dev bir organizma halinde sahillerimizi basarak bazı noktalarda insanların denize çıkışını engelliyor.

Suyun üstünde karşımıza çıkan görüntü, bu mikrobiyolojik varlıkların dikey bir hareketle dibe doğru ilerleyerek özellikle derin sulara ve deniz yatağına yayılmasının bir uzantısı. Aslında denizin altındaki başkalaşımla ilgili kuvvetli bir uyarı bu yaşadığımız.

Günlerdir Marmara’nın birçok noktasında sahili kuşatan bu bu tuhaf hadiseyi şaşkınlık içinde izliyoruz. Hepimizi daha da çok şaşırtan, deniz salyasının suyun altındaki derinliklerde ne kadar geniş bir alana nüfuz etmiş olduğu gerçeğidir. Bunu balıkadamların yaptıkları kayıtlardan, çektikleri fotoğraflardan görebiliyoruz. Yayıldığı, kapladığı yerlerde hayatın başkalaştığını, yavaş yavaş sona erdiğini, bütün bir ekosistemin tahrip olduğunu öğreniyoruz.

Bundan önce ülkemizde tanık olduğumuz çevre felaketlerine hiç benzemiyor. Marmara’yı böyle bir kabusun rehin alması çocukluğumuzda belki bir öyküde, yaratıcı bir film senaryosunda karşımıza çıkabilecek bir kurgusal gerçeklik olabilirdi. Ama deniz salyasının sahilleri basarak insanları kıyılara hapsetmeye başlaması 2021 yılı Türkiye’sinde kurgu değil gerçeğin kendisidir.

MARMARA’NIN ALTINDA HAYAT BİTİYOR

Meselenin garip olan tarafı şurada. Bu felaket bir günde aniden ortaya çıkmamıştır. Deprem, jeoloji biliminin tespitleri içinde geleceğini tahmin ettiğimiz ancak zamanını öngöremediğimiz bir olaydır. Her zaman bir baskın halinde kendisini gösterir. Oysa müsilajın oluşumu öyle değil. Bu konudaki bütün açıklamaları okudukça karşımızda beliren korkutucu tablonun aslında yeni olmadığını anlıyoruz. Kendisini göstere göstere gelmiş ve hükümranlığını yaymış Marmara’nın dört bir köşesine.

Bandırma 17 Eylül Üniversitesi Denizcilik Fakültesi Dekanı Prof. Mustafa Sarı, bizzat yaptığı dalışlarda karşılaştığı görüntüleri anlatırken, müsilajın kıyıdan başladığını, 5 metreden itibaren yoğunlaştığını, 18 metreden sonra maksimum yoğunluğa ulaştığını anlatıyor.

Prof.

Yazının Devamını Oku

Dış ilişkilerin yeni evreni: Yaptırımlarla yaşamak

Türkiye’nin dünyayla ilişkilerini izlemeye çalışırken bazı ülkelerin Ankara karşısında giderek yerleşmekte olan bir davranış kalıbı dikkatimi çekiyor. Ellerindeki kartların güçlü olduğu, uygun fırsatın da bulunduğu hesabını yapan bu ülkeler, Türkiye’ye karşı yaptırım, ambargo gibi yöntemleri fiilen kullanma yoluna gidiyorlar. Bazı durumlarda da yaptırım tehdidini bir pazarlık aracı olarak açık bir dille ya da -hissettirme- şeklinde devreye sokuyorlar.

Geçenlerde Suudi Arabistan’la ilişkilerdeki normalleşme arayışlarını incelerken karşıma çıkan ambargo tablosu bu bakımdan gerçekten düşündürücüydü. Suudi Arabistan, geçen yıl Türk müteahhitlerinin bu ülkede yeni projeler üstlenmelerini neredeyse durma noktasına getirmiş, ayrıca bu yılın ilk çeyreğinde Türkiye’den ithalatını bir yıl önceki aynı döneme kıyasla yaklaşık yüzde 90 oranında kesmişti.

Suudi Arabistan’ın bu tutumunun gerisinde ilişkilerde siyasi düzeyde yaşanan sıkıntılar rol oynuyor. Suudi görevlilerin kendi vatandaşları olan gazeteci Cemal Kaşıkçı’yı 2018 yılında İstanbul’daki başkonsolosluklarında öldürüp cesedini ortadan kaldırmalarına Türkiye’nin uluslararası alanda verdiği kuvvetli tepkinin burada önemli bir faktör olduğunu tahmin etmek zor değil. Ayrıca, Suudi Arabistan’ın bölgede kendisine tehdit olarak gördüğü Müslüman Kardeşler örgütüne Türkiye’nin gösterdiği yakınlıktan -Mısır gibi- eskiden beri rahatsızlık duyduğu biliniyor.

MISIR CEPHESİNDEKİ TABLO

 Türkiye’nin Mısır ile ilişkilerini normalleştirme yönündeki çabalarına baktığımızda, ekonomik ilişkilerin siyasi düzeydeki sıkıntılardan ciddi bir şekilde etkilenmediğini belirtmeliyiz. Bununla birlikte, Mısır’da 2013 yılındaki gerçekleştirilen darbeden sonra ikili ilişkilerin bozulması, bu ülkenin Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de enerji alanındaki kurumsal yapılanmaların dışında tutma yönünde karşı hamlelerini beraberinde getirmiştir.

Mısır’ın Türkiye karşısında başvurduğu yöntem normalleşme sürecini belli siyasi koşullara bağlamasıdır. Kahire’nin normalleşme için çizdiği yol haritasında, Türkiye’de Sisi rejimine karşı yayın yapan muhalif TV kanallarının yayınlarının disiplin altına alınması, bir bu kadar önemlisi Kahire’deki rejimin terörist olarak ilan ettiği Türkiye’de bulunan bazı muhaliflerin Mısır’a iade edilmesi gibi talepler yer alıyor.

AB’NİN YAPTIRIM DENKLEMİ

 Türkiye’ye karşı yaptırım söyleminin Avrupa Birliği cephesinde tam anlamıyla yerleştiğini söylemek mümkün. AB, özellikle geçen yaz sonu ve eylül ayında Doğu Akdeniz’de Türkiye ile Yunanistan arasında sismik araştırma ve sondaj faaliyetleri nedeniyle savaş gemilerinin de sahaya çıkmasıyla yaşanan yüksek gerilimin ardından, yaptırım kartını Türkiye’ye karşı resmi politikası haline getirmiş bulunuyor.

AB’nin bu politikasının ilk adımı geçen 2 Ekim’deki AB Zirvesi’nde alınan bir kararla atılmıştı. Buna göre, “

Yazının Devamını Oku

Son hadiselerden almamız gereken ders

Gelecekte Türkiye’nin siyasi tarihini bilimsel bir bakışla kaleme almaya çalışacak olan araştırmacılar, bugünlere de uzanacak şekilde yakın tarihimizdeki hadiseleri anlamaya ve izah etmeye çalışırken problemli bir alanla karşılaşacaklar.

Bu alan, organize suç örgütleri ile devlet kurumlarının ve siyasetin kesişme noktalarını konu alıyor.

Muhtemeldir ki, yapılacak bir tespit, bu örgütlerin bazı önde gelen isimlerinin her seferinde özellikle siyaset kurumu ile ilişki tesis ederek kendilerine bir meşruiyet zemini devşirmeye çalıştıkları olacaktır. Ancak işin burada kalmadığı, yer yer siyasi süreçlere etki etmeye çalıştıkları, müdahil olabildikleri, hatta bazen ciddi sonuçlara da yol açtıkları bir olgu olarak teslim edilecektir.

Buradaki örtüşme alanlarının -siyasi konjonktüre ve ülkede hukuk düzeninin o andaki etkin işleyiş derecesine bağlı olarak- bazen genişlediği, bazen de daraldığı muhtelif vakalar üstünden anlatılabilecektir.

Ve sınırlı sayıda aktörün tekrarlayan bir döngü içinde sürekli sahnede boy göstermeye devam etmesi herhalde altı çizilecek temalardan biri olacaktır.

TÜRKBANK SKANDALI

Bu başlık üzerinde düşünürken, görevim gereği gazeteci olarak siyaseti Ankara’da çok yakından izlemek durumunda olduğum 1990’lı yılların ikinci yarısındaki gelişmeleri hatırlamaktan kendimi alıkoyamadım.

Bu çerçevede yakın tarihimizde önemli bir kırılma, 1998 sonbaharı Türkiye’de siyaset üzerinde bir deprem etkisi yapan Türkbank dosyasıyla yaşandı. Bu skandala, devletin açtığı bir banka ihalesini kazanan Korkmaz Yiğit isimli bir işadamının, muhtelif suçlardan birçok kez hüküm giymiş olan organize suç örgütü lideri Alaattin Çakıcı ile temasının bulunduğunun ortaya çıkması yol açmıştı.

İkisi arasındaki irtibatı gösteren istihbaratın devlet birimlerine gelmiş olmasına rağmen,

Yazının Devamını Oku

Ayasofya ve Atatürk’e saygı gereği

Türkiye’nin bir taraftan da pandemiyle mücadele ettiği 2020 yaz aylarındaki en önemli tartışma konularından biri Ayasofya’nın statüsünün yeniden camiye çevrilip çevrilmemesi meselesiydi.

Sonunda idari yargı alanında meydana gelen, aynı zamanda siyaset sahnesini de meşgul eden bir dizi gelişmenin ardından tam 86 yıl sonra Ayasofya yeniden cami olarak ibadete açıldı. 24 Temmuz 2020 günü kılınan cuma namazına AK Parti organizasyonunun da aktif katkısıyla Türkiye’nin dört bir tarafından gelen 350 bin dolayında insan katıldı.

Ayasofya’nın yeniden camiye dönüştürülmesi, kuşkusuz Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yalnızca başkanlığı değil bütün iktidar döneminin en iz bırakıcı icraatlarından biri olarak şimdiden kayda geçmiştir. Dini, kültürel, toplumsal ve siyasi sonuçları dikkate alındığında, her bakımdan çok yüklü anlamlar taşıyan, temel yönelişlerin altını çizen bir karardır.

TARTIŞMA İLK GÜNDEN BAŞLADI

Evet, Ayasofya’nın ibadete açılması çok kuvvetli bir adımdı ama gelin görün ki tartışmaların durmasına yardımcı olmadı.

Bu kez de bazı çevrelerde Atatürk’ün 1934 yılında Ayasofya’yı camiden müzeye çevirme kararını sorgulama, eleştirme hatta bu kararla bir hesaplaşma süreci başladı. Atatürk’ün 1934’teki kararını bir yenilgi olarak algılayan bazı muhafazakâr çevrelere, bu kararın tersyüz edilmesinin de yetmediği anlaşılıyor.

Aslında bunun ilk işareti daha 24 Temmuz günü Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Erbaş’ın elinde kılıçla çıktığı minberde okuduğu hutbede “Bizim inancımızda vakıf malı dokunulmazdır, dokunanı yakar; vakfedenin şartı vazgeçilmezdir, çiğneyen lanete uğrar” demesiyle alınmıştı.

Vakfedenin şartını değiştiren Atatürk olduğuna göre, bu çok ağır sözlerin gittiği adres belliydi. Bu sözlerin kamuoyunda rahatsızlığa yol açmaması beklenemezdi.

Ardından Ayasofya’ya başimam olarak atanan Prof.

Yazının Devamını Oku

Bir toz bulutunun içinde yürümek

Haftalardır bir toz bulutunun içinde yol alıyoruz.

Üstümüzü de kaplayan tozu silkeleyerek önümüzü görmeye, yürümeye çalışıyoruz alacakaranlıkta.

Toz bulutunun içinde her gün yeni görüntüler beliriyor. Bu görüntülerin bir bölümü gerçeğin kendisi olarak karşımıza çıkıyor. Bazen ilk başta şüpheyle yaklaşıyoruz ama bir süre sonra biraz üstünü eşelediğimizde birden gerçeğin kendisi göz kırpıyor.

Şekillenen bazı görüntülerde ise anlatının gerçek olmadığını biliyoruz ya da tahmin edebiliyoruz. Derken her ikisinin birbirine karıştığı, gerçek olanla olmayanın iç içe geçtiği gri bir alanda buluyoruz kendimizi. Gerçeği nasıl ayırt edeceğimizi bilemiyoruz, zorlanıyoruz.

Ama bir konuda hiçbirimizin şüphesi yok. O toz bulutunun içinde saklı olan, henüz bilmediğimiz, açığa çıkmayı bekleyen, bizden gizlenen gerçeğin daha pek çok parçası var.

Bir türlü bütün parçaları bir araya getirip gerçeğin bütününü tamamlayamıyoruz.

Ve toz bulutu içinde hiç bitmeyen hesaplaşmaları izlemeye devam ediyoruz. Gerçeğin sıklıkla bu hesaplaşmalara rehin düştüğünü, bir kısmının her seferinde bir sonraki hesaplaşmada alınacak pozisyon için ihtiyat payı olarak saklandığını hissediyoruz.

Ve bu bulutun nasıl olup da birden ortalığı kapladığı bir başka soru olarak karşımızda asılı duruyor.

Neden şimdi?

Yazının Devamını Oku

Biden-Erdoğan görüşmesi öncesinde iyimserlik ve karşılıklı eleştiriler bir arada

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, önceki gün saat 12.00 sularında başlayan AK Parti grup toplantısında, organize suç iddialarından ötürü hakkında yakalama kararı bulunan Sedat Peker’in iddialarıyla patlak veren ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’yu da içine alan tartışmalarla ilgili suskunluğunu bozarak, konuya bakışını kuvvetli bir çıkışla ortaya koydu.

Erdoğan, aslında kendisinden duymaya yabancı olmadığımız bir bakış açısını tekrarladı. “Ülkemizin tarihinin her döneminde uluslararası operasyonlara maruz kaldığını” söyledi ve “Bugün de aynı durumun devam ettiğini anlamak için öyle çok derin analizlere ihtiyaç yoktur” dedi.

Galiba konuşmasının en kritik bölümü tam bu noktada karşımıza çıktı. Şöyle dedi Cumhurbaşkanı:

Bu defa da ülkemizi, suç örgütleri üzerinden hem içeride hem uluslararası alanda kıskaca almak ve bundan siyasi sonuçlar üretmek peşindeler. Türkiye’de sosyal kaos denemeleriyle, terör örgütleriyle, darbe girişimleriyle, ekonomik tuzaklarla başarılamayan değişimin, siyasete müdahaleyle yapılacağını söyleyenlerin olduğunu hepiniz biliyorsunuz.”

Bir sonraki cümlede ise isim vermeden CHP’nin sıkça tekrarladığı erken seçim çağrılarını kastederek, “Ortada makul, mantıklı, sahici hiçbir sebep olmadığı halde erken seçim teranesi tutturanların sufleyi nereden aldıkları açıktır” diye konuştu. Bu ifadesiyle CHP’nin erken seçim talebinin aslında dışarıdan kaynaklandığını söylemiş oluyor Erdoğan.

SİYASETE MÜDAHALE YAPILACAĞINI SÖYLEYENLER KİM OLABİLİR?

 Bu tespitten sonra “Türkiye’de değişimin siyasete müdahale ile yapılacağını söyleyenlerin” kim olduğu sorusuna yanıt arayabiliriz.

Erdoğan Hepiniz biliyorsunuz” dediğine göre sır olmaması gereken bir durum söz konusudur. Bu da bizi tahmin olarak, ABD Başkanı Joe Biden’ın

Yazının Devamını Oku

Darbe sabahı Harp Okulu’nun önündeki ‘dayak tüneli’

27 Mayıs darbesinin gerçekleştirildiği gün Polatlı Topçu Okulu’nda Tabur Komutanı olan Yarbay Tarık Güryay’a verilen görev, Kara Harp Okulu’nda emniyeti sağlamaktı. Ankara’da Demokrat Partili bakanlar, milletvekilleri ve iktidara yakın bazı üst düzey kamu görevlileri evlerinden toplanarak askeri araçlarla Harp Okulu’na getiriliyordu.

Harp Okulu’nun bahçesinde askeri araçtan indirildikleri noktadan binanın kapısına kadar olan mesafe tutuklular için büyük bir kâbustu.

Devrilen Menderes hükümetinin Adalet Bakanı Celal Yardımcı, “Harbiye’ye girdiğimizde yolun iki tarafı asker ve subay tüneli halindeydi. Her gelen arabaya saldırdıkları anlaşılıyordu” diye anlatıyor. Yardımcı da o tünele girecektir.

BARAJIN AZGIN SULARINA DÖNMÜŞ SUBAYLAR

 Darbe sabahı Harp Okulu’nun bahçesinde yaşanan hadiselere ilişkin bütün tanıklıklar, Yardımcı’nın sözünü ettiği “tünel”e itilen DP’lilerin çoğunluğunun dövüldükten sonra binaya girebildiklerini gösteriyor.

Nitekim Yarbay Güryay da, okulun önündeki ortamı şöyle anlatıyor:

Harp Okulu’nun etrafı ve bilhassa ön kısmı çoğu subaylardan müteşekkil bir öfkeli insanlar kalabalığı ile dolmuştu... Hele yıkılmış DP iktidarının isimleri halk arasında pek kötüye çıkmış simaları getirildikçe, setlerini yıkmış koskoca bir barajın azgın sularına dönmüş bu insanların gazabını önlemek, beşer gücünün gösterebileceği bir marifet değildi.”

DP’lilerin maruz kaldıkları saldırıları “Gazabın son derece aşırı şekilde mübalağa edilmiş tepkileri” olarak nitelendiriyor Güryay. Bu muameleye hedef olanlar arasında Murat Ali Ülgen, Samet Ağaoğlu, Hamdi Sancar, Kemal Çakın’ı hatırladığını aktarıyor.

MENDERES LİNÇTEN NASIL KURTULDU?

Yazının Devamını Oku

Çin’den aşıların gecikmesinin nedeni Uygur Türkleri meselesi mi?

Çin Halk Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Wang Yi, bundan iki ay önce 24 Mart günü Ankara’ya ayak bastı.

Konuk bakanla yapılan görüşmelerdeki önemli bir gündem maddesi, Çin’in taahhüt ettiği Sinovac aşılarının tesliminde ortaya çıkan gecikmelerdi.

Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre Wang Yi’nin geldiği 24 Mart günü sabahı saat 09.00 itibarıyla Türkiye’de yapılmış olan toplam aşı miktarı 13 milyon 844 bin 506 doza ulaşmıştı. Bu toplam içinde iki doz aşı olmuş vatandaşların sayısı 5 milyon 723 bin 377’ydi.

İlk aşının 13 Ocak’ta Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’ya yapıldığını hatırlarsak, iki buçuk aya yakın bir zaman geçmişti. Yaşanan sorun, Çin’in yaptığı teslimatın imza attığı sözleşme ile taahhüt ettiği miktarın çok altında kalmış olmasıydı.

Kasım ayında yapılan anlaşmaya göre, Pekin merkezli Sinovac firması, aralık-ocak-şubat döneminde 50 milyon aşıyı Türkiye’ye teslim etmiş olacaktı. Şubat ayında varılan ikinci bir mutabakat çerçevesinde, bunu mart-nisan döneminde gelecek ikinci bir 50 milyon dozluk parti izleyecekti. Böylelikle, gelen toplam 100 milyon dozla mayıs ayı sonuna kadar 50 milyon vatandaşın iki kez aşılanması suretiyle, Türkiye yaza toplumsal bağışıklık açısından kısmen rahatlamış bir şekilde girecekti.

Oysa mart ayı sonu yaklaşırken toplamda ancak 13.8 milyon doz aşı yapılabilmişti. Teslimat, altına imza atılan takvimin çok gerisindeydi.

AŞI VE UYGUR TÜRKLERİ AYNI GÜNDEME GİRİNCE

Çin teslimatı neden geciktiriyordu? Gerisinde siyasi bir neden mi yatıyordu?

Bu soruya yanıt ararken Dışişleri Bakanı

Yazının Devamını Oku

Aşı stratejisinde karşılıksız çıkan vaatler

Prof. Uğur Şahin ve Dr. Özlem Türeci’nin kurucu ortak oldukları Alman BioNTech firması ile varılan ve eylül ayı sonuna kadar 120 milyon doz mRNA aşısının teslim edilmesini hedefleyen mutabakat, COVID-19 salgınıyla mücadelede ülkemizde genel bir iyimserlik dalgasının yerleşmesine yol açmış bulunuyor.

Geçen cumartesi günü yayımlanan “Türkiye BioNTech Tercihinde Neden Geç Kaldı?” başlıklı yazımızda, Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’nın ilk aşamada bu seçeneğe mesafeli baktığını, tercihini Çin aşısı Sinovac üzerinde kullandığını hatırlatmıştık. Koca’nın bütün aşı stratejisini, bu tercihle birlikte nisan ayından itibaren yerli aşının devreye gireceği gibi dayanaksız çıkan bir varsayım üzerine inşa ettiğini kendi açıklamaları üzerinden göstermiştik.

Türkiye’nin salgınla mücadelede azımsanmayacak bir zaman süresini kaybetmesine neden olan bu kararların ardından şimdi BioNTech’in seçeneğinin ön plana çıkmasıyla yeni bir evreye geçiliyor. Salgınla mücadeledeki bu dönemeç noktasında, geride bıraktığımız dönemde kamuoyuna yapılan vaatlerle bu vaatlerin gerçekleşme durumunu karşılaştırıp, bir döküm çıkartmakta yarar var.

TOPLUMUN ANCAK YÜZDE 14.25’İ AŞILANABİLDİ

Tabii bu karşılaştırmayı yapabilmek için salgına karşı aşılamanın 13 Ocak’ta başlamasından sonra geçen yaklaşık dört buçuk aylık süre zarfında aşı kampanyasının nasıl bir akışta seyrettiğini de dikkate almamız gerekiyor. Yazımızı tamamlayan grafik uygulanan bir ve iki doz aşıların toplamlarını haftalık zaman dilimleri üzerinden gösteriyor.

Tablodaki nihai toplam dün sabah saat 09.00’da Sağlık Bakanlığı’nın web sitesindeki resmi veriyi esas alıyor. Buna göre, yeni bir hafta başlarken dün sabah itibarıyla bugüne dek yapılmış toplam aşı miktarı 27 milyon 876 bine gelmişti. İki doz aşı olmuş vatandaşlarımızın sayısı 11 milyon 919 düzeyindeydi. Dün saat 16.30 sularında bu sayı 12 milyon eşiğini geçti.

Türkiye’nin nüfusu TÜİK’e göre 83 milyon 614 bin dolayında. Buradan hareketle, geçen dört buçuk aya yakın süre  içinde nüfusun henüz yüzde 14.25’inin aşılanmış olduğunu söyleyebiliriz. Genel kural olarak, güvenli bir toplumsal bağışıklık eşiğine ulaşılabilmesi için nüfusun yüzde 75’inin aşılanmış olması gerekiyor.

Kuşkusuz, COVID-19 geçirmiş olan 5 milyonun üzerindeki insanın da bağışıklık kazandığını kabul ederek bu hesaba dahil etmeliyiz. Ayrıca, bu hastalığı farkında olmadan geçirenlerin sayısı bilinmiyor. Her halükârda, Türkiye’nin bu güvenli eşiğin çok uzağında durduğunu teslim etmek durumundayız.

Bu tablonun bize gösterdiği en önemli olgu, şu ana kadar ağırlıklı olarak Çin’den gelen aşıların düzenli bir tedarik akışının olmadığı, akışın sürekli iniş çıkışlar gösterdiğidir. Bu arada, en sıkıntılı zaman kesitinin 10-16 Mayıs haftası olduğunu söylemek mümkündür.

Yazının Devamını Oku

Türkiye BioNTech tercihinde neden geç kaldı?

Önceki akşam Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’nın başkanlığında yapılan Koronavirüs Bilim Danışma Kurulu Toplantısı bir “ilk”e sahne oldu.

Toplantının videokonferans üzerinden hazır bulunan iki önemli konuğu vardı: COVID-19’a karşı mRNA aşısını geliştiren, BioNTech’in kurucu ortakları olan Prof. Uğur Şahin ve Dr. Özlem Türeci...

Sağlık Bakanı, kurul toplantısından sonra yaptığı açıklamada, “BioNTech ile 1 milyon dozla başlayan tedarik sürecinde şu an itibarıyla 120 milyon dozluk anlaşma imzalandığını” duyurdu. Koca, bu toplam içinde “6.1 milyon dozun şu ana kadar teslim edilmiş olduğunu” da ekledi.

Prof. Şahin ise açıklamasında varılan mutabakat çerçevesinde “Haziran ayının sonuna kadar 30 milyon doz getirmek, temmuz, ağustos ve eylül ayında 120 milyon dozu tamamlamak istediklerini” belirtti. Prof. Şahin, “Biz gece gündüz çalışacağız Türkiye’ye aşıyı zamanında getirmek için” diye konuştu.

ŞAHİN VE TÜRECİ GÜVEN VERİYOR

Bakan Koca ve Prof. Şahin’in önceki akşam yaptıkları bu açıklamalar, COVID-19’a karşı aşılama kampanyasında Çin Halk Cumhuriyeti kaynaklı SINOVAC aşısının teslimatındaki gecikmeler ve sürekli revize edilen hedefler nedeniyle aylardır yaşanan büyük belirsizliğin ardından ilk kez bu alanda iyimserliğe kapıyı açan bir nitelik taşıyor.

Prof. Şahin ve Dr. Türeci’nin bilim insanı kimliklerinin taşıdığı ağırlık, buluşlarıyla bütün dünyada temayüz etmelerine yol açan yetkinlikleri ve kurucu ortağı oldukları şirketlerindeki profesyonel ölçüleri esas aldığımızda, üstlendikleri bu taahhütleri yerine getirmek için azami çabayı gösterecekleri hususunda kuşku yoktur.

Gerçekten de Çin aşısının gelişiyle ilgili olarak aylardır yaşanmakta olan kafa karışıklığından sonra BioNTech aşısının 120 milyon dozluk bir partiyle devreye girecek olması, aşılama hedeflerine ilişkin denklemde yepyeni bir durumdur. Planlandığı şekilde yürürse, her kişiye iki doz üzerinden hesapladığımızda, 60 milyon insanın aşılanabileceği anlamına gelir. TÜİK’e göre Türkiye’nin nüfusunun 83.6 milyon dolayında olduğu hesaba katıldığında BioNTech’in taahhüdü nüfusun yüzde 72’sine yaklaşıyor.

Dün akşam itibarıyla 12 milyona yakın vatandaşımızın zaten iki doz aşı olduğu da hesaba alındığında, önümüzdeki eylül sonuna kadar hedeflenen toplumsal bağışıklık oranının üstüne çıkılması pekala mümkündür. Yeter ki, BioNTech ile yapılan anlaşma tam anlamıyla hayata geçirilebilsin...

Yazının Devamını Oku

İsrail-Hamas krizi dünyaya neyi gösterdi?

Dün bu yazıya başladığımda İsrail ile Hamas arasında sürmekte olan savaşta ateşkesin her an ilan edilebileceği yolunda bir beklenti ortalığı kaplamıştı. Gelen haberlere bakılırsa, İsrail ile Hamas arasında on gündür süren ve İsrail savaş uçakları ve donanmasının da dahil olduğu roket savaşında finale yaklaşmış bulunuyoruz.

Birleşmiş Milletler tarafından dün öğleyin yapılan paylaşıma göre, Gazze’de 10 Mayıs sonrasında İsrail saldırıları sonucu 75 bin kişi evinden olmuştur. Bu insanların 47 bini okullara, kalanlar ise  başka ailelerin yanına yerleştirilmiştir. Saldırılarda 44 okul ve 6 hastane hasar görmüştür. Bir hastane de elektrik kesintisi nedeniyle faaliyet dışı kalmıştır.

Geçen 10 gün içinde Gazze’de ölen Filistinlilerin sayısı 219’a yükselmiştir. Bu toplam içinde 63 ölü, 43’ü erkek, 20’si kız olmak üzere çocuklardır. Ölenlerin 35’i kadındır.

Açıklamada aynı dönemde İsrail işgali altındaki Batı Şeria’da İsrail güvenlik görevlileriyle meydana gelen hadiselerle ölen Filistinlilerin sayısı ise 25 olarak gösterilmişti. Bu toplam içinde kayıplardan 4’ü çocuktur.

BM’ye göre, bütün bu çatışmalar zarfında İsrail tarafında hayatını kaybedenlerin sayısı ise 12’dir.

FÜZE SAVAŞI ÇOCUK ÖLÜMLERİYLE HATIRLANACAK

 Kuşkusuz, her kesimden her can kaybı üzücüdür. Ancak yine de BM’nin açıklamasındaki rakamları kıyasladığımızda, İsrail’in Hamas’ın roket saldırılarına verdiği karşılığın muazzam bir orantısızlık içerdiğini vurgulamalıyız. Özellikle çocuk ve kadın ölümlerinin bu kadar yüksek olması karşısında, İsrail’in sivil-askeri hedefler arasında bir ayrım gözetmediği, bu yönüyle askeri harekât tarzının ciddi ölçülerde kuralsızlık içerdiği teslim edilmelidir.

Bu savaştan dünyanın her bir köşesindeki insanların zihinlerine kazınacak olan, İsrail füzelerinin ve bombalarının yıktığı binaların enkazları altından çıkartılan çocuk cesetlerinin fotoğrafları olacaktır. İsrail’in ABD’nin tanınmış haber ajansı Associated Press’in Gazze’de ofisinin bulunduğu binayı da vurması, bu savaşın hep hatırlanacak sembol görüntülerinden bir diğeridir.

Bugün İsrail’de işbaşındaki Başbakan

Yazının Devamını Oku