GeriSedat ERGİN Biden’ın Avrupa gezisinde demokrasi seferberliği teması ön plana çıkıyor
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Biden’ın Avrupa gezisinde demokrasi seferberliği teması ön plana çıkıyor

Projektörlerimizi bugünden itibaren önce Birleşik Krallık’ta Corn-wall’da başlayacak olan G-7 gelişmiş ülkeler zirvesi, daha sonra önümüzdeki pazartesi Brüksel’de düzenlenecek NATO zirvesi ve ardından çarşamba günü Cenevre’de ABD Başkanı Joe Biden ile Rusya lideri Vladimir Putin arasında gerçekleşecek ikili görüşmeye çevirelim.

Biden’ın ayrıca Brüksel’de AB liderleri ile buluşmasını da bu yüklü programın önemli bir ayağı olarak görmeliyiz.

Bu yoğun zirveler ve aynı zamanlama içinde yürütülecek ikili görüşmeler trafiği, Batı ittifakının yeni dönemdeki hareket tarzının, bu çerçevede özellikle Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti karşısında izlenecek stratejilerin şekillenmesi bakımından kritik önem taşıyor. Kuşkusuz, burada belirecek yönelişlerin sonuçları her bakımdan Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor.

DEMOKRASİLER GÜCÜNÜ ORTAYA KOYMALI

Bu toplantılar aynı zamanda Biden’ın Batı dünyası kurumları ve liderleriyle başkan kimliğiyle ilk kez buluşmasına sahne olacak. Peki Biden, özellikle G-7, NATO zirveleri ve AB toplantılarında hangi mesajları verecek?

Biden, geçen pazar günü bu gezisiyle ilgili olarak The Washington Post gazetesine yazdığı makalede, Avrupa gezisinin dünya demokrasilerini yeniden bir araya toplamayı, harekete geçirmeyi hedeflediğini belirtiyor.

Biden, yazısında “ABD’nin müttefiklerine ve ortaklarına taahhütlerini yenileyeceğini” belirtikten sonra şunları söylüyor:

İçinde bulunduğumuz zamanın tanımlayıcı sorusu şudur: Demokrasiler süratle değişmekte olan bir dünyada insanlarımızın dertlerine derman olabilmek için bir araya gelebilirler mi? Geçen yüzyılın önemli bir bölümünü şekillendiren demokratik ittifaklar ve kurumlar, bugünün tehditlerine ve hasımlarına karşı güçlerini, yeteneklerini kanıtlayabilirler mi? Bu hafta Avrupa’da bunu kanıtlayacak fırsata sahibiz.”

Özetle, özellikle Donald Trump’ın başkanlığı döneminde ABD ile Avrupa arasında yaşanan savrulmadan sonra Batı demokrasilerini bir araya getirip, küresel bir demokrasi seferberliğini başlatmayı planlıyor Başkan Biden.

Sonuçta bu gezide Biden’ın demokrasilerle otokrasiler arasındaki çatışma tezinin kuvvetli bir vurgu alacağı anlaşılıyor.

BATI’DA YENİ DEMOKRASİ SÖYLEMİNE DOĞRU

Trump’ın NATO’ya ihtiyaç olup olmadığını bile sorguladığı bir dört yıllık belirsizlik döneminin ardından Biden’ın Batı kurumlarını ön plana çıkartan kuvvetli demokrasi mesajlarıyla gelmesi, kuşkusuz Avrupa’ya derin bir nefes aldırıyor. Buradaki kritik soru, Avrupalıların bu mesajlardan memnun olmakla birlikte, özellikle Biden yönetiminin yeni tehdit değerlendirmeleri karşısında ABD ile ne ölçüde tam bir uyum içinde hareket etmek isteyecekleridir.

Biden Çin Halk Cumhuriyeti’ni öncelikli bir tehdit olarak görünce, Avrupalılar özellikle ticari konularda Pekin’e karşı ABD ile aynı sertlikte bir çizgiye yönelmeyi göze alabilirler mi? New York Times’ta dün yayınlanan bir analizde, Avrupalıların bu konuda daha ihtiyatlı hareket ettikleri belirtiliyordu.

İlginç bir başka nokta, aynı yazıda bazı Avrupalıların Biden’ın verdiği güvencelerin ne kadar kalıcı olacağı konusunda tereddüt duyduklarına dikkat çekilmesiydi. Yanıt aranan soru şudur: Biden mesajlarında samimi olsa bile, ABD’de 2024 yılında yapılacak seçimde yeniden Trump ya da onun zihniyetinde bir Cumhuriyetçi aday başkan seçilirse, bu taahhütlerinin kalıcılığı ne olacaktır?

Bu yönde soru işaretleri bulunsa bile, Biden’ın en azından kendi başkanlığı döneminde demokrasi değerlerinin vurgulanması yönünde önemli bir küresel farkındalık yaratacağını tahmin etmek mümkün.

Şurası açık ki, önümüzdeki yıllar Batı dünyası içinde demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi değerlerin, ilkelerin daha kuvvetli bir söylemle yüceltileceği, Batı’nın bu kavramlar etrafında bugünkünden daha ileri düzeyde bir dayanışma sergileyeceği bir dönem olacaktır.

TÜRKİYE YENİ DÖNEME NASIL EKLEMLENECEK?

 İşte Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, önümüzdeki hafta NATO zirvesine katıldığında kendisini bu mesajların ortalığı kapladığı bir atmosferde bulacaktır.

Bu zirve toplantıları ABD ile Avrupa arasındaki yeni dönemdeki  işbirliğinin nasıl bir doğrultuya gireceğini görmek bakımından önemli ipuçları da taşıyacaktır. Transatlantik ilişkilerin bu dönemde kazanacağı görüntünün ilk çizgilerini toplantılar sırasında izleyeceğiz.

Türkiye’nin Transatlantik ilişkilerin bu yeni evresine nasıl eklemleneceği, yerinin nasıl şekilleneceği önümüzdeki dönemin kritik sorularından birisidir. Bunun nedenlerinden biri, Türkiye’nin Batı sistemi içinde bir dizi başlıkta kendi müttefikleri ile ciddi çatışma yaşıyor olmasıdır.

Rusya’dan alınan S-400 hava savunma sistemleri konusunda ABD ile sürmekte olan anlaşmazlık bu durumun en çarpıcı örneklerinden biridir. Bunun dışında Türkiye, Libya başta olmak üzere pek çok bölgesel krizde bazı Batı ülkeleriyle de karşı karşıyla gelebilmektedir. Ayrıca, ABD’nin PKK gibi Türkiye’yi hedef alan bir terör örgütünün uzantısı olan YPG ile Suriye’de askeri ittifak kurabilmesi de NATO gibi bir savunma örgütünün temel felsefesine ters düşmektedir.

Bu sorunların çoğuna müzakereler yoluyla çözümler bulanabilir. Bulunsa da bizi bekleyen çok hayati bir mesele ortadan kalkmıyor. Buradaki mesele, Batı ittifakının temelini oluşturan insan hakları, hukuk gibi değerler zemininde Türkiye’nin Batı dünyası içinde artan ölçülerde eleştirilere muhatap olmasıdır.

Bu durum özellikle ABD cephesinde Trump’ın gidip Demokrat Biden yönetiminin işbaşına gelmesinden sonra daha da güçlenmektedir. Nitekim AB’de Türkiye karşısında bu başlıklardaki söylemini Biden’la birlikte daha eleştirel ve daha yüksek sesli bir çizgiye kaydırmaya başlamıştır.

Biden yönetiminin getirdiği önemli bir fark, Türkiye’yi konu alan hemen hemen her açıklamasında demokrasi, insan hakları gibi başlıklardaki eleştirilerini herkesin duyacağı bir şekilde seslendirmesidir. Örneğin Biden’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, geçenlerde Beyaz Saray’da verdiği brifingde Başkan’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’la pazartesi günü yapacağı görüşmenin gündeminden söz ederken “değerler ve insan hakları alanlarındaki önemli görüş ayrılıklarını” da saymıştır. Keza ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken da geçen salı ABD Senatosu’nda yaptığı bir açıklama Türkiye’de insan hakları ve gazetecilerin durumu konusunda ciddi endişeler taşıdıklarını söylemiştir.

YENİ DÖNEME YENİ BAKIŞ GEREKİYOR

 Buraya kadar aktardığımız tablo bizi nereye götürüyor? Batı dünyası kendi içinde demokratik dayanışmanın güçleneceği bir aşamaya geçerken, bu başlıkta sürekli eleştiri alan bir ülke durumunda kalması, Türkiye’yi Batı ittifakının yeni döneminde sıkıntılı bir konuma yerleştirecektir. Bu alanlardaki sorunlar daha çok göze batacaktır.

Gelişmelerin bu yöndeki seyrinin Türkiye’nin Batı dünyası içinde oynayabileceği rolü sınırlayıp, dış politikadaki hareket alanını daraltması kaçınılmazdır. Özetle, Türkiye’nin sözünü ettiğimiz sorunlarıyla Transatlantik ilişkilerin girmekte olduğu yeni dönemi göğüsleyebilmesi sancılı geçecektir.

Önümüzdeki hafta Brüksel’de yapılacak olan temaslar, buradaki büyük fotoğrafa bakıp bütün bu konuları yeni bir bakışla bir kez daha düşünmek ve fikir imal etmek bakımından yararlı bir vesile oluşturmalıdır.

X

Ankara’nın gündeminde bu kez Berlin ile diyalog meselesi var

İki binli yılların hemen başlarında Türkiye’nin önüne Avrupa Birliği’ne tam üyelik adaylığı perspektifinin açılmasında, o dönemde Almanya’da sosyal demokrat bir hükümetin iş başında olmasının etkisi göz ardı edilemez.

Gerek 1999 sonunda Helsinki’deki AB zirvesinde Türkiye’nin adaylığının kabul edilmesi, gerek müzakerelerin 3 Ekim 2005 tarihinde resmen başlatılması kararlarının gerisindeki en önemli faktörlerden biri, Almanya’da başbakanlık koltuğunda sosyal demokrat bir politikacı olan Gerhard Schroder’in oturuyor olmasıydı.

Schroder’in bu görevini 2005 Kasım ayı sonunda Türkiye için AB’ye tam üyelik yerine “imtiyazlı ortaklık” fikrini savunduğunu gizlemeyen Hıristiyan Demokrat Angela Merkel’e devretmesi ve ardından bir dizi başka faktörün de denkleme girmesiyle birlikte, müzakere süreci sonradan kademe kademe hız kesmiş ve bugün olduğu gibi fiilen durma noktasına gelmiştir.

Ancak önceki gün yapılan seçimlerde az bir farkla Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) birinci gelmiş olması ve bu partinin adayı Olaf Scholz’un muhtemel bir koalisyonun başbakanlığı için daha şanslı konumda bulunması, tüm üyelik sürecinde girilen olumsuz süreci tersyüz edebilme gibi bir potansiyel taşımıyor ne yazık ki...

SPD ARTIK TAM ÜYELİKTEN SÖZ ETMİYOR

Geride kalan seçim kampanyasının dikkat çekici bir yönü, Türkiye’nin tam üyeliği projesinin Alman partilerinin çoğunluğu açısından artık büyük ölçüde gündemden çıkmış olmasıdır. Örneğin bir önceki seçimde (2017) Türkiye ile tam üyelik müzakerelerinin önemini vurgulamayı ihmal etmeyen Sosyal Demokratlar, bu kez seçim bildirgelerinde bu hedeften hiç söz etmemeyi tercih etmiştir. Türkiye ile AB arasında diyaloğun önemine kuvvetli bir vurgu olsa da tam üyelik perspektifi yer almıyor sosyal demokratların yeni vizyonunda.

Almanya’nın bundan sonraki başbakanı olması muhtemel görülen Olaf Scholz da kampanya sırasında Türkiye söz konusu olduğunda, iki ülke arasında özel bağlar, yakın ilişkiler ve demokrasi gibi temaları telaffuz etmiş olmasına karşılık, tam üyelik konusuna değinmekten uzak durmuştur. Kendisinin geçen hafta Hürriyet Avrupa’dan Ahmet Külahçı’ya mülakatı, bu bakımdan fikir vericidir. Anlaşılan bu konudan söz etmenin seçmen tabanında oy kaybettireceği endişesi, artık SPD’yi bile geleneksel pozisyonunu tekrarlamaktan alıkoyuyor.

Seçimden önce Almanya’nın kamu yayıncısı Deutsche Welle’nin Türkçe Servisi’nin siyasi partilerin seçim bildirgelerinde Türkiye konusunda yer verdikleri görüşlere ilişkin hazırladığı derleme, tam üyelik meselesinin Alman siyasetinde ne kadar zemin kaybettiğini göstermesi bakımından çarpıcı bir içerik taşıyordu.

TEK AÇIK DESTEK 

Yazının Devamını Oku

Erdoğan ABD ile ilişkilerde tırmanmaya gidiyor

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçen çarşamba günü New York’ta gezisini izleyen Türk gazetecilerine yaptığı açıklamada, ABD ile ilişkilerin durumu üzerinde son derece olumsuz bir tablo çizdi. Erdoğan, ABD Başkanı Joe Biden ile “iyi başlamadıklarını” belirttikten sonra “İki NATO ülkesi olarak şu andaki gidiş pek hayra alamet değil...” dedi.

Cumhurbaşkanı, dünkü açıklamalarında bu söylemini tekrarlayarak, “Ben şu ana kadar Amerika’daki liderlerin hiçbiri ile böyle bir konum yaşamadım” diye konuştu.

Bu açıklamalardan anladığımız, devletler arasındaki ilişkilerin yanı sıra, iki ülkenin başkanları arasında şahsi düzeydeki çalışma ilişkisinin de Erdoğan açısından benzer bir olumsuzluk içinde seyretmekte oluşudur.

Cumhurbaşkanı’nın bu sözlerini nasıl değerlendirmeliyiz? Türkiye ile ABD arasındaki işbirliği ve bununla iç içe geçmiş olarak Erdoğan ile Biden arasındaki ilişkiler nereye doğru gidiyor? Bu sorulara yanıt vermeye çalışırken, önce biraz geriye gidelim ve bugüne nasıl bir akış üzerinden geldiğimize bakalım.

1 HAZİRAN: ‘BIDEN İLE GÖRÜŞME TRAFİĞİMİZ RAHAT OLMADI’

Erdoğan, özellikle Biden ile ilişkisi hakkında ilk kez böyle konuşmuyor. Kendisinin Biden ile 14 Haziran’da Brüksel’deki NATO zirvesi sırasında yaptığı ikili görüşme öncesinde 1 Haziran tarihinde TRT’ye yaptığı açıklamalarını hatırlayalım.

Erdoğan, bu mülakatında ABD’nin yeni Başkanı Biden ile ilişkisinin seyrinden rahatsızlığını gizleme gereği duymayarak şunları söylemişti:

“Kendisiyle yapacağımız görüşmede Türkiye-ABD ilişkileri niçin böyle bir gerilim safhasında, bunu tabii soracağız. Yani biz sizden önce yine Demokratlarla çalıştık, böyle bir görünüm bizde olmadı. Yani Bush’la da çalıştık, Obama ile de çalıştık ve bunlar da demokrattı ama bunlarla böyle bir gerilimi ben yaşamadım. Ardından Cumhuriyetçi olarak Sayın Trump’la bir çalışma yaşadık ve hiçbir gerilimi onunla da yaşamadık. Tam aksine, yani telefon diplomasimizde çok huzurluyduk, çok rahattık. Ne yaparız, ne ederiz, yani şu toplantıda şöyle buluşuruz, uluslararası toplantılarda ilk durumları falan böyle yürüttük. Sayın Biden ile maalesef bu görüşme, buluşma trafiğimiz o kadar rahat olmadı...”

BIDEN’IN MESAFELİ 

Yazının Devamını Oku

Beethoven’dan Avrupa Marşı eşliğinde Türkiye’de hak ihlalleri meselesi

Son yıllarda Ankara’da pek karşılaşmadığımız bir tabloydu. Konusu Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) verdiği ihlal kararlarının uygulanması olan bir konferans geleneksel şekilde Milli Marş’ın okunmasıyla açıldı. Salondaki davetliler sandalyelerine oturmak üzereydiler ki, salonda bir anons duyuldu:

Şimdi de Avrupa Marşını dinleyeceğiz...”

Herkes doğrulup yeniden ayağa kalktı ve Büyük Ankara Oteli’nin konferans salonunu günümüzde resmi “Avrupa Marşı” olarak kabul edilen, Alman besteci Beethoven’ın ünlü Dokuzuncu Senfonisi’nin finalindeki “Neşeye Övgü” bölümünün coşkulu müziği kapladı. Salonun duvarlarında Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi ve Anayasa Mahkemesi’nin bayrakları ya da sembolleri asılıydı.

Mehmet Akif Ersoy ile Beethoven’ı buluşturan bu etkinlik, “Anayasa Mahkemesi’nin Temel Haklar Alanındaki Kararlarının Etkili Şekilde Uygulanmasının Desteklenmesi” projesinin açılışı ve aynı zamanda Türkiye’de Bireysel Başvurunun Dokuzuncu Yıldönümü” vesilesiyle düzenlenmişti.

AB ve Avrupa Konseyi tarafından finanse edilen bu projenin ana yararlanıcısı Anayasa Mahkemesi olmakla birlikte paydaşları arasında TBMM, mahkemeler, Barolar Birliği, Hâkim ve Savcılar Kurulu ve sivil toplum kuruluşları yer alıyor.

Projenin temel amacı, hâkimlerin, savcıların, avukatların ve diğer paydaşların AİHM ve AYM içtihatlarına ilişkin farkındalıklarının arttırılması ve AYM kararlarının uygulanması...

GÜL: AYM KARARLARINA UYMAK HUKUKUN EMREDİCİ HÜKMÜ

Konferansın açılış oturumunda Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, Anayasa Mahkemesi Başkanı Prof. Zühtü Arslan, Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Faruk Kaymakçı ile AB’nin Ankara’daki Büyükelçisi Nikolaus Meyer-Landrut ve Strasbourg’dan video mesajıyla katılan Avrupa Konseyi Genel Sekreter Yardımcısı Bjorn Berge kürsüyü alan konuşmacılardı.

Adalet Bakanı

Yazının Devamını Oku

Adalet Bakanı ‘Yargı her zaman mükemmel kararlar vermiyor’ dediğinde...

Yargının her zaman ve her yerde mükemmel kararlar vermediğinin farkındayız...”

Bu sözleri sarf eden kişi sizce kim olabilir?

Yanıt: Adalet Bakanı Abdulhamit Gül...

Gül, ardından ekliyor: “Ancak eksik, hatalı karara karşı bir itiraz yolunun, bir düzeltme mekanizmasının olduğunu, hukuk düzeni içerisinde olduğumuzu da asla unutmamamız gerekmektedir.”

Bu sözleri, yargıdan çıkan kararlar konusunda bizzat Adalet Bakanı’nın da belli çekinceler taşıdığının bir ifadesi olarak görülebilir.

*

Adalet Bakanı’nın bu ifadesiyle geçen pazartesi günü Bursa’da düzenlenen, çok sayıda yargı mensubunun katıldığı Adalet Bölge Toplantısı’nın açılışında yaptığı konuşmada karşılaştım.

Bakanın konuşması, bir yönüyle yargı alanında bugün yaşanan sorunlara ve bunların çözümüne dönük bakışını yansıtırken, aynı zamanda yargı sisteminin işleyişiyle ilgili eleştirilere de yanıt vermeyi amaçlıyor. Ancak bunu yaparken yargı kararlarında problemli alanların varlığını da kabul ediyor.

Gül,

Yazının Devamını Oku

Avrupa Konseyi ile yol ayrımına doğru mu?

Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) verdiği birçok kritik kararı uygulamamasının yol açtığı sorunlar bu köşede zaman zaman gündeme geldi.

Bu çerçevede geçen yıl sonunda kaleme aldığımız bir yazıda, Azerbaycan’ın AİHM’nin verdiği ünlü Ilgar Mammadov kararını yerine getirmemekte ısrar etmesinin, bu ülke açısından Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nde ne gibi sıkıntılar yaratabildiğine özellikle dikkat çekmiştik (25 Aralık 2020).

Bakanlar Komitesi’nin, AİHM’nin Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılmaları yolundaki kararlarının uygulanmaması üzerine geçen hafta Türkiye hakkında verdiği yeni kararlara bakıldığında, Mammadov dosyasını kısaca hatırlamakta yarar var.

AİHS 18’İNCİ MADDEDEN İHLAL NE ANLAMA GELİYOR?

Azerbaycan’daki muhalif bir partinin kurucuları arasında yer alan Mammadov, kamu düzenini bozduğu gerekçesiyle 2013 yılında tutuklanarak yedi yıl hapse mahkûm ediliyor. AİHM, yapılan bireysel başvuru üzerine, Azerbaycan’ın Mammadov’un tutuklanmasında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) iki maddesini ihlal ettiğine ve kendisinin tahliye edilmesi gerektiğine hükmediyor 2014 yılında.

AİHM, ihlallerden birini AİHS’nin tutuklamaları ilgilendiren “özgürlük ve güvenlik hakkı”na ilişkin 5’inci maddesinden veriyor. İkinci ihlal ise Sözleşme’nin 18’inci maddesinden çıkıyor.

AİHS’nin 18’inci maddesi önemli, çünkü “Hak ve özgürlüklere bu Sözleşme hükümleri ile izin verilen kısıtlamalar öngörüldükleri amaç dışında uygulanamaz” hükmünü taşıyor. Bu maddeden ihlal çıkması, ilgili ülkenin hak ve özgürlüklerin sınırlanmasında Sözleşme’nin amaçları dışına çıktığı anlamına geliyor.

AİHM’nin bu maddeden ihlal vermeye başlaması özellikle son 15 yıl içinde gözlenen yeni bir yöneliş. Türkiye’nin Avrupa Konseyi’ndeki bir önceki Daimi Temsilcisi Büyükelçi Erdoğan İşcan’ın dün T-24’te bu konuda kaleme aldığı “Hukuk ile siyaset ilişkisi ve AİHM kararlarının uygulanması” başlıklı önemli yazısındaki tespite göre, AİHM, bugüne dek söz konusu maddeden yalnızca 18 kez ihlal kararı almış. Türkiye’ye bu maddeden ihlal iki kez verilmiş. Bunlar Kavala ve Demirtaş kararları.

BAKANLAR KOMİTESİ 

Yazının Devamını Oku

İlker Başbuğ davaları tartışma yaratmaya aday

Eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un önümüzdeki dönemde İstanbul ve Ankara adliyelerinde sanık olarak önemli bir mesai sergilemek durumunda kalacağı anlaşılıyor.

Orgeneral Başbuğ hakkında açıklanan yeni bir iddianamede, bu kez bir grup AK Parti milletvekiline hakaret ettiği gerekçesiyle kendisinin hapis cezasıyla çarptırılması talep ediliyor.

Geçen hafta sonuçlandırılan bu metin, Başbuğ hakkında yakın zamanda düzenlenen ikinci iddianame. Başbuğ hakkında bu yılın başında yayımlanan “Türkiye Cumhuriyeti’nde 1961-80, Güç Odaklarının Mücadelesi” başlıklı kitabında “Adnan Menderes 25 Mayıs 1960 günü Eskişehir’de erken seçim tarihini açıklasaydı, 27 Mayıs askeri darbesi büyük bir olasılıkla önlenebilirdi” dediği için geçen mart ayında da bir dava açılmıştı.

 Kitabında ifade ettiği bu görüşü Cumhuriyet gazetesine bir mülakatında da tekrarlayan Başbuğ’un, bu iki beyanı üzerinden “darbe imasında” bulunarak, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme suçunu işlediği” iddiasıyla Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 216’ıncı maddesi çerçevesinde cezalandırılması talep ediliyor. TCK’da bu suç için bir yıl ile üç yıl arasında hapis cezası öngörülüyor. Bu dava 26 Ekim’de İstanbul 2’inci Asliye Ceza Mahkemesi’nde başlayacak.

Tabii, bu davalardan söz ederken kendisinin 2012 yılında tutuklandıktan sonra “Ergenekon silahlı terör örgütü yöneticiliği” ve ayrıca “hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamalarından mahkum olup tam 26 ay Silivri’de hapis yattığını da hatırlatmak gerekiyor. Başbuğ, 2014 yılında Anayasa Mahkemesi kararı ile tahliye olduktan sonra bu suçlamalardan beraat etmişti.

2009 YILINDAKİ DÜZENLEMEYİ ELEŞTİRİNCE

Açılan ikinci dava, bu yıl açılan ilk dava gibi yine Başbuğ’un bazı beyanlarının sonucu ortaya çıktı. Bu kez suçlanmasına yol açan, yaklaşık 20 ay kadar önce 28 Ocak 2020 tarihinde Global Haber TV kanalında katıldığı bir programda sarf ettiği ifadeler.

Başbuğ, bu programda “FETÖ’nün siyasi ayağı” konusundaki bir soruyu yanıtlarken, “Vardır, yani yok dersek bu bir gerçeği inkâr olur. Çünkü, askeriyenin nerelerine, polise, yargıya, üniversiteye sızmış bir örgütün siyasi partilere sızmadığını düşünmek akla ziyandır. Vardır mutlaka, her partide vardır, olabilir... Bunu yargının ortaya çıkartması lazım. Ama burada siyasi otoritenin de ağırlığını koyması lazım” diye konuşmuştu.

Başbuğ

Yazının Devamını Oku

60 yıl önce bugün... Fatin Rüştü idam sehpasında sandalyeyi kendisi itti

Tarihin sayfaları bundan tam 60 yıl önce bugünü gösteriyordu, 16 Eylül 1961. Yer, Marmara Denizi’nde İmralı Adası’ndaki cezaevi... Yassıada’daki yargılamalarda haklarında idam cezası verilen hükümlüler hücrelerinde infaz anını bekliyordu. Saat 03.00 sularında önce Hasan Polatkan hakkındaki idam kararı infaz edildi. Sıra Fatin Rüştü Zorlu’ya gelmişti. Önce son mektubunu yazdı. Sonra etrafına bakındı. Kravatını arıyordu. İdam sehpasına kol düğmelerinin yanı sıra kravatıyla da çıkacaktı. Birden gülümseyerek “Sahi hatırladım, onu gelirken bizden almışlardı” dedi...

ÖNCE Maliye Bakanı Hasan Polatkan idam edildi. İmralı Cezaevi’nde Polatkan’ın asılmasına tanıklık eden Yassıada Komutanı Albay Tarık Güryay, o anı şöyle anlatıyor:

Tek kelimeyle bitikti. Bütün reflekslerini kaybetmiş bulunan vücudu, ancak kollarındaki gardiyanların desteği ile ayakta durmaktaydı. Okunan kararı dinlemiş, anlamış olduğunu hiç sanmıyorum. Biraz sonra hocanın yapmış olduğu telkini çok zor tekrarladı. Yüzü bir ölününkinden de sarıydı. Gömlek giydirildi. Elleri arkadan kelepçelendi. Gardiyanların kolunda sehpaya kadar götürüldü ve hüküm infaz edildi.”

Tarihin sayfaları bundan tam 60 yıl önce bugünü gösteriyordu, 16 Eylül 1961. Yer, Marmara Denizi’nde İmralı Adası’ndaki cezaevi...


Fatin Rüştü Zorlu, heyecandan eli titreyen cellada, “Oğlum ne titreyip duruyorsun. İlmik senin değil benim boynuma geçecek” dedi.

TEK KİŞİLİK HÜCREDE ÖLÜMÜ BEKLERKEN

Yassıada’da görülen yargılamalar sonunda, darbeci subayların bir araya geldiği Milli Birlik Komitesi’nin kararıyla oluşturulan özel yetkili mahkeme, kararını bir gün önce, 15 Eylül 1961 tarihinde açıklamıştı.

Yazının Devamını Oku

Afganistan’dan yanı başımızdaki İdlib realitesine geçiş yapmak

Haftalardır kaygı içinde Afganistan’daki krize ilişkin gelişmeleri izlerken, geçen cumartesi günü İdlib’de meydana gelen bir saldırıda üç askerimizin şehit edilmesi, birden dikkatlerimizi Hatay sınırının hemen karşısındaki sorunlu bir coğrafyaya çevirmemize yol açtı.

Burada, aslında küçük ölçekte de olsa Afganistan’la pek çok alanda benzerlik gösteren bir realite Türkiye’yi bekliyor.

İdlib bölgesi, 34 Türk askerinin 28 Şubat 2020 tarihinde Rus ve Suriye savaş uçaklarının ortak hava saldırısında şehit edilmesinin ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya lideri Vladimir Putin arasında 5 Mart 2020 tarihinde varılan mutabakat sonrasında önemli ölçüde sakin bir şekilde seyretti.

Buna karşılık son haftalarda Rus ve Suriye savaş uçaklarının İdlib’deki hedeflere yönelen hava saldırılarının ciddi ölçülerde yoğunlaşması, bu ortamın biraz değişmeye başladığına işaret ediyor.

SON SALDIRIYI KİM YAPTI?

Geçen bir buçuk yılı aşkın süre içinde İdlib’de Türk askerlerinin hayatını kaybettiği iki saldırı oldu. Birincisinde, 19 Mart 2020 tarihinde M-4 otoyolu üzerinde düzenlenen bir saldırıda iki asker şehit olurken, bütün şüpheler o dönemde El Kaide çizgisindeki Huras El Din örgütü üzerinde toplandı. Ayrıca, geçen 10 Mayıs’ta yine İdlib’de intikal halindeki bir TSK konvoyuna düzenlenen saldırıda bir asker ölmüştü.

Peki geçen cumartesi günü M-4 otoyolunun biraz kuzeyindeki İdlib şehir merkezi ile 7-8 kilometre kuzey doğusundaki Binniş yerleşimi arasındaki yolda arama-tarama görevinden dönmekte olan TSK unsurlarını kim hedef aldı?

Olaydan sonra sosyal medya hesaplarında yapılan bir paylaşımda, saldırıyı “Ebu Bekir Sıddık’ın Yardımcıları Seriyyesi” isimli bir örgüt üstlendi. Bir önceki 10 Mayıs saldırısını da aynı grup üstlenmişti. Bu, İdlib’de adı yeni yeni duyulmakta olan ve DEAŞ’a yakın çizgide olduğu değerlendirilen bir örgüt.

Bununla birlikte, saldırıyı söz konusu örgütün üstlenmiş olması, eylemin muhakkak onlar tarafından gerçekleştirildiği anlamına da gelmiyor. Bu aşamada saldırının failinin kim olduğu sorusunun yanıtının Ankara cephesinde henüz tam olarak netleşmediği anlaşılıyor.

Yazının Devamını Oku

Almanya’dan Türkiye’ye adı konmamış silah ambargosu

"Türkiye’nin alacağı bazı askeri malzemelerin ihraç izinleriyle ilgili sorunlar çıkabiliyor. Bu, Almanya’nın iç siyasetindeki bazı olumsuz tutumlardan kaynaklanıyor. Yüzlerce askeri malzeme söz konusu, tank motorları, obüs bataryalarının motorları da dahil olmak üzere...” diyerek, sorunun varlığını gizlememişti Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar.

Akar bu açıklamasını, geçen 2 Şubat tarihinde Berlin ziyareti sırasında Alman mevkidaşı Annegret Kramp-Karrenbauer ile görüşmesinden tam dört gün sonrasına rastlayan mülakatımız sırasında bir sorumuz üzerine yapmıştı.

Berlin ziyaretinin kritik bir başlığında Türkiye’nin Almanya’dan askeri alımlarda karşılaştığı sıkıntıların aşılması talebi yer alıyordu. Milli Savunma Bakanı, görüşmeler sırasında Alman muhatabına ihraç izinlerinde sıkıntı yaşanan silah ve askeri malzemenin bir listesini de iletmişti.

Kramp-Karrenbauer de buluşmadan sonra yaptığı açıklamada “bazı zor konuların görüşüldüğünü” söylemişti. Alman Savunma Bakanı’nın geçen haziran ayındaki Türkiye ziyaretinde bu dosya bir kez daha gündeme gelmişti.

Milli Savunma Bakanı Akar’la perşembe günkü sohbetim sırasında Almanya ile silah ve askeri malzeme alımında yaşanan sorunların aşılması konusunda bir gelişme olup olmadığını sorduğumda şu yanıtı aldım:

Maalesef hiçbir değişiklik yok. Almanya Savunma Bakanı Kramp-Karrenbauer geçen yaz başında geldiğinde de kendisiyle aynı konuları konuşmaya devam ettik. Maalesef adı konmamış bir tutum, ambargo var Türkiye’ye karşı. Biz de kendilerine her vesileyle bunun sadece Türkiye’ye değil aynı zamanda NATO ittifakına da zarar verdiğini söylüyoruz.”

DENİZALTILAR AMBARGO KAPSAMI DIŞINDA

Burada ilginç bir nokta, Alman hükümetinin Türkiye’ye uyguladığı adı konmamış ambargoda Kara ve Deniz Kuvvetleri arasında ayrım yaparak hareket etmesidir. Kara Kuvvetleri’nin kullanacağı sistemler için ihraç izinleri verilmezken, özellikle yeni sınıf denizaltıların üretimine dönük Türkiye ile daha önceden başlatılmış olan kapsamlı işbirliği projesi bu tasarrufların dışında tutuluyor.

Almanya da bu ayrımı yaptığını gizlemiyor. Almanya’nın Dışişleri Bakanı

Yazının Devamını Oku

 ‘Amerika, Amerika gibi hareket etmeli’

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ile geçen perşembe günü gerçekleştirdiği İzmir ziyareti sırasında bir mülakat yaptım. Kendisiyle bir önceki sohbetimiz 6 Şubat tarihinde İstanbul’da olmuştu. Aradan yedi ay geçmiş. Mülakat sırasında kendisine Afganistan’daki gelişmelerin yanı sıra özellikle Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin geçen bu süre zarfındaki seyrine ilişkin bir dizi soru yönelttim.

Sorulardan biri şuydu: “Geçen süre içinde Türk-ABD ilişkileri nereye geldi? Yerinde saydığını söyleyebilir miyiz?”

Kısa bir yanıt geldi bu soruya. “Şöyle diyelim...” diye söze girdi Akar: “Kötüleşmedi hiç olmazsa...”

ABD İLE BAŞA MI DÖNDÜK?

Şimdi geçen yedi ayın dökümüne bakalım. Bu süre zarfında ilişkilerin gündemini kaplayan en önemli konulardan biri, ABD’nin Afganistan’dan çekilme süreci içinde Kabil Havalimanı’nın işletilmesinin Türkiye’ye bırakılması meselesiydi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Joe Biden’ın geçen 14 Haziran tarihinde Brüksel’de yaptıkları görüşmenin de -açıklandığı kadarıyla- en önemli gündem maddesi bu dosya olmuştu.

Ankara ile Washington arasındaki ilişkinin önümüzdeki dönemde nasıl bir görüntü kazanacağı, bir anlamda Kabil Havalimanı’ndaki işbirliğine ilişkin müzakerelerin sonucu ile ilişkilendiriliyordu. Tabii müzakere edilen mutabakat metni, Kabil’deki Batı destekli hükümetin daha gözle görülebilir bir süre iş başında kalacağı varsayımına dayanıyordu. Taliban’ın tahminleri altüst ederek kısa zamanda ülkeye ve Kabil’e hâkim olması, Afgan ordusunun dağılması, ABD ile müzakere edilen anlaşmayı, bu çerçevede Türkiye-ABD ilişkilerindeki bu beklentileri gündemden düşürdü.

Ben de Akar’a “Kabil Havalimanı gündemden çıkınca ABD ile ilişkiler ne olacak? Başa mı döndük?” diye sordum.

ABD ORTADOĞU’DA BULUNACAKSA BİZİMLE İŞBİRLİĞİ YAPMALI

Akar

Yazının Devamını Oku

'Bunu beklemiyorduk...'

Milli Savunma Bakanı asker gözüyle Afganistan’daki faciayı değerlendirdi

Afganistan’da yaşanmakta olan krizin en çok yanıt aranan sorularından biri, ABD’nin geçen yirmi yıl içinde büyük kaynaklar tahsis ederek sıfırdan inşa ettiği Afgan ordusunun, Taliban karşısında hiçbir direnç gösteremeden kısa zamanda dağılmış olmasını konu alıyor.

Taliban’ın kısa zamanda ülkeye hâkim olup, Kabil’e bütün tahminleri altüst eden bir şekilde süratle girebilmesi, Amerikalıların Afgan ordusunun bu örgüte karşı belli bir direnç göstereceği yolundaki istihbarat analizlerini olduğu gibi boşlukta bıraktı.

Peki Afgan ordusu neden bu kadar çabuk çözüldü? Ordunun bu şekilde dağılmasından çıkartılacak sonuç nedir?

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ile önceki gün Dokuz Eylül Üniversitesi ile Başkent Üniversitesi’nin ortaklaşa düzenledikleri Türk-Yunan ilişkileri konulu sempozyuma hitap etmek üzere gittiği İzmir ziyareti sırasında yaptığımız mülakatta bu soruları da yönelttik.



Yazının Devamını Oku

Dikkat, salgında ölüm sayıları sonbahardaki ikinci dalganın üzerine çıktı

Koronavirüs salgınının 2020 mart ayında patlak vermesinden sonra geçen bir buçuk yıl içinde pandeminin ülkemizdeki seyrini bu köşede grafiklerin de yardımıyla belli aralıklarla değerlendirmeye çalıştım. Buna karşılık, geçen mart ve nisan aylarında yaşanan üçüncü dalganın mayıs ayından itibaren sönümlenmeye başlaması ve aşılamanın hız kazanması sonucu salgının gidişatını geride bıraktığımız yaz aylarında kısmen uzaktan izledim.

Yazın ilk yarısında salgının seyrindeki düşme eğilimi önemli ölçüde devam etti. Gelgelelim, temmuz ayının ikinci yarısından, özellikle de kurban bayramından sonra vakaların bir kez daha yükselmesiyle birlikte, salgının yeni bir dalgası kendisini göstermeye başladı.

Sağlık Bakanlığı’nın açıklamakta olduğu günlük veriler üzerinden salgının seyrindeki yönelişlerle ilgili şu gözlemleri belirtebiliriz.

VAKA SAYISI İKİNCİ DALGANIN BİRAZ ALTINDA

Aşılamada kat edilen bütün mesafeye karşılık, salgın vaka ve  vefat sayıları itibarıyla geçen kasım-aralık aylarında yaşadığımız ikinci dalganın pik yaptığı düzeyin bazı noktalarda altında, bazı noktalarda üstünde bir hatta seyrediyor. Bu, kuşkusuz kaygı verici bir durum.

Bu genel saptamayı rakamlarla göstermeye çalışalım ve önce vaka sayılarına bakalım. Geçen temmuz ayının ortasından bu yana vakalarda gözlenen belirgin artışa karşılık, rakamlar yine de geçen kasım-aralık döneminin biraz altında görünüyor.

İkinci dalgada en yüksek haftalık vaka toplamı 30 Kasım-6 Aralık arasında 220 bin 667 olarak ortaya çıkmıştı. Geçen 2-8 Ağustos haftasında toplam vaka sayısı 170 bin 605’e geldikten sonra haftalık 130 bin sayısına doğru inişe geçti. Ancak vaka sayıları geçen hafta yeniden yükselmeye başladı ve toplam 151 bin 173’e çıktı.

ANCAK ÖLÜM SAYILARI GEÇEN İKİNCİ DALGANIN ÜSTÜNDE

Yazının Devamını Oku

Diyanet İşleri Başkanlığı siyasi tartışmaların dışında kalmalı

Öyle anlaşılıyor ki önüne geçilmediği takdirde, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı daha sık tartışacağımız bir döneme giriyoruz önümüzdeki günlerde.

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Erbaş’ın yüksek bir profille kamuoyunun karşısına çıkmasının ve aynı zamanda yaptığı bazı beyanların siyaset çevrelerinde, medyada, genelde kamuoyunda tetiklediği tartışmaların, polemiklerin alanı giderek genişliyor.

Prof. Erbaş’ın geçen hafta yeni Yargıtay binasının hizmete girmesi nedeniyle düzenlenen ve aynı zamanda yeni adli yılın açılışıyla birleştirilen törene katılarak, burada dua okuması hararetli bir tartışmayı tetikledi. Ardından kendisinin dinin ticaret, adalet ve siyaset alanlarına yansıması gerektiği anlamına gelen ifadeleri bu tartışmaları iyice alevlendirdi.

Hatırlanacaktır, geçen yıl da Ayasofya’nın cami olarak ibadete açılması dolayısıyla düzenlenen törende minbere eski bir geleneğin devamı şeklinde bir kılıç ile çıkması ve okuduğu hutbede yer verdiği bazı ifadeler, yine kamuoyunun bazı kesimlerinde tepkilere neden olmuştu.

*

Kabul edelim ki Diyanet İşleri Başkanı’nın bu kadar yoğun bir tartışmanın ayrılmaz bir parçası haline gelmesi, her gün köşe yazılarına geçmesi, sosyal medya hesaplarında lehte ve da aleyhte esen paylaşımlar üzerinden beliren dalgalanmaların konusu olması, geçmiş dönemlerde çok sık karşılaştığımız bir durum değil.

Diyanet İşleri Başkanları, geçmişte genellikle bu gibi tartışmaların dışında kalmak konusunda özel bir dikkat sarf ederlerdi. Toplumun büyük çoğunluğu da makamı bu gibi çekişmelerin dışında tutmak konusunda belli bir özenle davranırdı. Yakın zamanlardan Prof. Ali Bardakoğlu’nun başkanlığı bu açıdan örnek dönemlerden biri olarak gösterilebilir.

*

Geçmişte yerleşmiş olan bu geleneğin aslında kuvvetli bir mantığı var. Buradaki mantık, Diyanet’in siyaset rüzgârlarının uzağında tutulmasının anlaşılabilir gerekleriyle yakından ilgilidir. Siyaset, son tahlilde politikacılar arasında iktidar hedefine ulaşmak üzere rekabet koşulları içinde, hatta kendine özgü birtakım esneklikler de taşıyabilen kurallar üzerinden yürütülen bir egzersizdir.

Yazının Devamını Oku

Şansölye Merkel dönemi kapanırken

Almanya’da bu ayın sonuna doğru yapılacak seçimlerin muhtemel sonuçları uluslararası politikanın merceği altına girmeye başladı.

Bu seçimler Almanya’da 16 yıla yayılan Angela Merkel döneminin sonuna gelindiğini gösteriyor.

Merkel’in liderliğinin Almanya’nın yakın tarihindeki en istikrarlı dönemlerinden birini temsil ettiği hususunda bir şüphe yok. Gerçekten de 16 yıl süren başbakanlığı, Almanya açısından içte genel hatlarıyla bir istikrar ve ekonomik büyüme dönemi oldu.

Bu, aynı zamanda Almanya’nın Avrupa politikasındaki ağırlığının somut bir şekilde güçlendiği bir zaman kesitiydi. Birleşik Krallık Brexit süreciyle Avrupa Birliği denkleminin dışına çıkar ve Fransa birbirini izleyen iktidar değişiklikleri ve yönetim sorunlarıyla içte savrulurken, Merkel’in liderliğindeki Almanya Avrupa’nın başat gücü olarak sivrildi. Almanya AB politikalarında büyük ölçüde belirleyici olurken, Merkel de Avrupa’nın en önemli siyasi aktörü konumuna geldi.

Gelgelelim Almanya’nın kazandığı bütün zemine karşılık, geçen bu yılları AB’nin küresel bir güç kimliğiyle dünya politikasında tescil edildiği bir dönem olarak nitelendirebilmek güç. AB, uluslararası krizlere tuğrasını vurabilen bir küresel oyuncu olamıyor.

Zaten Merkel’in dış politikasına yöneltilen temel eleştirilerden biri, içte başarılı bulunsa da Avrupa açısından kuvvetli bir gelecek vizyonu ortaya koyamamış olmasıdır.

TÜRKİYE’NİN TAM ÜYELİĞİNE HEP MESAFELİ DURDU

Bu yönünün yansımalarından biri, Merkel’in Türkiye’nin tam üyelik hedefinde icra ettiği olumsuz etkide görülebilir. Türkiye’nin AB’ye tam üyelik adaylığının resmen kabul edilmesi ve ardından müzakerelerin başlaması Almanya cephesinde önemli ölçüde sosyal demokratların iş başında olduğu bir konjonktürün türevidir.

Merkel

Yazının Devamını Oku

Afganistan’dan çekilen ABD, Suriyeli Kürtlere “Bölgede kalacağız” güvencesini veriyor

ABD’nin Afganistan’dan kaotik bir şekilde çıkmasının yol açtığı büyük sarsıntı Biden yönetiminin güvenilirliği üzerinde önemli bir tartışmayı başlattı.

Bu tartışmanın odaklandığı soruların uzandığı, en sıcak bir şekilde yankılandığı yerlerden biri de Suriye ve Irak’ın Kürt bölgeleri.

Son günlerde ABD’nin önde gelen yayın organlarında çıkan haberler, Afganistan’da tanık olunan görüntülerden sonra “ABD buradan da çıkar mı?” sorusunun, bu coğrafyada şimdiden zihinlere yerleştiğini gösteriyor.

Örneğin, ABD’nin saygın gazetelerinden Wall Street Journal gazetesinin Suriye’nin Fırat’ın doğusunda Kürt özerk yönetimi altındaki bölgesini dolaşan muhabiri Jared Malsin, sahada devriye gezen ABD’li askerlerin, köylülerin “(Burada) Kalacak mısınız?” sorusuyla karşılaştıklarını yazıyor.

Keza Washington Post’un Beyrut Bürosu Şefi Louisa Loveluck, yine aynı bölgeye gittikten sonra kaleme aldığı Haseke mahreçli yazısında, ABD’nin Kuzey Suriye’deki müttefiklerinin Afganistan’daki çekilme sürecini ve Kabil’deki hükümetin çöküşünü “tetikte izlediklerini” ve “kendi geleceklerinin farklı olacağını ümit ettiklerini” aktarıyor.

TRUMP’IN SURİYE’DEN ÇEKİLME PLANI DA SARSINTI YARATMIŞTI

Suriye’deki Kürt grupların duyduğu tedirginliğin gerisinde, Afganistan’da yaşanan çekilme karambolünün çok daha küçük ölçekteki bir benzerini 2018 ve 2019 yıllarında bizzat kendilerinin yaşamış olması da yatıyor.

Taliban’la müzakere masasına oturarak ABD’nin Afganistan’dan çıkmasına ilişkin anlaşmayı 2020 Şubat ayında yapan önceki ABD Başkanı Donald Trump, bu mutabakatın öncesinde Suriye’deki ABD birliklerini de çekmeyi kafasına koymuş, hatta bu yönde somut bazı adımlar da atmıştı.

Trump

Yazının Devamını Oku

İslam dünyası ve Afganistan’dan Türkiye’ye uzanan çizgi

Önümüzdeki dönemde Afganistan’dan gelecek haberlere hâkim olacak temalar şimdiden az çok şekilleniyor. Kabil’e giden meslektaşlarımız Fevzi Kızılkoyun ile Selçuk Şamiloğlu’nun dün Hürriyet’in birinci sayfasında “Taliban kararttı” başlığıyla manşetten yayımlanan haberleri, herkesi Afganistan’da bekleyen yeni dönemi oldukça çarpıcı bir şekilde anlatıyordu.

ABD’nin çekilmesinin ardından tümüyle Taliban’ın kontrolüne giren Kabil’de hayatın seyrinin köklü bir şekilde değiştiğini, kızlı erkekli gençlerin gittiği kafelerin kapandığını, müziğin sustuğunu, televizyonda aşk ve macera dizilerinin yasaklandığını, Batı tarzı giyimin yerini geleneksel giyime bıraktığını okuyoruz bu haberde.

Gelen başka haberlerde, Kandahar vilayetinde televizyon ve radyo kanallarında müzik ve kadın sesinin yasaklandığı da bildiriliyordu. Bir başka haberde, yeni dönemde Afgan kadınların üniversiteye gidebilecekleri, ancak erkeklerle birlikte aynı sınıflarda bulunamayacakları, erkek hocalardan ders alamayacakları belirtiliyordu.

Ya aynı dersi verecek kadın hocalar yoksa? Yanıt, herhalde “öğrenmesinler” olacaktır.

*

Afganistan’ın muhtelif vilayetlerinden birbiri ardına gelen bu yöndeki haberlerin yoğunluğunun önümüzdeki günlerde daha da artacağına tanıklık etmeye hazır olalım. Özetle, renklerin karardığı, müziğin sesinin kısıldığı bir hayat yerleşiyor Afganistan’da.

Kabil’e hâkim olan zihniyet, aynı zamanda kadının yaşamını büyük ölçüde eviyle sınırlamakta, daha doğrusu hayatı ona yasaklamaktadır. Kadının toplum içindeki rolünün, enerjisinin, özetle var olma hakkının zorbalıkla baskılandığı bir hayatı dayatıyor Taliban felsefesi.

Sonuçta, çok eski asırlarda kalmış olması gereken katı bir şeriat yorumunun dokuduğu kalın bir perde ağır ağır Afganistan’da bütün toplumun üzerini kaplamaya başlamıştır.

*

Yazının Devamını Oku

Afganistan’da parantez daha yeni açılıyor

ABD, El Kaide’nin 11 Eylül 2001 tarihinde New York’taki İkiz Kuleler’e düzenlediği saldırı üzerine bu örgüte ve onu himaye eden Taliban’a karşı Afganistan topraklarında açtığı savaşı tam yirmi yıl sürdürdükten sonra önceki gün ülkeyi Taliban yönetimine bırakıp terk etti.

Washington, trilyonlarca dolar kaynak akıttığı, çoğu Afgan vatandaşı olmak üzere on binlerce insanın öldüğü bu savaştan -doğru dürüst bir çıkış stratejisi bile oluşturmadan- çekilirken, önceki gün Kabil Havalimanı’ndan havalanan son askeri nakliye uçağı ABD’nin Afganistan’daki yenilgisini simgeliyordu.

NEREDE HATA YAPILDI?

Kuşkusuz, Afganistan’da yaşanan yalnızca ABD değil, bütün bir Batı dünyasının da yenilgisidir. Batı, bir büyük ittifak halinde Afganistan’a gitmiştir. Örneğin NATO, doğrudan kurumsal kimliğiyle bu savaşa angaje olmuştur. Dolayısıyla, yirmi yıl süreyle sergilenen çabanın nafile bir şekilde sonuçlanmasının nedenlerini yalnızca ABD değil, bütün Batı dünyası da değerlendirmek, bunun üzerinde fikir imal etmek durumundadır.

Zaten daha şimdiden Washington D.C.’den Avrupa başkentlerine kadar yayılan düşünce kuruluşlarında, dış politika çevrelerinde “Nerede hata yapıldı?” sorusu üzerinde kuvvetli bir tartışma başlamış bulunuyor. Önümüzdeki aylarda, yıllarda bu tartışmanın çok daha canlı bir şekilde süreceğinden emin olabiliriz.

Galiba yaşanan tecrübenin ışığında meselenin şu kısmını görebilmek için dış politika ya da siyaset bilimi uzmanı olmak gerekmiyor. Yabancı bir ülkede askeri gücün üstünlüğüne dayanan kısa süreli başarılar sağlansa bile, sahadaki bu kazanımları uzun vadede koruyabilmek, aynı zamanda ülkeyi, kurumlarını köklü bir şekilde dönüştürmeye kalkışmak pek mümkün olmuyor.

MODERN TOPLUM İNŞA HEDEFİ GERÇEKÇİ MİYDİ?

Pek çok farklı etnik aidiyetin bir arada var olduğu, uluslaşma sürecini tamamlayamamış, okuma yazma oranının nüfusun yarısından az (yüzde 43) olduğu, geleneksel aşiret yapılarının gücünü koruduğu, on yıllardır süren savaşlar ve terör hadiseleri içinde savrulmuş bir ülkeden söz ediyoruz.

İşte böyle bir ortamda elinizde sihirli bir değneğin olduğunu varsayarak kısa bir zaman içinde modern toplum kurumları inşa edebilmek zannedildiği kadar kolay değilmiş.

Yazının Devamını Oku

2021 YAŞ KARARLARI (2) - Kurmay subaylara mesafeli duruş sürdü

2016 yılındaki FETÖ darbe girişiminden sonra düzenlenen Yüksek Askeri Şura (YAŞ) toplantılarına hâkim olan önemli bir yöneliş, generalliğe terfi aşamasında kullanılan tercihlerde kurmay subayların ağırlığının belirgin bir şekilde azalmakta oluşudur. Geçen ağustos ayının başında yapılan YAŞ toplantısı da bu açıdan sürpriz olmamış, özellikle Kara ve Hava Kuvvetleri’nde bu yönelişi iyice yerleştiren bir şekilde sonuçlanmıştır.

Bu tespitimizi önce Kara Kuvvetleri’nde rakamlarla göstermeye çalışalım. Bu yılki YAŞ’ta toplam 37 albay tuğgenerallik rütbesine terfi etmiştir. Bunlar içinde kurmay kadrosundaki subayların sayısı 6 ile sınırlı kalmıştır. Terfi alan diğer 31 albay, kurmaylık sisteminden geçmemiş olan piyade, tank, istihkam gibi muhtelif sınıflardan gelen subaylardır.

Oranladığımızda, bu YAŞ devresinde Kara’da kurmay kökenli olan yeni tuğgenerallerin oranı toplam içinde yaklaşık altıda birdir. Geçen yılki şurada Kara Kuvvetleri’nde toplam 32 albay generalliğe terfi ederken, bunlar arasında kurmay olanların sayısı 5’ti. Bu yılkine yakın bir oran söz konusuydu.

Biraz geriye dönüp baktığımızda şöyle bir tablo karşımıza çıkıyor: 2016 YAŞ’ında tuğgeneralliğe yükselen 57 albay içinde 24’ü, 2017 YAŞ’ında aynı terfiyi alan 37 albay içinde 17’si kurmay kökenliydiler. 2018 yılında generalliğe terfi eden 24 albay içinde kurmayların sayısı 8’de kalırken, 2019 yılında 23 albay içinde bu sayı 2’ye düşmüştü.

Bütün bu rakamlar, Kara Kuvvetleri’nde 2016 sonrası dönemde tuğgeneralliğe yükselen subaylar içinde kurmayların ağırlığının düzenli bir şekilde küçülmekte olduğunu, terfilerde bu rütbede çoğunluğun kurmay olmayan sınıf subaylarına geçtiğini anlatıyor.

ESKİDEN TAM TERSİYDİ

Neyin değiştiğini anlayabilmek için 2016 öncesini kısaca hatırlamak gerekiyor. Bu döneme baktığımızda, oynamalar olmakla birlikte, her yıl YAŞ’ta Kara Kuvvetleri’nde 24-25 kadar albayın generalliğe terfi etmesi, bu toplamın genellikle 21-22’sinin kurmaylardan, kalan kadroların sınıf subaylarından, ayrıca askeri hekim ve hukukçulardan seçilmesi genel bir teamüldü.

Sistem, bu şekilde Kara Kuvvetleri’nde ve aynı zamanda TSK’nın bütününde üst komuta kademesinin özel bir eğitimden geçmiş olan kurmay subaylardan oluşturulması şeklinde işlemekteydi.

Ancak bugünkü tabloya bakıldığında, en azından tuğgeneral kademesinde bu sistemin artık majör bir şekilde değiştiğini söylemek mümkündür. Darbe girişimin meydana geldiği 2016’dan son 4 Ağustos’ta yapılan toplantıya kadar geçen toplam altı YAŞ’ta tuğgeneralliğe terfi eden toplam 210 karacı albayın 148’i sınıf subayı kökenliyken, yalnızca 62’si kurmaylık sisteminden gelmiştir.

Yazının Devamını Oku

2021 Yaş Kararları (1)- 2021 YAŞ sürecinin bir sürprizi Birinci Ordu Komutanlığı oldu

Türk Silahlı Kuvvetleri’nde terfilerin görüşüldüğü bu yılki Yüksek Askeri Şura (YAŞ) toplantısı geçen 4 Ağustos’ta yapıldı.

Toplantıdan hemen sonra açıklanan Orgeneral Musa Avsever’in Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na getirilmesi kararı hariç, YAŞ terfileri çerçevesinde yapılan yeni görevlendirmeleri içeren atama kararının Resmi Gazete’de yayımlanması bu yıl bir hayli gecikti.

Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nda 85, Deniz Kuvvetleri’nde 26 ve Hava Kuvvetleri’nde 30 olmak üzere toplam 141 general/amirali kapsayan 24 Ağustos 2021 tarihli Cumhurbaşkanlığı kararı Resmi Gazete’de geçen hafta 25 Ağustos Çarşamba günü yayımlandı. YAŞ toplantısı ile görevlendirme listesinin çıkması arasında tam üç hafta geçmişti.

Geçen yılki YAŞ, her zamanki ağustos başı olan toplanma tarihinden bir hafta kadar önce 23 Temmuz’da yapılmış, görevlendirmelere ilişkin Cumhurbaşkanlığı kararı da 5 Ağustos 2020 tarihinde yayımlanmıştı. Geçen yılki takvim dikkate alındığında, bu yıl göze çarpan bir gecikmenin yaşandığını söylemek mümkün.

1. ORDU KOMUTANI KARA KUVVETLERİ’NE GİDİNCE

Bu yılki YAŞ sürecinin en önemli sonuçlarından biri, 2013 yılından bu yana orgeneral rütbesinde görev yapan Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Ümit Dündar’ın yaş haddinden emekli olup, yerine Birinci Ordu Komutanı Musa Avsever’in getirilmesiydi. YAŞ toplantısından sonra yanıtı merakla beklenen konulardan biri, Kara Kuvvetleri’ndeki en önemli görevlerden biri olan Birinci Ordu Komutanlığı’na Avsever’den sonra kimin atanacağı sorusuydu.

Yeni Birinci Ordu Komutanı, bu yılki YAŞ’ta orgeneralliğe terfi eden generallerden biri olabilir miydi?

Bu yıl “

Yazının Devamını Oku

Taliban ile diyalog yürütmenin sınırları

Önceki gün TV ekranlarında Afganistan’la ilgili iki ayrı görüntü izledik.

Birincisinde, Kabil Havalimanı’nda yürüttüğü görevini tamamlayarak yurda dönen Türk askeri birliğinin Esenboğa Havalimanı’nda karşılanmasına tanıklık ettik.

Gece yaklaşırken görüntü değişti. Askerlerimizin yeni ayrıldığı Kabil Havalimanı’nın kapılarından birinin önünde ve yakın çevresinde DEAŞ’ın patlattığı bombalar sonucu ölen insanların görüntüleri geçiyordu ekranlarımızdan.

Birbiri ardına bu sahnelere bakmak, muhtemeldir ki çoğumuza, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kabil’den zamanlı bir şekilde çıkarak, yayılmakta olan kaos ortamının dışında kalmasının ne kadar isabetli olduğunu düşündürmüştür.

ABD İLE HAVALİMANI MÜZAKERELERİ BOŞA GİTTİ

Uydudan çekilmiş görüntüleri neredeyse zihinlerimize yerleşmiş olan Kabil Havalimanı, çok yakın bir zamana kadar Türkiye ile ABD arasında yürütülen çetin pazarlıkların da konusuydu. Üzerinde çalışılan plan, Türkiye’nin havalimanının işletilmesinin sorumluluğunu üstlenmesi, TSK’nın da güvenliği sağlamak üzere burada kalmasıydı.

Türkiye’nin bu rolü üstlenmesi halinde uygulamanın nasıl finanse edileceği, güvenlik düzenlemelerinin nasıl yapılacağı gibi bir dizi çetrefil başlık Türkiye ile ABD arasında müzakere ediliyordu.

Aslında bu görüşmelerin sonuçları, Kabil dışında Türkiye-ABD ilişkilerini de çok yakından ilgilendiriyordu. İki ülke el sıkıştığı takdirde, bu proje yokuş aşağı giden Türkiye-ABD ilişkilerine yeniden nefes aldıracak bir sihirli kurtarıcı gibi değerlendiriliyordu; en azından Ankara cephesinde...

Böylelikle Türkiye, stratejik kimliğini sınırları dışındaki coğrafyada üstleneceği askeri bir rol üzerinden tanımlayarak, ABD ve genelde Batı karşısındaki önemini, vazgeçilmezliğini bir kez daha tescil ettirmiş olacaktı.

Yazının Devamını Oku