Beştepe'deki tören üzerinden Türkiye'nin dış ilişkilerini okumak

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın önceki gün görevine başlaması dolayısıyla Beştepe Külliyesi’nde düzenlenen törene yabancı ülkelerin katılım düzeyini bir ölçüt olarak alırsak, Türkiye’nin dünya ile ilişkileri bakımından ne söyleyebiliriz?

Önce sayısal verilerle yola çıkalım. Tam 22 ülke törene ‘devlet başkanı’ düzeyinde katılırken, 20 ülke ise ‘cumhurbaşkanı yardımcısı’, ‘parlamento başkanı’ ve ‘başbakan’ düzeyinde temsil edildi. Bunlar arasında Macaristan Başbakanı Viktor Orban gibi ülkesinde yürütmenin bütün iplerini elinde tutan kuvvetli liderler de var.

Bir de bunlara ek olarak, bakan düzeyinde özel temsilci gönderen ülkeler bulunuyor. Örneğin, İran bu gruba giriyor. İran’ı, Türkiye ile ekonomik ilişkileri de izleyen Sanayi, Madencilik ve Ticaret Bakanı Muhammed Şeriatmedari temsil etti.

Bu kategorilerin dışında kalan ülkeler genellikle Ankara’daki büyükelçileri ya da maslahatgüzarları tarafından temsil edildi.

Bir de yabancı konuklar arasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dostu olan eski devlet adamları dikkat çekti. İtalya ve Almanya’nın eski başbakanları Silvio Berlusconi ve Gerhard Schröder bunlar arasındaydı.

Bir başka grupta uluslararası kuruluşların gönderdikleri temsilcileri saymalıyız. Bunlar arasında Avrupa Birliği (AB) ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Örgütü’nü (AGİT) öncelikle vurgulayabiliriz.

Şimdi coğrafi gruplar açısından duruma bakalım. Devlet başkanı düzeyindeki konuklar arasında en kuvvetli grubu Balkan ülkelerinin oluşturduğunu belirtmeliyiz. Sırbistan, Makedonya, Romanya, Bulgaristan, Bosna Hersek, Kosova ve Moldova cumhurbaşkanı düzeyinde temsil edildi. Arnavutluk’tan başbakan katıldı. Yunanistan hariç tutulursa, Balkan ülkeleri, önceki günkü törende protokol düzeyinde en yüksek profili sergiledi.

Komşu Gürcistan da cumhurbaşkanı tarafından temsil edilirken, Pakistan ve Kırgızistan da yine cumhurbaşkanı düzeyinde katıldı. Rusya, Başbakan Dimitri Medved’i göndererek Türkiye’ye verdiği önemi ortaya koydu. Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Başbakanı Neçirvan Barzani’nin katılımı da Iraklı Kürtlerle normalleşmenin bir işareti olarak görülebilir.

Törenin ilginç ve renkli bir yönü özellikle Afrika kıtasının kuvvetli bir varlık göstermesiydi. Konuk 22 devlet başkanından 10’u Afrika ülkelerindendi.

Arap dünyasına gelirsek, Irak, Cezayir, Fas, Filistin, Libya genelde parlamento başkanı, cumhurbaşkanı yardımcısı ve başbakan gibi düzeylerde temsil edildi. Erdoğan’ın da yakın dostu olan Katar Emiri Şeyh Temim Bin Hamad El Sani, Arap dünyasından katılan en yüksek düzeydeki konuk oldu.

Suudi Arabistan’dan da Kral Selman’ın Özel Temsilcisi olarak Prens Mansur bin Miteb bin Abdülaziz katıldı.

Latin Amerika’dan gelen tek konuk Venezuela Devlet Başkanı Nicholas Maduro oldu.

Şimdi Batı dünyasına gelelim. ABD yönetimi törene temsilci göndermezken, bu ülke adına Ankara’daki Maslahatgüzarı Philip Kosnett hazır bulundu. Başkan Donald Trump atama yapmadığı için tam dokuz aydır ABD’nin Ankara’da büyükelçisi de bulunmuyor.

Avrupa Komisyonu, törene ‘Göç İşleri Komiseri’ Dimitris Avramopoulos’u gönderdi. Avramopoulos AB bürokrasisinde Erdoğan’la hukuku olan bir isim olarak tanınıyor. Gelen üst düzey temsilcinin sorumluluk alanının göçmen dosyası olması, ‘tam üyelik adayı’ Türkiye ile AB arasındaki diyaloğun dönüşümüne de işaret ediyor.

AB’ye üye ülkelere gelince Romanya, Bulgaristan, Macaristan gibi birliğe sonradan tam üye olanlar önceki akşam protokolde en ön sıralarda gözükürken, AB’nin eski üyelerine gelince tablo biraz değişiyor.

Bu cephe içinde Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Türkiye’ye yakın bir isim olan Şehircilik Bakanı Jacques Mezard’ı özel temsilcisi olarak gönderdi. Almanya da temsilci göndermedi; buna karşılık Cumhurbaşkanı Erdoğan ile özel bir dostluğu olan eski başbakan Gerhard Schröder konuklar arasında dikkat çekti. Almanya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü de Gerhard Schröder’in törende Alman hükümetini de temsil ettiğini duyurdu.

Avrupa’nın büyüklerinden Birleşik Krallık da temsilci göndermedi. Ankara’daki Büyükelçisi Dominick Chilcott törene katıldı. Diğer AB ülkelerinin önemli bir bölümünün de bu kategoride yer aldığı anlaşılıyor.

Baştaki soruya dönersek, törende karşımıza çıkan fotoğraf, bize Türkiye’nin dış ilişkilerinde bölge ülkeleri ve Balkan ülkeleri ağırlığının ön plana çıktığını, Afrika boyutunun güçlendiğini, Batı cephesinde ise karışık bir durumun söz konusu olduğunu anlatıyor.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

AB’nin gemi baskınındaki tutumu çelişkilerle dolu

Geçen pazar günü Avrupa Birliği tarafından yürütülen bir askeri harekât çerçevesinde Libya’ya gitmekte olan ‘MV Roseline-A’ isimli Türk bayraklı bir kargo gemisine düzenlenen baskına ilişkin iki tarafın açıklamalarının ana hatlarını dünkü yazımda özetlemiştim. Bugün, Akdeniz’in ortasında yaşanan bu krize daha detaylı bir şekilde baktıktan sonra söz konusu açıklamalardaki çelişikler ve hadiseye ilişkin gözlemlerimi aktarmak istiyorum.

Gözlemlerini ana başlıklar halinde şöyle ifade edebilirim:

TÜRKİYE’NİN RET YANITI DİKKATE ALINMADI

 Birinci problemli durum, AB’nin “Türk tarafının olumsuz yanıtını resmi olarak ve gecikmeli bir şekilde bildirmesi üzerine aramanın durdurulduğu” yolundaki beyanının gerçeği yansıtmamasıdır. Süreç, AB’nin Libya’ya BM silah ambargosunu denetlemek amacıyla oluşturduğu IRINI Harekât Merkezi’nin pazar günü saat 14.00 sularında Türkiye’nin Roma Büyükelçiliği’ne başvurarak, gemiye çıkmak için izin istemesi ve yanıt için dört saat süre vermesiyle başlamıştır. Büyükelçilik, Türkiye’nin aramaya onay vermediğini pazar akşamı saat 17.44’te Roma’daki IRINI Harekât Merkezi’ne resmi bir yazıyla bildirmiş, buna karşılık bu bildirimin hemen ardından saat 18.00’de arama timi gemiye çıkmıştır.

Türkiye’nin yanıtının gecikmesi nedeniyle operasyonun başlamasının önlenemediği AB tarafından bir mazeret olarak öne sürülebilir. Öyle bile olsa, resmi yazı geldikten sonra başlamış olan operasyonun durdurulması gerekirdi. AB yaptığı açıklamada madem bayrak devletinin izin şartını kabul ediyor, o zaman aramanın hemen sonlandırılması gerekmez miydi?

Oysa pazar akşamı açık denizde yaşanan realite, verilen ret yanıtının IRINI karargâhı tarafından hiçbir şekilde kaale alınmadığını ve helikopterle gemiye inen tam teçhizatlı Alman askerlerinin operasyonu sürdürdüklerini gösteriyor. Üstelik Alman arama timi, gemiye indikten sonra mürettebatın telefonlarını da toplayarak, engelleme yaparak Türkiye ile olan iletişimlerini de kesmiştir. Bunun sonucu uzun bir süre gemi ile Türkiye arasında iletişim kopmuştur.

Daha sonra temas kurulduğunda ve aramanın devam ettiği ortaya çıktığında gece yarısına doğru IRINI Harekât Merkezi’ne kuvvetli bir protesto notası iletilmiştir. Aldığım bilgiler, aramanın pazartesi sabaha karşı 02.00 sularında durduğuna işaret ediyor. Buna karşılık Alman timi gemide kalmış ve hava koşulları nedeniyle ayrılmak için sabahın olmasını beklemiştir.

Burada altı çizilmesi gereken nokta, izin verilmediği halde aramanın saatlerce sürdürülmüş olmasıdır. Avrupa Komisyonu Dış İlişkiler ve Güvenlik Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in sözcüsünün “Türkiye izin talebini reddettiğini bildirince arama durduruldu” şeklindeki sözleri bu anlamda ciddi bir yanıltma içeriyor. Çünkü ret yanıtı aramanın durdurulmasından çok saatler önce bildirilmiştir.

TÜRKİYE’NİN HUKUKEN TANIMADIĞI BİR HÜKÜM KULLANILDI

Yazının Devamını Oku

Akdeniz’in ortasında Türk kargo gemisine AB baskını

Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki sorunlara Türk bayraklı bir ticari geminin Akdeniz’de AB’nin Libya’ya silah ambargosunu denetlemek üzere yürüttüğü askeri harekât çerçevesinde durdurulup zorla aranmasının yol açtığı ciddi bir kriz eklenmiş bulunuyor.

Geçen pazar günü meydana gelen bu hadise AB’nin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2016 yılında aldığı Libya’ya silah ambargosunun uygulamasına ilişkin 2292 sayılı kararını gerekçe göstererek başlattığı IRINI isimli harekâtın bir uygulaması olarak ortaya çıktı. Bu harekâtın deniz boyutu, Libya’ya Akdeniz üzerinden ulaşımın -silah sevkıyatını önlemek açısından- askeri yöntemlerle denetlenmesini öngörüyor.

IRINI harekâtının merkezi İtalya’nın başkenti Roma’da. Karargâha bir İtalyan amiral komuta ediyor. Denizdeki unsurların operasyonel komutası ise bir Yunan subayda. Sahadaki denetimleri Yunanistan, İtalya ve Almanya’nın tahsis ettiği firkateyn tipi savaş gemileri yürütüyor.

Bu arada, ilgili BM kararının üçüncü maddesi, kargosundan şüphe duyulan gemilerde yapılacak denetimlerin öncesinde bayrak sahibi ülkenin olurunun alınacağını belirtiyor.

ÖNCE TELSİZLE SORGULAMA

Bu girişten sonra şimdi hadiseye geçelim ve Dışişleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, IRINI karargâhı, AB Komisyonu ve Dışişleri Bakanlığı’nın bu konudaki açıklamaları ışığında yaşananları büyüteç altına yatıralım.

Olay geçen pazar günü başlayıp pazartesine uzanan bir akış içinde, Libya’nın başkenti Trablus’un 200 kilometre doğusundaki Misurata Limanı’na gitmekte olan “MV Roseline A” adlı ticari kargo gemisinde meydana geldi. Dışişleri’ne göre gemi Ambarlı’dan, IRINI’ye göre Kocaeli Yarımca Limanı’ndan kalkmıştır. Libya’da BM’nin tanıdığı Ulusal Uzlaşı Hükümeti’nin kontrol ettiği bölgede kalan Misurata’da TSK’nın bir askeri harekât merkezi bulunuyor.

Gelişmeler IRINI’ye tahsisli Alman firkateyni Hamburg’un açık denizde Bingazi’nin 160 mil kadar kuzeyinde Türk kargo gemisinin kaptanını telsizle sorgulamasıyla başladı. Dışişleri’nin açıklamasına göre, sorgulama “sabah saatlerinde” yapıldı. Milli Savunma Bakanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre ise gemi saat 12.30’da sorgulandı. Sorgulama aşamasında kaptan geminin yükü ve seferi hakkında ayrıntılı bilgi vermiştir.

ARAMA İÇİN İZİN İSTENİYOR

Yazının Devamını Oku

Dünya Sağlık Örgütü vakalar konusunda Türkiye’den ne bekliyor?

Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca “Beni dinle, rahatlayacaksın sen, bir rahat ol. Ben rahatlatacağım seni” diye müdahale ediyor ısrarla üstüne gelen HDP İstanbul milletvekili Garo Paylan’a.

Paylan, üsteliyor “Kaç kişi?” diye.

Tartışma konusu, COVID-19 testi pozitif çıkan ancak hastalık belirtisi göstermedikleri için sayıları kamuoyuna açıklanmayan kişiler... Muhtemelen toplamda yüz binlerce, yüz binlerce insandan söz ediyoruz.

Yer, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu. Geçen çarşamba günü Sağlık Bakanlığı’nın 2021 yılı bütçesi görüşülüyor. Komisyondaki görüşmelere damgasını vuran konu, tahmin edileceği üzere COVID-19 salgını.

Tabii konu COVID-19 olunca, testi pozitif çıkan vakaların –belirti (semptom) göstermiyorsa- kamuoyundan saklanması, yalnızca belirti gösterenlerin ‘hasta’ başlığı altında açıklanması meselesi bir kez daha sıcak bir başlık halinde Koca’nın karşısına çıkıyor. Muhalefet partilerinden söz alan pek çok milletvekili, son olarak da Paylan bu konuyu açıyor.

Derken oturumun sonunda bütün bu eleştirileri yanıtlarken şöyle konuşuyor Sağlık Bakanı:

“Burada özellikle biz Bilim Kurulumuzla önümüzdeki günler bu konuları tartışıp -altını çiziyorum- ‘toplam vaka’ başlığı altında, ‘yatan hasta’ başlığı altında ‘hasta’ başlığı altında ne varsa bunun hepsini kamuoyuyla nasıl paylaşacağımızı, tabloda nasıl göstereceğimizi de tartışıp göstermiş olacağız.”

Bakan, ayrıca COVID-19 testi pozitif çıkan herkesin HES (Hayat Eve Sığar) koduna işlendiğini belirterek, “HES kodunda gördüğünüz bütün vatandaşlarımız... Pozitif olan herkes orada” diye ekliyor.

Paylan

Yazının Devamını Oku

‘Vaka’dan ‘hasta’ açıklamaya ne zaman geçildi?

Bugünkü yazımızda geçen yaz aylarına ait bir grafiğin kullanılmasını ilk bakışta yadırgayabilirsiniz.

Bu görsel malzemeyi 5 Ağustos tarihinde bu köşede “Yoğun Bakımdaki Hasta Sayısı Neden Açıklanmıyor” başlığıyla yayımlanan yazımda kullanmıştım. Sağlık Bakanlığı’nın haziran ve temmuz aylarına ilişkin açıkladığı COVID-19 verileri esas alınarak hazırlanmış olan bir grafik bu.



Bugün yapmak istediğimi, geçen yaz pandemiyle ilgili verileri değerlendirmeye çalışırken uzun bir süre zihnimi meşgul eden bazı soruların yanıtlarını yerli yerine oturtma çabası şeklinde görebilirsiniz. Gazeteci olarak zihninizde asılı duran sorular kaldıysa, bugünün verileri üzerinden geçmişe ait bu soruları aydınlatma, meseleyi sorgulamayı sürdürme çabasından kopmamak gerekiyor.

ARTAN VAKALAR NASIL DÜŞTÜ?

Mesele neydi? Mesele, geçen yazın başında salgınla mücadelede normalleşmeye geçildikten sonra açıklanan COVID-19 vakalarının önce birden artmaya başlaması ve ardından bu vakaların, -üstelik yoğun bakım sayıları da yükselirken- birden düşüşe geçmesiydi. O dönemde garipsediğim, şüpheyle yaklaştığım ve sorular sorduğum bir konuya bugün biraz daha net bir şekilde bakabiliyorum.

Yazının Devamını Oku

Yargı reformu tartışmasına nasıl bakmalıyız?

Son günlerde kendimizi yeniden bir yargı reformu tartışmasının içinde bulduk.

Bu tartışmanın başlangıç noktalarından biri, ekonomi yönetiminde meydana gelen beklenmedik, sarsıntı yaratan değişikliklerle birlikte Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kuvvetli bir reform söylemine yönelmesi oldu.

Bir başka kulvarda da Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, son günlerde yaptığı konuşmalarda birbiri ardına verdiği bir dizi mesajla kamuoyunun dikkatini yargı reformu başlığına çekti.

Ancak son yargı reformu tartışmasında -geçmişteki benzer süreçlerle kıyaslandığında- bu kez göze çarpan farklı bir durum var. O da kamuoyunun hiç de azımsanmayacak bir kesiminde reform vaatlerinin hemen üstüne atlamayan, önce uygulamayı görmek isteyen ihtiyatlı bir duruşun belirmekte oluşudur.

NETLEŞMESİ GEREKEN SORULAR

Bu temkinli bakış bir dizi faktörden kaynaklanıyor. Bunlardan birincisi, AK Parti’nin 18 yıldır iktidarda olmasının yarattığı psikolojiyle ilgilidir. Kesintisiz bu kadar uzun bir süre iktidarda kaldıktan sonra varılan noktada yargıda köklü bir reform ihtiyacından söz edildiğinde bu bir yorgunluğa yol açıyor.

İkincisi, daha önce gerçekleştirilen benzer reform hamlelerinden sonra reformun ruhundan ve lafzından uzak düşen uygulamaların tetiklediği inandırıcılık meselesidir. Reform düzenlemelerinin yargı alanında hayatın akışıyla sıkça örtüşmemesi, bazı kronik sorunların aynen devam etmesi, kaçınılmaz olarak toplumun geniş bir kesiminde şüpheci bir bakışın belirmesine neden oluyor.

Bu bağlamda, telaffuz edilen reform hazırlığının gerçekten tarafsız ve bağımsız bir yargı hedefiyle değişim yönünde sahici bir arzuyu mu yansıttığı, yoksa konjonktürün dayattığı bir sıkışıklığı aşmak, zaman kazanmak için başvurulan taktik bir hamle mi olduğuna dair kamuoyunda belirmiş olan soruların yanıtlarının netleşmesi gerekiyor.

GÜL: ‘ADALET 

Yazının Devamını Oku

Cemil Çiçek’ten Alaattin Çakıcı tepkisi

Cemil Çiçek, “Siyaset nezaket içerisinde yapılan bir iştir. Bir siyasi parti genel başkanına, kendisini tasvip edin etmeyin, bu üslupla hakaret edilmesi, kime yapılırsa yapılsın, asla tasvip edilecek bir husus değildir” diye söze girdikten sonra ekliyor:

Bunun aması, fakatı, özel gerekçesi olamaz. Doğru bulmuyorum...”

Çiçek ile dün yargı reformu konusundaki tartışmalar ve kendisinin bu konudaki son beyanlarıyla ilgili sohbet ettik. Bir sorum üzerine konu Alaattin Çakıcı’nın CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nu hedef alan açıklamalarına geldi. 

Eski TBMM Başkanı, Böyle bir hakaret varsa savcılığın zaten kendiliğinden soruşturma açması gerekiyor. Kaldı ki, Kemal Bey’in avukatının da bir müracaatı var” diye konuştu.

KAYIT DIŞI SİYASETİN TEZAHÜRÜ

Çiçek’in bu sözlerinden kısa bir süre önce Çakıcı’nın tehditleriyle ilgili olarak Cumhuriyet Savcılığı’nın soruşturma açtığı AK Parti Grup Başkanvekili Bülent Turan tarafından gazetecilere açıklanmıştı.

Peki, organize suç örgütü lideri olduğu gerekçesiyle yargılanıp 20 yıl hapis cezasına çarptırılan ve infaz yasasında yapılan son değişikliklerden yararlanarak serbest bırakılan bir hükümlünün ülkedeki siyasi tartışmanın bir parçası haline gelmesini Cemil Çiçek nasıl değerlendiriyor?

Çiçek, “Ben senelerdir kayıt dışı siyaset diye bir kavramdan söz ediyorum. Bunun birçok alternatifi var. Bu da sözünü ettiğim kayıt dışı siyasetin bir tezahürüdür” diye yanıtlıyor.

KAYIT DIŞI DİN VE EKONOMİYE DE DİKKAT

Yazının Devamını Oku

Pompeo’nun Patrikhane ziyareti ABD ile ilişkilerde hasarı arttırdı

“Bu cami çok değerlidir. Mimar Sinan’ın mimari dehasını göreceli olarak küçük bir fiziki mekânda ortaya koymasının muhteşem bir örneğidir. Ayrıca, camideki İznik çinilerinin devam eden restorasyon süreci de hayranlık uyandırıyor. İznik’ten gelen ustalar 16’ncı yüzyılın çinilerinin tarzını ve kalitesini aynen yaratıyorlar.”

Bu ifadeleri Mimar Sinan üzerine bir sanat tarihi seminerinden değil, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın üst düzey bir yetkilisinin geçen pazartesi günü Bakan Michael Pompeo’nun İstanbul’a yapacağı geziye ilişkin basına verdiği resmi brifingden alıntılıyoruz.

ABD’li yetkilinin sözleri, Pompeo’nun önceki günkü İstanbul ziyareti sırasında neden Tahtakale’deki Rüstem Paşa Camisi’ni programına dahil ettiği konusundaki bir soruya yanıt olarak geliyor.

Gelgelim Pompeo’nun Rüstem Paşa Camisi’ne de uğraması, İstanbul gezisinin Washington ile Ankara arasında yol açtığı büyük sarsıntıyı hafifletmeye yetmemiştir. Çünkü, ziyaretin ağırlık merkezini ABD Dışişleri Bakanı’nın Fener Patrikhanesi’ne giderek, burada Rum Ortodoks Patriği I. Bartholomeos ile yaptığı görüşme oluşturmuştur.

Pompeo, ziyareti sırasında kaldığı Çırağan Oteli’nde ayrıca Vatikan’ın Türkiye’deki diplomatik temsilcisi Başpiskopos Paul Russell ile de görüşmüştür. ABD doğumlu olan Russell, Pompeo’nun Boston’dan tanıdığı bir din adamıdır.

POMPEO ANKARA’YI ÇOK KIZDIRDI

 Türkiye’ye gelen Batılı devlet adamlarının birçoğunun İstanbul’da Fener Patriği’ni ziyaret etmeleri artık alışılagelmiş bir gelenek olmakla birlikte, Pompeo’nun teması her bakımdan farklıdır. Şu nedenle ki, Pompeo bizzat bu görüşme için Türkiye’ye ayak basmıştır.

Bu yönüyle diplomatik gelenekleri altüst eden, Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin tarihinde benzerine pek rastlanmayan bir ziyaret olmuştur. ABD Dışişleri’nin bu seyahati ilk kez duyurduğu resmi açıklamasında, Fener Patriği ile görüşmede “Türkiye ve bölgedeki dini meselelerin ele alınarak, ABD’nin tüm dünya genelinde dini özgürlükler konusundaki güçlü duruşunun vurgulanacağı” belirtilmiştir.

Ankara’yı sinirlendiren noktalardan biri, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın ziyareti açıklarken kullandığı bu ifadeler oldu. Dışişleri Bakanlığı, 11 Kasım’da sözcü

Yazının Devamını Oku

COVID-19’la mücadelenin başarısı için şeffaflık vazgeçilmez

Bütün olgular COVID-19 salgınının tahminlerin de ötesinde son derece tehlikeli bir seyre girmiş olduğunu gösteriyor.

Prof. Osman Müftüoğlu, “muhtemel bir tsunaminin patlamak üzere olduğu” yolundaki kaygılarını gizlemedi önceki günkü yazısında. Yeniden kısıtlamalara gidilmesi yönünde bir dizi önlem alınırken,  Türkiye’nin büyük ölçüde başa dönmekte olduğu ileri sürülebilir.

Üstelik, Sağlık Bakanlığı’nın veri açıklama yönteminde gittiği değişiklikler salgının geçen ilkbahardaki ilk dönemiyle bugünkü tablo arasında sağlıklı bir karşılaştırma yapabilmemize de izin vermiyor.

Örneğin, ilk dönemde yoğun bakımda tutulan ve ayrıca entübe edilen hastaların toplam sayıları ayrı ayrı verilirken, 29 Temmuz’dan bu yana ‘ağır hasta’ şeklinde farklı bir kategori açıklandığından, bu göstergeleri birbirleriyle kıyaslayamıyoruz.

Keza ilk dönem COVID-19 testi pozitif çıkan bütün vakalar paylaşılırken, artık testi pozitif çıkanlar arasında yalnızca belirti gösterenler ‘hasta’ başlığı altında duyuruluyor. COVID-19 pozitif olup belirti göstermeyenlerin sayısı paylaşılmıyor. Dolayısıyla farklı durumları gösteren ‘vakalar’ ile ‘hastalar’ı kıyaslamak yanıltıcı olabilir.

BİRİNCİ DALGADA EN YÜKSEK VAKA 5 BİN 138 ÇIKMIŞTI

Geçen nisan ayında salgının en yüksek eşikte olduğu 11 Nisan’da bir günde 5 bin 138 vaka açıklanmıştı. Bu, o dönemde kaydedilen en yüksek vaka sayısıydı. Ardından günlük vaka sayılarında sürekli bir düşüş eğrisi gözlenmişti. Buna karşılık temmuz ayında vaka değil hasta sayısı duyurulmaya başlanınca, bu eğrinin sonraki seyrini bilemiyoruz.

Yeni hasta sayısı önceki gün 3 bin 316 olarak açıklanmıştır. Ancak günlük vaka sayısının bunun çok üstünde olduğunu tahmin etmek hiç de güç değil. COVID-19 vakalarının genellikle yüzde 20’si belirti gösterdiğinden, toplam vaka sayısını tahmin etmek için genellikle belirtili hasta sayısı beşle çarpılıyor. Bu yöntemi uyguladığımızda 16 bin 580 gibi tahmini bir sayıya ulaşırız ki, bu da bizi aslında nisan ayındaki zirve eşiği olan 5 bin 138 vaka sayısının çok üstünde bir noktaya taşır. Kaldı ki, bu rakamın daha da yüksek olması muhtemeldir.

Vefat sayılarına bakıldığında, ilk dönemde en yüksek vakanın görüldüğü 11 Nisan günü COVID-19’dan 95 ölüm raporlanmıştı. Önceki akşamki vefat sayısı ise 94’tü. Birinci dalgada bir günde en yüksek vefat sayısı 127 kayıpla 19 Nisan’da kaydedilmiştir.

Yazının Devamını Oku

Salgında her gün bir İzmir depremi oluyor, farkında mıyız?

Sağlık Bakanlığı, geçen temmuz ayının sonunda COVID-19 vakalarının yeniden kötüleşme yönelişine girdiği sırada birden ‘yoğun bakım’da tutulan ve ‘entübe edilen’ hastaların sayılarını açıklamayı kesmiş ve bu iki kategori yerine ‘ağır hasta’ başlığı altında yeni bir göstergeye ilişkin verileri paylaşmaya başlamıştı.

Resmi rakamlara göre, 28 Temmuz günü COVID-19’dan yoğun bakımdaki hastaların sayısı 1.280 ve bunlar arasında entübe edilmiş olanların sayısı ise 403’tü. Ancak 29 Temmuz günü 542 olarak verilen ‘ağır hasta’ sayısı ile yetinmemiz gerekti.

Kamuoyuyla veri paylaşımına ilişkin yöntem ne kadar değiştirilse değiştirilsin gerçek yine bir şekilde kendini gösteriyor. Önceki akşam Sağlık Bakanlığı tarafından yapılan paylaşıma göre, 29 Temmuz’da 542 olan ağır hasta sayısı 3 bin 439’a çıkmıştı. Bu durumda yaklaşık dört aylık bir süre içinde ağır hasta sayısının altı kattan da fazla arttığı sonucuna varıyoruz.

Yazıda yer verdiğimiz grafikte ağır hastaların haftalık ortalama sayılarına baktığımızda bu göstergenin son dönemde ne kadar kuvvetli bir artış eğrisi çizdiğini görebiliriz. Özellikle 26 Ekim, 2 Kasım ve 9 Kasım’da başlayan haftalarda, yani son üç hafta boyunca ağır hastaların sayısında düzenli bir şekilde sert artışlar yaşandığını vurgulamalıyız.

Ayrıca, tam bir ay öncesine baktığımızda 12-18 Ekim haftasında 1.422 olan haftalık ortalama ağır hasta sayısının geçen hafta 3 bin 201 e çıkmış olması bir ay içinde iki katından fazla bir yükselişe işaret ediyor.

GÜNLÜK HASTA SAYISINDA 3 BİN EŞİĞİ AŞILDI

Sağlık Bakanlığı uzunca bir zamandır günlük ‘yeni vaka’ sayısını açıklamayı kestiği için son günlerde vakaların tırmanışa geçmesi gerçeği karşısında günde ne kadar vatandaşımızın COVID-19’a yakalandığını ne yazık ki bilemiyoruz.

Tek bilebildiğimiz, COVID-19 testi pozitif çıkan ve belirti gösterenlere ilişkin ‘yeni hasta’ sayısıdır ki, o da Türkiye’de tespit edilen günlük toplam vakaların çok altındadır. Çünkü, testi pozitif çıkanlar belirti göstermiyorsa, taşıyıcı olmalarına ve bakanlığın sistemi içinde tedaviye alınmalarına rağmen sayıları gizli tutuluyor.

Önceki gün açıklanan ‘yeni hasta’ sayısı 3 bin 223’tü. Geçen haftanın önemi, bu sayının ilk kez 3 bin eşiğinin üstüne çıkmış olmasıdır. Yeni hasta sayısı, ilk duyurulduğu 29 Temmuz tarihinde 942 idi.

Yazının Devamını Oku

Mesut Bey'in ardından (2) - Mesut Yılmaz’ın tarihteki yerine adil bakabilmek

Mesut Yılmaz’ın siyasi serüvenini tek bir yazının sınırları içine sığdırıp değerlendirebilmek çok zor.

Onun yakın tarihte oynadığı rolü bütünlüğü içinde yerli yerine oturtmak çok katmanlı bir çabayı gerektiriyor.

Öncelikle, 1990’lı yıllarda Türkiye’de siyasetin akışında, birçok kritik gelişmenin arkasında Mesut Bey’in kararlarının, yaptığı hamlelerin izleriyle karşılaşıyoruz. Bu yıllar, siyasi istikrar anlamında Türkiye’nin genellikle krizler içinde savrulduğu bir dönemdir.

Bu arada, Mesut Bey’e ilişkin bir analizi yalnızca kendisinin 1990’lı yıllardaki rolüyle sınırlı tutmak da haksızlık olur. Bu dönemin ardından AB’ye tam üyelik müzakerelerindeki rolü üzerinden Türkiye’nin 2000’li yılların başlarındaki yönelişine yaptığı etkiye de kuvvetli bir projektör tutmak gerekir.

1991’DE ERKEN SEÇİM KARARI

Türkiye’de 1990’lı yıllarda siyasetin başat oyuncularından biridir Mesut Bey. Siyasi yolculuğundaki ilk büyük dönüm noktası 1991 yılında çekişmeli bir kongrede ANAP genel başkanlığına seçilip başbakanlığı üstlenmesidir. Üstelik, ANAP içinde Turgut Özal ile arasına bir mesafe koyarak, kendisini farklı bir kimlikle tanımlayarak bunu yapmıştır. Özalın reformcu çizgisini korumakla birlikte bazı şeyleri ondan farklı yapacağını taahhüt ederek o göreve gelmiştir.

Siyasi hayatının kritik bir kararı ANAP liderliğini üstlendikten sonra 1991 Ekim ayı için erken seçim çağrısında bulunmasıdır. Bu kararı DYP-SHP koalisyonunu işbaşına getirirken, kendisini de ana muhalefet lideri konumuna düşürmüştür. Mesut Bey, sonradan bu kararını hatalı bulduğunu söylemiştir. Ancak seçimin bir yıl sonra zamanında yapılması Süleyman Demirel’in DYP’sine doğru başlamış olan hareketliliği frenleyebilir miydi, bu da şüphelidir.

ÇİLLER-YILMAZ KAVGALARI

Aslında 1990’lı yıllarda Türkiye’de siyasetin ana akışını belirleyen çerçeve, 12 Eylül darbesinin 1980 öncesinin siyaset kadrolarını yasaklaması sonucu hem merkez sol hem de merkez sağda nehrin yatağının dağılmış olmasının yarattığı tahribattır.

Yazının Devamını Oku

Mesut Bey'in ardından (1) - Gazetecilerle ilişkisi hep çekişmeli oldu

Gazetecilerle siyasetçilerin ilişkilerinin nasıl olması gerektiği basın tarihi kadar eski bir sorudur.

Bu sorunun yanıtı bitmeyen bir tartışmanın da konusudur. Geleneksel bakış, gazetecilerin siyasetçilerle her zaman mesafelerini korumaları gerektiğini belirten ödünsüz bir çizgiyi savunur.

Teorik olarak doğrusu bu olabilir. Ancak hayatın akışı her zaman bu çizgiyi izlemez. Siyasetçi de gazeteci de insandır. Ve iki insanın bir araya geldiği her ortamda insanlara dair bir durum, durumlar vardır. Bu iki insandan biri hedefleri doğrultusunda giden, siyasi çıkarlarına odaklanmış bir siyasetçi, diğeri ise görevi onu izlemek olan ve gözü haberden başka hiçbir şey görmeyen bir gazeteci ise aralarındaki ilişki –ne kadar yakın olsalar da- dört mevsimin bütün iklim koşullarına açık olacaktır.

Siyasetçi ile gazetecinin tanışıklığı uzun bir zamana yayılmışsa, görevleriyle aralarındaki dostluğun çatışabildiği durumların yaşanması eşyanın tabiatı gereğidir. Eski başbakanlardan Mesut Yılmaz’ın yakın bir zamandaki ölümü, beni bu düşünceler üzerinden eskilere giden hukukumuzun bir muhasebesine yöneltti.

VİYANA’DAKİ SERT ÜSLUP

Benim Mesut Bey’le ilk temasım olumsuz tonda geçen bir konuşmayla başladı. Cumhuriyet gazetesinin Ankara bürosunda diplomasi muhabiri olarak görev yaptığım 1986 yılı eylül ayında dönemin başbakanı Turgut Özal’ın Viyana’da katıldığı, Avrupa Demokrasi Birliği’nin (EDU) düzenlediği ‘Avrupa Muhafazakâr Parti Liderleri Konferansı toplantısını izlemekle görevlendirildim. Özal, 19-20 Eylül 1986 tarihlerindeki bu toplantıda Avrupa’nın önde gelen merkez sağ liderleriyle buluşacaktı.

Özal’ın Viyana heyetindeki isimlerden biri ANAP’ın kurucularından olan ve 1983 seçimlerinden hemen sonra ilk kabinesinde basından sorumlu devlet bakanlığı görevine getirdiği Mesut Yılmaz’dı. O dönemde Dışişleri Bakanlığı’na baktığım için karşılaştığım, tanıdığım bir siyasi değildi kendisi.

Gazeteci olarak görevim, Turgut Bey’in katıldığı toplantıda neler konuşulduğunu öğrenmekti. Toplantıdan sonra otelin lobisinde Mesut Yılmaz’ı gördüm. Yanına giderek kendimi tanıttım ve toplantının nasıl geçtiğine ilişkin bir-iki soru sordum.

O anı çok iyi hatırlıyorum. Bana “

Yazının Devamını Oku

Azerbaycan 1990’ların başında neden kaybetti, 2020’de neden kazandı?

Sovyetler Birliği’nin dağılması sürecinde 1991 yılında bağımsızlığını ilan eden Azerbaycan’ın kendisi gibi bağımsızlığını yeni kazanan Ermenistan karşısında özellikle 1992-1993 yıllarında uğradığı askeri yenilgiler o döneme tanıklık edenlerin hafızalarından çıkmış değildir. Yaşanan çatışmalar olmakla beraber, pek çok kasaba, köy ciddi bir direniş gösterilmeden, muharebeye girilmeden terk edilmiştir.

Yenilginin çok temel bir nedeni vardı. Yaklaşık 70 yıl Sovyet sistemi altında yaşamış olan Azerbaycan’ın organize bir şekilde gelen silahlı Ermeni gruplarına ve Ermenistan ordusuna karşı direnç gösterecek, savaşabilecek güçte düzenli bir ordusu yoktu. Sonuç, ‘Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi’ dahil Azerbaycan topraklarının yüzde 20’ye yakın bir bölümünün Ermenistan’ın işgali altına girmesi, evlerini terk etmek zorunda kalan 1 milyona yakın insanın kendi ülkesinde göçmen durumuna düşmesi olmuştur.

Bundan 30 yıl sonra Azerbaycan ordusu, Ermenistan ordusuna karşı giriştiği ve geçen pazartesi gece yarısı ilan edilen ateşkese kadar toplam 44 gün süren bir askeri harekâtla 1990’lı yılların başında kaybettiği toprakların önemli bir bölümünü geri alırken sahada mutlak bir üstünlük sergilemiştir. Rusya’nın son anda ağırlığını koyması sonucu ateşkes ilan edilmeseydi, muhtemeldir ki Azerbaycan ordusunun sahadaki ilerlemesi, toprak kazanımları devam edecekti.

Azerbaycan ordusunun otuz yıl sonra sahada bu farkı yaratabilmesinin gerisinde hangi nedenler yatıyor? Geçmişte Ermenistan karşısında yenilgiye uğrayan Azerbaycan hangi faktörlerin bir araya gelmesiyle bu kez hasmı karşısında kazanan taraf olabildi?

YENİDEN İNŞA EDİLEN ORDU

 Kuşkusuz, bir dizi neden söz konusu. En başta da Azerbaycan’ın bu kez iyi eğitilmiş, disiplinli profesyonel bir orduya sahip olması geliyor. Ancak Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri’nden söz ederken, bu yeni ordunun neredeyse sıfırdan inşa edilmesinde Türkiye’nin oynadığı hayati rolün de vurgulanması gerekiyor.

Özellikle 1992, 1993’te sahadaki seri yenilgilerin travması o dönemde yalnızca Azerbaycan’da değil, Ankara’da da yaşanmıştı. Daha o zamanlarda Cumhurbaşkanlığı makamında oturan Turgut Özal’la başlayan, halefi Süleyman Demirel ve bütün hükümetlerce benimsenen bir devlet politikası devreye sokulmuştur. Bu politikanın hedefi, Azerbaycan’ın genç bir devlet olarak ayakları üzerinde durabilmesi için öncelikle güçlü profesyonel bir orduya sahip olmasıdır.

Bu milli politikanın hayata geçirilmesi muhtelif düzlemlerde yürümüştür. İlk dönemde öncelikli atılan adımlardan biri Türkiye’den gönderilen emekli ya da muvazzaf askeri danışmanlar üzerinden Azerbaycan ordusunun yeniden organize edilmesi faaliyetine başlanmasıdır.

PİYADE, TOPÇU İHTİSAS EĞİTİMLERİ TÜRKİYE’DE

Yazının Devamını Oku

Karabağ Mutabakatı’nda Azerbaycan, Rusya ve Türkiye kazançlı tarafta

Dağlık Karabağ ve çevresinde yaklaşık bir buçuk aydır sürmekte olan savaş Rusya Cumhurbaşkanı Vladimir Putin’in pazartesiyi salıya bağlayan gece yarısı duyurduğu açıklamayla son buldu. Yapılan ateşkes anlaşması, Güney Kafkasya’da yeni güç dengesinin Ermenistan’ın kayıpları çerçevesinde bu kez Azerbaycan lehine şekillendiği, ancak Rusya’nın da baskın bir şekilde bölgeye iyice yerleştiği bir döneme kapıyı açtı.

Dağlık Karabağ ve çevresinde yaklaşık bir buçuk aydır sürmekte olan savaş Rusya Cumhurbaşkanı Vladimir Putin’in pazartesiyi salıya bağlayan gece yarısı duyurduğu açıklamayla son buldu. Yapılan ateşkes anlaşması, Güney Kafkasya’da yeni güç dengesinin Ermenistan’ın kayıpları çerçevesinde bu kez Azerbaycan lehine şekillendiği, ancak Rusya’nın da baskın bir şekilde bölgeye iyice yerleştiği bir döneme kapıyı açtı.

Ortaya çıkan sonucun bir muhasebesini yaptığımızda şu gözlemleri öne sürebiliriz:

1) PUTİN’İN TUĞRASI: Çatışmalar sahada kritik bir eşiğe geldiği noktada Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan ile müzakereleri bizzat yürütüp uzlaşı zeminini yaratarak, ayrıca bizzat varılan mutabakatı açıklayarak hadiseye tuğrasını vuran kişi Rusya Cumhurbaşkanı Vladimir Putin olmuştur. Rusya lideri, bu hamleleriyle Güney Kafkasya bölgesinde nâzım rolü oynayan aktörün kendisi olduğu yolunda kuvvetli bir mesaj vermiş oluyor.

2) RUSYA BÖLGEYE YERLEŞTİ: Rusya’nın rolü yalnızca varılan mutabakatın şekillenmesiyle sınırlı kalmadı. Rusya, aynı zamanda ilan edilen ateşkesin ve bölgede kurulan yeni düzenin sahadaki başat denetleyicisi konumuna da geçti. Dağlık Karabağ’daki cephe hattı ve Laçin koridoru boyunca Rus Barış Gücü olarak 2 bine yakın asker ve 90 zırhlı personel taşıyıcı ile konuşlanacak olması bu durumun altını çiziyor. Rusya, anlaşmazlığın çözümü üzerinden Güney Kafkasya’daki ağırlığını arttırarak askeri gücüyle bölgeye tam anlamıyla yerleşmiştir. Kremlin, böylelikle, sahada barışı gözetmenin yanı sıra bölgedeki güç dengesi ve denkleme dahil olan bütün ülkelerle ilişkileri açısından önemli kaldıraçlara sahip olacaktır.

3) YA RUSYA AĞIRLIĞINI KOYMASAYDI?: Bundan önce Rusya’nın devreye girdiği iki ateşkes denemesi de sonuç getirmemişti. Rusya’nın ateşkes için sonuç alabilmesi, Ermenistan’ın Dağlık Karabağ’da sahada askeri yenilgisinin kesinleştiği, Şuşa’ya Azerbaycan bayrağının dikildiği, özerk bölgenin başkenti Hankendi’nin düşme menziline girdiği, Ermenilerin kontrolündeki Hankendi ile Ermenistan arasındaki bağlantının koptuğu bir kırılma noktasında olmuştur. Rusya ağırlığını koymasaydı ve Azerbaycan ilerlemesini sürdürseydi sahadaki durum muhtemeldir ki, Hankendi’nin de düşmesiyle sonuçlanabilirdi. Paşinyan, daha fazla zararı göze alamayacağı bir noktada ateşkese razı olmak zorunda kalmıştır. Muhtemelen Rusya da Ermenistan’ın sahada daha fazla gerilemesini uygun bulmamıştır.

4) PAŞİNYAN İÇİN ZOR DÖNEM: Kuşkusuz, uğradığı kayıpların ardından ateşkesi kabul etmek zorunda kalması, iki yıl önce büyük bir halk hareketi ile iktidara gelen ve Batı’ya dönük bir vizyona sahip olan Paşinyan’ın siyasi gücüne, prestijine ciddi bir darbe vurmuştur. Erivan’da şimdiden patlak veren hadiseler bundan sonrasında Paşinyan’ı Ermenistan’da zor bir dönemin beklediğine işaret ediyor. Rusya’nın, Batı yanlısı gördüğü ve güven duymadığı Paşinyan’ın bu süreç içinde sıkışmasından bir rahatsızlık duyması beklenmemelidir. Aksine, Kremlin’in Azerbaycan’ın güçlenmesi çerçevesinde Paşinyan ve Ermenistan karşısında elindeki kartları güçlenmiştir.

5) AZERBAYCAN KAZANÇLI, TOPRAKLARINI KURTARDI: Varılan mutabakatla bu krizden en kazançlı çıkan aktör Azerbaycan’dır. Bu ülke, 1990’lı yılların başında çıkan çatışmalarda yalnızca ‘Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi’ içinde Türk nüfusun yoğun olduğu Şuşa gibi yerleşimleri değil, aynı zamanda Karabağ’ın dışında kalan, bu bölgeye bitişik çok geniş topraklar da kaybetmişti. Azerbaycan, geçen bir buçuk ay içinde bu toprakların bir bölümünü savaşarak zaten geri almıştı. Bunlar Karabağ’ın güneyinde İran sınırına bitişik ya da çevresindeki Zengilan, Kubadlı, Cebrayil ve Fuzuli rayonlarıdır (idari bölge). Ermenistan işgalinin halen sürdüğü 3 rayon daha var. Bunlar, Karabağ’ın doğusundaki Ağdam ile batısı ve güneybatısındaki Kelbecer ve Laçin rayonlarıdır. Ermenistan, varılan mutabakata göre 15 Kasım’a kadar Kelbecer’den, 20 Kasım’a kadar Ağdam’dan ve en geç 1 Aralık’ta Laçin rayonundan çekilecektir. Sonuçta Ermenistan, ağırlıklı olarak 1992-1993 döneminde işgal ettiği bütün Azerbaycan topraklarından çıkmış olacaktır. Bu toprakların kendisine “iade edilmesi” Azerbaycan için çok büyük bir başarıdır.

6) ‘KAÇKINLAR’A DÖNÜŞ KAPISI AÇILDI:

Yazının Devamını Oku

Şuşa'nın alınışıyla Güney Kafkasya'daki jeopolitik denklem tersyüz oldu

Dağlık (Yukarı) Karabağ, geçen eylül ayından bu yana Türkiye’nin dış politika gündeminde en üst sıralarda yer alıyor. Önceki gün Dağlık Karabağ’daki Şuşa kentinin Azeri ordusunun denetimine geçmiş olması, Güney Kafkasya’daki jeopolitik denklemi tersyüz etmiş bulunuyor.Önümüzdeki dönemde uzun bir süre Karabağ’ı tartışmaya devam edeceğiz. Ancak bugünü anlayabilmek için önce biraz gerilere gitmemiz gerekiyor. Tarih boyunca hiçbir zaman durulmamış bir bölgeden söz ediyoruz. Özellikle Dağlık Karabağ, Ermenilerle Azeriler arasında süregelen bir çekişmenin alanı.

Azeri birliklerinin Şuşa’yı işgalden kurtardığı haberlerini okuyunca, Nuri Paşa’nın komutasındaki İslam Kafkas Ordusu’nun 1918’de, yani yüzyıl önce Suşa’da kendisine katılan yerli birliklerin desteğiyle Hankendi’yi Ermeni gruplardan geri alıp Karabağ’da Azerbaycan’ın egemenliğini tesis ettiğini hatırlayabiliriz. Kızıl Ordu’nun 1920’de Kafkasya’yı işgaliyle Karabağ’daki çekişme de dondurulmuştur.

Sovyet Rusya’nın bulduğu çözüm Azerbaycan toprakları içinde kalan, Ermenistan ile sınırdaş olmayan, Azerilerin yanı sıra kuvvetli oranda bir Ermeni nüfusun da yaşadığı Yukarı Karabağ’a özerklik statüsü verilmesi olmuştur. 1924’te egemenliği Azerbaycan’da kalmak üzere (haritada sınırları kırmızı çizgilerle gösterilen) ‘Özerk Karabağ Yukarı Bölgesi’ ilan edilir. Özerk bölgenin başkenti de Türk nüfusun baskın olduğu Şuşa’dan, bu şehrin hemen kuzeyindeki Hankendi’ye taşınır. Ermeniler, bu şehri Stepanakert olarak adlandırıyor.

SOVYETLER BİRLİĞİ DAĞILINCA KARABAĞ DA KARIŞTI

Sovyetler Birliği’nin 1936 ve 1977 anayasaları Yukarı Karabağ’ın Azerbaycan’a ait olduğu hükmünde bir değişiklik yapmamıştır. Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecine girmesiyle birlikte Azeriler ve Ermenilerin Karabağ’la ilgili karşılıklı hak iddiaları sıcaklığından hiçbir şey kaybetmemiş bir halde yeniden su yüzüne çıkıp bütün Güney Kafkasya’yı içine alacak bir çatışmayı tetiklemiştir.

Ermenilerin ağırlıklı olarak söz sahibi konumda bulunduğu Yukarı Karabağ’daki Özerk Yönetim, Sovyetler’in çözülmesiyle birlikte bünyesindeki Azeri unsurları da büyük ölçüde tasfiye etmiştir. Ardından Karabağ Özerk Yönetimi’nin Ermenistan’ın cesaretlendirmesiyle 31 Ağustos 1991 tarihinde tek taraflı bağımsızlık ilanı, zaten başlamış olan çatışmaların tam anlamıyla açık bir savaşa dönüşmesine yol açmıştır.

1994 başına kadar devam eden çatışmalarda Ermeni gruplar, Dağlık Karabağ’da Türklerin nüfus olarak ağırlıklı olduğu başta Şuşa olmak üzere önde gelen yerleşim merkezlerinin tümünü ele geçirmiştir. Ancak Ermeniler, bu noktada durmayıp Karabağ Özerk Bölgesi’nin sınırlarını çevreleyen Azerbaycan topraklarının batıda, doğuda ve güneyindeki çok geniş alanları da işgal etmiştir. Bu askeri operasyonlar Karabağ’daki silahlı Ermeni gruplarla Ermenistan ordusu tarafından birlikte yürütülmüştür.

Savaşın sonucu A) Dağlık Karabağ’ın tümüyle Ermenilerin kontrolüne geçmesi, B) Ermenistan’ın doğuya doğru genişleyerek fiilen Karabağ ile birleşmesi, C) İki tarafın birbirine eklemlenmesiyle ortaya çıkan bu yapının güneyde İran sınırına doğru büyümesi, aynı zamanda D) Karabağ’ın doğusundaki Azerbaycan toprakları üzerinde de genişlemesi olmuştur.

Yazının Devamını Oku

Biden kesinleşirse çalkantılı bir geçiş dönemine hazır olalım

ABD’deki başkanlık seçiminin seyrine baktığımızda önümüzdeki günlerde, haftalarda ve aylarda bugüne dek hiç karşılaşmadığımız türden hadiselere tanıklık etmemiz galiba şaşırtıcı olmayacak.

Son anda çok büyük bir sürpriz yaşanmadığı ve sandıklardaki son yönelişler doğrultusunda Demokrat aday Joe Biden’ın galibiyeti kesinleştiği takdirde önümüzdeki döneme ilişkin bir dizi ihtimal üzerinde durabiliriz.

Bunlardan birincisi, yapılan sayımlarda Biden ipi önde göğüslese bile, seçimin nihai sonucunun kesinleşmesinin zaman alabilecek olmasıdır. Başkan Donald Trump’ın ekibinin şimdiden bazı eyaletlerde ya da belli seçim bölgelerinde tamamlanmış sayımların iptal edilip yeniden sayım yolunun açılması için hukuki kanallardan yürüttüğü girişimler resmi sonucun açıklanmasını geciktirebilecektir.

Bundan yirmi yıl önce 7 Kasım 2000 tarihinde yapılan ABD başkanlık seçimlerinde Florida eyaletinde yaşanan tecrübe bu dönemin pekâlâ çok sıkıntılı olabileceğini gösteriyor. O dönemde Florida’da ortaya çıkan kilitlenme nedeniyle ne Demokrat aday Al Gore ne de Cumhuriyetçi aday George W. Bush, 538 üyeli Seçiciler Kurulu’nda başkan seçimi için gerekli 270 eşiğini tutturamamış ve nihai sonucun belli olması Florida’dan gelecek habere kalmıştı.

İki tarafın avukat orduları arasında yürütülen hukuk mücadelesinde karşılıklı itirazlar üzerinden eyaletteki birçok seçim bölgesinde yinelenen sayımların uzamasıyla süreç tam bir belirsizliğe girmiş, ABD beş hafta süreyle yeni başkanının kim olacağını öğrenememişti. Ardından bir başvuru üzerine ABD Anayasa Mahkemesi’nin 12 Aralık 2000 tarihinde aldığı bir kararla sayım durdurulmuştu. Bu noktada Bush’a 2 milyon 912 bin 790, Gore’a ise 2 milyon 912 bin 253 oy çıkmıştı. Aradaki fark 537 oydu. Cumhuriyetçi aday Bush 537 farkla Florida seçimini kazanarak bu eyaletin 29 delege kontenjanıyla Seçiciler Kurulu’nda 271’e gelmiş ve böylelikle ABD Başkanı olmuştu.

YA TRUMP YENİLGİYİ KABUL ETMEZSE

Burada kritik mesele, Biden’ın başkanlığının kesinleşmesi halinde Başkan Trump’ın yenilgiye çatışmacı bir stratejiyle karşılık vermesidir. Seçim günü gece yarısı “Hile yapıldı” şeklindeki çıkışı, önceki günkü basın toplantısında suçlamalarını tekrarlayarak “seçimin çalınmasına izin vermeyeceklerini” söylemesi, Trump’ın geçiş döneminin yumuşak bir zeminde yürütülmesine yanaşmayacağını gösteriyor.

ABD’deki teamül seçim sonuçlarının belli olmasıyla birlikte resmi süreçlerin tamamlanmasını beklemeden kaybeden tarafın kamuoyuna bir konuşma yaparak durumu “kabul ettiğini” belirtip çekilmesidir. Trump’ın ise izleyeceği kutuplaştırma stratejisiyle uyuşmazlık çıkartarak, en azından ilk aşamada böyle bir adımı atmayacağı anlaşılıyor. Bu arada, fanatik taraftarlarının “seçimin Demokratlar tarafından çalındığı” gerekçesiyle sokağa dökülerek yapabilecekleri taşkınlıklar ve bunun tetikleyeceği karşı tepkilerle ABD’de kaotik bir ortamın belirmesi ihtimali birçok insanı kaygılandırıyor.

BIDEN’LA DEVİR TESLİM 

Yazının Devamını Oku

ABD seçiminin dip dalgaları ve beyazların azınlığa düşme kaygıları

ABD demokrasisinin en önemli zafiyetlerinden biri seçimlere katılım oranının eskiden beri düşük olmasıdır. Amerikan halkının sayıca azımsanmayacak bir kesimi geleneksel olarak sandık karşısında kayıtsızdır. Seçme hakkına sahip vatandaşların katılımı üzerinden yapılan hesaplamalarda, sandığa gidenlerin oranının genellikle yüzde 50-55 bandında seyretmesi sıkça karşılaşılan bir durumdur.

Bu ülkede 1950 sonrasındaki seçimlere baktığımızda en yüksek oran Demokrat John F. Kennedy’nin seçildiği 1960 seçiminde kaydedilmiştir. Katılım yüzde 62.8’e çıkmıştır. Sonraki seçimlerde hiçbir zaman bu eşik geçilmemiştir. Son 2016 seçiminde ise nadir rastlanan bir şekilde oran yüzde 59.2’ye yükselmiştir.

Geçen salı günü yapılan seçimin sayım işlemleri sonuçlanmadığından katılım oranını henüz bilmiyoruz. Bir önceki 2016 seçiminde 230.9 milyon seçmen içinden toplam 136.6 milyon katılım olmuştu. Katılım oran yüzde 59.2’ydi. Geçen salı günü seçmen sayısı 239 milyon dolayında hesaplanmıştı. Dün öğle saatleri itibarıyla 143 milyondan fazla oy sayılmış ve yüzde 60 eşiğine çoktan gelinmişti. Sayım bittiğinde bu oran daha da yükselecektir.

TRUMP OYUNU 5 MİLYONDAN FAZLA ARTTIRDI

Buradaki artış yalnızca Cumhuriyetçi aday Donald Trump’ın yeniden seçilmesini önlemek isteyen insanların sandıklara yığılmasından kaynaklanmıyor. Trump da sandıklarda 2016’ya kıyasla yabana atılmayacak oranda bir artış sağlayabilmiştir. Trump, 2016 seçiminde 62.9 milyon oyla sandıktaki oyların yüzde 46.09’unu almıştı. Trump için dün akşam saatleri itibarıyla 68.5 milyon oy sayılmıştı. Oran olarak yüzde 47.8’e çıkmıştı. Bu, Trump’ın seçmen sayısında 5.6 milyonluk bir artış anlamına geliyor.

Buna karşılık 2016 seçiminde Demokrat aday Hillary Clinton 65.8 milyon oy alırken (yüzde 48.18), geçen salı günü Demokrat aday Joe Biden oy sayısını –dün akşam itibarıyla- 72.2 milyona çıkartmıştır. (Yüzde 50.4) 6.4 milyon dolayında bir artış söz konusudur. Unutmayalım ki, bu sayılar nihai durumu göstermiyor.

Amerikan basınında yayımlanan yorumlarda yanıtı aranan soru, Trump’ın geçen dört yıl içinde yaşanan bütün çalkantılara ve COVID-19 salgınında 230 binden fazla insanın hayatını kaybetmesine rağmen, nasıl olup da bu artışı sağlayabildiğidir.

BEYAZLARIN YÜZDE 57’Sİ TRUMP’A OY VERDİ

New York Times’ta dün yayımlanan, ‘Edison Research’ adlı bir araştırma kuruluşu

Yazının Devamını Oku

ABD başkanlık seçiminin sonucu: Bölünmüş bir ülke

ABD’de önceki gün yapılan başkanlık seçimi, kimin kazandığına ilişkin sonucu ilk günden vermese de, başka bir sonucu bütün berraklığıyla tüm dünyaya gösterdi.

Bu sonuç, Amerika Birleşik Devletleri’nin kültürel, sosyolojik ve siyasi hatlar üzerinden kendi içinde bölünmüş, ortak paydaları zayıflayan bir ülke olduğu gerçeğinin tescil edilmiş olmasıdır.

Demokrat aday Joe Biden’ın Cumhuriyetçi aday Donald Trump karşısında sandıklar açılır açılmaz mutlak üstünlük sağlayacağı bir sonuç, Amerika’da son dört yıldır Trump’ın şahsında temsil ettiği değerler üzerinden kök salmakta olan yönelişin tersyüz edildiği, bu açıdan bir kırılmanın yaşandığı gibi kuvvetli bir mesajla algılanacaktı. Seçim, böyle bir kırılmayı tetiklememiştir. Amerika, içine girdiği bölünmenin her alanda doğurmakta olduğu sonuçları önümüzdeki dönemde yaşamaya devam edecektir.

COVID’DEN ÖLEN 231 BİN KİŞİYE RAĞMEN

Sandıktan çıkan sonuç bazı açılardan özellikle şaşırtıcıdır; en başta da ABD’nin dünyada en çok COVID-19 vakasının yaşandığı ülke olması gerçeği açısından. ABD’de önceki gün itibarıyla 9 milyon 400 bin dolayında vaka kayda geçmiştir. Seçim günü 75 bin kadar vaka raporlanmıştır. Salgında yine önceki günkü rakamla toplam 231 bin kişi hayatını kaybetmiştir.

ABD’nin 20 yıla yayılan Vietnam Savaşı’nda toplam 58 bin kadar askerinin öldüğü hatırlanırsa, bundan yaklaşık dört kat fazla Amerikalı geçen dokuz ay içinde COVID’e kurban gitmiştir. Ancak bu kayıpların yarattığı düşünülen travma dışarıdan tahmin edildiği ölçüde sarsıcı olmamıştır.

Daha önemlisi, Başkan Trump, COVID-19’u yeterince ciddiye almamış, salgına karşı kuvvetli bir mücadele stratejisi ortaya koymamıştır. Trump, kendi ülkesinin önde gelen sağlık otoriteleriyle COVID-19 konusunda polemiğe girip, onların bilimsel görüşlerine meydan okumaktan da çekinmemiştir. Gelgelelim salgın karşısındaki bu sicili seçmen tabanını herhangi bir şekilde etkilememiştir.

‘ÖNCE AMERİKALILARA İŞ’ SÖYLEMİ

Keza

Yazının Devamını Oku

ABD’de Beyaz Saray’ın tel örgüyle çevrelendiği bir başkanlık seçimi

Hürriyet’in Washington D.C.’deki temsilcisi olarak görev yaptığım 1987 Ağustos ayından 1993 Mart ayına kadar olan dönemde ABD’de iki başkanlık seçimini izledim.

Birincisi, 1988 seçimiydi ve Demokratların adayı Massachusetts Valisi Michael Dukakis’e karşı Cumhuriyetçi aday George Bush kazanmıştı. Bush, buna karşılık bir sonraki 1992 seçimini Demokratların adayı 46 yaşındaki Arkansas Valisi Bill Clinton’a kaybetti.

Her iki seçim de o yıllarda ABD demokrasisine özgü renklilik içinde herhangi bir krize sahne olmadan sükûnet ortamında tamamlandı. Bush görevi sekiz yıl süreyle başkan yardımcılığını yürüttüğü Ronald Reagan’dan devraldığı için, işbaşı yaptığında partiler arası bir iktidar değişimi söz konusu olmadı. Kendisi Beyaz Saray’ı Clinton’a devrederken de sancısız, her bakımdan centilmence bir iktidar değişimi yaşanmıştı.

Hatta Clinton, 20 Ocak 1993 günü Beyaz Saray’a resmen adım attığında Bush’un elyazısıyla kaleme alıp kendisine bıraktığı, “Dear Bill” (Sevgili Bill) diye başlayan son derece zarif bir mektup bulmuştu. O günün tarihini taşıyan mektupta, “Senin başarın ülkemizin başarısıdır. Bütün gücümle yanındayım” diyordu selefi George Bush.

Dün CNN’de başkanlık seçimi nedeniyle Beyaz Saray’ın bütün çevresine 2.5 metre yüksekliğinde bir tel örgü çekildiğini gösteren görüntülerle karşılaşınca, geçmişte izlediğim ABD başkanlık seçimleriyle bugünkü seçim arasındaki sert farkı hissetmemem mümkün değildi.

OLAĞANÜSTÜ HAL GİBİ

Bunun gibi dikkatimi çeken bir başka haber, başta New York ve Washington D.C. olmak üzere ABD’nin birçok kentinde mağazaların ön cephelerinin koruma amaçlı olarak kontrplak panellerle örtülmesiydi.

Benzer önlemlere geçen yaz başında Afrikalı Amerikalı George Floyd’un Minneapolis şehrinde polis tarafından boğazına basılarak öldürülmesi üzerine patlak veren gösteriler ve yağmalama olayları üzerine de başvurulmuştu. Keza Beyaz Saray’ın çevresine tel örgü o zaman da yerleştirilmişti.

Düşündürücü olan, ABD’de birçok şehirde benzer koruma önlemlerine bu kez başkanlık seçimi nedeniyle de başvurulmasıdır. Birçok şehirde, polis önlemleri arttırılırken, bazı eyaletlerde valiler olayların büyüme ihtimaline karşı Ulusal İhtiyat Birlikleri’ni de devreye sokmaya dönük hazırlıklar yürütmüştür. ABD’de neredeyse bir ‘olağanüstü hal’ durumuna girilmiştir.

Yazının Devamını Oku

Türkiye için Trump ya da Biden ne kadar fark eder?

Bugün yapılacak olan ABD başkanlık seçimlerinin ne şekilde sonuçlanacağı bütün dünya için büyük önem taşıyor.

Her ülkede iktidarlar, siyasi yelpazedeki muhtelif aktörler, sandıktan Cumhuriyetçi ya da Demokrat bir adayın çıkması ihtimallerinin kendi çıkarları, pozisyonları ve beklentileri açısından bir muhasebesini yapmakla meşgul bugünlerde. Bu durum kuşkusuz Türkiye açısından da geçerli.

Öncelikle tek tek ülkelerden bağımsız olarak genel bir tespit yapmamız gerekir. ABD başkanlık seçimi, her şeyden önce üzerinde yaşadığımız dünyayı özellikle iklim değişikliği ve çevre koşulları başlıklarında nasıl bir geleceğin beklediği sorusunun yanıtı bakımından da önemli.

Bunun gibi kimin kazanacağı uluslararası sistemin yapısı ve işleyişi açısından da bir dizi sonuç doğurmaya aday. Trump’ın başkanlığı, ABD’nin içine kapanma eğiliminin daha güçlü hissedileceği, Avrupa’ya ve NATO’ya dönük taahhütlerinin zayıfladığı, dolayısıyla Transatlantik işbirliğinin kurumsal olarak gerilediği, temelinde uluslararası sistemdeki çözülmenin hızlandığı bir dünya anlamına gelecektir.

Hangi adayın kazanacağı birçok uluslararası meselenin geleceği açasından da belirleyicilik taşıyacak. Örneğin Biden’ın seçilmesi halinde, ABD’nin İran’la nükleer anlaşmaya yeniden dönmesi beklenen bir adımdır.

Bunun gibi birçok konu değişiklik potansiyeli barındırıyor. Bu değişikliklerin kayda değer bir bölümü Türkiye’yi de yakından etkileyecektir. Biden seçilirse nasıl bir Suriye politikası izleyeceği Türkiye açısından hayati önemdedir.

*

Bir de ikinci bir kümede toplayacağımız doğrudan ikili düzeydeki muhtemel sonuçlar var. Bunlar, seçilecek başkanın ve getireceği kadroların doğrudan Türkiye’ye ve Türkiye’de işbaşındaki iktidara bakışlarından ve aynı zamanda kişisel düzeydeki ilişkilerden kaynaklanacak olan sonuçlardır.

Trump

Yazının Devamını Oku

Erdoğan Karabağ için Putin’e ikili mekanizma öneriyor

Dağlık Karabağ’daki Suriyeli savaşçılar meselesi sonunda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya lideri Vladimir Putin arasındaki diyaloğun gündemine yerleşmiş bulunuyor.

Bu konu Erdoğan ile Putin arasında 14 Ekim’de yapılan telefon görüşmesinden sonra Kremlin tarafından özellikle dikkat çekilen bir nokta oldu. Kremlin’den yapılan açıklamada, Dağlık Karabağ konusu görüşülürken Putin’in Erdoğan’a “Ortadoğu’dan gelen savaşçıların askeri harekâtlara dahil olmasından duyduğu ciddi kaygıyı ifade ettiği” aktarıldı.

Ardından iki lider geçen salı akşamı (27 Ekim) ikinci kez görüştüler. Bu görüşmeden sonra Kremlin’den yapılan açıklamaya göre, konu Putin tarafından yine gündeme getirilmişti. Açıklamada, “Rus tarafının çatışmaların sürmesinden ve Ortadoğulu teröristlerin çatışmalara artan ölçüde karışmasından duyduğu derin kaygıyı ifade ettiği” belirtildi.

Kremlin, 14 Ekim’de “savaşçılar” derken, bu kez “teröristler”den söz etmeye başlamış, “ciddi kaygı” yerini “derin kaygı”ya bırakmıştı.

ERDOĞAN DA  KARABAĞ’DAKİ  PKK’LILARI AÇTI 

İlginçtir ki, Cumhurbaşkanı Erdoğan, ertesi gün (28 Ekim Çarşamba) AK Parti’nin grup toplantısında yaptığı konuşmada, Suriyeli savaşçılar meselesinin Putin tarafından görüşmede açıldığını gizleme gereğini duymadı ve aynen şunları söyledi:

Bize diyorlar ki ‘Siz Ortadoğu’dan Suriye’den Azerbaycan’a asker gönderiyorsunuz, yabancı güçler gönderiyorsunuz’ filan felan...”

Erdoğan da Putin’in bu hamlesine PKK/YPG’li teröristlerin Karabağ’da Ermeni ordusu saflarında savaştığını belirterek karşılık vermiştir. Görüşmenin bu bölümünü şöyle aktarıyor Erdoğan:

“Ben de Sayın Başkan’a bir şey söyledim, ‘Şu anda 2 bin civarında istihbari olarak tespit ettiğimiz PKK’lıları YPG’lileri şu anda Ermenistan 600 dolar maaşla oraya aldı, orada savaşıyorlar. Yabancı savaşçılar olarak onlar orada’. ‘Benim onlardan haberim yok’ dedi. ‘Ben şimdi size haber veriyorum’ dedim. Bunun üzerinde durmanız lazım. ‘Bu PKK’lılar, YPG’liler nereden geliyor biliyor musunuz?’ dedim. Suriye’de bunlar çalışıyordu, Suriye’den oraya ithal ve bu konuda da dayanışmamız lazım’. Benim özellikle tabii Sayın Putin’in PKK, YPG bunlara yüz vereceğine ihtimal vermiyorum ama Paşinyan’a bunu söylemesi lazım. Aksi takdirde gereği yapılır.”

Yazının Devamını Oku