Azerbaycan 1990’ların başında neden kaybetti, 2020’de neden kazandı?

Sovyetler Birliği’nin dağılması sürecinde 1991 yılında bağımsızlığını ilan eden Azerbaycan’ın kendisi gibi bağımsızlığını yeni kazanan Ermenistan karşısında özellikle 1992-1993 yıllarında uğradığı askeri yenilgiler o döneme tanıklık edenlerin hafızalarından çıkmış değildir. Yaşanan çatışmalar olmakla beraber, pek çok kasaba, köy ciddi bir direniş gösterilmeden, muharebeye girilmeden terk edilmiştir.

Yenilginin çok temel bir nedeni vardı. Yaklaşık 70 yıl Sovyet sistemi altında yaşamış olan Azerbaycan’ın organize bir şekilde gelen silahlı Ermeni gruplarına ve Ermenistan ordusuna karşı direnç gösterecek, savaşabilecek güçte düzenli bir ordusu yoktu. Sonuç, ‘Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi’ dahil Azerbaycan topraklarının yüzde 20’ye yakın bir bölümünün Ermenistan’ın işgali altına girmesi, evlerini terk etmek zorunda kalan 1 milyona yakın insanın kendi ülkesinde göçmen durumuna düşmesi olmuştur.

Bundan 30 yıl sonra Azerbaycan ordusu, Ermenistan ordusuna karşı giriştiği ve geçen pazartesi gece yarısı ilan edilen ateşkese kadar toplam 44 gün süren bir askeri harekâtla 1990’lı yılların başında kaybettiği toprakların önemli bir bölümünü geri alırken sahada mutlak bir üstünlük sergilemiştir. Rusya’nın son anda ağırlığını koyması sonucu ateşkes ilan edilmeseydi, muhtemeldir ki Azerbaycan ordusunun sahadaki ilerlemesi, toprak kazanımları devam edecekti.

Azerbaycan ordusunun otuz yıl sonra sahada bu farkı yaratabilmesinin gerisinde hangi nedenler yatıyor? Geçmişte Ermenistan karşısında yenilgiye uğrayan Azerbaycan hangi faktörlerin bir araya gelmesiyle bu kez hasmı karşısında kazanan taraf olabildi?

YENİDEN İNŞA EDİLEN ORDU

 Kuşkusuz, bir dizi neden söz konusu. En başta da Azerbaycan’ın bu kez iyi eğitilmiş, disiplinli profesyonel bir orduya sahip olması geliyor. Ancak Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri’nden söz ederken, bu yeni ordunun neredeyse sıfırdan inşa edilmesinde Türkiye’nin oynadığı hayati rolün de vurgulanması gerekiyor.

Özellikle 1992, 1993’te sahadaki seri yenilgilerin travması o dönemde yalnızca Azerbaycan’da değil, Ankara’da da yaşanmıştı. Daha o zamanlarda Cumhurbaşkanlığı makamında oturan Turgut Özal’la başlayan, halefi Süleyman Demirel ve bütün hükümetlerce benimsenen bir devlet politikası devreye sokulmuştur. Bu politikanın hedefi, Azerbaycan’ın genç bir devlet olarak ayakları üzerinde durabilmesi için öncelikle güçlü profesyonel bir orduya sahip olmasıdır.

Bu milli politikanın hayata geçirilmesi muhtelif düzlemlerde yürümüştür. İlk dönemde öncelikli atılan adımlardan biri Türkiye’den gönderilen emekli ya da muvazzaf askeri danışmanlar üzerinden Azerbaycan ordusunun yeniden organize edilmesi faaliyetine başlanmasıdır.

PİYADE, TOPÇU İHTİSAS EĞİTİMLERİ TÜRKİYE’DE

Ancak uzun dönemli perspektifte eğitime ağırlık verilmiştir. Öncelikle, doğrudan Azerbaycan’da kara, deniz ve hava harp okulları kurulmuştur. Bu eğitim kurumlarının kurulması, öğretmen kadrolarının oluşturulmasından müfredatın belirlenmesi gibi detaylara kadar pek çok aşamada Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tuğrasını taşıyor.

Türkiye’deki askeri eğitim kurumlarına kabul edilen Azerbaycanlı öğrenciler izlenen stratejinin bir diğer ayağını oluşturmuştur. Kara, deniz ve hava harp okullarında, kurmaylık eğitimi için akademilerde, topçu ve piyade gibi alanlardaki sınıf okullarında, ayrıca astsubay meslek yüksekokullarında Azerbaycan’dan gelen subay ve öğrencilere yoğun bir eğitim verilmiştir. Özellikle Azerbaycan’daki harp okullarının devreye girip mezun vermeye başlamasından sonra öncelik bu genç subayların Türkiye’deki topçu, piyade, tankçı gibi sınıf okullarında ihtisas eğitimi almalarına geçmiştir.

TÜRKİYE’DE ASKERİ EĞİTİMDEN GEÇENLERİN SAYISI 7 BİN 500’E ÇIKTI

Aldığım bilgilere göre, eğitim programlarının 1991 yılında resmen başlamasından sonra bugüne dek 7 bin 500’den fazla Azerbaycan vatandaşı Türkiye’de muhtelif kademelerde askeri eğitim almıştır ve almaya devam etmektedir. Harp okullarından mezun olanların sayısı 600’e, harp akademilerinde kurmaylık eğitimi görüp diploma alanların sayısı ise 200’e yakındır. Buna karşılık, sınıf okullarında ihtisas eğitimi alanların sayısı 6 bini bulmaktadır. Halen Türkiye’de eğitim almakta olan Azerbaycan Türkü askeri öğrencilerin sayısı 350’ye yaklaşıyor.

Türkiye’deki harp okullarından mezun Azerbaycanlı subaylar içinde en yüksek rütbeye çıkmış olanlar bugün albay rütbesindedir. Türkiye’deki sınıf okulları ve akademi mezunu subaylar arasında generallik rütbesine terfi etmiş, hatta kolordu komutanlıklarına kadar yükselmiş askerler de bulunuyor. Bunlar arasında son çatışmalarda cephede fiilen savaşa komuta eden generallerin de olduğu anlaşılıyor.

Sonuçta Azerbaycan’ın bugün askeri sahada ortaya koyduğu farkın önemli ölçüde muharebe kabiliyeti gelişmiş, iyi donatılmış, disiplinli  profesyonel bir ordunun varlığından kaynaklandığını belirtmek gerekir.

BORU HATLARI PROJELERİ AZERBAYCAN’IN ÖNÜNÜ AÇTI

 Tabii, 1990’lı yılların başlarıyla kıyasladığımızda Azerbaycan cephesinde çok temel bir fark daha var. Hidrokarbon kaynaklarını dünya pazarlarına doğrudan ulaştırabildiği için zenginleşen, bunun sonucu gelirinin anlamlı bir oranını savunma harcamalarına aktarabilme imkânına sahip bir ülke var karşımızda.

Ermenistan, 1991 yılında bağımsızlığını kazandıktan sonra içte sıkça çalkantılı dönemlerden geçmiş, ekonomik kalkınma anlamında bir sıçrama yapamamış, hatta yaşanan ekonomik sorunlar nedeniyle sürekli göç verdiği için nüfusu küçülmüştür. Bağımsızlık ilan edildiğinde 3.6 milyon olan nüfus 2017 yılında 3 milyonun altına inmiştir. Buna karşılık, sahip olduğu doğal kaynaklar nedeniyle Azerbaycan’da elle tutulur bir refah artışı kaydedilmiştir.

Bu zenginliğin ortaya çıkmasında Azerbaycan’ın Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı üzerinden petrolünü uluslararası pazara sevkedebilmiş olması önemli faktörlerden biridir. Azerbaycan, böylelikle bu alanda Rusya’ya bağımlı olmaktan çıkabilmiştir. Bunu sağlayan, yine önemli ölçüde Türkiye’nin 1990’lı yıllarda başlayan ısrarlı çabaları olmuştur. Bu noktada Türkiye’de hükümetlerin sürekli değiştiği 1990’lı yıllarda özellikle Süleyman Demirel’in Cumhurbaşkanlığı makamında bu dosyayı süreklilik içinde izlemiş olmasının rolü teslim edilmelidir. Demirel’in Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev ile kurduğu yakın dostluk ilişkisi bu projenin hayata geçmesinde kayda değer bir rol oynamıştır.

1999’DA ATILAN TARİHİ İMZA

 Bu süreçte atılan tarihi bir adım dönemin ABD Başkanı Bill Clinton’ın 1999 yılında AGİT zirvesi nedeniyle Türkiye’yi ziyareti sırasında 18 Kasım 1999 tarihinde Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattına ilişkin anlaşmanın İstanbul’da imzalanmasıdır. Clinton’ın ‘gözlemci’ sıfatıyla imza attığı bu anlaşmayı Demirel ile Aliyev’in yanı sıra o dönemde işbaşında olan Gürcistan Cumhurbaşkanı Eduard Şevardnadze, Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev ve Türkmenistan Cumhurbaşkanı Saparmurat Niyazov da imzalamıştır.

Hazırlıklara başlanmasıyla birlikte projenin sonuçlandırılması AK Parti iktidarı döneminde olmuştur. İnşaata 10 Eylül 2003 tarihinde başlanmış ve boru hattı 13 Temmuz 2006 tarihinde devreye girmiştir.

Keza 2001 yılında imzası atılan Azerbaycan doğalgazının boru hattıyla Erzurum’a getirilmesine ilişkin projede gaz akışı 4 Temmuz 2007 tarihinde başlamıştır. Ayrıca, Azerbaycan’ın Şahdeniz sahasındaki doğalgaz kaynaklarını aktaracak ikinci bir doğalgaz boru hattının anlaşması da 2012 yılında imzalanmış ve bu boru hattının vanasını 12 Haziran 2018 tarihinde düzenlenen törende Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev çevirmiştir. 2019 sonundan itibaren bu boru hattından gelen doğalgazın Yunanistan üzerinden Avrupa’ya sevkine de başlanmıştır.

Sonuçta Azerbaycan’ın son dönemde askeri cephede elde ettiği kazanımlara bakarken, 1990’lardan 2020’lere kadar geçen süre içinde bu ülkede profesyonel bir milli ordunun inşa edilmesi ve hidrokarbon kaynaklarının Türkiye üzerinden dünya pazarına sevk edilebilmesi hedeflerine dönük izlenen ve devamlılık gösteren politikaların önemli bir rol oynadığını teslim etmeliyiz. Bu politikalar hayata geçirilirken, sahada durumun değiştirilebilmesi için tam otuz yıl beklenmesi gerekmiştir.

 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Biden yönetiminin yeni dış politika vizyonu ve S-400’ler meselesi

ABD’nin yeni Başkanı Joe Biden’ın geçen çarşamba günü Kongre binasının önündeki ant içme töreninde yaptığı konuşma, Amerikan toplumuna verdiği uzlaşma, ulusal birlik mesajlarıyla örülüydü. Böyle bir konuşmadan bekleneceği gibi içe hitap eden bir metindi.

Dış dünyaya verdiği mesajlar çok küçük bir yer tuttu Biden’ın konuşmasında. Bu kısa bölümdeki ana vurgu da “ittifakların onarılması” temasıydı.

Şöyle dedi bu bölümde Biden: İttifaklarımızı onarıp, dünya ile bağlarımızı yeniden kuracağız. Dünün değil, bugünün ve yarının sınamalarına karşılık vermek üzere... Ve yalnızca gücümüzün yarattığı örnek üzerinden değil, ama oluşturduğumuz örneğin gücü üzerinden önderlik edeceğiz. Barış, ilerleme ve güvenlik için güçlü ve güvenilir bir ortak olacağız.”

TRUMP’IN TAHRİBATINI ONARMAK

ABD’nin müttefiklerine ve aynı zamanda dahil olduğu çok taraflı kuruluşlardaki ülkelere giden bu mesaj, Donald Trump’ın başkanlığı döneminde bu örgütlerde yaptığı tahribatın düzeltileceği, yarattığı belirsizliklerin giderileceği taahhüdünü içeriyor.

Trump, ABD’yi başta iklim değişikliği alanındaki uluslararası taahhütlerinden geri çeken,  Dünya Sağlık Örgütü’nden çıkaran, NATO gibi ABD’nin başını çektiği bir uluslararası savunma örgütüne bile mesafeli duran politikalar izlemişti.

Yeni Başkan ise geçen dört yıl içinde bir kısmı kopan, bir kısmı gevşeyen, sorgulanan bu bağları yeniden kurma ve güçlendirme yönünde süratli adımlar atıyor.

Biden’ın geçen çarşamba günü Beyaz Saray’dan içeri girer girmez yaptığı ilk tasarruflar çerçevesinde ABD’yi Paris İklim Antlaşması’na geri döndüren ve ayrıca Dünya Sağlık Örgütü’ndeki (DSÖ) üyeliğini yeniden tesis eden kararları imzalaması bu açıdan yeteri kadar anlamlıydı.

KÜRESEL LİDERLİĞİ 

Yazının Devamını Oku

Biden’ın salgından sonra en zor sınavı: Kutuplaşmayı aşmak

Tam iki hafta arayla aynı mekânda iki ayrı Amerika gerçeği ile karşılaştık. Önce 6 Ocak Çarşamba günü zihinlerimize kazınan görüntülerde Kongre’yi hedef alan şiddet ve vandalizm vardı. Kendilerini kaybetmiş saldırgan Trump taraftarları cam çerçeve indirerek girdikleri Kongre binasında seçim sonuçlarının tescil edildiği Temsilciler Meclisi ve Senato oturumlarını engellediler.

Yine bir çarşambaya denk gelen önceki gün Kongre’nin batı cephesi, ABD’nin yeni Demokrat Başkanı Joe Biden’ın teamüllere uygun bir olgunluk içinde geçen ant içme törenine ev sahipliği yaptı. Saldırganların iki hafta önce tırmandıkları duvarların hemen önündeki platformda bu kez Lady Gaga Amerikan milli marşını söylüyordu.

Törenin bitimindeki uğurlama faslında Biden’ın Başkan Yardımcısı Kamala Harris ile Cumhuriyetçi selefi Mike Pence’in Kongre merdivenlerinin önünde eşleriyle birlikte verdikleri görüntü, bütün yaşananlardan sonra, demokratik zarafetin etkileyici bir yansımasıydı.

BÜTÜN AMERİKALILARIN BAŞKANI OLMAK

En son aşamasında demokrasi ve hukukun üstünlüğü tecelli etmiş olsa da, yine de ABD tarihinin en sancılı devir teslim süreçlerinden birine tanıklık etmiş olduk. Donald Trump önceki gün Washington D.C.’den ayrılırken, geride tehlikeli ölçülerde kutuplaşmış, ortak değerleri üzerindeki mutabakatları çözülmüş, inandıkları hurafeler için şiddete başvurmaktan kaçınmayan marjinal grupların ortalıkta kol gezebildiği bir Amerika bıraktı.

Joe Biden’ın önceki gün ant içme töreninde yaptığı konuşma, kendisinin en hayati önceliğinin, şu ana kadar 400 binden fazla Amerikalının ölümüne neden olan COVID-19 felaketiyle mücadeleden sonra, ABD’nin içine düştüğü bu bölünmüşlüğü aşmak olduğunu ortaya koydu.

Kutuplaşmanın yol açtığı gerilimi düşürmek, toplumdaki bölünme hatlarını yumuşatmak, ABD’nin birliğini yeniden güçlendirmek hedefleri, Biden’ın konuşmasının en önemli ağırlık noktalarıydı.

Kendi seçim başarısını ön plana çıkarmaktan çok, toplumun bütün kesimlerine dokunmak istediği kapsayıcı mesajlar verme çabası içinde oldu. “Bütün Amerikalıların başkanı olacağını” vurguladı. Özne olarak birinci tekil şahıs “Ben”den çok, “Biz” vurgusunun duyulduğu bir metindi.

Şurası çok açık. Başkan

Yazının Devamını Oku

Bir zamanlar Washington D.C.’de devir teslim törenleri

Hürriyet’in Washington D.C. muhabiri olarak görev yaptığım altı yıla yakın süre içinde iki başkanlık seçimi izledim, bu çerçevede iki kez yönetim değişikliğine tanıklık ettim.

Birincisinde, Beyaz Saray’da iki dönemi, yani sekiz yılı tamamlamış olan Ronald Reagan, 1988 yılındaki seçimi Demokrat Michael Dukakis’e karşı kazanan yardımcısı George Bush’a devretti başkanlığı. Dolayısıyla, Cumhuriyetçiler arasındaki bir bayrak teslimi gibi geçmişti bu yönetim değişikliği.

Bende daha çok iz bırakmış olan, 1992 başkanlık seçimi sonrasındaki devir teslim süreci oldu. Seçimi Demokrat aday Bill Clinton Cumhuriyetçi Bush’a karşı kazandığı için Demokratların 12 yıl sonra yeniden iktidara gelmelerinin getirdiği ayrı bir heyecan dalgası vardı. Üstelik başkan seçilen kişi 46 yaşında genç bir siyasetçiydi. Arkansas gibi mütevazı ölçekteki bir eyaletin valiliğinden Beyaz Saray’a geliyordu.

Clinton’ın başkanlık yürüyüşünü eşimle birlikte vatandaşların arasına katılarak izlemiştim.

KÖKLÜ BİR DEMOKRASİ GELENEĞİ

Devir teslim törenlerinin en önemli ritüellerinden biri, yeni başkanın Kongre binasının önünde ABD Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın okuduğu metni tekrarlayarak ant içip ardından konuşmasını yaptıktan sonra Kongre’yi Beyaz Saray’a bağlayan Pennsylvania Avenue üzerinde katıldığı geçit törenidir.

Bu geçit törenleri, ABD demokrasisinin 19’uncu yüzyıldan beri süren en köklü geleneklerinden biridir.

Kongre binasının önünden yola koyulan kortej Pennsylvania Avenue üzerinden kuzeybatı yönünde Beyaz Saray’a doğru yol alır. Kortej, 15’inci Sokak’la kesişme noktasına geldiğinde burada yukarı doğru döner. 15’inci Sokak’ta Hazine Bakanlığı’nın yanından geçip dört blok yukarı çıkan kortej, bu kez sola dönüp Beyaz Saray’ın kuzey cephesinin baktığı yine Pennsylvania Avenue olarak devam eden ana caddeye kıvrılır. Bütün bu güzergah yaklaşık 2.5 kilometre kadar bir mesafe tutar.

İnsanlar, geçit töreni sırasında Pennsylvania Avenue üzerinde caddenin her iki tarafında dizilip, yeni başkan ve ailesine sevgi gösterisinde bulunur. Başkan, törenin bir noktasında eşiyle birlikte aracından inerek yolun kalan kısmını yürüyerek tamamlar. Başkan, bu şekilde halkın içinden geçerek Beyaz Saray’a adım atmış olur.

Yazının Devamını Oku

Bu kez Birleşik Arap Emirlikleri ile normalleşme işaretleri

İçinden geçtiğimiz dönemde Türkiye’nin bölgesel politikaları anlamında sıkça duyduğumuz söylemlerden biri “jeopolitik boşlukları doldurma” kavramı oldu.

Türkiye’nin ağırlıklı olarak askeri hamleler üzerinden “sert gücü”nü devreye sokması bağlamında sıkça telaffuz edildi bu kavram.

Bununla birlikte, bu jeopolitik boşlukları doldururken bölgedeki bazı aktörlerle yaşadığı çatışmalar nedeniyle, Türkiye’nin kendisine bitişik coğrafyada, özellikle Doğu Akdeniz’de bazı yapılanmaların dışında kaldığı da bir olgudur.

Bu söylediğimi şöyle açabilirim.

ANKARA-KAHİRE EKSENİ KOPUNCA

Türkiye’nin İsrail ile ilişkileri son 10 yıldır birçok faktörün bileşkesi olarak zaten kötü bir şekilde seyrediyor. Buna uzun bir zamandır Mısır’la ilişkiler de eklendi. General Abdülfettah es Sisi’nin 2013 yılında darbe yaparak seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’yi devirmesinden sonra ilişkilerde patlak veren krizle birlikte Mısır’la köprülerin atılması, Ortadoğu’da bölgesel güç dengesinin üzerine oturduğu zemini ciddi bir şekilde sarstı. İki ülke arasındaki geleneksel yakınlığın uzantısı olarak pozitif bir etki yayan Ankara-Kahire ekseninin negatif bir elektrik yüklenmesi, bölgede bir gerilim alanına yol açtı.

İlişkilerin kötüleşmesiyle birlikte Mısır da “Müslüman Kardeşler” konusunda Ankara’yı suçlayarak, Türkiye’nin bölgedeki etki alanını sınırlandırmaya, çıkarlarına zarar verebileceği her fırsatı değerlendirmeye çalıştı.

Bu durumun olumsuz sonuçlarından biri, özellikle Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon kaynaklarının paylaşımı çerçevesinde yürütülen çalışmalarda Mısır’ın İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi ile blok olarak hareket etmeye başlaması oldu. Türkiye’nin Doğu Akdeniz Doğalgaz Forumu gibi organizasyonlardan ve boru hattı projelerinden dışlanması Ankara’nın eleştirileriyle karşılaştı.

BAE’DEN TÜRKİYE 

Yazının Devamını Oku

Virüsle savaşın aşı cephesinde envanterin son durumu

Türkiye’de ilk COVID-19 aşısının 13 Ocak Çarşamba akşamı Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’ya yapılmasıyla birlikte, ülkemizde pandemiyle mücadelede yeni bir aşamaya geçmiş bulunuyoruz.

Toplumda aşı olup bağışıklık kazanan insanların sayısının belli bir eşiğe yükselmesiyle birlikte, virüs, nüfuz edemeyeceği bir duvarla karşılaşacak ve başka salgınlarda yaşandığı gibi saldırısında yenik düşecektir.

Savaşın bu evresinde zaman faktörü çok önemli. Virüse karşı başlatılan aşı kampanyasının yüksek bir tempoda ve süreklilik içinde, kesintisiz bir şekilde yürütülmesi gerekiyor.

ENVANTERDE 54.5 MİLYON DOZ VAR

Her savaşa gidilirken orduların ellerindeki silah ve cephanenin envanterinin çıkartılması stratejik planlamadaki en kritik aşamalardan biridir.

Peki virüsle mücadelede aşı aşamasına geçilirken, Türkiye’nin envanteri ne durumda? Resmi açıklamalara göre, şu an itibarıyla 30 Aralık akşamı itibarıyla Çin Halk Cumhuriyeti’nden gelmiş olan 3 milyon doz “Sinovac” aşısı var. Bu arada, yalnızca önceki gün ağırlıklı sağlık personeli olmak üzere 300 bine yakın kişi aşılandığına göre, zaten gelen ilk partinin onda biri bir günde tüketilmiştir.

Peki tedarik hattının bundan sonraki seyri nasıl görünüyor? Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’nın açıklamalarından yola çıkarsak, Çin Halk Cumhuriyeti ile yapılmış olan toplam 50 milyon dozluk bir anlaşma var.

Koca, daha önce aralık ayında muhtemelen 20 milyon, ocak ayında yine 20 ve şubat ayında 10 milyon doz aşı geleceğini açıklamıştı. Ancak bu takvimin aralık ayındaki hedefi tutturulamamıştır. Çin’den 30 Aralık tarihinde yalnızca 3 milyon doz gelmiştir.

Bakan, ayrıca Almanya’daki BioNTech firması ile “

Yazının Devamını Oku

COVID-19 aşısında dünya nerede, Türkiye nerede?

Tarih 25 Kasım 2020. Yani bundan yedi hafta kadar önce. Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca, Bilim Danışma Kurulu toplantısından sonra COVID-19’a karşı aşı çalışmaları konusunda açıklamalarda bulunuyor. Bakan, “Erken dönemde vatandaşımızı aşıya eriştirmek noktasında bir çaba içindeyiz... Erken dönemde tedarik ederek vatandaşımızla buluşturmak istiyoruz” diye söze giriyor.

Koca, bu açıklamada aşının “etkinlik ve güvenilirliğini önemsediklerini” belirtiyor, “Çok erken dönemde güvenilirliğini ve etkinliğini bildiğimiz aşılarla hızla başlayalım istiyoruz” diyor.

Anadolu Ajansı’nın geçtiği bu haberde fark edileceği gibi aşıyla ilgili iki vurgu ön plana çıkıyor. Birincisi, “erken dönemde tedarik ve erişim”, ikincisi ise aşının “güvenilirliği ve etkinliği”...

ARALIK AYI tedarik hedefi 20 MİLYON AŞI

 Aynı açıklamada aşının tedarik edilmesine ilişkin olumlu haberler de veriyor Sağlık Bakanı. Çin Halk Cumhuriyeti yapımı olan “Sinovac aşısı”nda 50 milyon doz aşı için sözleşmeye imza atıldığını duyurarak, “Aralık ayında asgari 10 milyon olmak üzere ama 20 milyonu hedefliyoruz. Ocak ayında 20 milyonda sorun yok. Şubat ayında da 10 milyon olmak üzere toplam 50 milyon doz için sözleşme imzalandı” diyor.

Koca, Pfizer’in ürettiği “mRNA aşısı” (Almanya’da Dr. Özlem Türeci ve Dr. Uğur Şahin’nin geliştirdikleri aşı) için aralık ayında 1 milyon ve devamında 25 milyona kadar aşının verilebileceği şeklinde görüşmelerin devam ettiğini söylüyor.

Türkiye’de aşıya ne zaman başlanacağı konusunda bir tarih de telaffuz ediyor bu açıklaması sırasında Sağlık Bakanı: “Şu an için sözleşmeye bağlanan 50 milyon aşı için muhtemelen 11 Aralık gibi bu aşı takvimine başlanabilir bir aksilik olmazsa...”

ARALIK AYI İÇİN İLK HEDEF 5 MİLYON KİŞİYDİ

 Dün

Yazının Devamını Oku

Dünya 3 Kasım’da hangi eşikten döndü?

Başkanlık koltuğunda oturduğu dört yıl boyunca yalnızca Amerikalılar değil, bütün dünya kendisini çok yakından tanıdı. İzlediği politikaları bir tarafa koyalım, hacim ölçülerini zorlayan bir ego, ABD’deki uzmanların “narsisistik kişilik bozukluğu” olarak adlandırdıkları bir karakter bütün çıplaklığıyla ortalığa döküldü bu dört yıl zarfında.

Bir kere dürtüleriyle hareket eden biriydi. Dürtüleri onu nereye sürüklerse oraya gidiyordu. Dengeli biri değildi. Böyle olmak, görünmek gibi bir derdi de yoktu zaten. Ayrıca, kendisini olgulara, gerçeklere bağlı hissetmek gibi bir taahhütten de yoksundu. Örneğin, kolaylıkla yalan söyleyebiliyordu. Kendisine muhalif gazeteler sıkça konuşmalarından sonra söylediği yalanların sayısına ilişkin istatistikler yayımlıyordu.

İnsanlarla ilişkilerinde rahatsız edici bir ölçüsüzlük sergileyebiliyordu; nezaketten pek nasibini almamıştı. En yakın çalışma arkadaşlarına herkesin ortasında hakaret edebiliyor, mutabık olmadığı, görüşlerini beğenmediği insanlarla ilgili sıkça alaycı, aşağılayıcı bir dil kullanabiliyordu.

Aslında karakterinde vücut bulan ahlaki ölçüler itibarıyla bulunduğu makamı ve o makamın temsil ettiği ülkeyi de sürekli aşağı çekiyordu.

Bir diğer yönü, kurallara sürekli meydan okumasıydı. Kuralları esnetmeye, etrafından dolanmaya açıktı; gerektiğinde işi kuralları tanımamaya kadar götürebiliyordu. Dört yıl boyunca Amerikan sisteminin yerleşmiş bütün geleneklerine meydan okudu, ülkenin köklü kurumlarıyla açıktan kavgaya girişti.

Kural tanımazlığı başkanlığındaki başlıca hasletlerinden biri haline gelmişti. Ama yine de bu kuralsızlığın bir yerde duracağı, bir sınırı geçmeyeceği zannediliyordu ki, o sınırı da geçti...

İhlal ettiği sınır, ABD’nin anayasasıydı.

İMKÂNSIZI İSTEMEK

Bir imkânsızı istiyordu

Yazının Devamını Oku

Trump Kongre baskınını televizyonda ilgiyle izlemiş

Bundan tam bir hafta önce Washington D.C.’de gerçekleşen Kongre baskınından sonra Başkan Donald Trump’a yöneltilen ilk etaptaki suçlamalar, kendisinin o gün mitingde yaptığı konuşmayla göstericileri açıkça tahrik etmiş olması fiiline odaklanıyordu.

Bir de Trump’ın olayların patlak vermesinden sonraki sorumluluğu meselesi var. Protesto gösterisi şiddet içeren bir saldırganlık çizgisine kayınca Trump Beyaz Saray’da ne yaptı? Bu kırılma yaşandıktan hemen sonra olayları yatıştırmak için herhangi bir çaba sarf etti mi? Yakın çevresinin onu bu yönde harekete geçirmeye dönük ricalarına ne karşılık verdi? Hangi aşamaya gelindiğinde bir şey yapma ihtiyacını duydu?

Sorular bu şekilde uzayıp gidiyor.

Krizin perde arkasında kalan bu bölümüyle ilgili olarak gün ışığına çıkmakta olan bilgiler, 6 Ocak’ta Beyaz Saray’da çok vahim bir tablonun yaşandığını gösteriyor. Bu tabloda, televizyonun karşısına geçip olayları bir film gibi izleyen bir ABD Başkanı görüyoruz.

KONGRE’DEN GELEN TELEFONLARA ÇIKMIYOR

The Washington Post” gazetesinin hadiselerin başlamasından sonraki evrede Başkan Trump’ın tutumuna tanıklık eden pek çok kaynakla konuşarak hazırladığı geniş bir haber son derece çarpıcı ayrıntılar içeriyor.

Yaşanan krizin en düşündürücü yönlerinden biri, saldırı sırasında mahsur kalan Cumhuriyetçi Kongre üyelerinin maruz kaldıkları büyük tehlike karşısında yardım istemek ve durumun aciliyetini anlatabilmek için uzun bir süre Trump’a ulaşamamış olmalarıdır. Bu nedenle Başkan’a mesajlarını ailesi ve danışmanları üzerinden aktarabilmişlerdir.

Örneğin, Temsilciler Meclisi’ndeki Cumhuriyetçi üyelerin lideri konumundaki Kevin McCarthy, saldırganlardan saklanmak üzere sığındığı yerden Trump’ın damadı Jared Kushner’la, Senato’nun ağır toplarından Lindsey Graham da Başkan’ın kızı Ivanka Trump’la temas kurmuştur.

Yazının Devamını Oku

Trump, ABD Anayasa Mahkemesi’ne neden çok kızgın?

ABD Başkanı Donald Trump’ın geçen çarşamba günü Kongre baskınını tetikleyen miting konuşmasında hedef alarak esip gürlediği yalnızca “Çakma haber medyası” diye söz ettiği basın değildi.

Keza, “Big tech” diye hitap ettiği Twitter, Google, Microsoft gibi bilgi teknolojileri alanındaki dev şirketler, “Radikal solcular” diye kızdığı Demokratlar ya da en başta yardımcısı Mike Pence olmak üzere “Güçsüz Cumhuriyetçiler” diye aşağıladığı, cesur bulmadığı partisinin bazı kesimleri de değildi...

Trump’ın kızgınlığını hiç sakınmadan ifade ettiği bir kurum daha vardı: ABD Yüksek Mahkemesi (Supreme Court)... Yani bizdeki karşılığı ile Anayasa Mahkemesi...

Bakın, Yüksek Mahkeme’den de memnun değilim. Benim aleyhime karar vermek hoşlarına gidiyor” diye konuştu Trump.

Ardından ekledi: Üçünü ben seçtim. Onlar için, özellikle de biri için çok sıkı kavga ettim...

Trump’ın ülkenin en yüksek yargı kurumundan duyduğu mutsuzluğunun nedeni çok açık. Mahkeme’ye aday gösterip seçtirdiği yargıçların cübbelerini giydikten sonra kendisiyle ilgili bir dosya önlerine geldiğinde aleyhine karar vermelerini bir türlü anlayamıyor. İhanete uğramış birinin ruh hali içinde.

MAHKEMEDEKİ MUHAFAZAKÂR AĞIRLIK

ABD Yüksek Mahkemesi’nin 9 yargıcı var. Mahkemedeki denge, 6 muhafazakâr üyeye karşılık 3 Demokrat üye üzerinden muhafazakâr bir çizgide şekillenmiş bulunuyor. Yargıçlardan ikisi Cumhuriyetçi baba George Bush, biri oğlu yine Cumhuriyetçi George W. Bush, biri Demokrat Bill Clinton, ikisi Demokrat Barack Obama ve son üçü de Cumhuriyetçi Trump tarafından aday gösterilmiş.

Trump

Yazının Devamını Oku

Washington’da en uzun 11 gün

20 Ocak günü, yani tam 11 gün sonra -eğer yeni bir yol kazası olmazsa- ABD’nin yeni başkanı Demokrat Joe Biden, geçen çarşamba günü fanatik Trump taraftarlarının saldırısına hedef olan Kongre binasının önünde düzenlenecek bir törenle ant içip görevine başlayacak.

Ancak bugünkü meselemiz 20 Ocak günü ve sonrasında ne olacağı değil. Mesele, takvimin yapraklarında 20 Ocak’a kadar uzanan kısa zaman kesitinin, yani Washington’da son sahnenin nasıl tamamlanacağı sorusunda düğümleniyor.

Tartışılan konu, geçen çarşamba günü düzenlediği mitingde taraftarlarını Joe Biden’ın başkan ilan edilmesini engellemek için Kongre’ye gitmeleri çağrısında bulanarak 6 Ocak felaketine yol açan Başkan Trump’ın, 11 gün daha Beyaz Saray’da oturup oturmaması gerektiği...

*

Washington’daki alevli bir şekilde sürmekte olan bu tartışmaya baktığımızda, birçok seçeneğin konuşulduğunu görüyoruz.

Bunlardan birincisi “azledilme”, yani kendisinin Kongre tarafından görevden alınması seçeneği. Demokrat Parti’nin bazı önde gelen isimleri azil sürecinin hemen başlatılması için harekete geçmiş bulunuyorlar. Cumhuriyetçi Parti içinde son olaylar nedeniyle Trump’a tepki duyan üyelerin de desteğini alarak, azil sürecinin pekâlâ işletilebileceğini savunuyorlar.

Hem Temsilciler Meclisi hem de Senato’yu içeren bu karmaşık sürecin tamamlanabilmesi için yeterli zamanın olduğunu söyleyebilmek doğrusu güç.

Buradan ikinci senaryoya geliyoruz. O da, ABD Anayasası’nın 25’inci ek maddesi çerçevesinde Trump’ın kendi kabinesi tarafından azledilmesi mekanizmasının işletilmesi. Bu anayasa hükmü, Başkan’ın görevi sırasında devre dışı kaldığı hallerde nasıl bir yol izleneceğini düzenliyor.

Bu maddenin dördüncü fıkrası, “

Yazının Devamını Oku

Demokrasi sığınağa kaçmak zorunda kalınca

Çok değil bundan 5-10 yıl önce ancak yaratıcı bir Holywood senaristinin kaleminden kurgusal bir gerçeklik olarak tahayyül edilecek bir kâbus senaryosu, önceki akşam Amerika Birleşik Devletleri’nin 2021 yılındaki sahici gerçekliği olarak bütün çıplaklığıyla ekranlarda karşımıza çıktı.

Bu gerçekliğin birçok boyutu var. Öncelikle, bir demokraside halkın seçilmiş temsilcilerinin bir araya geldiği, demokrasinin kalbinin attığı parlamentosunun bir toplantısı kaba güç kullanılarak engelleniyor. Bu yönüyle demokrasinin en temel kurumuna, doğrudan demokrasinin kendisine bir saldırı niteliği taşıyor. Sığınağa kaçmak zorunda kalan Kongre üyelerinin şahsında ABD demokrasisi de bir süre için ancak sığınakta koruma altına alınabilmiştir.

İkinci boyutu, birincisinin türevi aslında. Kesinleşmiş olan bir başkanlık seçimiyle ilgili Kongre’de anayasal gereklilik olarak yerine getirilmesi gereken bir prosedürün tamamlanması engellenerek, seçim sonucuna da müdahale edilmiş olunuyor. Seçmenin iradesinin yansıdığı sandık bir bakıma başaşağı çevrilmiş oluyor.

Meselenin üçüncü boyutu daha az vahim değil. Kongre binasının saldırıya uğraması seçimi kaybetmiş olan ABD Başkanı’nın çağrısı üzerine gerçekleştiriliyor. Kongre’nin hedef olduğu baskının azmettiricisi olan kişi, ABD Anayasası’nı korumak üzere yemin etmiş Başkan’ın bizzat kendisi. Demokrasiye dönük tehdidin, saldırganlığın Washington’daki ayak izlerini sürdüğümüzde, izlediğimiz yol bizi Beyaz Saray’ın kapısına kadar getiriyor.

Hadisenin dördüncü boyutu doğrudan ABD’nin görüntüsünü, dışarıdaki algısını ilgilendiriyor. İşgale uğrayan Kongre binası Amerikan demokrasinin en yüksek sembolüdür. Başkent Washington D.C.’deki konumunda şehrin birçok açısından fark edilebilen yüksek kubbesi ile bu statüsünü hissettirir. Bu görüntüde –ABD’de en son söz bu binadaki seçilmişler tarafından söylenir- mesajı yatar. Bu sembolünün saldırıya uğraması, ABD’nin demokrasi alanındaki üstünlük iddiasının da ciddi bir hasar görmesine yol açıyor. ABD demokrasisinin itibarının bütün dünyanın gözünde çok ağır bir yara aldığı aşikâr.

*

Listeyi uzatabiliriz. Örneğin, Kongre binasından içeri giren bazı Trump fanatiklerinin 1860’lı yıllarda kısa bir süreliğine ABD birliğinden ayrılıp kendi birliklerini kuran güney eyaletlerinin -bugün ırkçı çağrışımlarla hatırlanan- ‘konfedere devletler’ bayrağını taşımaları bile, saldırıyı düzenleyenlerin kafa yapılarını, temsil ettikleri değerleri göstermesi bakımından düşündürücüdür.

Neresinden bakılırsa bakılsın, Trump’ın dört yıl süren başkanlığının sonunda ülkeyi içine soktuğu kaotik durumu bundan daha çarpıcı bir şekilde anlatan bir final olamazdı.Ortak paydalarını kaybeden, kendi içinde bölünmüş, ciddi bir kutuplaşmaya sahne olan, demokrasinin temel kurumlarının saldırıya uğradığı, kural tanımazlığın yaygınlaştığı bir ülke var karşımızda. Siyasi amaçlarla bilinçli bir şekilde izlenen kutuplaştırıcı siyasetlerin, ABD gibi bir ülkeyi bile nasıl kendi içinden çatlatabileceğini göstermesi bakımından göz açıcıdır önceki gün yaşanan hadiseler.

Özetle, Amerika Birleşik Devletleri’nde “

Yazının Devamını Oku

Anayasa Mahkemesi’nden önemli bir hak ihlali kararı

GEÇEN pazartesi günü Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) internet sitesinde son yıllarda kamuoyunda geniş bir tartışma konusu olan Gezi davası ile ilgili önemli bir ‘hak ihlali’ kararı yayımlandı. Karar, bu davanın (5) numaralı sanığı Yiğit Aksakoğlu’nun tutuklanmasının hukuki olmadığına, Anayasa’nın 19’uncu maddesinde güvence altına alınan “kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı”nın ihlal edildiğine hükmediyor.

AYM kararının değerlendirmesine girmeden önce kısaca Gezi davasının seyrini hatırlayalım. (1) numaralı sanığın Osman Kavala olduğu, toplam 16 sanığın “hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” etmekle suçlandığı iddianame, geçen ay İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekilliğine atanan, o dönemdeki düz savcı Yakup Ali Kahveci tarafından 19 Şubat 2019 tarihinde mahkemeye sunulmuştu. İstanbul 30’uncu Ağır Ceza Mahkemesi, yargılama sonucunda 18 Şubat 2020 tarihinde Kavala ve Aksakoğlu dahil 9 sanığın beraatına, yurtdışında olan 7 sanığın dosyasının da tefrik edilmesine karar vermişti.

Aksakoğlu, bu davada 1 Kasım 2017 tarihinde tutuklanan Kavala ile birlikte tutuklu yargılanan iki sanıktan biriydi. Sivil toplum alanında çalışan Aksakoğlu, 16 Kasım 2018 tarihinde Gezi olayları soruşturması çerçevesinde gözaltına alınmış, ertesi gün tutuklanmış ve tahliye edildiği 25 Haziran 2019 tarihindeki ilk duruşmaya kadar Silivri Cezaevi’nde tek kişilik bir hücrede tutuklu kalmıştı.

Tutuklanmasından sonra serbest bırakılması için yapılan itirazlar sonuçsuz kalınca, Aksakoğlu 28 Şubat 2019 tarihinde Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunmuştu. Avukatları Aslı Kazan ve Serkan Cengiz, hem tutuklamanın hem de delillere erişimin engellenmesinin hukuki olmadığı gerekçesiyle iki hak ihlali ileri sürmüşlerdi.

BARIŞÇIL TOPLANTI DÜZENLEMEK SUÇ DEĞİL

AYM Birinci Dairesi, iki yıla yaklaşan bir incelemenin ardından bu dosya üzerindeki kararını geçen 3 Aralık tarihinde verdi.

Toplam 47 sayfa tutan kararda Aksakoğlu’nun tutuklanmasına neden olan delil dosyası ayrıntılı bir şekilde incelenmiş. Bu çerçevede kararda da vurgulandığı üzere kendisine isnat edilen delillerin hepsi 2013 yılına aittir. Delillerin büyük bir bölümü 2013 Mayıs sonu ve haziran ayı başındaki Gezi olaylarından sonra yapılan telefon dinleme kayıtlarıdır. Bu kayıtların neredeyse tümü Aksakoğlu’nun yürüttüğü sivil toplum faaliyetlerini konu alıyor. Bu arada, Gezi olaylarıyla ilgili bir değerlendirme toplantısına da “kolaylaştırıcı”, yani moderatör olarak katıldığı anlaşılıyor.

Kararda dikkatimi çeken tespitleri şöyle özetleyebilirim:

Gezi olayları sırasında çok sayıda toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenlenmiş, bunların bir kısmının barışçıl bir nitelik taşıdığı Anayasa Mahkemesi kararlarına da yansımıştır. AYM’nin Gezi olaylarıyla ilgili olarak toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının ihlal edildiğine ilişkin kararları vardır.

Yazının Devamını Oku

COVID-19’da yeni yıla düşüş eğrisiyle girdik

Geride bıraktığımız aylarda bu köşede COVID-19 salgınının seyrindeki ana yönelişleri belli aralıklarla güncellediğimiz grafikler üzerinden göstermeye çalıştık.

Yeni yıla adım attığımız bugünlerde salgının 2021 başı itibarıyla seyrindeki son durumu kısaca değerlendirelim.

Ekim ve kasım aylarında yayımladığımız grafikler COVID-19’a yakalanan hastaların sayısında tehlikeli bir şekilde yukarı doğru tırmanmakta olan bir eğriye işaret ediyordu. Buna karşılık, alınan önlemlerin etkisiyle -tehdit bütün ciddiyetini korumakla birlikte- yeni vaka ve hasta sayılarında son haftalarda belirgin bir düşüşün yaşandığı tespitini yapmalıyız.



EN KÖTÜSÜ 23 KASIM HAFTASI

Günlük ‘hasta’ sayısının özellikle ekim ayının ikinci yarısında birden artış göstermeye başlaması, ardından kasım ayının ilk yarısında artışın sürmesi, 17 Kasım tarihinde açıklanan ilk önlemler dizisini beraberinde getirmiştir. Cumhurbaşkanı

Yazının Devamını Oku

2020'den 2021'e dış politika (5)-Mısır ile ilişkilerde kıpırdama var, ya İsrail?

Tam bir yıl önce bu köşede “Dış politikanın ayarlarını gözden geçirmek zamanı” başlığını attığım 4 Ocak 2020 tarihli yazımda, Türkiye’nin Batı ile ilişkilerindeki mesafe açılırken, bulunduğu bölgede yaşadığı sıkışıklığın da arttığına dikkat çekmiştim.

Bugün de belli ölçülerde sürmekte olan bu sorunun temelinde, Ortadoğu’da bütün bölgeye yayılan bir çatışma hattı üzerinden Türkiye’nin açıkça çatışan taraflardan biri konumunda olması yatıyor. Türkiye’nin karşısında Mısır, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) oluşturduğu bir blok yer alıyor. Tabii İsrail de bu cephedeki fotoğrafı tamamlıyor.

Bu çatışma ekseniyle iç içe geçen ikinci sorunlu alan, Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon rezervlerinden yararlanma meselesinde Mısır ve İsrail’in Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi (KRY) ikilisi ile el ele vererek Türkiye’yi dışlayan bir anlayışla birlikte hareket etmeleridir. Burada şekillenen yapılanmaya ABD ve AB de kuvvetli bir destek veriyor, keza Fransa da denklemin içine giriyor. Sonuçta bölgedeki doğalgaz rezervlerinin paylaşımına ilişkin çekişmede Türkiye karşısında geniş bir cephe bulmuş oluyor.

Bu alanlardaki saflaşmalar Libya’da yaşanan iç savaşta da büyük ölçüde tekrarlanıyor. Libya’da sahada Türkiye’nin karşısında Mısır, BAE ve Fransa var, Rusya gibi başka aktörlerin yanı sıra...

Geçen yılki değerlendirmeyi “Bugünden 2020’li yıllara bakarken Türkiye’nin artık bazı ilişkilerini onarmaya, dostlarının sayısını arttırmaya, Batı’ya dönük ana yönelimini göz ardı etmeden dış dünyayla ilişkilerini çeşitlilik ve denge içinde yürütmeye ihtiyacı var” diyerek noktalamışız.

Şimdi bir yıl sonraki duruma bakalım.

ANKARA: BİZİM GÜZERGÂH DAHA VERİMLİ

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun geçen çarşamba günü gazetecilerle düzenlediği yıllık değerlendirme toplantısının metnini okurken karşıma Doğu Akdeniz meselesinin çıkması şaşırtıcı olmadı. Çavuşoğlu, İsrail açıklarında çıkan hidrokarbonun en verimli ihracat güzergâhının Türkiye olduğunu, buna karşılık Türkiye’nin “EastMed Forumu”ndan dışlandığını belirtiyor ve şunları ekliyor:

Yazının Devamını Oku

Gazeteci Altan Öymen siyasetçi Altan Öymen’i nasıl atlattı?

Bundan 70 yıl önceydi. 12 Aralık 1950 günü Ulus gazetesinin Ankara’da Rüzgârlı Sokak’ın hemen girişindeki iki katlı binasında masasında oturan yazıişleri müdürü Münir Berk, karşısındaki gencin gazeteci olma ısrarı karşısında bu kez kendisine bir şans tanımaya karar verdi. Önündeki telefondan istihbarat şefi İlhan Paniç’i aradı ve “Size Altan Öymen Bey’i gönderiyorum. Genç bir arkadaşımız. Stajyer olarak başlayacak” dedi.

"Altan Öymen Bey”, henüz 18 yaşında bir gençti. Mekteb-i Mülkiye’ye yeni kaydolmuştu. Ancak aklına gazeteci olmayı koymuştu. Defalarca Münir Beyin odasından içeri girip bu talebini açtığında her seferinde kendisinden Şu an müsait değil” şeklinde yanıtlar alıyor, bu yanıtları “Daha sonra olabilir” diye yorumlayıp, bir süre sonra yeniden kapısında beliriyordu.



Münir Bey, 12 Aralık günü genç gazeteci adayının inadı karşısında bu kez pes etti. Sonradan çevresindekilere kararının gerekçesini “Onda fikr-i takip vardı” diye izah edecekti Münir Berk.

“Fikr-i takip” o yıllarda gazeteciliğe başlayanlara öğretilen en temel ilkelerden biriydi. Bıkmamak, bir konuyu ısrarla izlemek... Altan Öymen, geçenlerde Cumhuriyet’ten İpek Özbeye verdiği mülakatta bu olayı aktardıktan sonra fikri takibin önemini şöyle anlatacaktı:

Yazının Devamını Oku

2020'den 2021'e dış politika (4) Erdoğan, Biden’la beyaz sayfa açmak istiyor, ancak...

2018, rahip Andrew Brunson yılıydı Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerde. İzmir’de delilleri bir hayli sorunlu bir iddianameyle hapse atılan ABD’li evanjelik rahibin tutukluluğu üzerinden yaşanan büyük bir gerilime sahne oldu iki ülke arasındaki ilişkiler. ABD Başkanı Donald Trump, Brunson tahliye edilmeyince Türkiye’yi cezalandırmak üzere ekonomik önlemlere başvurdu, bir dizi yaptırımı devreye soktu. Dolar patladı, Türk ekonomisi gerçekten sarsıldı.

2019 yılında bu kez Rusya’dan S-400 hava savunma sistemlerinin Ankara’ya gelişiyle yerinden oynadı Türk-ABD ilişkileri. Trump yönetimi, tepki olarak Türkiye’yi F-35’lerin ortak üretim sürecinden çıkartma kararı aldı, ayrıca Türk Hava Kuvvetleri’ne teslim edilecek ilk parti 6 F-35 savaş uçağına da el kondu.

2020 yılı ise ABD’nin S-400’lerin alımı nedeniyle Türkiye’yi resmen yaptırım rejimine koyduğu yıl olarak hatırlanacak. Başkan Trump, giderayak verdiği bu onayla, daha önce yaptırımları engelleme yönündeki kararlı tutumundan 180 derece dönerek herkesi şaşırttı.

Aslında buraya kadar olan üç paragraf Türk-ABD ilişkilerinin Başkan Trump dönemindeki genel seyrinde yaşanan başlıca krizlerin olabilecek en kısa özetidir. Tabii, bu dönem içinde Suriye’de ana omurgasını PKK’nın bu ülkedeki uzantısı olan YPG’nin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) isimli örgüte ABD’nin verdiği destekte bir gerilemenin olmadığını da belirtmemiz gerekir.

TRUMP-ERDOĞAN HATTININ İŞLEVİ

Ve sonunda ilişkilerin tarihindeki Trump parantezi de kapanıyor. Bu dönemde karar alma süreci önemli ölçüde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Başkan Trump arasında şahsi düzeydeki yakın ilişkiye dayanan kanal üzerinden yürümekteydi. Bu kanal, rahip Brunson dosyası ya da F-35 yasağı gibi krizlerde sonuç getirmese de, birçok pürüzlü konuda yine de Türkiye’yi koruyan bir supap işlevi gördü. Ancak Son S-400 kararında Trump’ın koruma kalkanı birden çekilmiştir.

Trump döneminde liderler düzeyinde beliren bu yakınlık Türkiye-ABD ilişkisini baskısı altına almaya başlayan olumsuz bir gelişmenin yeterince fark edilmesini önledi. Bu da Türkiye’nin ABD Kongresi’nde adım adım bir yalnızlaşma sürecine girmesiydi. Özellikle İsrail ile ilişkilerin dibe vurmasının da bir sonucu olarak Türkiye’nin bir zamanlar Washington’daki en yakın müttefiki olan Yahudi lobisi de artık Türkiye’nin karşısına geçmiştir. S-400’lerin alımı, Kongre’de son kalan Türkiye destekçilerinin de geri çekilmeleriyle sonuçlandı.

2019 sonuna doğru ABD Kongresi’nde hem Temsilciler Meclisi hem de Senato’da “Ermeni soykırımı” iddialarını destekleyen karar tasarılarının hiçbir ciddi itirazla karşılaşmadan kabul edilmesi, ayrıca Temsilciler Meclisi’nden Barış Pınarı harekâtı nedeniyle ağır bir yaptırım kararının geçmesi, Kongre’de Türkiye ile ilgili rüzgârların artık hangi yönde estiğini gösteren çarpıcı örneklerdir.

YENİ BİR İLİŞKİ FORMATI ŞEKİLLENECEK

Yazının Devamını Oku

2020’den 2021’e dış politika (3) - AB ile ilişkilerde yeni bir başlangıç mümkün mü?

“Avrupa entegrasyonunun arkasındaki itici güç, devletler arasındaki çatışma dinamiklerinin ortadan kaldırılması hedefi olmuştur. Evrilen sosyal ve siyasi süreçler üzerinden yüzyıllar boyunca Avrupa tarihini şekillendiren de bu çatışma dinamikleridir.”

Makalenin yazarı devam ediyor:

Kuruluşlarıyla birlikte Osmanlı ve Rus imparatorlukları bu denklemin parçası olmuşlardır. Ve bugün de yine, Türkiye ve Rusya Federasyonu ile ilişkilerinde doğru dengeyi bulamadığı takdirde, Avrupa Birliği’nin kıtada istikrara ulaşabilmesinin mümkün olmadığı aşikârdır.”

AVRUPA’NIN İSTİKRARI TÜRKİYE’DEN GEÇER

 En azından giriş kısmı bir tarih profesörünün kaleminden çıktığı izlenimi veren 18 Aralık tarihli bu makalenin yazarı Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı ve Avrupa Birliği Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi unvanlarını taşıyan Josep Borrell’den başkası değildir. Avrupa Birliği’nin Dışişleri Bakanı olarak da nitelendirebiliriz Borrell’i.

Kendisi bu göreve ülkesinin dışişleri bakanlığı görevini bırakıp gelmiş bir İspanyol sosyalistidir. Türkiye’ye önyargı besleyen bir siyasi şahsiyet değildir. Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğine de en azından olumsuz bakmadığını söyleyebiliriz.

Verdiği mesaj yeteri kadar açık Borrell’in: AB ile Türkiye arasında istikrarlı bir ilişki tesis edilmediği sürece Avrupa’da istikrarın güvencesi yoktur. Avrupa’nın istikrarına giden yollar aynı zamanda Türkiye’den de geçer...

Kuvvetli siyasi tecrübesine ek olarak, kendisinin üniversitede uçak mühendisliği okuduğunu, daha sonra matematik ve ekonomi alanlarında akademik kariyer yapıp profesörlüğe kadar yükseldiğini hatırlarsak, kurduğu denklemlerde bir hesap hatasının olmadığını düşünmemiz gerekir.

Türkiye üzerinden geçip Avrupa’ya ayak basan mültecilerin yol açmakta oldukları ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasi sorunlar bile tek başına Avrupa’nın istikrarı ile Türkiye arasındaki ilişkinin önemini göstermeye yeterli bir örnek dosyadır.

Yazının Devamını Oku

2020’den 2021’e dış politika(2) - Türkiye’nin ‘sert güç’ kimliği ön plana çıkıyor

Yakın zamana kadar ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve IŞİD’le Mücadele Koordinatörü olarak görev yapan, eski Ankara Büyükelçisi James Jeffrey, geçenlerde Al Monitor’a verdiği kapsamlı mülakatta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı değerlendirirken onun “güç” faktörüne bakışına ilişkin bir dizi tespitte bulunuyor.

Jeffrey, Erdoğan’ı gücün dilini çok iyi okuyan bir aktör olarak görüyor, “Nerede boşluk görürse hemen hamle yapıyor” diye konuşuyor.

Ardından “Son sekiz ayda İdlib’de, Libya ve Yukarı Karabağ’da yaptıklarına bir bakın. Rusya ya da Rusya’nın müttefikleri her üçünde de kaybeden taraf oldular” diye ekliyor.

Buna karşılık, ABD’nin eski Bakü büyükelçilerinden Matthew Bryza ise Kafkasya bağlamında Rusya faktörünü Jeffrey’den biraz farklı değerlendiriyor, en azından Rusya’nın da bu bölgede kazanan taraf olduğunu söylüyor.

Bryza, geçen salı günü Azerbaycan Dışişleri Bakanlığı’nın akademik merkezi olan ADA Üniversitesi’nin düzenlediği toplantıya hitabında “Güney Kafkasya’daki jeopolitiğin değiştiğinibelirttikten sonra, buradaki boşluğu “Türkiye ve Rusya’nın doldurduklarını” söylüyor.

‘TÜRKİYE’YE BOŞLUK BIRAKMAYALIM’ TEMASI

Türkiye’nin jeopolitik boşluklardan yararlandığı teması bir süredir Batılı çevrelerde sıkça karşımıza çıkıyor. Örneğin, Almanya’nın Dışişleri Bakanı Heiko Maas, bu ayın başında ülkesinde yayımlanan “Der Spiegel” dergisine verdiği demeçte, Avrupa ve ABD’nin stratejik olarak yeniden daha yakın çalışması gerektiğini kaydederek şöyle diyor:

Libya ya da Suriye’de olduğu gibi, Rusya ya da Türkiye tarafından doldurulan bir boşluk bırakmamalıyız...”

İlginçtir ki, Rusya cephesindeki bazı kesimlerde de benzer çıkışlara rastlamak mümkün. Rusya’da yayımlanan ve daha çok iş çevrelerine seslenen “

Yazının Devamını Oku

2020’den 2021’e Dış Politika (1) Rusya ile rekabet, çatışma ve işbirliği el ele yürüyor

Geçen 17 Aralık’ta düzenlediği basın toplantısında bir gazeteci Rusya lideri Vladimir Putin’e soruyor: “Son dört yıl içinde müzakere ettiğiniz dünya liderleri arasında sizin için en zorlu çıkan, ayrıca en kolay anlaşabildiğiniz muhataplarınız hangileri oldu?”

Gazeteci, ardından Merkel, Macron, Trump, Erdoğan ve Lukaşenko isimlerini sıralıyor.

Putin, ismi geçenlerin hepsinin ülkelerinin karşılaştıkları sınamaların üstesinden gelmeye çalıştıklarını belirterek, şöyle diyor:

“İyi bilinen bir deyiş vardır, iyi ya da kötü çıkarlar yoktur, yalnızca ulusal çıkarlar vardır diye... Bu benim için de geçerli. İnsanları da iyi ya da kötü diye ayırmam. Rusya’nın çıkarları açısından en iyi sonuçları elde edebilmek için herkesle çalışırım. Bazen uzlaşma ihtiyacı ortaya çıkar, bazen de aldığınız pozisyondan gerilememeniz gerekir...”

Derken sözü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a getiriyor Putin ve şöyle konuşuyor:

Cumhurbaşkanı Erdoğan’la belli konularda farklı, zaman zaman da birbirine zıt düşen görüşlerimiz oluyor. Ama verdiği sözü tutan bir adam o. Bir şeyin ülkesinin yararına olduğunu düşünüyorsa da, sonuna kadar gidiyor. Bu, öngörülebilirlikle ilgili bir konu. Kiminle iş yaptığınızı bilmek önemlidir.”

*

Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçen cuma günü gazetecilerin kendisine Putin’in “sözünde durmak”la ilgili bu ifadesini hatırlatmaları üzerine şöyle bir karşılık veriyor:

“Putin’le tanıştığımdan bu yana ben de kendisini aynen bu şekilde tanıdım. Gerçekten özü, sözü bir, verdiği sözde duran... İkili ilişkilerimizde gerçekten hiçbir devletle neredeyse bu tür münasebetlerimizi güçlü götürebildiğimiz ülke nadidedir...”

Yazının Devamını Oku

Avrupa Konseyi’nde bir AİHM ihlalinin öyküsü

Öyle anlaşılıyor ki, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının uygulanması meselesi önümüzdeki dönemde siyaset ve hukuk çevrelerinin sıcak tartışma konularından biri olarak gündemimize yerleşmek üzeredir.

Bu tartışmaya bakarken, AİHM kararlarının uygulanmasında sorun çıkması halinde Avrupa Konseyi içindeki denetim mekanizmasının nasıl işlediği, ne gibi yöntemlerin kullanıldığını gösteren örneklere göz atmak fikir verici olacaktır. Değindiğimiz tartışma çerçevesinde yakın zamandan verilecek en önemli örnek, Azerbaycan ile Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi arasında Ilgar Mammadov davasında yaşanan çekişme ve uzun bir zamana yayılan bu çekişmenin sonuçlandırılış şeklidir.

AİHM’DE YENİ BİR YÖNELİŞ

Mammadov, Azerbaycan’da muhalif bir partinin kurucuları arasında yer alıp, daha sonra kendi internet sitesinden yayınlar yapan bir aktivist. Kamu düzenini bozduğu, güvenlik güçlerine karşı direndiği, şiddete başvurduğu gibi gerekçelerle 2013 yılında tutuklanarak yedi yıl hapse mahkûm ediliyor.

AİHM, 22 Mayıs 2014 tarihinde Azerbaycan’a Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) iki maddesinden ‘ihlal’ veriyor. Bunlardan birincisi, tutuklamalara ilişkin ‘özgürlük ve güvenlik hakkı’nı düzenleyen AİHS’nin 5’inci maddesidir.

Bir diğer ihlal AİHS’nin ‘kısıtlamaların sınırlanmasına’ ilişkin 18’inci maddesinden veriliyor. Söz konusu madde “Hak ve özgürlüklere bu Sözleşme hükümleri ile izin verilen kısıtlamalar öngörüldükleri amaç dışında uygulanamaz” hükmünü taşıyor.

Bu madde üzerinde özellikle durmamız gerekiyor. AİHM’nin tutuklamalarda amaç dışına çıkıldığı görüşüyle 18’inci madde üzerinden ihlal vermeye başlaması, aslında mahkemenin tarihinde son 15 yıl içinde ortaya çıkmakta olan bir yöneliş. Ancak bugüne dek çok sınırlı durumlarda bu maddeden ihlal kararı çıktı. Mammadov, Batı dünyasının yoğun ilgisi altında bu ihlaller arasında en çok konuşulan dosya oldu. Türkiye’ye bu maddelerden ihlal, bugüne dek Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş dosyaları olmak üzere yalnızca iki kez verildi.

(AİHM, ayrıca Mammadov dosyasında üç yıl sonra 16 Kasım 2017’de ‘adil yargılanma hakkı’na ilişkin AİHS’nin 6’ncı maddesinden de bir ihlal vermiştir.) 

BAKANLAR KOMİTESİ İZLEMEYE ALIYOR

Yazının Devamını Oku