GeriSedat ERGİN AYM, teknesinden alınıp tutuklanan gazeteci için nasıl bir karar verdi?
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

AYM, teknesinden alınıp tutuklanan gazeteci için nasıl bir karar verdi?

Geçen nisan ayının başında Bodrum’da yaşanan ve kamuoyunda da yankılanan bir hadise, gazeteci Hakan Aygün’ün dini değerleri aşağıladığı suçlamasıyla Gümbet’te belediyenin marinasına demirlediği teknesine düzenlenen bir polis baskınıyla gözaltına alınması, ardından tutuklanarak hapse atılmasıydı.

Aygün’ün tutuklanma nedeni sosyal medyadan yaptığı bazı paylaşımlardı. Bu paylaşımlar nedeniyle Muğla E Tipi Cezaevi’nde bir ayı aşkın süre hapis yattı Hakan Aygün. Bu sürenin yaklaşık üç haftasını tek kişilik bir hücrede geçirdi.

Hazırlanan iki ayrı iddianamenin birleştirildiği bu dava Bodrum’daki 3. Asliye Ceza Mahkemesi’nde devam ediyor. Ancak Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) geçenlerde Aygün’ün tutuklanmasıyla ilgili “hak ihlali” kararı vermesi, bu konuyu yeniden gündeme taşıdı.

PAYLAŞIMLARI BAŞINA DERT AÇTI

Aygün’ün 3 Nisan 2020 tarihinde tutuklanmasına neden olan bir dizi paylaşımı söz konusu. Bu paylaşımlar, COVID-19 salgınının geçen yıl mart ayında baş göstermesinden sonra bazı CHP’li belediyelerin İBAN numaraları vererek başlattıkları yardım kampanyalarının iktidarla yol açtığı sorunların ertesine rastlıyor.

Aygün, bu paylaşımlardan birinde, “IŞİD kafalı İslamcı yobazlar, siyasi İslamcılar, iman numarasıyla İBANA çalışan din sömürücüleri, ırkçılar, faşistler, ulusalcı geçinip ne olduklarını kendileri de bilmeyenler, Gardırop Atatürkçüleri ve Gardırop Müslümanları lütfen kanalıma abone olmayındiyor.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın belediyelerin yardım kampanyası yürütmesine olumsuz bakan bir fetvasını eleştirirken de Aygün, “Ondan sonra iman mı İBAN mı diye garİBAN imanlıları tahrik eden manyaklar çıkıyor. Görüyorsunuz bütün olay İBAN kavgası” ifadesini kullanıyor.

Aygün, savunmasında COVID-19 salgını nedeniyle merkezi yönetimle yerel yönetimlerin para toplama tartışmasına girmeleri ve Diyanet’in de bu tartışmaya katılmasını “trajikomik” bulduğunu, ikinci paylaşımı bunu eleştirmek üzere yaptığını belirtiyor.

Başını derde sokan bir diğer paylaşımı, 29 Mart 2020 tarihinde “Alkol artık haram değil, size helal kıldık, Corona suresi” şeklindeki mesajdır. Aygün, “Bu paylaşımı yaptığı hatırlamadığı” söylemiştir.

Tutuklama kararı, iddianame ve AYM başvurusu bu delillere dayanan dosya üzerinden yürümüştür.

Bodrum Cumhuriyet Başsavcılığı, Aygün’ün ilk duruşmada tahliye edildiği 6 Mayıs 2020 tarihinde ikinci bir iddianame daha hazırlamıştır. Bu iddianamede Aygün’ün İban suresi ayet 1, Ey İBAN edenler...” diye başlayan bir paylaşım daha yaptığı ileri sürülüyor. Aygün, bu ifadenin kendisinin bir paylaşımının altına bir başkası tarafından konan bir yorum olduğunu, dolayısıyla şahsını bağlamadığını söylüyor.

TCK 216. MADDE NE DİYOR?

Önce kendisine yöneltilen suçlamaların hukuki çerçevesine bakalım. Suçlama konusu olan fiiller, Türk Ceza Kanunu’nun “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” kenar başlığını taşıyan 216. maddesinde düzenleniyor. Bu madde birbirine yakın üç suç fiilini düzenleniyor.

Bu maddenin 1. fıkrası, “Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimse, bu nedenle kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır” diyor.

Maddenin ikinci fıkrası, halkın bir kesimini -birinci maddede sıralanan farklılıklara dayanarak- “alenen aşağılayan kişilere” altı aydan bir yıla kadar hapis cezası öngörüyor.

Maddenin üçüncü fıkrası da kritik. Bu fıkra doğrudan dini değerlerin korunmasını amaçlıyor. Üçüncü fıkrada “Halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılayan kişi, fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması halinde, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır” deniliyor.

Bodrum Cumhuriyet Başsavcılığı, Aygün hakkında düzenlediği iddianamede kendisini suçlarken TCK 216. maddesinin birinci ve üçüncü fıkralarına dayanmıştır.

Burada birinci fıkraya atıf özellikle önemli. Çünkü Ceza Muhakemesi Kanunu’na göre, hapis cezasının üst sınırı iki yıldan fazla olmayan suçlarda tutuklama kararı verilemiyor. Bu durumda tutuklamaya TCK 216. maddenin üçüncü fıkrasından (üst sınır 1 yıl) değil ama birinci fıkrasından (üst sınır üç yıl) gidilebiliyor. Aygün, bu maddeden (TCK 216/1) tutuklanmıştır.

AYM’NİN GEREKÇESİ: ŞİDDET ÇAĞRISI YOK

Hakan Aygün, tutuklanmasına bir üst mahkemede yaptığı itiraz reddedilince AYM’ye başvurmuştur.

AYM, dosya üzerindeki incelemesinde Aygün hakkındaki tutuklama kararında TCK 216/1 çerçevesindeki tahrik suçu bakımından dayanılan delillerin “kuvvetli suç belirtisi oluşturup oluşturmadığı” sorusuna yanıt aramıştır.

AYM, bunu yaparken öncelikle Yargıtay’ın değerlendirmelerine bakıyor. Yargıtay 18. Ceza Dairesi’nin K2019/598 sayılı kararında “halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçu” açısından getirdiği ayrıntılı ölçütleri hatırlatıyor. Yargıtay, “Farklılıkları tahrike yönelmeyen, şiddet çağrısı ve nefret söylemi içermeyen, somut ve yakın tehlike düzeyine de ulaşmamış kışkırtmaların suça konu edilmesinin suçun kanuniliği ilkesiyle bağdaşmayacağını” belirtiyor.

AYM, 12 Ocak 2021 tarihli kararında AİHM’nin içerik olarak benzer başvurulara ilişkin dört ayrı kararına da atıf yapılıyor.

AYM, Aygün’ün paylaşımlarını sorunlu bulmuyor değil. Kararda “Toplumun bazı kesimlerini ötekileştiren, hatta aşağılayan bir üslup kullandığı açıktır” deniliyor.

Yüksek mahkemenin suçun maddi unsurları açısından baktığı sorulardan biri şudur: Aygün’ün bu paylaşımlarında toplumun bir kesimini sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılıklarından en az birine dayanılarak başka bir kesimine karşı kin ve düşmanlığa tahrik eden bir yönü var mıdır? AYM’ye göre, böyle bir yönünün “...olduğunu söylemek mümkün görünmemektedir”.

AYM, ayrıca Aygün’ün herhangi bir şekilde şiddetle ilişkilendirilecek ifadeler kullanmadığına da dikkat çekiyor. Kararda “Dolayısıyla bu paylaşımda kışkırtma, nefret söylemi veya şiddet çağrısı şeklinde bir olgunun var olduğunu söylemek mümkün görünmemektedir” deniliyor.

OYBİRLİĞİ İLE ÇIKTI

Ve nihayet çarpıcı bir tespit, TCK 216/1’in aradığı “yakın tehlike” koşuluyla ilgilidir. AYM, “tahrik suçu yönünden zorunlu olan yakın tehlikenin soruşturma mercilerince ortaya konulamadığıkaydediyor. Çok açık bir ifadeyle, kamu barışını tehlikeye sokan bir durum görmüyor bu dosyada.

AYM, başvurunun ifade ve basın özgürlüğünün ihlal edildiği yolundaki bölümüne yargılamanın devam ettiği gerekçesiyle girmemiştir.

Sonuçta Aygün’ün başvurusunda, AYM, Anayasa’nın 19. maddesinde güvence altına alınan “Kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine” karar vermiştir. Yüksek mahkeme Aygün’e bu hak ihlali nedeniyle 40 bin TL manevi tazminat ödenmesine de hükmetmiştir.

Kararın önemi, AYM’den TCK 216/1 maddesindeki “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçundan tutuklama verilmesiyle ilgili çıkan ilk “ihlal” olmasıdır. Bu karar AYM’nin Birinci Bölümü’ndeki beş üyenin oybirliği ile çıkmıştır. Bölüm üyelerinin Osman Kavala ya da “Barış Akademisyenleri” gibi çekişmeli kararlarda farklı yönde oy kullanırken bu dosyada oybirliği içinde hareket etmiş olmaları bu kararın vurgulanması gereken bir başka kayda değer yönüdür.

X

AB zirvesinin Türkiye muhasebesi: AB’nin koşullu, kontrollü ağırdan ilerleme stratejisi

Artık her AB zirvesinde büyük ölçüde aynı egzersizin tekrarına tanıklık ediyoruz.

Her seferinde, A) Diyaloğu koparmadan çözüm bekleyen kritik dosyaların önemli bir bölümünü ertelemek, B) Ancak aynı zamanda oldukça sınırlı alanlarda açılımlar yaparak olumlu bir gündemin de masada olduğunu göstermek, C) Hatta, ileride bazı yeni adımların da atılabileceği konusunda işaretler vermek, diye özetleyebileceğimiz bir egzersiz bu...

Tabii bunu yaparken, D) Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki davranışlarında ne kadar dikkatle gittiğini izlemeye alıp, E) Bu çizgiden sapma ihtimaline karşı “yaptırım kartı”nı elinde tuttuğunu hissettirmeyi de AB politikasının tamamlayıcı unsurları olarak saymalıyız.

Bu egzersiz, her zirveden bir sonrakine -biraz genişletilerek- aktarılmak suretiyle kurumsallaşıyor ve giderek Türkiye ile ilişkisinde AB’nin ana davranış kalıbına, hareket tarzına dönüşüyor.

İLERLEMEYE AÇIK, ORANTILI VE GERİ ÇEVRİLEBİLİR YAKLAŞIM

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, önceki gün yapılan son zirve toplantısı için hazırladığı Türkiye hakkındaki raporunda, izlenecek yöntemle ilgili “ilerlemeye açık, orantılı ve geri çevrilebilir yaklaşım” nitelemesinde bulunuyor.

Borrell, bu yaklaşım hayata geçirilirken Türkiye’nin önüne iki seçeneğin konmasını öneriyor. Bunlardan birincisi, Türkiye yapıcı bir tutum izlediği takdirde, AB’nin bunun karşılığında yapacağı jestlere ilişkin teşvik unsurlarını masaya koymasıdır. Bu kapıdan girildiği takdirde, AB cephesinde olumlu adımlar söz konusu olacaktır.

Yok Türkiye bu çizgiden ayrılır ve (Doğu Akdeniz’de) yeniden tek taraflı “provokasyonlar”a girişirse, “siyasi ve ekonomik yaptırımlar” hemen devreye sokulacaktır. Yani olumlu gidiş, Borrell’in nitelemesiyle “geri çevrilecek”tir.

AB zirvesinde kabul edilen son kararların büyük ölçüde bu mantığa dayandığı söylenebilir. Zirve bildirisinde, Türkiye karşısında izlenecek politika için

Yazının Devamını Oku

Bir NATO bildirisi üzerinden Türkiye-ABD ilişkisini okumak

Belçika’nın başkenti Brüksel içinden geçtiğimiz hafta herhalde mekân olarak son yılların en yoğun diplomasi trafiğine sahne oluyor.

Yoğunluğun bir nedeni, NATO dışişleri bakanları toplantısıyla Avrupa Birliği zirvesinin aynı haftaya rastlaması. Yeni ABD yönetiminin Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ın ilk kez bir NATO toplantısına katılmak üzere Brüksel’e ayak basışı, kendisini bu diplomatik hareketliliğin merkezine yerleştirdi.

Blinken, yalnızca NATO toplantısına katılmakla kalmadı, aynı zamanda AB üst yönetimiyle temaslarda bulundu, birçok NATO ülkesinin dışişleri bakanlarıyla ikili, üçlü, dörtlü formatlarda bir araya geldi, ayrıca doğrudan Avrupa kamuoyuna mesajlar verdiği önemli konuşmalar yaptı.

Önümüzden geçen bütün haberlere baktığımızda, bir ABD Dışişleri Bakanı’nı Avrupa Komisyonu binası içinde AB yönetimiyle ortak bir tutum açıklamasını onaylarken gördük. Bu arada NATO dışişleri bakanları toplantısının Rusya bölümünde AB Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in hazır bulunmasına tanıklık ettik. Keza, dün başlayan AB zirvesine de ABD Başkanı Joe Biden telekonferans yoluyla Washington D.C.’den katılıp Avrupalı liderlere seslendi.

Bu fotoğraflarda ilk bakışta AB ile NATO arasındaki sınırların iç içe geçmekte olduğu bir görüntü çıkıyor karşımızda.

ABD’DEN AVRUPA’YA ‘YAKIN DANIŞMA’ MESAJI

 Aslında bu temasların çoğu bir ilk değil. Örneğin, iki önceki ABD Başkanı Barack Obama, 2009 yılında Brüksel’deki bir AB zirvesine fiilen katılmıştı. Ancak, Donald Trump’ın başkanlık koltuğuna oturduğu 2017 başından 2021 başına kadar olan dönemde ABD ile Avrupa kurumları arasındaki ilişkiler büyük bir belirsizlik halinde seyretmiş, NATO da iki kıtayı bir araya getiren ortak bir savunma örgütü olarak aynı belirsizliğin içine savrulmuştu.

Demokrat Biden yönetiminin işbaşı yapmasıyla birlikte ABD ile Avrupa arasındaki stratejik işbirliği üzerine kurulu Transatlantik diyaloğun yeniden rayına oturtulması yolunda ciddi bir çabanın sarf edilmesine tanık oluyoruz. ABD, bir yandan AB ile kurumsal işbirliğini geliştirmeye çalışırken, diğer yandan Trump döneminde NATO’da ortaya çıkan hasarı giderip bu örgütü yeniden güçlendirmeye dönük adımlar atıyor.

Blinken

Yazının Devamını Oku

AB Zirvesi’nde kritik soru: Borrell’in ikili yaklaşımı zirve kararlarına yansıyacak mı?

Avrupa Birliği zirvesi Türkiye’nin önemli yer tuttuğu bir gündemle bugün toplanırken, liderler, AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in Türkiye konusunda hazırlamış olduğu yaklaşık 15 sayfa uzunluğundaki ayrıntılı bir raporu önlerinde bulacak. Borrell’e bu raporu hazırlaması görevi geçen aralık ayındaki AB zirvesinde alınan bir kararla verilmişti.

Borrell’in ilk kez geçen pazartesi günü Brüksel’de düzenlenen AB Dışişleri Bakanları Toplantısı’na sunduğu raporu, Türkiye cephesinde önce olumlu görülen bir dizi gelişmeye, ardından da olumsuz bazı yönelişlere birlikte yer veriyor. AB Temsilcisi, özellikle Doğu Akdeniz’de geçen yaz sonu ve sonbaharda yaşanan gerginliklerin ardından bugün gelinen noktada ciddi bir rahatlamadan söz ediyor, bu çerçevede -bazı koşullara bağı olmak kaydıyla- Türkiye’ye belli açılımların yapılmasını öneriyor.

Bütününe baktığımızda, AB’nin Türkiye ile ilişkisinde “pozitif gündem”e dönük kontrollü bir hareketlenmenin artık başlaması gerektiği mesajının raporda ağırlık kazandığını söyleyebiliriz. Ancak bu süreç yakından izlemeye alınacaktır.

EKİM AYINDAKİ ELEŞTİRİLER TEKRARLANDI

 Rapor, Doğu Akdeniz’deki gerilimden Türkiye’deki Suriyeli mültecilerin durumuna, gümrük birliği anlaşmasının yenilenmesinden vize muafiyetine kadar ilişkilerin bütün yönlerini geniş bir şekilde ele alıyor. Raporun dikkat çekici bir yönü, bunu yaparken “Katılım müzakereleri ve kriterler” başlığı altında fiilen durmuş olan tam üyelik müzakerelerinin durumunu, özellikle siyasi kriterleri de değerlendirmiş olmasıdır.

Bu bölümde dile getirilen görüşler, aslında Avrupa Komisyonu’nun geçen ekim ayında açıklanan “Türkiye İzleme Raporu”nda yer verilen eleştirilerin önemli ölçüde güncellenmiş bir özetidir. Borrell’in raporundaki ana bakış, katılım sürecinin temel alanlarında reformlarda geriye gidişin devam ettiği tezini esas alıyor. Bu çerçevede, hukukun üstünlüğü ile insan hakları ve yargı bağımsızlığına saygı alanlarında “kötüye gitme” yönelişinin sürdüğü belirtiliyor.

Raporda, Türkiye’deki demokratik sistemin denetim ve dengeleme mekanizmalarının başkanlık sisteminden olumsuz yönde etkilendiği, devlet kurumları ve kamu kurumlarının bağımsızlıklarının zayıfladığı, parlamentonun rolünün gerilediği gibi eleştiriler de göz çarpıyor.

Türkiye’nin yönetim sistemine de yönelen bu eleştiriler, geçen ekim ayındaki “Türkiye İzleme Raporu”nda yer aldığında, Dışişleri Bakanlığı’nın sert bir tepkisiyle karşılaşmıştı. Dışişleri’nin açıklamasında rapor için önyargılı”, “haksız ve orantısız”, “objektiflikten uzak” gibi nitelemeler kullanılmıştı.

AİHM KARARLARININ UYGULANMAMASI MESELESİ

Yazının Devamını Oku

İstanbul Sözleşmesi ile gelenekler çatışınca

Avrupa Konseyi’nin “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesine Dair” 2011 tarihli sözleşmesinin kısaca “İstanbul Sözleşmesi” diye anılması, ilk kez bu kentimizde imzaya açılmasının bir sonucu.

Gelgelelim, Türkiye’nin bu sözleşmeyle özel bağlantısı yalnızca imza mekânıyla sınırlı değil. Türkiye, aynı zamanda bu belgenin ortaya çıkmasını tetikleyen bir hak ihlaline de sahne olan ülke.

İlginçtir ki, İstanbul Sözleşmesi’ne giden sürecin başlangıcında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 2009 yılında verdiği ünlü “Nahide Opuz/Türkiye” kararı yatıyor.

Bu ihlal kararına neden olan dosyanın uzun bir öyküsü var. Bu öykü, Diyarbakır’da yaşayan Nahide Opuz’un sistematik bir şekilde eşinin ağır şiddetine maruz kalması, eşinin kendisiyle birlikte hareket eden annesini öldürmesi, cinayetten mahkûm olduğu halde bir süre hapis yattıktan sonra serbest kalması, ardından yeniden kendisini tehdit etmeye başlaması şeklinde özetlenebilir.

Nahide Opuz’un bir kâbus filmini andıran bu öyküsü, AİHM’nin 2009 yılında bu başlıkta aldığı en kritik kararlarından birine yol açmıştır. AİHM, bu kararında aile içi şiddeti engelleyemediği, aynı zamanda kadına karşı ayrımcılığı ortadan kaldırmak için gerekli önlemleri almadığı gerekçesiyle Türkiye’ye “ihlal” vermiştir. Mahkeme, bu kararında ilk kez bu fiillerden dolayı bir devleti suçlu bulmuştur. AİHM, kararında kadına yönelik şiddeti “ayrımcılık” olarak nitelemiştir.

AİHM’nin kararı, bu alandaki benzer şikâyetlerle birleşince Avrupa Konseyi’nde kadınları hedef alan şiddet ve ayrımcılığın ortadan kaldırılması amacıyla bir sözleşme hazırlanmasına dönük bir arayışı başlatmıştır. Bu amaçla bir uzman grup oluşturularak yürütülen çalışmalar, uluslararası alanda kadına şiddet konusundaki en kapsamlı hukuki metin olan bu sözleşmenin 2011 yılında İstanbul’da üye ülkelerin imzasına açılmasıyla sonuçlanmıştır.

KADINA DÖNÜK ŞİDDETTE HAFİFLETİCİ MAZERET OLMAZ

Dünkü yazımızda, İstanbul Sözleşmesi’nde kadın-erkek eşitliğini temel alan bakışı geniş bir şekilde değerlendirmiştik. Sözleşme, imzacı devletler açısından tanımladığı sorumluluk ve yükümlülükleri şiddeti önleme”, mağduru koruma”, “failleri cezalandırma” ve “koordine politikalar uygulama” olmak üzere dört ana kategori altında topluyor.

Kadının gözetilmesini her şeyin üstünde tutan bir anlayış var metinde. Sözleşme, bu çerçevede kadına dönük suçlarda hafifletici gerekçe bulma çabalarının karşısına yüksek bir duvar çekiyor. Örneğin,

Yazının Devamını Oku

İstanbul Sözleşmesi kadınlar için ne anlama geliyordu?

Kısaca “İstanbul Sözleşmesi” diye adlandırdığımız “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi”nin metni, daha önce bu başlıkları da kapsayan ya da bağlantılı olan temel haklar ve insan haklarına ilişkin kendisinden önceki bütün uluslararası sözleşmelerin bir dökümünü yaparak başlıyor.

Tabii, 1950 tarihli “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi”ni en başa koyuyor, daha sonra kadına şiddet konusunda önemli standartlar getiren Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) giderek genişleyen içtihat hukukuna da kuvvetli bir göndermede bulunuyor.

Bu arada, Birleşmiş Milletler çerçevesindeki sözleşmelere de atıf yapıyor. “Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme” (1966) ve “Kadına Karşı Her Türlü Şiddetin Ortadan Kaldırılmasına İlişkin BM Sözleşmesi” (1979) bunlar arasında sıralanabilir.

Bununla birlikte, İstanbul Sözleşmesi, kendisinden önceki sözleşmelere atıf yaptıktan sonra içeriği, getirdiği düzenlemeler, özellikle de kadına bakışla ilgili çizdiği kavramsal çerçeve anlamında bütün bu metinlerin hepsinin üstüne çıkıyor.

Bu yönüyle, kadınların eşitliğinin tanımlanması ve şiddetten korunmaları anlamında hukuksal zeminde bugüne dek ortaya konmuş olan en ileri uluslararası sözleşme olarak nitelendirmek hata olmaz. Zaten bu nedenle uluslararası alandaki “altın standart” olarak nitelendiriliyor.

UYGULAMADA BAŞAT ROLÜ TÜRKİYE ÜSTLENDİ

Sözleşme, Avrupa Konseyi’ne üye ülkelerin dışişleri bakanlarının 2011 yılında İstanbul’da yaptıkları toplantıda imzaya açıldığı için Türkiye’nin en büyük kentinin adını taşıyor. Böyle bir uluslararası insan hakları hukuku metnine adını vermesi, İstanbul’un marka kimliğine bir artı değer olarak eklenmiş bulunuyor.

Türkiye, ilk imzayı atan, parlamentosunda ilk onaylayan ülke olmasının ötesinde de her bakımdan tuğrasını vurmuştur bu sürece. Sözleşme taslağını müzakere edip kaleme alan heyette Türkiye’yi temsil eden ve metnin yazımında aktif bir rol oynayan ODTÜ öğretim üyesi Prof. Feride Acar, daha sonra Avrupa Konseyi bünyesinde sözleşmenin uygulamasını izlemek üzere oluşturulan komitenin –en yüksek oyu alıp seçilerek- başkanlığını da yapmıştı 2015-2018 yılları arasında.

Keza, Sözleşme’ye taraf ülkelerin oluşturduğu “

Yazının Devamını Oku

HDP’yi kapatma davası Batı ile ilişkilerde sıkıntı yaratmaya aday

Önce hakkındaki fezlekenin TBMM’de okunmasıyla HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun milletvekilliğinin düşürülmesi, ardından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın HDP hakkında kapatma davası açması hamleleri, Türkiye’nin önümüzdeki günlerde hem Avrupa hem de ABD, daha doğrusu genelde Batı dünyası ile ilişkilerinde sıkıntı yaratmaya aday görünüyor.

Zamanlamaya bakıldığında, bu gelişmeler önümüzdeki hafta perşembe ve cuma günleri toplanacak olan AB zirvesinin hemen öncesine rastladı. Bu zirvenin önemli gündem maddelerinden biri de Türkiye dosyası olacak.

Türkiye’nin gündeme geldiği son zirve geçen aralık ayında yapılmış ve bu toplantıda AB Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi ve Başkan Yardımcısı Josep Borrell’in mart zirvesine Türkiye hakkında kapsamlı bir rapor hazırlaması kararlaştırılmıştı. Zirvede Türkiye ile ilgili çıkacak kararın çerçevesini ve tonunu da büyük ölçüde AB’nin dışişleri bakanı konumundaki Borrell’in raporunda yer vereceği öneriler belirleyecek.

ANKARA AB İLE İLİŞKİLERDE İLERLEME İSTİYOR

Ankara, bir süredir Avrupa ile ilişkilerin düzeltilmesi yönünde en üst düzeyden başlamak üzere her kademede kuvvetli mesajlar veriyor. Sahada atılan somut adımlar ve Yunanistan’la görüşmelerin başlatılması suretiyle Doğu Akdeniz’de gerilimin aşağı çekilmesinde gözle görülür bir ilerleme sağlandı. Sonuç olarak, bundan önceki zirvelerde AB’nin “yaptırım” kartıyla karşılaşan Türkiye, mart zirvesine Doğu Akdeniz başlığında bu kez oldukça rahat bir zeminde giriyor.

Nitekim, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dün Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve Avrupa Konseyi Başkanı Charles Michel ile yaptığı video konferans görüşmesinden sonra yayımlanan açıklamalar da bu başlıktaki olumlu beklentileri teyit etti. Her iki tarafın açıklamasında da zirve öncesinde Türkiye-AB ilişiklerinde “olumlu gündem” hedefine vurgu yapıldı.

Bu arada, ay başında açıklanan İnsan Hakları Eylem Planı” da Ankara açısından AB ile ilişkilerin ileri götürülmesi yolundaki planların bir adımını oluşturuyor. Bu tür hamleler, Avrupa’da Türkiye hakkında demokrasi, ifade özgürlüğü ve yargı alanlarına dönük eleştirel havayı dağıtmayı amaçlıyor. Buna karşılık, AB’nin planla ilgili olarak önce uygulamayı görmek istediği anlaşılıyor.

Kuşkusuz, bu adımların bir boyutu ABD ile ilişkileri de ilgilendiriyor. ABD’de geçen ocak ayında göreve başlayan Demokrat Biden yönetiminin dış politikasında demokrasi başlığını temel hedeflerden biri olarak vurgulaması, aynı zamanda Türkiye’de bu alanda gözlediği sorunlu uygulamalar karşısında sıkça açıklamalar yaparak eleştirel bir çizgiye kayması, yeni bir durum yarattı.

Dolayısıyla, Ankara’da insan hakları alanında yapılan reform taahhütleri aynı zamanda ABD ile ilişkiler bağlamında da önem kazanıyor.

Yazının Devamını Oku

Rusya ‘Fırat Kalkanı’ bölgesini hedef alıyor, neden?

Geçen cumartesi günü bu köşede yayımlanan “Türkiye-Rusya İlişkilerinde Zıtlıkların Çarpıcı Birlikteliği” başlıklı yazımızda ele aldığımız başlıklardan biri, Rusya’nın Suriye’de “Fırat Kalkanı” bölgesinde faaliyet gösteren akaryakıt pazarlarını geçenlerde balistik füzelerle vurması hadisesiydi.

Türkiye ile Rusya arasında çok hassas bir meseleden söz ediyoruz. Çünkü, vurulan yerler Türkiye’nin kuvvetle desteklediği, arkasında durduğu Suriye Milli Ordusu’nun (eski adıyla Özgür Suriye Ordusu) denetiminde olan bir bölgede bulunuyor.

Pek çok gözlemci, Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerin birçok alanda olumlu bir şekilde seyrettiği, S-400, nükleer santral gibi önemli projelerin hayata geçirildiği bir dönemde, Rusya’nın Türkiye’nin himayesindeki bir bölgeyi havadan vurmasına anlam vermekte zorlanmıştı.

Bu saldırı 5 Mart tarihinde meydana geldi. Rusya, Fırat Kalkanı bölgesinde Cerablus’ta El Hamran ve El Bab’da Tarhin’deki akaryakıt pazarlarını vurdu.

10 GÜN SONRA İKİNCİ SALDIRI

 Rusya, aynı akaryakıt pazarlarının bulunduğu noktaları geçen pazartesi günü yeniden vurdu. Mart ayının başındaki ilk saldırıda füzeler, Suriye’nin batısında Lazkiye’ye bitişik Hmeymim hava üssü civarından ve ayrıca Halep’in 30 kilometre doğusundaki Kuveyris Havaalanı’ndaki bataryalardan ateşlenmişti. Son saldırıda yalnızca Kuveyris üssü kullanıldı.

Yeni bir gelişme, Ankara’nın saldırıya bu kez sessiz kalmamasıydı. Milli Savunma Bakanlığı, geçen pazartesi günü bir açıklama yaparak, “Rejim kontrolünde bulunan Halep’teki Kuveyris Havaalanı’ndan ateşlenen ÇNRA (Çok namlulu roketatar) ve balistik füzelerin Cerablus ve El Bab ilçelerindeki sivil yerleşim yerleri ile akaryakıt tankerlerinin park noktalarını hedef aldığını, sivil yaralıların bulunduğunu” bildirdi.

Açıklamada “...atışların başlamasına müteakip atışların durdurulması için Rusya Federasyonu tarafına bildirimde bulunulmuş, belirlenen hedefler ateş altına alınmıştır” denildi. Bu ifadeyle Rusya’nın sorumlu tutulduğu da dolaylı bir ifadeyle kayda geçirilmiş olmaktadır.

GEÇEN EKİM AYINDA YİNE VURMUŞTU

Yazının Devamını Oku

On yıldır süren Suriye iç savaşının çocuklar üzerinden bir muhasebesi

Önce mülakat sırasında Suriyeli küçük kız çocuğuna yöneltilen “En çok neden korkuyorsun” sorusunu duyuyoruz.

Tam yanıtı düşünmeye başladığı sırada birden yakınlara düşen bir bombanın patlaması duyuluyor. Çocuk oturduğu yerde sarsılıyor. Yüzü korkuyla kaplanıyor.

Beş-altı saniye süren sessizlikten sonra korku yavaş yavaş yüzünü terk etmeye başlıyor, yerini tebessüme bırakıyor. Suriyeli kız, kendini toparlayıp soğukkanlı bir tavırla yanıtlıyor soruyu: “Bombalardan...

Ardından, soruyu soran kişiye gülmeye başlıyor.

Düşen bombadan kendisine çocukça bir eğlence mi çıkartıyor? Yoksa içinde bulunduğu durumla baş edebilmek amacıyla mı gülüyor?

Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu’nun (UNICEF) Suriye’de iç savaşın onuncu yıldönümü dolayısıyla hazırladığı bilgilendirici video bu çarpıcı mülakat sahnesiyle başlıyor.

Bir savaş filminde kurgu olarak tasarlanabilecek soru-araya giren bomba-yanıt sıralaması, korkuyla gülmenin bir arada yaşanmasının yarattığı dramatik görüntü, Suriye’de hayatın birebir kendisi halinde karşımıza çıkıyor.

*

Görüntülerde karşımızda hep çocuklar var. Bazıları bacağını kaybetmiş, koltuk değneğiyle oyun oynamaya çalışıyor. Bazıları felç oldukları için tekerlekli sandalyeye mahkûm. Bunlardan 15 yaşındaki

Yazının Devamını Oku

Tablo kaygı verici, vaka sayısında yılın başına döndük bile

Kademeli normalleşmeye geçişin 1 Mart’ta açıklanmasından sonraki iki hafta içinde COVID-19 vakalarında-büyük bir süratle- geçen aralık ayı sonu rakamlarına dönüldüğünü, bir başka anlatımla iki buçuk ay kadar geriye gittiğimizi belirterek başlayalım.

Aslında şubat ayının ilk üç haftasında büyük ölçüde 7-8 bin aralığında bir platoya yerleşmiş olan günlük vakalar, şubatın son haftasında 9 binli rakamlara çıkarak burnunu yukarıya doğru çevirmişti.

Bu yönüyle, 1 Mart’ta atılan son normalleşme adımının bir yükselme yönelişinin zaten belirdiği çok kritik bir eşikte yapıldığını teslim etmeliyiz.

ŞUBAT BAŞINA KIYASLA İKİ KAT ARTIŞ

Yazımızı tamamlayan grafikten kolaylıkla izlenebileceği gibi, geçen haftanın vaka toplamı (98 bin 973), 28 Aralık’ta başlayan ve yeni yıla giriş yapan haftanın vaka toplamının (94 bin 334) üstüne çıkmış bulunuyor. Artış yönelişine baktığımızda, geçen hafta 25-31 Ocak haftası toplamının (47 bin 858) iki katına çıkılmıştır.

Vakalardaki artışta kuşkusuz birden çok faktör rol oynuyor. Bilim adamlarının yaptığı bütün açıklamaların da işaret ettiği üzere, mutant virüsler bu artışın gerisindeki önemli faktörlerden biridir.

Bununla birlikte, normalleşmeye geçişle vatandaşların hareket serbestisinde gözlenen bariz gevşeme de bir faktör olarak vurgulanmalıdır. Kabul edelim ki, bu eğilim normalleşme öncesinde de toplumun birçok kademesinde kendisini gösteriyordu.

Her halükârda, geçen hafta sonunda bazı merkezlerde yasakların pek çok vatandaş tarafından kaale alınmaması gibi kurallara meydan okuyan davranışların sergilenmesi, bize yakın dönem için iyi haberler söylemiyor.

Alınacak önlemlerle zapt edilemediği takdirde, vakaların daha da tırmanacağını tahmin edebilmek için kâhin olmaya gerek yoktur.

Yazının Devamını Oku

Türkiye-Rusya ilişkilerinde zıtlıkların çarpıcı birlikteliği

Rusya’dan S-400 hava savunma sistemlerini alması nedeniyle Türkiye’nin ABD ile ilişkilerinin ciddi bir kriz içinde seyretmekte olduğunu, her gün Washington cephesinde ortaya çıkan yeni olumsuz gelişmeler üzerinden izliyoruz.

Peki ABD ile ilişkilerinde bu sarsıntıyı yaşadığı bir sırada Türkiye’nin S-400’leri aldığı Rusya ile ilişkileri nasıl seyrediyor? Türkiye-Rusya cephesindeki bazı son gelişmelere baktığımızda, tabloda beliren görüntüleri şöyle özetleyebiliriz:

1- MOSKOVA’DAN ABD VE TÜRKİYE’YE KARADENİZ TEPKİSİ

9 Şubat’ta bir grup ABD ve Türk donanma gemisinin, uçakların da katılımıyla Karadeniz’de düşman bir denizaltıyı yakalama senaryosuna dayalı ortak bir deniz tatbikatı gerçekleştirdiklerinden haberimiz oldu” diye söze girdi Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Maria Zakharova, 18 Şubat tarihindeki basın toplantısında.

Açıklamaya göre, tatbikata USS Donald Cook ve USS Porter muhripleriyle, bir ABD P-8 Poseidon deniz karakol uçağı ile TCG Oruçreis ve TCG Turgutreis firkateynleri ile iki Türk F-16 savaş uçağı ve bir keşif uçağı katılmıştır.

Zakharova, ABD Savunma Bakanlığı’nın bu tatbikatla “ABD ve müttefiklerinin Avrupa güvenliğinin güçlendirilmesine katkı yaptıkları” yolundaki açıklamasına da dikkat çekti, “Bu tatbikatın Rusya karşıtı bir hamle olduğunu herkes görebilir. Tatbikat, Karadeniz sahilimize yakın bir bölgede, sınırlarımızın hemen yanı başında gerçekleştirildi ve dolayısıyla barış ve istikrarı tehdit ediyordudedi. Rus Sözcü, “Altıncı Filo’nun Karadeniz’de bir düşman bulmaya çalıştığı anlaşılıyor ama boşuna arıyorlardiye ekledi.

Milli Savunma Bakanlığı’nın web sitesinde girildiğinde, 10 Şubat günü aynı konuda “Deniz Kuvvetlerimiz ile ABD Deniz Kuvvetleri unsurları Karadeniz’de geçiş eğitimi icra etti” başlıklı bir haberin görsel malzemeyle birlikte yer aldığı görülebilir. Açıklamada “Faaliyet kapsamında icra edilen temel deniz harp nevilerine yönelik eğitimler; iki ülkenin Deniz Kuvvetleri unsurları arasında işbirliğini güçlendirmiş ve birlikte çalışabilirliğe katkı sağlamıştır” deniliyor.

Özetle, Türkiye ve ABD’nin, bu tatbikatla Karadeniz’de Rusya’ya karşı birlikte “sancak ve varlık gösterdiklerini” söyleyebiliriz. Milli Savunma’nın web sayfasındaki haberde, birinde Türk ve diğerinde ABD bayrağının dalgalandığı yan yana giden iki savaş gemisinin fotoğrafı göze çarpıyor. Zakhorava’nın açıklaması, Moskova’nın bu sancak ve varlık gösteriminden duyduğu ciddi rahatsızlığın bir ifadesidir.

2- RUSYA FIRAT KALKANI 

Yazının Devamını Oku

Gazetecileri hedef alan saldırılarda cezasızlık kültürü son bulmalı

Geçen pazartesi akşamı İstanbul’da Bakırköy ilçesinin kalbi sayılan Tarık Akan Özgürlük Meydanı’na uzanan, semtin en işlek merkezlerinden Fahri Korutürk Caddesi’nde bir meslektaşımız herkesin gözü önünde ciddi bir saldırıya uğradı.

Saat 19.30 sularıydı ve birazdan bu cadde üzerindeki “Halk TV” merkezinde başlayacak programına katılmak üzere yürümekte olan gazeteci Levent Gültekin, kalabalık bir grup tarafından kıstırılarak acımasızca dövüldü.

YouTube’da Gültekin’in yere indirildikten sonra etrafını kuşatan kalabalık grup tarafından nasıl tekmelendiğine ilişkin ürkütücü görüntüleri izleyebilirsiniz.

Yere düşünce, tekmeler karşısında Gültekin’in eliyle yüzünü korumak dışında bir çaresi kalmamıştır. Bu nedenle yüzüne yönelen tekmeler parmaklarının kırılmasına, ezilmesine yol açmıştır.

Bu meslektaşımızı hedef alan tekmeler yalnızca Levent Gültekin’e değil, onun şahsında Türkiye’de ifade özgürlüğüne, onun ayrılmaz bir parçası olan basın özgürlüğüne de atılmıştır.

ADALET BAKANI OLAY İÇİN NE DEDİ?

 Aynı akşam bu olayın duyulmasından bir süre sonra Adalet Bakanı Abdulhamit Gül’ün Habertürk TV kanalında katıldığı program başlamıştır. Bu programın konusu tahmin edilebileceği gibi, Gül’ün hazırlanış sürecini bizzat yönettiği, geçen hafta açıklanan yeni İnsan Hakları Eylem Planı”ydı.

Ancak program bu hadisenin hemen sonrasına rastlayınca, Gül, gazetecilerin Levent Gültekin’e yapılan saldırıya ilişkin sorularını da yanıtlamak durumunda kalmıştır, son dönemde basın özgürlüğü alanında yaşanan sıkıntılarla ilgili daha bir dizi soruyla birlikte.

Video kaydından da izlenebileceği gibi, bu soru gelince Adalet Bakanı

Yazının Devamını Oku

Sağlık ordumuza en derin şükranlarımızla

Ölüm hattında görev yapıyorlar. Ölümcül virüsle her gün, bazen 24 saat aralıksız birebir karşı karşıya geliyorlar.

Bazıları, mesailerinin tümünü yoğun bakım ünitesinde göstergeleri kritik bir şekilde seyreden COVID-19 hastalarıyla birlikte, onların sağlık durumunu izleyerek geçiriyor.

Bazıları filyasyon taramasında her gün evlerinden içeri girdikleri enfekte olmuş ya da temaslı insanlarla bir arada bulunuyor. Bazıları ise virüs şüphesiyle aile sağlık merkezlerine gelen vatandaşlarla ilgilenmek durumunda.

Virüsle sahadaki amansız savaşı onlar yürütüyor. Bu topyekûn mücadelenin her aşamasında, teşhis konması ve tedavi stratejisinin planlanmasından, operasyonel anlamda bir hastane ortamında yapılması gereken aklınıza gelebilecek her işi üstleniyorlar.

Ancak ne kadar koruyucu önlem alınırsa alınsın, virüs en ufak bir boşluk bulduğunda onlara da nüfuz etmeyi başarıyor.

Bu yönüyle COVID-19 tehdidine en açık duran kesim onlar. Türk Tabipleri Birliği’nin salgının ilk altı ayının verileri üzerinden yaptığı bir çalışma, bütün nüfus ile orantılandığında sağlık personelinin 10 kat daha fazla hastalandığını ortaya koyuyor.

*

Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’nın 9 Aralık’ta yaptığı bir açıklamaya göre, PCR testi pozitif çıkıp enfekte olan sağlık personelinin sayısı -o tarihte- 120 binin üzerindedir. O hafta içinde ülkemizde toplam vaka sayısının 1 milyon 800 bin eşiğine çıktığını hatırlarsak, bundan her 100 vakadan neredeyse 7’sinin sağlık personeli olduğu sonucu çıkar.

Türkiye’deki sağlık personelinin sayısının 1 milyon 100 bin dolayında olduğunu hesaba kattığımızda, sağlık personelinin virüse yakalanma ihtimalinin ne kadar yüksek çizgide seyrettiğini daha iyi anlayabiliriz. Sağlık personeli içinde yaklaşık dokuz çalışandan biri virüse yakalanmıştır geçen aralık ayı itibarıyla.

Yazının Devamını Oku

İlk iki dalgadan sonra hemen baskılanmazsa üçüncü dalga riski var

Korkutucu bir dev dalganın yaklaşmakta olduğunu, salgının Türkiye’nin kapısına dayandığını hepimiz hissediyorduk.

Çin’in Vuhan kentinde 2019 Aralık ayı sonunda ilk kez ortaya çıkan COVID-19 virüsü, buradan başka ülkelere sıçramaya başlamıştı.

Şubat ayına gelindiğinde özellikle Batı Avrupa ülkelerinde COVID-19 vakaları birbiri ardına patlak veriyordu. Örneğin, İtalya’da şubat sonunda vakalar tehlikeli bir tırmanış seyrine girmişti. Her gün 40-50 kişinin ölüm haberi geliyordu bu ülkeden. İtalya, büyük ölçüde karantinaya girmişti.

Televizyonlarımızın başında tedirginlik içinde COVID 19’un Avrupa’da yayılışını izliyorduk. Bütün dünya çaresizlik içindeydi. İlk kez karşılaşılan bu virüse nasıl karşılık verileceği tıp ve genel anlamda bilim dünyası açısından bir büyük soru işaretiydi. Etkili tedavi yöntemleri bulunup, aşı ve sonuç alıcı ilaçlar geliştirilene kadar COVID-19 ile temastan kaçınmak, korunmak dışında bir çare görünmüyordu.

Avrupa’da salgının baş gösterdiği her ülke ile hava bağlantıları, THY seferleri iptal ediliyor, virüsün giriş ihtimaline karşı bütün kapılar kapatılmaya çalışıyordu. Avrupa’yla birlikte COVID-19 vakalarının görüldüğü İran'la sınır kapıları 23 Şubat’ta kapatılmış, aynı gün hava seferleri de durdurulmuştur.

10 Mart 2020 gününe gelindiğinde İtalya’da vakaların sayısı 10 bin eşiğini aşmış ve toplam 633 ölüm açıklanmıştı. Her yerde vakalar geometrik bir şekilde artıyordu.

Virüsün Türkiye’de de boy göstermesinin artık an meselesi olduğunu tahmin ediyorduk.

Haber o gece yarısı geldi. Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca, 10 Mart’ı 11 Mart’a bağlayan gece yarısı düzenlediği basın toplantısında “Size üzücü ama korkutucu olmayan haberi bildirmek istiyorum” diye söze girdi ve ekledi:

Yazının Devamını Oku

Mısır'la yumuşama yönünde önemli mesajlar var

Son günlerde sıkça Türk dış politikasıyla ilgili sürprizlerle karşılaşıyoruz.

Örneğin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un ilişkilerinde bir hayli gergin geçen bir dönemin ardından geçen hafta salı günü bir telefon görüşmesi yapmaları ve Ankara’dan konuşmayla ilgili olumlu tonda bir açıklamanın gelmesi, kayda değer bir değişikliğin habercisiydi.

Çok değil, daha geçen 24 Ekim’de Cumhurbaşkanı Erdoğan, Fransız muhatabı hakkında “Macron denen zatın İslam ile derdi nedir? Macron’un zihinsel noktada bir tedaviye ihtiyacı var” şeklindeki sözleri, ilişkilerindeki gerginliğin tırmandığı en tepe noktayı gösteriyordu.

Öyle anlaşılıyor ki, yaşanan bütün gerilimlere ve her iki tarafta da başvurulan sert söylemlere rağmen, karşılıklı çıkarların ağır basması sonucu -ilişkileri rayına oturtma- gereği son tahlilde baskın çıkıyor.

ANKARA İLE KAHİRE ARASINDA PASLAŞMALAR

Benzer bir sürecin bir süredir Arap dünyası karşısında, özellikle de Mısır ile ilişkilerde yaşandığını gözlüyoruz. Son haftalarda Mısır’ın Akdeniz’de petrol-doğalgaz aramalarıyla ilgili ruhsat düzenlemelerini yaparken Türkiye’nin kıta sahanlığı tezlerini dikkate alan bir tutum sergilemesi, Ankara’dan Kahire’ye doğru birbiri ardına gelen bir dizi sıcak mesajı tetikledi.

Mısır bu tutumunun ilk işaretini Yunanistan’la geçen ağustos ayının başında imzaladığı deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin anlaşmada vermişti. Böyle bir anlaşmanın yapılmış olması Ankara’da tepki yaratmış olsa da, Kahire’nin anlaşmada Türkiye’nin kıta sahanlığıyla ilgili tutumu Dışişleri Bakanlığı çevrelerinde olumlu bir pozisyon olarak not edilmişti.

Arama ruhsatlarıyla ilgili düzenlemeden sonra Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, geçen çarşamba günü “Mısır, bizim kıta sahanlığımıza saygı göstermeye devam ediyor, biz bunu olumlu karşılıyoruz” diye konuştu, ikili ilişkilerin seyrine göre Türkiye ile Mısır’ın deniz yetki alanlarını müzakere ederek bir anlaşma imzalayabileceklerini söyledi.

Keza, Milli Savunma Bakanı

Yazının Devamını Oku

İnsan Hakları Eylem Planı’nın sınırları nereden geçer?

Adalet Bakanlığı’nın web sitesinde tam metni yayımlanan “İnsan Hakları Eylem Planı”nın sayfaları arasında dolaşırken “Gençlerin Haklarının Korunması ve Geliştirilmesi” hedefiyle karşılaştım ve bu çerçevede önümüzdeki dönemde yürütülecek olan faaliyetleri de öğrenme imkânım oldu.

Bu faaliyetlerden biri, “Gençlik merkezleri, gençlik kampları ... yoluyla gençlerin desteklenmesine devam edilecek” olmasıydı. (Sayfa 97)

Aynı ana hedefe ulaşmak üzere gençlere dönük bir başka faaliyet alanı bu sayfada “Toplu konut projelerinin geliştirilmesi sürdürülecek, gençler de dahil ihtiyaç sahiplerinin konut edinme hakkına yönelik tedbirler etkili bir şekilde alınmaya devam edilecek” şeklinde tanımlanmıştı.

Bunun gibi dikkatime takılan bir başka faaliyet alanı trafik kazalarıyla ilgiliydi. “Trafik kazalarında ölüm ve yaralanma riskinin en aza indirilmesi için gerekli tedbirler alınacaktır” deniliyor eylem planında. Bu faaliyete İnsan Hayatının Korunması Amacıyla Gerekli Tedbirlerin Alınması” hedefinin altında yer verilmiş. (Sayfa 79)

Keza, “Sağlıklı ve Yaşanabilir Çevrenin Korunması”nın da yine bir başka hedef olarak belirlenmiş olduğunu fark ettim. Bu hedef başlığının altında “Zararlı kimyasallar ile atıkları oluşumu en aza indirilecek, atıkların geri dönüşüm oranı ile yenilebilir enerji kaynaklarının kullanım oranı arttırılacaktır” deniliyor. (Sayfa 101)

Ayrıca, “Gıda ve Su Güvencesinin Sağlanması” hedefi de unutulmamış. Bu hedef altında iki faaliyet tanımlanmış. Birinci faaliyet için “Herkes için gıda ve su arz güvencesi ile gıda güvenilirliği sağlanacaktır” deniliyor. (Sayfa 102)

MENZİL GENİŞLEYİNCE ODAKLANMA SORUNU ÇIKABİLİR

Kuşkusuz, belgeden aktardığımız hedeflerin hiçbirine kimsenin bir itirazı olamaz. Trafik kazaları, kimyasal atıklar, gıda ve su arzı güvencesi gibi konuların hepsi yaşamımızı birincil derecede ilgilendiriyor. Bu alanlardaki tehlikeler, sorunlar yaşam hakkımızı doğrudan tehdit ediyor.

Bu arada, gençlerin sorunlarının bir insan hakları konusu olarak görülmesinin de yeni bir bakışı yansıttığını söyleyebiliriz.

Yazının Devamını Oku

İnsan Hakları Eylem Planı okumanın kaçınılmaz duygusal karmaşası

Geçen salı günü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıklanan “İnsan Hakları Eylem Planı”nın Adalet Bakanlığı’nın web sitesine konan tam metnini okurken, iç dünyamda çok farklı duyguların çekim merkezleri arasında gidip geldiğimi hissettim sıkça.

Girişte “Belgenin arka planında insan hakları hukukunun evrensel standartlarının öne çıktığının” vurgulandığı bölümden özellikle etkilendiğimi belirtmeliyim. Bu bölümde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatları ve Avrupa Birliği müktesebatı, İnsan hakları hukukuna ilişkin standartları sürekli yükselten bölgesel düzeyde uluslararası enstrümanlarolarak kayda geçiriliyor.

AİHS ile bu sözleşmenin yorumlarını içeren AİHM içtihatlarına eylem planında merkezi bir rol verilmesinden, ana doğrultu olarak gösterilmesinden memnuniyet duydum tabii ki.

Özellikle planın giriş bölümünde insan olmak nedeniyle sahip olunan hakların “hukuk devletinin varlık sebebi olduğu” vurgusu çok önemli. Bu vurgudan hemen sonra “Hukuk devletinin ahlaki özü ve meşruiyetinin, evrensel nitelikteki değerler ile hak ve özgürlükler perspektifinde yattığı” belirtiliyor. Burası da yine altını çizerek okuduğum bir bölümdü.

İnsan hakları ile hukuk devletinin varlık nedeni ve meşruiyeti arasında doğrudan bir ilişki kurulması ileri bir bakışı yansıtıyor. Bu kabulden yola çıktığımızda, insan haklarının, hak ve özgürlükler perspektifinin zemin kaybettiği her durum, kaçınılmaz olarak hukuk devletin meşruiyetinin de hasar almasına yol açmayacak mıdır?

BU HEDEFLER ÇOKTAN GERİDE KALMIŞ OLMALIYDI

 Ardından, insan hakları alanında yapılması gerekenlerin 11 temel ilke etrafında 9 amaç, 50 hedef ve 393 faaliyet olarak sıralandığı başlıkların üzerinden tek tek giderken, önümüzde kat edilecek bir hayli uzun bir yolun bulunduğunu gördüm. Duygu iklimim tamamen farklı bir yöne doğru savruldu. Birden tepkili bir ruh hali içinde buldum kendimi.

İşin gerçeği şu ki, 2021 yılı Türkiye’sinde insan haklarını korumak ve güçlendirmek için hâlâ kapsamlı eylem planlarının hazırlanması gerekiyor. Hâlâ yargı bağımsızlığı, tutukluluklar ve ifade özgürlüğü alanlarındaki sorunlar ülkenin gündemini kaplamaya devam ediyor.

Bugün hukukun üstünlüğünün geçerli olduğu gelişkin demokrasilerde olağan görülen, özümsenmiş olan birtakım ilkeler, hayatın parçası haline gelmiş rutin uygulamalar, bizde hayata geçirilmesi gereken hedefler olarak iddialı projeler halinde karşımıza çıkıyor.

Yazının Devamını Oku

İnsan Hakları Eylem Planı’na nasıl bakalım?

Kuşkusuz, içinde insan hakları ve hukuk kavramları geçen, bu alanlarda iyileştirme yapılmasını hedefleyen her adımı önemsemek durumundayız.

Atılan adımın kapsamı yetersiz bulunabilir, beklentileri karşılamayabilir. Bazı yönleriyle ilgili çekinceleriniz de olabilir. Ama son tahlilde insanların hayatlarına olumlu yönde dokunacak değişiklikler içerecekse, bundan memnun olmalıyız.

İşin bu kısmı meseleye bakışla ilgili ana ilkedir. Tabii, bu başlık altında kaleme alınan her yazı için yola çıkarken, Türkiye’de insan hakları ve hukuk alanlarında sürekli reform paketleri hazırlanması ihtiyacının duyuluyor olmasının getirdiği bir yorgunluk duygusunun içinden geçmeniz gerekiyor. Her reform planı, bu alanlardaki kusurların, eksiklerin, yetersizliklerinin de açık bir kabulüdür. Ne yazık ki ülkemizde bu parantez bir türlü kapatılamıyor.

PLANIN OLUMLU YÖNLERİ

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından önceki gün açıklanan İnsan Hakları Eylem Planı”nı bir köşe yazısının sınırları içinde madde madde detaylı bir şekilde değerlendirebilecek durumda değiliz. Ancak ana boyutları itibarıyla bazı genel tespitler yapmak istediğimizde şu görüşleri öne sürebiliriz:

Adalet Bakanı Abdulhamit Gül’ün başını çektiği, uzun zamana yayılan kapsamlı bir çalışmanın sonucu olan bu planda ilk kez telaffuz edilen ve getirilmesi yararlı pek çok başlık sıralayabiliriz. Yargı mensuplarıyla ilgili tasarlanan bir dizi idari düzenleme bu çerçevede belirtilebilir. Özellikle hâkim ve savcılara “coğrafi teminat” sağlanması, yargı bağımsızlığını güçlendirecek bir adımdır. Üstelik çok gecikmiş bir adımdır.

Bu arada, sadece ifade almak için mesai saatleri dışında vatandaşları yakalayıp gözaltına almak, otelden gece yarısı uyandırıp karakola götürmek gibi uygulamalara artık son verileceğinin taahhüt edilmiş olması, olumlu düzenlemeler arasında göze çarpan noktalardan biridir.

Bir başka düzlemde, duyurulan bazı hedeflerin içinin nasıl doldurulacağını beklemeliyiz. “Görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle bir hak ihlaline neden olan kamu görevlileri hakkında rücu ve disiplin işlemlerinin etkinliğinin arttırılması” hedefini bunlar arasında sayabiliriz.

Hatalı bir kararıyla hak ihlaline ve sonuçta Anayasa Mahkemesi’nde yüksek bir manevi tazminat cezasına neden olan bir hâkime ya da orantısız güç kullanarak vatandaşın mağduriyetine yol açan bir kolluk görevlisine ne gibi bir işlem yapılacağı sorusunun mevzuatta nasıl düzenleneceğini görmek gerekiyor.

Yazının Devamını Oku

Yeni normalleşmeye girilirken salgında dikkat çeken yönelişler

Türkiye, önceki akşam açıklanan yeni esnetilmiş önlemler paketiyle birlikte COVID-19 ile mücadelesinde ikinci normalleşme denemesine başlıyor. Bu kez, kısıtlamaların değişik risk kategorilerine alınan illerde farklılaşacağı, arada geçişlerin yapılabileceği kademeli bir modelin uygulamasına tanıklık edeceğiz.

İlk normalleşme süreci geçen ilkbaharda yaşanan birinci COVID-19 dalgasının hemen ardından 1 Haziran tarihinde başlamıştı. İlk denemede vakalar kısa zamanda yeniden yükseliş eğilimine girmişti. Ancak açıklama kriterlerinde yapılan değişikliklerle vakaların toplam sayısının kamuoyundan gizlenmesi, salgının yaygınlığının kamuoyu tarafından tam olarak anlaşılmasını önlemişti.

Bunu izleyen dönemde Türkiye, geçen sonbaharda tırmanışa geçen ikinci büyük dalgayla sert bir şekilde sarsılmıştı. Kasım sonunda günlük vakalar 30 bin eşiğinin üstüne çıkmıştı. İkinci dalgada bir gün içinde en yüksek vefat sayısı 23 Aralık tarihinde 259 kayıpla kaydedilmişti.

NORMALLEŞME VAKALARDA HAREKETLENMEYE RASTLADI

Şimdi yeni bir normalleşme denemesi daha başlarken, koronavirüsle mücadelede mart ayı başı itibarıyla nerede durduğumuzun bir dökümünü çıkartmamızda yarar var.

Bu çerçevede yapmamız gereken birinci saptama, geçen kasım-aralık döneminde patlama gösteren vaka ve vefat sayılarının, kasım sonundan itibaren uygulamaya konan önlemlerle ciddi derecede baskılandığıdır. Her akşam 21.00’de başlayan, ayrıca hafta sonu iki güne yayılan sokağa çıkma yasakları gibi sosyalleşmeyi sınırlayan ve 65 yaş üstünü büyük ölçüde evde tutan bu kısıtlamalar salgının kontrol altına alınmasında gerçekten de etkili olmuştur.

Bu düşüş çizgisi ocak ayının üçüncü haftasına kadar sürmüştür. Bu hafta zarfında günlük vakalarda ikinci dalga sonrasındaki en düşük eşiğe inilerek 5 binli rakamlar görülmüştür. Ancak ocak ayının son haftasından itibaren yeniden bir yükseliş gözlenmiştir. Salgın daha sonra şubat ayı boyunca genellikle günlük 7-8 bin aralığında seyreden bir platoya yerleşmiştir. Şubat ayının son haftasında yeniden bir sıçrama yaşanmış ve bu kez günlük 10 bin vaka sınırına yaklaşılmıştır.

Yeni kontrollü normalleşmenin duyurulduğu önceki gün (1 Mart) 12 Ocak’tan bu yana kaydedilen en yüksek vaka sayısı açıklandı: 9 bin 891... Bu yönüyle, hemen dizginlenemediği takdirde salgının yeniden ocak ayı başındaki rakamlara dönme riskinin bulunduğu belirtilmelidir. Bir başka anlatımla, ne kadar kontrollü olsa da ikinci normalleşmenin zamanlama olarak vakalarda yukarı doğru bir kıpırdamaya rastlaması, kabul edelim ki insanı kaygıya sevk eden bir durumdur.

Yazının Devamını Oku