Akdeniz’de büyük çekişmenin perde arkası

Türk kamuoyunun dikkati günlerdir Akdeniz’deki gerilime çevrilmiş durumda. Yunanistan’ın geçen hafta Mısır’la imzaladığı ‘Münhasır Ekonomik Bölge’ anlaşmasının yol açtığı tepkilerin ardından Türkiye’nin Oruç Reis sismik araştırma gemisini savaş gemilerinin eşliğinde Doğu Akdeniz’in ortasına göndermesiyle birlikte patlak veren gerilim iyice tırmanmış bulunuyor. Aslında uzun bir zamandır birikmekte olan bu gerilimin temelinde kıta sahanlığından başlamak üzere Akdeniz’deki deniz yetki alanlarının sınırlarının nereden geçeceği, bu sınırların nasıl çizileceği meselesi yatıyor. Bu soruların yanıtları Akdeniz’deki doğal kaynakların nasıl paylaşılacağını da belirleyecek.

Doğu Akdeniz’de keşfedilen hidrokarbon kaynakları, özellikle de doğalgaz rezervleri, bölgenin içinde bulunduğumuz yüzyılda bu denize kıyıdaş ülkeler arasında önemli bir paylaşım mücadelesine sahne olacağına işaret ediyor.

Denizdeki yetki alanlarının sınırları üzerinde patlak veren anlaşmazlıkları yazımızı tamamlayan harita üzerinden açıklamaya çalışacağız. Bu haritada yer alan bir kısmı düz, bir kısmı farklı renklerdeki kesik çizgiler Akdeniz’deki aktörlerin denizdeki yetki alanlarının sınırlarını nasıl tanımladıklarını, bu alanların kapsamını ne kadar genişletmeye çalıştıklarını gösteriyor.

Akdeniz’de büyük çekişmenin perde arkası

Akdeniz’deki deniz yetki alanları bazı bölgelerde ikili anlaşmalarla düzenlenmiş durumda. Üçüncü bir ülkeden itiraz gelmediği sürece bu sınırlar geçerli kabul ediliyor. Ancak üçüncü bir ülke karşı çıktığı noktada anlaşmayla çizilen sınırlar da ister istemez bir anlaşmazlığın konusu haline geliyor. Örneğin, Türkiye-Libya anlaşması Yunanistan ve Mısır’ın itirazıyla karşılaşıyor. Benzer şekilde, Türkiye de son Yunanistan-Mısır anlaşmasını tanımadığını söylüyor.

Bir de ikili anlaşmaların dışında kalan, ülkelerin tek taraflı beyanlarıyla ortaya koydukları, Birleşmiş Milletler’e bildirimde bulunarak kayıt altına aldıkları, bu yönüyle daha çok bir hak iddiasını gösteren sınırlar var. Bu şekildeki bildirimler, bir bakıma gelecekte yapılacak nihai çözüme ilişkin müzakereler öncesinde tarafların maksimalist düzeydeki müzakere pozisyonlarını anlatmış oluyor.

BAŞLAMA VURUŞU KIBRISLI RUMLARDAN

Şimdi Doğu Akdeniz’deki tabloya yakından bakalım.

* Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (KRY) 2003 yılında Mısır’la ‘Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) Anlaşması’ imzalaması bir ilk oldu. KRY, ardından AB’ye tam üye olduğu 2004 yılında batıda 250 kilometreye kadar genişleyen bir MEB ilan ederek Akdeniz’de önemli bir hak iddiası ortaya attı. KRY, bunu izleyen dönemde 2007’de Lübnan’la ve 2010’da İsrail ile MEB anlaşmaları imzaladı. KKTC bu anlaşmaları tanımıyor. KKTC’nin sismik araştırma faaliyeti için ruhsat verdiği bölgelerle KRY’nin ruhsatlı parselleri birçok yerde çakışıyor. (Haritada beyaz kesik çizgiler KRY’nin Akdeniz’deki MEB iddiasının sınırlarına işaret ediyor.)

* Türkiye’nin de 2011 yılında KKTC ile imzaladığı bir ‘Kıta Sahanlığı Anlaşması’ var. (Haritada sarı çizgi üzerinden giden A-B hattı.) Bunun dışında geçen kasım ayında Türkiye ile Libya arasında deniz yetki alanlarının sınırlanmasına ilişkin bir anlaşma imzalandı. (Haritada E-F hattı.)

* Türkiye ile Mısır arasında bir sınırlama anlaşması yok. Geçmişte iki ülke arasında bu konuda ciddi müzakereler yürütülmüş, ancak siyasi ilişkiler Mısır’da 2013’teki darbeden sonra kopunca bu anlaşma gündemden çıkmıştı.

* İlginçtir ki, Yunanistan ile Kıbrıs Rum Yönetimi arasında imzalanmış bir sınırlama anlaşması da yok. Yunanistan, benzer şekilde Doğu Akdeniz’de bugüne dek MEB de ilan etmedi. Yunanistan, buna karşılık Akdeniz’deki ekonomik yetki alanının Girit ile Kıbrıs Adası’nın ortasında kalan bir hatta kadar uzandığını savunuyor.

MEİS’E  ‘ANAKARA’ STATÜSÜ

Yunanistan, bu tezi savunurken 1982 tarihli Üçüncü Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 121’inci maddesine dayanarak, adaların da kıta sahanlığı bulunduğu görüşünden hareket ediyor. Bu çerçevede Girit’ten kuzeydoğu istikametinde Kaşot, Kerpe ve Rodos’a doğru bir hat çekiyor ve yetki alanını bu hattan başlatarak doğuya doğru uzatıyor. Bir anlamda bu adalara ‘anakara’ işlevi atfediyor. Yunanistan, bu bağlamda Kaş’ın bitişiğindeki Meis Adası’nın da yine ‘anakara’ gibi kıta sahanlığının bulunduğunu iddiasını ileri sürüyor ve kıta sahanlığını buradan başlatıp Akdeniz’in ortasına kadar indiriyor. (Haritadaki kesik siyah çizgiler Yunanistan’ın hak iddiasının sınırlarını gösteriyor.)

Yunan tezinde bu adaların kıta sahanlığının doğuya ve güneye doğru bu şekilde genişlemesi Türkiye’nin kıta sahanlığını Akdeniz’e doğru uzanabilmesinin önüne bir set çekiyor. Bu iddia, Antalya Körfezi’nin güneyine doğru açılan bölge hariç tutulursa, kâğıt üstünde Türkiye’nin Akdeniz’in ortasına doğru bir derinlik kazanmasını sınırlandırıyor, ortay hatta yaklaşmasını bile engelliyor. Bu tez kabul edildiğinde Oruç Reis’in bugün araştırma yaptığı bölgeye inmemesi gerekir. (Haritada yeşil renkteki alan.)

TÜRKİYE: ‘ÖNCE HAKKANİYET’

 Avrupa Birliği’nin İspanya’daki Seville Üniversitesi’ne hazırlattığı ve bazı resmi belgelerinde de yer verdiği bir haritada AB’nin deniz yetki alanlarının sınırları tarif edilirken önemli ölçüde Yunan tezinin esas alınması problemli bir durum yaratıyor.

Bu noktada adaların kıta sahanlığına ilişkin tartışma gündeme geliyor. Üçüncü Deniz Hukuku Sözleşmesi adaların kıta sahanlığına sahip olacağını kabul ediyor. Ancak Türkiye bu sözleşmeye taraf olmadığı için bu konuda kendisini bağlı hissetmiyor. Türkiye, ayrıca adaların kıta sahanlığının sınırlandırılmasının hakkaniyet ilkesine göre yapılması gerektiğini, adaların konumlarının, cephelerinin ve ayrıca ülkelerin kıyı uzunluklarının da dikkate alınması gerektiğini savunuyor. Bu çerçevede adalara sıfır etki verilebileceğini de savunuyor.

Başka ülkeler tarafından Uluslararası Adalet Divanı’na götürülen kıta sahanlığı anlaşmazlıklarına getirilen çözümlerde adalara anakara etkisinin verilmediği, bu yönüyle Türkiye’nin tezini destekleyen birçok örnek var.

TÜRKİYE’NİN AKDENİZ’DEKİ SINIRLARI

 Peki Türkiye’nin resmi tezinde Akdeniz’deki yetki alanlarının sınırları nereden geçiyor? Geçen kasım ayına kadar Türkiye’nin Akdeniz’deki deniz yetki alanlarının sınırı haritada A-B-C-D hattı olarak tarif edebileceğimiz çizgiden geçiyor ve (D) noktasından itibaren batıya doğru ucu açık bırakılıyordu. 2003 yılındaki KRY ile Mısır’ın imzaladıkları MEB anlaşmasından sonra, Türkiye 2004 yılında BM’ye yaptığı bir bildirimle kıta sahanlığının dış sınırlarının koordinatlarını (C) noktasına kadar getirip, bu noktanın batısındaki sınırların hakkaniyete uygun bir şekilde belirlenmesi gerektiğini bildirmişti. Türkiye, BM’ye daha sonraki bir bildiriminde kıta sahanlığının 28’inci meridyenin geçtiği (D) noktasına kadar getirdi, haklarının bunun batısına da uzandığını belirtti, ancak herhangi bir koordinat vermedi.

Akdeniz’de büyük çekişmenin perde arkası

Dikkat edilirse (C–D) hattı büyük ölçüde Akdeniz’de Türkiye ile Mısır arasındaki ortay hattı izliyor.

Türkiye, geçen kasım ayında kritik bir adım atarak BM Daimi Delegesi Büyükelçi Feridun Sinirlioğlu aracılığıyla BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’e ilettiği bir mektupla (D) noktasının batısındaki sınırlarını nasıl gördüğünü ilk kez netleştirdi. 13 Kasım 2019 tarihinde yapılan bu bildirimde, Türkiye, kıta sahanlığının 28’inci meridyenin (D noktası) batısındaki kalan alanlarda Yunan adalarının karasularına kadar uzandığını kayda geçirdi.

Türkiye, daha sonra ikinci bir adım atarak 27 Kasım 2019 tarihinde Libya’da BM’nin tanıdığı meşru otorite olan Ulusal Uzlaşı Hükümeti ile Deniz Yetki Alanları Anlaşması’nı imzaladı. Haritadaki (E-F) noktaları arasındaki 30 kilometrelik hat Türkiye ile Libya arasındaki sınırı çiziyor. Bir başka anlatımla, Türkiye ile Libya’nın kıta sahanlıkları (E-F) hattında kesişiyor.

TARİF HARİTAYA DÖKÜLÜNCE

Ardından Dışişleri Bakanlığı’nın bu dosyadan sorumlu genel müdürü Büyükelçi Çağatay Erciyes, 2 Aralık tarihinde sosyal medya üzerinden bir harita paylaştı. Türkiye’nin daha önce BM’ye kavramlar üzerinden tanımladığı kıta sahanlığı sınırları ilk kez bir harita üzerinde somut bir şekilde gösterilmiş oldu. Bu haritada Yunanistan’a Girit, Kaşot, Kerpe ve Rodos hattında (G-H hattı) kıta sahanlığı olarak yalnızca karasuları kadar yani 6 millik bir yetki alanı bırakılıyor. Böylelikle, Türkiye bu adaların Akdeniz’in doğusuna doğru kıta sahanlığı hakkı kazanmasını kabul etmediğini gösteriyor.

Ayrıca, bu haritayla Kaş’a 2.1 kilometre uzaklıktaki Yunan adası Meis’e kıta sahanlığı olarak güneye doğru karasuları dışında sıfır etki veriliyor.

Sonuçta haritada (A-B-C-D-E-F-G-H) hattı üzerinden en batıda Marmaris’e kadar uzanan sınırların içinde kalan gri renkteki bölge Türkiye’nin kendi kıta sahanlığı olarak tanımladığı bölgedir.

YUNANİSTAN VE MISIR’IN KARŞI HAMLESİ

Türkiye’nin bu hamlesine bir yanıt geçen hafta 6 Ağustos’ta (perşembe) Yunanistan ile Mısır’ın aralarında ‘Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) Anlaşması’ imzaladıklarını açıklamalarıyla geldi. Bu anlaşmayla Mısır ile Yunanistan, Girit’in güneyindeki alanı (haritada D-I hattı üzerinden) kendi aralarında paylaşmış oluyorlar.

Bu hat Türkiye ile Libya arasındaki deniz yetki sınırının (E-F hattı) en yakın noktasında yaklaşık 100 kilometre kadar güneyinden geçiyor. Bir başka anlatımla, Yunanistan’ın deniz yetki alanını Türkiye-Libya düzenlemesini tanımayarak bunu da içine alacak şekilde genişlettiğini görüyoruz. Yunanistan, bunu yaparken Türkiye’nin kıta sahanlığı olarak gördüğü gri bölgenin üzerinden geçmektedir. (Haritadaki okun istikametinde) Özetle, Türkiye ile Yunanistan’ın hak iddia ettikleri alanlar çakışmaktadır.

Burada iki kritik ayrıntıya dikkat çekelim. Birincisi, Mısır-Yunanistan sınırı (D-I hattı), Seville haritasında Mısır ile Yunanistan arasındaki sınırı gösteren hattın (siyah kesik çizgili hat) kuzeyine çıkmış oluyor. Bundan, Yunanistan’ın Seville haritasında kendisine ait gibi gösterilen alanın bir kısmını jest olarak Mısır’a bırakmayı kabul ettiği anlamı çıkıyor. (Haritada mor renkte gösterilen bölge.)

İkinci ayrıntı da önemli. Mısır ile Yunanistan arasındaki düzenlemede (D) noktasının doğusuna dönük bir sınırlama yer almıyor. Bu da Mısır’ın Yunanistan’ın Meis Adası’na ilişkin tezine kendini bağlamak istemediği ve bu kısmı Türkiye’yi dikkate alarak ucu açık bıraktığı izlenimini yaratıyor.

TÜRKİYE’NİN BU HAMLEYE YANITI

Türkiye, Mısır-Yunanistan ikilisinin attığı bu adıma geçen pazar akşamı Oruç Reis sismik araştırma gemisini Akdeniz’in ortasına göndererek karşılık vermiştir. Bunun için Navtex sistemi üzerinden yapılan bildirimle (C-D) hattının hemen kuzeyinde kalan ve haritada yeşil renkte taralı olan alan Oruç Reis’in araştırma alanı olarak gösterilmiştir. Oruç Reis, pazartesi sabahından itibaren savaş gemilerinin refakatinde bu alana girerek Türkiye’nin kıta sahanlığı olarak gördüğü bölgede faaliyetine başlamıştır.

Yunanistan ise Oruç Reis’in araştırma bölgesinin kendi kıta sahanlığı üzerinde olduğunu belirterek yürütülen çalışmaya şiddetle itiraz ediyor. Bu itirazın temel dayanağı, yine Meis adasına kıta sahanlığı atfedilerek buradan başlayan kıta sahanlığın Akdeniz’in ortasına kadar genişletilmesidir.

Türkiye’nin hamlesi Yunanistan’ın bu tezini kabul etmediğini oldukça etkili bir şekilde ortaya koymaktadır.

ULUSLARARASI POLİTİKANIN YENİ GÜNDEMİ

Sonuçta Akdeniz’e kıyıdaş olan ana aktörlerin tezleri arasındaki farklılıklar kolay kolay giderilebilecek gibi durmuyor. Ayrıca, anlaşmazlıkların çok sayıda tarafının olduğu dikkate alındığında bulunabilecek çözümlerin ikili değil çoklu müzakereleri gerektireceği de aşikâr. Gerçekçi bir şekilde bakarsak, diplomasi yoluyla bir çözüm kısa vadede ufukta görünmüyor. Bu durumda Akdeniz’in önümüzdeki dönemde bir yüksek gerilim hattı olarak uluslararası politikanın gündemine yerleşeceğini söylemek hata olmaz.

Bu gerilimin ne kadar kontrol altında tutularak idare edilebileceği de yine önümüzdeki dönemin en hassas, öncelikli sorularından biri şeklinde belirmektedir.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

AYM’nin Berberoğlu hakkındaki gerekçeli kararı ne anlama geliyor?

Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) CHP Milletvekili Enis Berberoğlu’nun yaptığı bireysel başvuru karşısında geçen ay kendisini haklı bularak verdiği ‘ihlal’ kararını değerlendirmek için mahkemenin gerekçeli kararını açıklamasını beklemek istedim.

AYM’nin 16 üyesinin oybirliğiyle aldığı bu kararın gerekçesinin geçen cuma günü Resmi Gazete’de yayımlanmasıyla birlikte, merkezinde Berberoğlu’nun yer aldığı dört yıldır sürmekte olan bir hukuk tartışması nihayet buluyor.

Kararı değerlendirmeden önce dosyayı ana hatlarıyla hatırlayalım.

Bütün süreç İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 18 Nisan 2016 tarihinde Enis Berberoğlu hakkında casusluk suçlamasıyla hazırladığı bir fezlekeyi TBMM’ye göndermesiyle başlamıştı. Bu yazışmadan bir süre sonra TBMM’de 20 Mayıs 2016 tarihinde Anayasa’ya eklenen geçici 20’nci madde ile bu tarihe kadar TBMM’ye intikal etmiş bütün fezlekelerdeki milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması kararlaştırılmıştı.

Dokunulmazlıklar kaldırılınca Berberoğlu, İstanbul’daki 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanmış ve 14 Haziran 2017 tarihinde casusluk suçundan müebbet hapis cezasına çarptırılmış, daha sonra bu ceza infaz ve iyi hal indirimleriyle 25 yıla indirilmişti. Berberoğlu, aynı gün tutuklanarak hapse atılmıştı. Ardından istinaf sürecinde Berberoğlu’nun mahkûmiyeti casusluk suçlamasından bozulup, yalnızca devlete ait gizli bilgileri açıklama suçu sabit görülerek, cezası 5 yıl 10 ay hapse çevrilmişti. (13 Şubat 2018)

YARGITAY VE TBMM’DEKİ SÜREÇ

Berberoğlu cezaevinde tutuklu iken 24 Haziran 2018 seçimlerinde partisi tarafından aday gösterilip yeniden milletvekili seçilmiştir. Buna karşılık Yargıtay 16. Ceza Dairesi, 19 Temmuz 2018 tarihinde aldığı bir kararla, Berberoğlu bir kez daha seçildiği için yeniden dokunulmazlık kazandığı, dolayısıyla yargılamanın durması ve tutukluluğunun kaldırılması gerektiği yolunda yapılan başvuruyu reddetmiştir.

Bu arada Yargıtay’ın aynı dairesinin daha sonra kendisiyle ilgili mahkûmiyeti onarken, cezasının infazının milletvekilliği sona erinceye kadar ertelenmesi yolundaki bir başka kararı sonucu Berberoğlu, 15 ay sonra 20 Eylül 2018 tarihinde serbest bırakılmıştır.

Yargıtay’ın ikinci kararı bir anlamda topu TBMM’ye atıyordu. Bu çerçevede ertelenen ceza “

Yazının Devamını Oku

Türkiye-AB ilişkisinin dokusu değişiyor

Avrupa Birliği (AB) Komisyonu’nun Türkiye ile ilgili hazırladığı son ‘Ülke Raporu’ geçen salı günü açıklandı.

Raporda bir sözcüğün çok sık kullanılması dikkatimi çekti. Gerileme, geriye doğru  gitme, kayma anlamındaki “backsliding” sözcüğü tam 26 kez kullanılmış.

Avrupa Komisyonu’nun bu fiili, demokrasi, temel haklar, ifade özgürlüğü, yargı bağımsızlığı gibi başlıklarda Türkiye’nin hal ve gidişini değerlendirirken bu kadar sıklıkla kullanmış olması, 115 sayfa tutan ayrıntılı rapora ne kadar eleştirel bir bakışın hâkim olduğunu görmek bakımından yeterlidir.

Daha sonra 29 Mayıs 2019 tarihinde açıklanmış olan bir önceki ilerleme raporuna baktığımda aynı sözcüğün 27 kez kullanılmış olduğunu tespit ettim. Aslında ikisini yan yana koyduğumuzda, AB Komisyonu’nun bu başlıklarda ‘geriye gidişi’ bir süredir Türkiye’deki yerleşik yöneliş olarak gördüğü ortaya çıkıyor.

Komisyon raporunu tamamlayan ‘Genişleme Stratejisi Belgesi’nde de aynı terminoloji hâkim olmakla birlikte ayrıca “uzaklaşma” teması da işleniyor. Sıralanan bütün bu alanlardaki geriye gidiş nedeniyle “Türkiye’nin AB’den daha da uzaklaştığı” belirtiliyor. AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Oliver Varhelyi, raporun takdimi sırasında yaptığı açıklamada “Maalesef Türkiye, AB’den daha da uzaklaşma eğilimini tersine çevirmedi” diye konuşmuş.

DIŞİŞLERİ’NDEN ÇOK SERT AÇIKLAMA

Bu yılki raporda dikkatimi çeken bir başka nokta, özellikle Türkiye’deki başkanlık sistemi ile ilgili eleştirel bakışın kuvvetlenmiş olması. Raporda, anayasal mimarinin, gücün Cumhurbaşkanlığı’nda merkezileşmesine yol açmak suretiyle etkili bir kuvvetler ayrılığını olumsuz etkilediği, bu durumun fren ve dengeleme mekanizmalarını sınırladığı tezi işleniyor.

Raporun bu yönü Dışişleri Bakanlığı tarafından aynı gün yapılan son derece sert bir açıklamada özel bir vurgu aldı. AB’nin genel yaklaşımını önyargılı, yapıcılıktan uzak ve çifte standartlıolarak nitelendiren Dışişleri açıklamasında rapora getirilen eleştirilerden biri de Türkiye’nin “yönetim sistemi”nin hedef alınmasıydı.

Dışişleri’nin açıklamasının en kuvvetli bölümlerinden biri şu paragraftı:

Yazının Devamını Oku

İkinci dalgada COVID-19’un Avrupa ve Türkiye’deki seyrine bakınca...

Koronavirüs COVID-19 konusunda başladığımız seriye bugün farklı bir açıdan devam edelim.

Bu kez salgının Türkiye’deki seyrini dünyadaki gidişatı ve özellikle önde gelen Avrupa ülkelerindeki son gelişmelerle karşılaştırmalı bir şekilde değerlendirmeye çalışalım.

Yola çıkarken önce Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) web sitesinde yayımladığı küresel tabloya göz atalım. DSÖ, bu tabloda dün Sağlık Bakanlığı’nın önceki günkü paylaşımında duyurulan 329 bin 138 sayısını kullanmıştı. Bu tabloda, Türkiye toplam vaka sayısı 300 binin üzerinde olan ülkeler için kullanılan koyu mavi renkle kaplı bir ülke. Bakanlığın son dönemde COVID-19 testi pozitif çıkmış belirti gösteren ‘hastalar’ için verdiği bu sayı DSÖ’nün tablosunda ‘teyitli vaka’ olarak takdim ediliyor.

Bir başka önemli veri tabanı ABD’deki prestijli Johns Hopkins Üniversitesi’nin açık kaynaklar üzerinden oluşturduğu gösterge tablosu. Türkiye, dün buradaki toplam vaka sıralamasında Sağlık Bakanlığı’nın önceki gün açıkladığı 329 bin 138 sayısı ile dünyanın 20’nci ülkesi olarak görünüyordu. (Hasta sayısı bu listede de vaka olarak gösteriliyor.)

Bu sıralamada ABD 7.5 milyon teyitli vakayla birinci geliyor. Onu 6.8 milyon vakayla Hindistan ve 5 milyon vakayla Brezilya izliyor. Tepedeki bu kümeden sonra dördüncülükte 1.2 milyon vakayla Rusya’yı görüyoruz. Bunlar dışındaki bütün ülkeler vaka sayısında 1 milyon eşiğinin altında yer alıyor.

Sıralamada Avrupa cephesinde İspanya yaklaşık toplam 835 bin vakayla 7’nci, Fransa 693 bin vakayla 10’uncu, Birleşik Krallık 546 bin vakayla 12’nci, İtalya 333 bin vakayla 18’inci geliyor. Almanya 311 bin vakayla 23’üncü sırada yer alıyor.

*

Geride bıraktığımız yaz aylarıyla kıyasladığımızda Türkiye’nin toplam vaka sıralamasındaki yerinin gerilediğini belirtmeliyiz. Türkiye, geçen nisan ayında salgının ilk dalgasında bu başlıkta ilk 10 içinde yer almış, örneğin 20 Nisan tarihinde 7’nciliğe kadar çıkmıştı. Ardından vaka artış hızının düşmesi ve yeni ülkelerin denkleme girmesiyle birlikte, Türkiye listede aşağı doğru inmeye başlamıştı. Örneğin, 17 Haziran’da 13’üncü sıraya inmişti.

Bir ülkenin salgınla mücadelede küresel sıralamadaki yerini değerlendirebilmek bakımından başvurulacak önemli bir referans test yapma kapasitesidir. Türkiye, geçen salı günü 11 milyonun üzerine çıkan toplam test sayısıyla sıralamada 11’inci geliyor. Çin’in bugüne dek 160 milyon, ABD’nin 114 milyonun üstünde test yaptığını kayda geçelim. Avrupa cephesinde Birleşik Krallık 26 milyon, Almanya 18 milyon, İspanya 13.7 milyon testle yukarı sıralarda yer alıyor. İtalya 12 milyon, Fransa ise 11.7 milyon toplam test sayılarıyla Türkiye’nin hemen üstünde konumlanıyor.

Yazının Devamını Oku

Türkiye’de günlük kaç COVID-19 vakası var, gelin hesaplayalım...

Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’nın 29 Temmuz’dan sonraki dönemde COVID-19 testi pozitif çıkanlardan yalnızca belirti gösterenlerin ‘hasta’ olarak açıklandığı, belirti göstermeyen pozitif ‘vakalar’ın kamuoyu ile paylaşılmadığı yolundaki beyanıyla birlikte herkesin zihnine aynı sorular düştü:

Türkiye’de COVID-19 testi pozitif çıkanların toplam sayısı kaçtır? Her gün yapılan testlerde pozitif çıkanlardan yalnızca belirti gösterenler açıklanıyorsa, belirti göstermeyen COVID-19 vakalarının sayısı nedir? Bu kümelerin birbirine oranı nedir?

Koca, geçen haftaki basın toplantısında gazetecilerin bu yöndeki sorularını yanıtsız bırakmıştı. Ancak kendisinin geçen hafta sonu Habertürk’ün Ankara Temsilcisi Muharrem Sarıkaya’ya yaptığı bir açıklama sayesinde artık COVID-19 testi pozitif çıkanların sayısını genel hatlarıyla yanılmayacağımız bir çerçeve içinde –en azından- tahmin edebilecek durumdayız.

Sarıkaya soruyor: “Türkiye genelindeki testlerden pozitif çıkma oranı nedir?”

Sağlık Bakanı, bilgisayar ekranına girip yanıt veriyor:

Nisan ayında testlerden pozitif çıkma oranı yüzde 20 idi, yani 5 kişiye test yapılmışsa biri pozitif çıkıyordu. Bu oran şimdi yüzde 10’a düştü.”

Dr. Koca ekliyor: “Ama illere göre farklılık gösterebiliyor. Örneğin, Ankara’da geçen hafta vaka sayısı Türkiye genelinin yüzde 24’ünü aştı. Bu hafta ise yüzde 12 seviyesine düştü. İstanbul’daki oran ise Türkiye’deki vaka sayısının yüzde 15’i seviyesinde.”

ORANLAMA GÜNDE 11 BİN VAKA VERİYOR

Sağlık Bakanı’nın geçen pazar günü yayımlanan bu açıklamasındaki kilit cümle “

Yazının Devamını Oku

Gazeteciler Sağlık Bakanlığı verileri üzerinden analiz yapınca

Zorunlu olmadıkça genellikle birinci tekil şahıs üzerinden yazmaktan kaçınmaya çalışan bir gazeteciyim. Bugün izninizle çizgimin biraz dışına çıkacağım.

Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’nın 29 Temmuz’dan bu yana kamuoyuna yapılan paylaşımlarda hasta-vaka ayrımına gidildiğini, COVID-19 testleri pozitif çıksa da belirti göstermeyen kişilerin tablolara dahil edilmediğini, yalnızca belirti gösterenlerin ‘hasta’ başlığı altında açıklandığını duyurması yeni bir durum yarattı.



Bakanın açıklaması, kamuoyu bu yöntem değişikliğinden geçen haftaya kadar haberdar edilmediği için, verileri önceki yönteme göre yorumlayan bir gazeteci olarak beni yazdıklarımı gözden geçirmeye itti. Sağlık Bakanlığı’nın verilerini esas aldığım değerlendirmelerde –iradem dışında olsa da- ne ölçüde hataya düştüğüm konusunda bir muhasebe yapma ihtiyacını duydum.

Koronavirüs COVID-19’un Türkiye’nin en hayati meselesi haline gelmesi beni de geçen mart ayından bu yana salgını çok yakından izlemeye yöneltti. İlki “Hepimizi bekleyen büyük sınav” başlığıyla 27 Mart tarihinde yayımlanmak üzere toplam 55 yazı (bugünkü hariç) kaleme almışım. Bu yazıların çoğunluğunu somut verilere dayanan analizler oluşturuyor.

Bu analizleri yaparken Türkiye ile ilgili verilerde Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı muhtelif tabloları esas aldım. Hatta bu verileri günlük bir şekilde bir excel dosyasına işledim. İki-üç haftada bir çıktı alıp bunları birbirine ekleyerek uzun bir döküm haline getirdim. Bu dökümü masamın yanında duvara tutturunca salgının seyrini muhtelif kategorilerde rakamlar üzerinden izleyebiliyordum. Dün ölçtüm, bu döküm tam 1 metre 25 santimetreye kadar uzamış. Bu egzersize bundan sonra devam edecek miyim, bilmiyorum.

Yazının Devamını Oku

AB zirvesi kararlarında bardağın hangi tarafına bakmalıyız?

Doğu Akdeniz’de iki ayı aşkın süren, sahada ‘uçurum kenarı’ stratejilerinin uygulandığı sıcak bir yazın ardından dün Avrupa Birliği zirvesinde alınan kararlarla birlikte diplomasiye şans tanınan yeni bir döneme girmiş bulunuyoruz. Öncelikle, gerilim ortamından sıcak bir çatışma yaşanmadan çıkılması ve gelişmelerin barış ve diyalog yönünde evrilmesini sevindirici bir gelişme olarak karşılamalıyız.

Yaşanan sıcak krizde Yunanistan’ın kıta sahanlığı tezlerini ilgilendiren bir anlaşmazlıkta üyesi olduğu AB’yi bir blok olarak yanına çekememiş olması ve bu süreçte AB içinde ciddi bir bölünmenin yaşanması Türkiye açısından yapılacak muhasebedeki artılardan biridir.

AB, tam üyesi olan Yunanistan, Kıbrıs Rum Yönetimi (KRY) ve onlara hamilik eden Fransa gibi ülkelerin yaptırım uygulanması konusundaki bütün dayatmalarına karşılık, bu yola girmeyip Türkiye’deki büyük stratejik çıkarları ile üyelerinin beklentileri arasında bir orta yol bulmaya çalışmıştır. Bu sonucun alınmasında Almanya’nın AB dönem başkanı olarak kullandığı inisiyatifin, bu çerçevede Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in ağırlığını koyarak izlediği siyasetin rolünü teslim etmek gerekir.

Tezlerini ortaya koymak için sahada ‘sert güç’ yöntemine de başvuran Türkiye’nin gerilimin en yüksek çizgiye çıktığı noktalarda birden attığı sürpriz adımlarla sergilediği esneklikler, diplomasi zemininde bir çıkış yolu açmaya çalışan Almanya’nın elini güçlendirmiştir.

*

İşin bu kısmı olumlu görünmekle birlikte zirvede alınan kararların eksi hanesindeki unsurlara da bakmalıyız. Açıklanan metinde Türkiye ile ilgili rahatsız edici birçok ifadeye de rastlamak mümkün. Örneğin, doğrudan bir yaptırım kararı çıkmasa da, gerektiğinde Türkiye’ye karşı AB antlaşmalarının ilgili maddeleri çerçevesindeki bütün araç ve seçenekleri kullanma taahhüdüne de yer verilmiştir. Bu seçenek, Türkiye’nin -uluslararası hukuku ihlal eden tek taraflı eylem ve provokasyonlarını tekrarlaması halinde- devreye sokulacaktır metne göre.

AB, Türkiye’ye karşı elinde böyle bir kartı tuttuğunu da duyurmuş oluyor. Ancak Doğu Akdeniz’de yeni bir krizin patlak vermesi halinde AB’nin Türkiye’ye yaptırım uygulamayı göze alıp alamayacağı tartışmaya çok açık bir konudur.

Bu zirve kararları ile çizilen çerçeve üzerinden yol alınabilmesi büyük ölçüde uygulamaya bağlı olacaktır. İyimser açıdan yaklaşırsak, Türkiye ile Yunanistan arasında kıta sahanlığı gibi sorunlara ilişkin istikşafi görüşmeler başlar, ardından askerler arasındaki görüşmeler ve üçüncü bir düzlemde siyasi danışmalar bu adımı izlerse, iki ülke arasındaki ilişkilerde yeni bir durum ortaya çıkacaktır.

Bu yumuşama ortamı sürdürülebilirse, deniz yetki alanları gibi anlaşmazlık konuları masada müzakere edilirken Türkiye de muhtemelen Oruç Reis araştırma gemisini yeniden Akdeniz’in ortasına gönderip sismik araştırma yapma ihtiyacını duymayacaktır. Dolayısıyla, kısa dönemde bir sonuç alınamasa bile en azından müzakere sürecinin canlı tutulması yeni bir kriz ortamının belirmesini önleyeceğinden AB cephesinde de işleri kolaylaştıracaktır.

Yazının Devamını Oku

COVID-19 test sonuçlarının tümünün açıklanması şeffaflığın vazgeçilmezidir

“Gerçeklerin er geç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır” deyişi hükmünü bir kez daha icra etti ve uzun bir zamandır kamuoyunun geniş bir kesiminde şüpheyle bakılan Koronavirüs COVID-19 yeni olgu sayılarının tahmin edildiği gibi gerçeği yansıtmadığı kesinlik içinde anlaşıldı; üstelik bizzat ülkenin Sağlık Bakanı’nın yaptığı bir açıklamayla...

Böylelikle akşamları açıklanan ‘yeni hasta’ başlığındaki rakamların COVID-19 testi pozitif çıkan bütün vatandaşları kapsamadığı, pozitif çıkanlar içinde yalnızca ‘belirti gösterenler’in sayısını yansıttığı, pozitif olup belirti göstermeyen vakaların sayısının kamuoyuyla paylaşılmadığı resmen kabul edildi.

Bir başka deyişle, resmi verilere şüpheyle yaklaşanlar haklı çıktılar.

KOCA’NIN YENİ TANIM KRİTERLERİ

 Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca, önceki akşamki basın toplantısında “Şunu bilmemiz gerekiyor, her vaka hasta değildir” dedikten sonra şunları söyledi:

Test sonucu pozitif çıkanların her biri bir vakadır. Bunların büyük kısmı belirti göstermeyen taşıyıcılardır. Kalan kısmı ise hastalık bulgusu olup tedavi altına alınan hastalardır. Bir kısmını evde, önemli bir kısmını da hastanede takip ve tedavi ediyoruz... Demek ki, belirtisi ister olsun ister olmasın, testi pozitif çıkmış herkesi ifade eden vaka kelimesi ile hasta kelimesinin anlamı aynı değildir. Hasta ile ağır hasta arasındaki fark ise açıktır”.

Koca, basın toplantısının bir başka bölümünde “Semptomatik vaka hasta, asemptomatik vakalar vaka...” diye özetledi aradaki ayrımı.

Bir meslektaşımız meselenin doğrudan özüne inen şu soruyu yöneltti Bakan’a:

Yazının Devamını Oku

Türkiye-Rusya ilişkileri Karabağ’da yeni basınç alanına girdi

İçinde bulunduğumuz yıla Suriye cephesinde İdlib’den Fırat’ın doğusuna kadar geniş bir coğrafyaya yayılan gerilimlerin sıcaklığını hissederek başlamıştık.

Bir taraftan da projektörlerimizi sahada sıcak çatışmaların yaşandığı Libya’ya doğru çevirmiştik. Son iki ay boyunca kıta sahanlığı meseleleri üzerine Türkiye ile Yunanistan’ın donanmalarının Doğu Akdeniz’in ortasında birbirini cephelediği sıcak bir yaza tanıklık ettik.

Derken dikkatlerimizi bu kez Kafkasya’ya, Ermenistan ile Azerbaycan arasında Dağlık Karabağ anlaşmazlığı üzerinden patlak veren çatışmalara çevirmiş bulunuyoruz.

Sovyetler Birliği’nin 1991 sonunda dağılmasından sonra ortaya çıkan ve otuz yıla yakın bir süredir çözümsüz duran Dağlık Karabağ sorunu birden alevlenerek sıcak bir kriz konusu halinde uluslararası politikanın gündemine girmiştir. Tabii meselenin önemli bir faktörü olarak Türkiye’yi de kriz denkleminin içine çekerek...

BM’NİN TAM 4 KARARI VAR

Aslında uluslararası kamuoyunun büyük ölçüde habersiz olduğu, çözümü konusunda sorumluluk üstlenmiş olan aktörlerin de genellikle kayıtsız kaldıkları bir sorundan söz ediyoruz. Temelinde Azerbaycan sınırları içinde yer alan Karabağ bölgesindeki Ermenilerin ayrılıkçı bir hamleyle bağımsızlıklarını ilan etmiş olmaları yatıyor. Karabağ, Ermeni grupların 1990’lı yılların başlarında sahada önemli kazanımlar elde ettikleri, binlerce insanın hayatını kaybettiği sıcak çatışmalardan bu yana işgal altındadır.

Bu çatışmalarda 1 milyonu aşkın Azeri’nin Karabağ’ı terk etmek zorunda kalıp ağırlıklı olarak Bakü civarı olmak üzere Azerbaycan’ın muhtelif bölgelerine dağılıp çok sıkıntılı koşullarda yaşamak zorunda kalmış olması, uluslararası camianın geçen on yıllar içinde seyirci kaldığı bir konudur.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden 1993 yılında savaşın sahadaki seyrine paralel bir şekilde Karabağ’ın “işgal edildiğinibelirten, Ermeni birliklerinin geri çekilmesi suretiyle işgale son verilmesini talep eden dört ayrı karar çıktığı (BMGK karar No: 822, 853, 874, 884) da benzer şekilde bugün çok az bilinen bir gerçektir.

ÇÖZÜMSÜZLÜK 

Yazının Devamını Oku

Vefat ve ağır hasta sayılarında ürkütücü artış

Tartışma, ‘Yeni Şafak’ gazetesi yazarı Mehmet Acet’in geçenlerde köşesinde yazdıklarıyla patlak verdi.

Acet, Sağlık Bakanlığı’nın COVID-19 salgınıyla ilgili olarak kamuoyuyla yaptığı günlük paylaşımlarda bir yöntem değişikliğine giderek, artık testi ‘pozitif’ çıkanların sayısını değil, yalnızca hastaneye yatırılanları anlatan ‘hasta sayısı’nı açıkladığını yazdı.

Salgının geçen mart ayında patlak vermesinden sonra Sağlık Bakanlığı’nın her akşam ‘yeni vaka’ diye açıkladığı sayı, testi o gün ‘pozitif’ çıkan kişilerin toplamını yansıtıyordu. Kamuoyu, bunu başından beri böyle biliyor.

Acet’in 19 Eylül tarihinde yayımlanan yazısı ise en azından 29 Temmuz tarihinden bu yana, yani yaklaşık iki aydır durumun böyle olmadığını ileri sürüyor. Acet, 23 Eylül tarihinde ikinci bir yazı yazarak açıklanan ‘yeni hasta’ sayısının o gün “hastanede tedavi altına alınanların sayısını yansıttığını” vurguladı.

Bu ifadelerden testi ‘pozitif’ olup hastaneye yatırılmadan evde tedavisi yapılan hastaların sayısının rakamlara yansıtılmadığı gibi bir anlam çıkıyor.

PROF. CEYHAN’IN BAKANLIĞA SORUSU

Bu haberler üzerine Türk kamuoyunun COVID-19 konusundaki açıklamalarını yakından izlediği bir isim olan Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof. Mehmet Ceyhan, Sağlık Bakanlığı’nı arayarak durumun gerçekten basına yansıdığı gibi olup olmadığını sormuş.

Ne yanıt almış dersiniz?

Dün görüştüğüm Prof.

Yazının Devamını Oku

Mekke Emiri’nin oğlu hem ut hem de çello çalınca

Daha önce utta dinlediğim müziklerden hiçbirine benzemiyordu.

Udun gövdesinden yükselen sesler bu çalgıdan duymaya alıştığım nağmelerin, müzikal örüntülerin çok dışındaydı. Batı’nın tonal müzik yapısına uyan ses dizileri içinde şekillenmiş, ancak yine de illa -Batı ya da Doğu- diye bir eksene oturtamayacağınız kadar özgün müziklerdi bunlar.

Bazen aynı anda birden çok telde notalara dokunarak oluşturduğu akor dizileri içindeki geçişlerle melodiye ulaşıyordu, ‘Kapris’te olduğu gibi... Bazen galiba udun üzerinde sürat denemelerine girişiyordu. Bu tarzdaki bestelerinden birinin adını ‘Koşan Çocuk’ koymuştu. Bazen muzipçe müzikal fikirlerle de karşılaşıyordunuz, örneğin ‘Kanatlarım Olsaydı’da.

Bu besteler, bildiğimiz kalıpların dışına çıkan bambaşka bir müzik genetiğinin, sıradışı bir müzik zekâsının dışavurumuydu. Ve buradaki yaratı sürecinin parçası olan çok önemli bir faktör daha vardı: İnsanı şaşırma ve hayranlık karışımı bir duygu sarmalının içine çeken muazzam bir virtüozite...

Utta daha önce kimsenin girmediği coğrafyaları keşfettiği, kimsenin bilmediği denizlere yelken açtığı aşikârdı.

Bitmedi...

Dinlediğim albümünde kafamı karıştıran başka bir durum ortaya çıktı. Bu özgün çizgideki eserlerinin yanı sıra geleneksel Osmanlı makam müziği kalıpları içinde besteleyip icra ettiği eserleri de vardı. Bu şarkılarda karşımıza geleneğin de çok güçlü, usta bir temsilcisi olarak çıkıyordu.

Peki gerçekte hangisiydi?

PEYGAMBER 

Yazının Devamını Oku

COVID-19’a karşı kullandığımız maskeler ne kadar güvenli?

Bugün Doğu Akdeniz meselelerini bir tarafa bırakıp doğrudan halk sağlığını yaşamsal bir şekilde ilgilendiren bir konuya, kendimizi COVID-19 virüsünden korumak için kullandığımız maskelerin ne ölçüde güvenli olduğu sorusuna eğilmek istiyorum.

Bu konuya yönelmeme Marmara Üniversitesi Teknoloji Fakültesi Tekstil Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Dr. Erkan İşgören’in geçenlerde basında yer alan açıklamaları yol açtı. Bu açıklamaların en çarpıcı noktası, Dr. İşgören’in halkın kullandığı maskelerin yüzde 95’inde koruyucu filtre bulunmadığını söylemesiydi.

Ekotürk TV’ye verdiği bu mülakat basında geniş bir şekilde alıntılanan Dr. İşgören, geçen nisan ayında Cumhurbaşkanlığı’na bu konuda sunulan ve kendisinin de hazırlayanlar arasında yer aldığı raporda, 14 Nisan tarihi itibarıyla filtrasyon özelliği olmayan maske oranının yüzde 75 dolayında belirtildiğini, ancak geçen süre içinde bu oranın yüzde 95’e geldiğini söylüyor.

Bu açıklamalar maskelerin üretimi açısından belirlenen zorunlu standartlara ne ölçüde uyulduğu tartışmasını beraberinde getiriyor.

KÂĞIT ÜSTÜNDE AB STANDARTLARI GEÇERLİ

 Konuyu değerlendirirken önce iki ayrı maske türünün bulunduğunu belirtmemiz gerekiyor.

Bunlardan birincisi ‘tıbbi yüz maskeleri’. Sağlık Bakanlığı’na bağlı Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu’nun (TİTCK) izin verdiği ve denetlediği maskeler bu gruba giriyor. Bundan üretimi son derece sıkı standartlara bağlanmış olan bir maske türünü anlıyoruz.

Bu maskelerin üretimi Türk Standartları Enstitüsü’nün 2019 Eylül ayında yayımladığı ‘TS EN 14683+AC’ standardına dayanıyor. Bu standart, aslında TSE’nin de üyesi olduğu, AB üyesi ülkelerin bir araya geldiği Avrupa Standardizasyon Komitesi’nin (CEN/European Committee for Standardization) standardının birebir aynısı.

İkinci grupta ise COVID-19 salgınının tırmandığı bir dönemde geçen mayıs ayında durumun aciliyeti üzerine verilen bir izinle üretimine başlanan bez maskeler yer alıyor. Bu maskeler Türk Standartları Enstitüsü tarafından 11 Mayıs 2020 tarihinde çıkartılan ‘TSE K-599 Tekstilden Mamul Tekrar Kullanılabilir Koruyucu Yüz Maskeleri Standardı’na dayanılarak hazırlanıyor. Standartta maskenin tek katmandan ya da kumaş tabakaları arasına konan bir filtre tabakasından da oluşabileceği belirtiliyor.

Yazının Devamını Oku

Yeni gündemimiz: Doğu Akdeniz konferansı

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bundan tam bir yıl önce New York’ta Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na hitabının ağırlık merkezindeki konulardan biri Türkiye’nin Fırat’ın doğusunda 480 kilometre uzunluğunda güvenli bir bölge kurulması hedefiydi.

Cumhurbaşkanı, pandemi nedeniyle genel kurulun bu yılki toplantısına önceki gün bu kez Ankara’dan video aracılığıyla seslendi. Konuşmada Suriye konusu yine geniş bir yer tutmakla birlikte Doğu Akdeniz’deki kriz daha ön plana çıktı.

Ve Cumhurbaşkanı’nın konuşmasının en çarpıcı noktalarından biri Doğu Akdeniz’deki anlaşmazlıkların çözümü için uluslararası bir konferans toplanmasını önermesi oldu.

ERDOĞAN’DAN MISIR VE  İSRAİL’E DOLAYLI MESAJ

Konuyu değerlendirmeden önce Erdoğan’ın bu öneriyi nasıl bir bağlam içinde ortaya koyduğuna bakalım.

Cumhurbaşkanı, konuşmasında Doğu Akdeniz faslına girdikten sonra Türkiye’yi “dışlama amaçlı nafile adımlara” dikkat çekiyor.Sözü bölgedeki doğal kaynaklara getiriyor, ‘dışlanma’ temasını sürdürerek, “Türkiye’nin yok sayılmasının, ne akıl ne vicdanla, ne de uluslararası hukukla izah edilebileceğini” belirtiyor.

Ardından, diyalogla, uluslararası hukuk temelinde, hakkaniyete uygun bir çözüm hedefinden söz ederek, “Doğu Akdeniz’deki kıyıdaş ülkeler arasında diyalog ve işbirliğini tesis etmeye yönelik çağrımızı burada tekrarlamak istiyorum” diye konuşuyor Erdoğan.

Tabii bu mesajın gittiği ‘kıyıdaş’ adreslerin başında Yunanistan’ın yanı sıra Türkiye’nin ilişkilerinin soğuk bir şekilde seyrettiği ‘hasım’ konumdaki İsrail ve Mısır’ın yer aldığını hemen vurgulamalıyız.

Ancak, konuşmanın daha kritik bölümü bir sonraki cümlede karşımıza çıkıyor.

Yazının Devamını Oku

Dışişleri Bakanı’ndan Mısır’a sıcak mesajlar var

Yaklaşık bir ay önce 19 Ağustos tarihinde kaleme aldığımız “Mısır ile istihbarat örgütleri üzerinden diyalog” başlıklı yazımız, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu konuda yaptığı bir açıklamaya dayanarak, Ankara ile Kahire arasındaki diyalog kanalının iki ülkenin gizli servisleri üzerinden işlemekte olduğunu anlatıyordu.

Ancak bu yazımın fotoğrafın tümünü göstermek açısından biraz eksik kaldığını anlıyorum. İki ülkenin dışişleri bakanlarının da görüştükleri ortaya çıkıyor, biraz eskide kalmış da olsa... Bu kritik bilgiyi de geçen çarşamba akşamı CNN Türk’te Ahmet Hakan’ın ‘Tarafsız Bölge’ programına katılan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun açıklamasından öğrendik.

Mısır’la görüşülmüyor değil” dedi Çavuşoğlu, “İstihbarat düzeyinde görüşmeler var” dedikten sonra ekledi: “Dışişleri Bakanı Semih Şükrü ile geçmişte kaç defa biz görüştük. Geçen sene New York’ta BM marjında da görüştük Sayın Cumhurbaşkanımızın bilgisi dahilinde.

İLİŞKİLERİN DÜZELMESİ İÇİN ‘NON-PAPER’

Açıklama burada bitmiyor. Çavuşoğlu, daha önceki bir görüşmelerinde Semih Şükrü ile “non-paper” niteliğinde bir belgenin ele alındığını anlatıyor. Bu görüşmenin 2016 yılında yine New York’ta yapıldığı anlaşılıyor.

Ayrıca, açık kaynaklarda Çavuşoğlu ile Şükrü’yü 2016 yılında Venezuela’daki Bağlantısızlar Zirvesi sırasında ayaküstü konuşurken gösteren fotoğraflara da rastlamak mümkün.

‘Non-paper’, diplomaside tarafların tutumlarını açıklamak açısından masaya koydukları bağlayıcılığı olmayan, üzerinde çalışılabilecek fikirlerin yer aldığı metinler için kullanılan bir terim.

Çavuşoğlu, bu kâğıdın içeriğini anlatırken “Hani, bir yol haritasıyla ilgili de neler yapılabilir bundan sonra...” diye konuşuyor.

KAHİRE’NİN 

Yazının Devamını Oku

Doğu Akdeniz’de gerilim döneminin muhasebesi

Herhalde 2020 yazı ileride hatırlanmak istendiğinde zihinlerdeki ilk çağrışımları, TV programlarında fonu kaplayan muhtelif renklerde çizgilerle bölünmüş Doğu Akdeniz haritaları, birbirini izleyen NAVTEX duyuruları, Oruç Reis gemisi, Meis Adası, Türk ve Yunan savaş gemileri arasındaki karşılıklı meydan okumalar ve hava sahasında savaş uçakları arasındaki it dalaşları olacaktır.

Gerçekten de gerilimin belirgin bir şekilde yükseldiği, askeri seçeneğin sürekli gündemde tutulması nedeniyle, en ufak bir yanlış anlama ya da hatalı niyet okumada kriz ortamının birden sıcak çatışmaya dönüşmesi potansiyelini de taşıyan bir dönemdi.

Özetle, gergin bir yazı geride bıraktık. Yaşanan sıcak hareketlilik yerini kısmi bir sakinleşmeye bırakmış görünüyor. Ve –son anda bir aksilik olmazsa- işlerin diyalog ve müzakerelerin başlaması yönünde evrilmekte oluşunu, bütün bu egzersizden çıkan hayırlı bir sonuç olarak görmeliyiz. Avrupa Birliği’nin perşembe ve cuma günü düzenlenecek zirve toplantısı yaklaşırken bütün beklentiler -belli bir ihtiyat payı içinde- Türkiye ile Yunanistan arasında müzakerelerin başlaması ihtimaline odaklanıyor.

ORUÇ REİS ANTALYA LİMANI’NDA

Kuşkusuz, işlerin bu yöne doğru dönmesinde ‘Oruç Reis’ sismik araştırma gemisinin çalıştığı sahadan sürpriz bir şekilde ‘bakım ve ikmal’ gerekçesiyle birden Antalya Limanı’na çekilmiş olmasının etkisi inkâr edilemez. Pek çok gözlemcinin tırmanan gerginlik nedeniyle artık umutsuzluğa kapıldığı bir noktada denklem ansızın tersyüz olmuştur.

Buradaki vites değişikliğinde geride bıraktığımız yaz yaşanan gelişmelerin en azından ilk dönemindeki kalıbın önemli ölçüde tekrarlandığı da söylenebilir. Hatırlayalım, Türkiye 21 Temmuz’da Oruç Reis’i sahaya çıkarma amacıyla ilk NAVTEX duyurusunu yapmış, aynı gün 18 savaş gemisi Aksaz deniz üssünden birbiri ardına denize açılmıştır. Ortalığın birden gerilmesi üzerine Almanya devreye girmiş, Berlin’in arabuluculuğunda Ankara ile Atina arasında sessiz bir şekilde görüşmeler başlamış, bu süreç içinde Ankara Oruç Reis’i Antalya Limanı’nda tutmuştu.

Bu süreçte varılan mutabakata göre, Türkiye ile Yunanistan arasında -ikili sorunları konu alan istikşafi toplantılar, askerler arası görüşmeler ve siyasi danışmalar olmak üzere- üç düzlemde müzakerelerin başlayacağına ilişkin açıklama 7 Ağustos tarihinde yapılacaktı. Ancak 6 Ağustos tarihinde Yunanistan’ın Mısır’la münhasır ekonomik bölge anlaşmasını imzalaması kurgulanmış olan bütün senaryoyu bozdu. Türkiye, Yunanistan’a tepkisini Oruç Reis’i 9 Ağustos tarihinde daha önceden açıkladığı Doğu Akdeniz’in ortasındaki NAVTEX bölgesine göndererek karşılık verdi. Yunanistan, bu bölgenin kendi kıta sahanlığı üzerinde olduğunu ileri sürerek sert bir tepki gösterdi, AB’yi ayağa kaldırmaya çalıştı.

Bu hadiseyi ağustos ayı ve eylül ayının en azından ilk iki haftasında gerilimin her gün biraz daha tırmandığı sıcak bir dönem izlemiştir.

Derken, Türkiye 13 Eylül tarihinde Oruç Reis’i Antalya Limanı’na çekmiştir. Beklenti, ağustos ayının başında olduğu gibi bir kriz yaşanmaması ve Türkiye ile Yunanistan arasındaki müzakerelerin bu kez bir kaza olmadan başlamasıdır.

Yazının Devamını Oku

COVID-19’la mücadelede büyüyen tehdide dikkat

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca “Bu gece sizi ve bütün halkımızı gerçekten üzen bir haberi, aynı üzüntüyü hissederek bildireceğim. Bu cümleyi bu toplumun Sağlık Bakanı olmak yanında bir hekim olarak da kurmak istiyorum. Koronavirüsle mücadelemizde bugün ilk kez bir hastamı kaybettim” açıklamasını yaptığında bundan tam altı ay öncesiydi.

Koca’nın 17 Mart günü gece geç saatlerde düzenlediği bu basın toplantısında Türk kamuoyu ülkedeki COVID-19 kaynaklı ilk ölüm haberini duydu. Beklenen o kötü haber sonunda gelmişti. Ölümcül dev bir dalganın yavaş yavaş Türkiye’nin üzerini kaplamaya başlamış olduğunu hissettik o akşam.

Aradan altı ay geçtikten sonra Türkiye hâlâ bu büyük dalgayla boğuşmaya devam etmektedir. Bu dalga nedeniyle önceki gün itibarıyla 7 bin 249 vatandaşımız bugün hayatta değildir.

İLK DALGAYLA MÜCADELEDE YAŞANAN FARKLILIK

Geçen altı ayın genel bir değerlendirmesini yaptığımızda, Türkiye’nin ilk dönemde COVID-19 salgınının sarsıcı sonuçlarını birçok Batı Avrupa ülkesine kıyasla çok daha düşük bir yoğunlukta atlattığını, bu mücadeleden daha az kayıpla çıktığını söylemek mümkündür. Salgının gecikmeli gelişi Türkiye’ye mücadeleye hazırlanabilmesi açısından değerli bir zaman kazandırmıştır. Başvurulan kitlesel kısıtlayıcı önlemler, uygulanan tedavi politikaları, aynı zamanda sağlık sistemindeki altyapının göreceli olarak yenilenmiş olması da dahil birçok faktör bu sonuçta rol oynamıştır.

Ancak kabul edelim ki, yaratılan caydırıcılığın sonucu toplumun geniş bir kesimine hâkim olan dikkatli, disiplinli hareket tarzının da önemli bir etkisi olmuştur alınan bu sonuçta. Vatandaşların çoğu, COVID-19 endişesiyle atacağı her adımı bir değil, iki, hatta üç kez düşünmüştür.

Salgın dalgası nisan ayında zirve yapmıştır. En yüksek günlük yeni vaka sayısı 11 Nisan tarihinde kaydedilmiştir: 5 bin 138... Yaklaşık bir hafta sonra 19 Nisan’da bir gün içindeki en yüksek ölüm sayısı kayda geçmiştir: 127...

Rakamların en yüksek eşiklere çıktığı bu tarihlerden sonra vaka ve ölümlerde uzun süre düzenli bir düşüş eğrisi gözledik. Örneğin, 1 Haziran’da bugüne dek kaydedilen en düşük günlük vaka eşiği olan 786 sayısıyla karşılaşılmıştır.

NORMALLEŞMEYE 

Yazının Devamını Oku

Mali’deki darbe ve Türkiye’nin tutumu

Mali’de geçen ay meydana gelen askeri darbenin yarattığı durum uluslararası politikada yeni bir çekişme konusu olarak karşımıza çıkmaya aday görünüyor. Darbeden sonra Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Mali’ye giderek darbeyi yapan askeri konseyin liderliği ile görüşmesi, Türkiye’yi de Mali’deki denklemin ve bu konudaki tartışmaların bir parçası haline getiriyor.

Önce kısaca Mali’de ne olduğunu hatırlayalım. Mali, Afrika’nın kuzeybatısında denize çıkışı olmayan, 19 milyon dolayında bir nüfusa sahip, kıtanın sekizinci büyük ülkesi. Nüfusun çoğunluğu Müslüman olan Mali, Türkiye gibi İslam Konferansı Örgütü’ne üye.

Ülke 1968 sonrasında tam dört kez darbeye sahne olmuş. Geçen ağustos ayında devrilen Cumhurbaşkanı İbrahim Boubacar Keita, 2018 yılında düzenlenen seçimde ikinci turda oyların yüzde 67’sini alarak seçilmiş bir lider. Ancak son yıllarda Mali’deki çalkantılar bir türlü dinmemiş. Son olarak geçen nisan ayındaki parlamento seçimleri sonuçlarının ilan edilmesi aşamasında hile yapıldığı yolundaki iddialar, bunu izleyen protesto gösterileri ve muhalefet lideri Soumaila Cisse’nin tutuklanması ülkeyi ciddi bir buhranın içine sürüklemiş.

MUHALEFETİN BAŞINDA İMAM DİCKO

Keita’ya karşı sokaklardaki sivil itaatsizlik eylemlerini yürüten ‘M5-RFP Platformu’ (5 Haziran Hareketi) bir dizi muhalefet grubunun bir araya geldiği bir çatı örgütü. Hareketin başını ise Mali’nin eski Yüksek İslam Konseyi Başkanı İmam Mahmud Dicko çekiyor.

Cumhurbaşkanı Keita’nın, istifa etmesi yolundaki çağrılar karşısında seçim sonuçlarıyla oynamakla suçlanan Anayasa Mahkemesi’ni feshedip mahkemeye yeni üyeler ataması sokak gösterilerinin şiddetini kesmeye yetmedi. Derken, 18 Ağustos günü Albay Assimi Goita’nın başında bulunduğu darbeciler, yönetime el koyarak Cumhurbaşkanı Keita ve Başbakan Boubou Cisse’yi tutukladılar.

Ve her darbede genellikle yaşandığı üzere Mali’de de bir konsey ipleri eline aldı: Halkın Selameti İçin Ulusal Konsey... Yolsuzluklar, ekonomik kriz ve ulusal güvenlik sorunlarını müdahale gerekçesi olarak gösteren Konsey, demokrasiye dönme hedefiyle bir geçiş dönemine girildiğini duyurdu. Geçiş döneminde Cumhurbaşkanlığı görevini de 37 yaşındaki Albay Goita üstlendi.

Albay Goita, darbenin başını çektiği sırada Mali’nin merkez bölgesindeki Özel Kuvvetler birliklerinin komutanı olarak görev yapıyordu. Goita, ABD’de özel kuvvetler eğitimi almış bir subay.

Fransa’ya yakın bir isim olarak bilinen devrik Cumhurbaşkanı

Yazının Devamını Oku

Tam 40 yıl sonra 12 Eylül’e bakmak

Geçen cumartesi günü 12 Eylül 1980 darbesinin 40’ıncı yıldönümüydü.

Bu vesileyle en üst düzeyde toplantılar düzenlendi, konuşmalar yapıldı, basında birçok haber ve değerlendirme yayımlandı. Bu tartışmalar 12 Eylül’e giden süreci, darbe gününü ve sonrasında yaşadıklarımızı bir kez daha hatırlamak, üzerinde düşünmek açısından bir vesile oluşturdu.

Kırk yıl, bir ülkenin ‘yakın tarihi’ne giren bir zaman kesitidir. Genç kuşaklar için geçmişte kalan uzak bir zaman boyutunu gösteriyor olsa da, bugün Türkiye nüfusunun sayıca hiç de azımsanmayacak bir kesimi bakımından hafızalarda bütün sıcaklığını koruyan bir dönemden söz ediyoruz. 12 Eylül’ün baskı ortamını yaşamış, hapse girmiş, işkencelerine maruz kalmış insanların çoğu hayattadır; aralarında bugün bulundukları kulvarlarda önemli görevler üstlenenler de var.

TSK’nın emir komuta hiyerarşisi içinde gerçekleştirdiği darbenin pek çok yönü bugün de tartışma konusu olmaya devam ediyor. Geriye dönüp baktığımızda, toplumun çoğunluğunun askeri müdahaleyi büyük bir rahatlama duygusuyla karşılamasına yol açan koşullar, cereyan eden hadiseler 2020 yılının algılama ölçülerini zorluyor. Şehirlerin, semtlerin, mahallerinin bölündüğü, silahlı sol ve sağ gruplar arasında meydana gelen olaylarda, saldırılarda her gün onlarca insanın öldüğü, toplu katliamların yaşandığı bir dönemdi.

Olayların yaygınlığı içinde gazetelerde günlük duyurulan ölüm vakası toplamları bile çoğunluk birbirini tutmuyordu.

Ülkenin her bir tarafını kaplamış olan şiddet ve kaos ortamı karşısında ülkenin başbakanı Süleyman Demirel ile ana muhalefet lideri Bülent Ecevit’in bir araya gelmekten kaçınmaları gerginliği, kutuplaşmayı daha da büyütüyordu. Darbeden bir gün önce 11 Eylül’de, TBMM’de 22 Mart 1980 tarihinde başlamış olan Cumhurbaşkanlığı seçiminin 124’üncü turu yapılmış ve yine sonuç alınamamıştı. Siyaset kadroları, ne yazık ki ülkeyi bir bütün olarak felce sokan ağır koşulların zorunlu kıldığı esnekliği ve uzlaşıyı sergileyip, demokratik zemin içinde bir çıkış yolu üretememiştir.

*

Buna karşılık liderlerin buluşup el sıkışmaları ülkenin içine girdiği şiddet sarmalını durdurmaya yeter miydi sorusu da haksız sayılmaz. Ayrıca, 12 Eylül öncesindeki gibi büyük bir çalkantının ortaya çıkışını ve bunun sorumluluğunu tek bir faktör üzerinden okuyabilmek, açıklayabilmek de mümkün değildir. 12 Eylül’le noktalanan süreç, pek çok iç ve dış faktörün bir araya gelmesinin ve hadiselerin akışına etki etmesinin yarattığı topyekûn bir siyasi ve toplumsal savrulmaydı. O dönemi hızlandıran bir dizi olayın tam olarak aydınlatılması için daha kat edilmesi gereken uzun bir mesafe var önümüzde. Bu yönüyle 12 Eylül’ün parantezi hâlâ açık duruyor.

Askeri darbeyi olağanüstü koşullar getirmiştir. Ancak 12 Eylül sabahı Türkiye kendisini bu kez bir başka olağanüstü halin içinde bulmuştur. Hadiselerin birden bıçak gibi kesilmesinin ardından Türkiye askeri rejim altında çok ağır bir baskı dönemine girmiştir. Temel hak ve özgürlüklerin, bu çerçevede basın özgürlüğünün askıya alındığı, siyasetin yasaklandığı, siyasetçilerin tutuklandığı, yaygın insan hakları ihlallerinin her bir tarafı kapladığı, işkencenin rutin, olağan bir uygulamaya dönüştüğü karanlık bir dönem hüküm sürmüştür. Hatırlanmasını insan yüreğinin kaldırmayacağı, ölümlerle sonuçlanan dehşet verici işkence yöntemleri uygulanmıştır.

Yazının Devamını Oku