GeriSedat ERGİN Akar, ‘FETÖ’cü albay YAŞ’ta nasıl general oldu’ sorusuna ne yanıt verdi
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Akar, ‘FETÖ’cü albay YAŞ’ta nasıl general oldu’ sorusuna ne yanıt verdi

Geçen cumartesi günü öğleden sonra iki meslektaşımla birlikte Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ile uzun bir sohbet yapma imkânı buldum. Kendisine FETÖ ile mücadeleden ABD ile S-400 anlaşmazlığına, son Almanya gezisinden Libya’daki Türk askerlerinin geleceğine kadar birçok konuda soru yöneltme fırsatım oldu. Sohbetin önemli bir bölümü TSK’nın FETÖ’ye karşı yürütmekte olduğu mücadeleyi konu aldı.

Milli Savunma Bakanı Akar, öncelikle 15 Temmuz darbe girişiminden sonra gerçekleşen büyük tasfiyenin yol açtığı personel açığına rağmen TSK’nın giriştiği askeri harekâtlarda ortaya koyduğu performansın çok başarılı olduğunu özellikle vurguladı.

Örnek olarak, Hava Kuvvetleri’nde ihraçlardan sonra ciddi bir pilot açığının ortaya çıktığını belirtirken, “Ortalamaya vurulursa, 100 pilottan 80’i gitti. O zaman 5 pilotun yaptığı işi bugün 1 pilot yapıyor ve adeta tarih yazıyorlar” diye konuştu Hulusi Akar. Keza, Deniz Kuvvetleri’nin geçen yıl Doğu Akdeniz’deki seyir süresinin “son yirmi yılın en yüksek düzeyinde” gerçekleştiğine dikkat çekti.

Akar, ‘FETÖ’cü albay YAŞ’ta nasıl general oldu’ sorusuna ne yanıt verdi

FETÖ BİR ORDUNUN BAŞINA GELEBİLECEK EN BÜYÜK MUSİBET

Bakan, FETÖ ile mücadelede örgütle bağlantılı olduğu ortaya çıkan personelle ilgili bilgiler geldikçe gereken neyse tereddütsüz bir şekilde yapıldığını belirtirken, şu dökümü paylaştı: “15 Temmuz sonrasında bugüne dek toplam 21.147 personel ihraç edilmiştir. Bunun 150’si general-amiral düzeyindedir. 9.373’ü subay, 9.923’ü astsubay, 1.255’i uzman erbaş-er, 446’sı da memur-işçidir. Bu toplam içinde 5.850’si hakkındaki işlem doğrudan bakan tasarrufuyla gerçekleştirilmiştir. Ayrıca daha önce emekli olmuş 1.639 askerin rütbesi alınmıştır. Bu arada, haklarındaki idari işlemler devam eden 3.275 kişi geçici olarak uzaklaştırılmıştır.”

Akar, “TSK komuta grubunun bir bütün olarak, tam bir kararlılık içinde Anayasa ve kanunlar çerçevesinde Cumhuriyet başsavcılıkları ve istihbarat kuruluşlarımızla koordine bir şekilde FETÖ ile mücadeleyi büyük bir hassasiyet ve kararlılık içinde yürütüyor” vurgusunu da yaparak şöyle konuştu:

“FETÖ bir ordunun başına gelebilecek en büyük musibettir. Bir savaşa girdiğinizde 5 gün sürebilir, bir ay sürebilir ama her savaş bir noktada biter. 15 Temmuz darbe girişimi de 18 saat içinde bitmiştir. Ancak FETÖ ile mücadele bitmemiştir. Hâlâ içimizde şüpheliler var mı? Var... Bilgi, belge geldikçe derhal işlem yapmaya devam edeceğiz.”

SORUŞTURMA GEÇİREN ALBAY NASIL GENERAL OLDU?

Akar’ın bu açıklaması üzerine ben de Serdar Atasoy adındaki bir kurmay albayın geçen ağustos ayındaki YAŞ’ta tuğgeneralliğe terfi etmesi ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nda istihbarat başkanlığına atanmasından sonra FETÖ’cü olduğunun ortaya çıkması hadisesini kendisine sordum. Konunun kamuoyunda tartışma konusu haline geldiğini belirterek, “Böyle bir kişinin nasıl terfi edebildiği sorusu tartışılıyor...” diye ekledim.

Akar, ‘FETÖ’cü albay YAŞ’ta nasıl general oldu’ sorusuna ne yanıt verdi

Milli Savunma Bakanı, “Bu kişi ile ilgili bilgi ve belgelerin gelmesiyle ilişiği kesilmiştir” diye yanıtladı.

Mülakatın bundan sonraki soru-cevap bölümü şöyle geçti:

- Ancak açık kaynaklara yansıyan bilgilere göre kendisi 2017’de FETÖ ile bağlantılı olduğu iddiaları çerçevesinde soruşturma geçirmiş.

AKAR: Ancak sonradan savcılıktan kovuşturmaya yer olmadığına dair 2019 yılında kesin karar verilmiş. YAŞ’ta terfi öncesi istenen bilgi ve belgelerde herhangi olumsuzluk görülmediği için terfisine engel bir durum bulunmamıştır. Ancak, daha sonra ilgili kurumlardan (İstihbarat, Emniyet) gelen bilgiler üzerine gerekli işlem yapılarak TSK ile ilişiği hemen kesilmiştir. TSK olarak içimizde hiçbir haini taşımamak konusunda kararlıyız.

- Yine açık kaynaklara yansıyan bilgilere göre YAŞ’tan sonra bu şahıs Kara Kuvvetleri Komutanlığı İstihbarat Başkanlığı’na tayin edilmiş, ancak fiilen bu göreve başlatılmamış. Doğru mu?

AKAR: Doğru. Başka bir birimde değerlendirilmişti.

Özetle, Milli Savunma Bakanı, bu kişinin geçen ağustos ayında YAŞ’ta generalliğe terfi ettirildikten sonra yine geçen ağustos ayında Kara Kuvvetleri İstihbarat Başkanlığı görevine atanmasına rağmen bu kritik göreve başlatılmadığını teyit ediyor.

YORUM: Akar’ın bu ifadesi, FETÖ bağlantısı sonradan kendi itirafıyla ortaya çıkan bu kişiyle ilgili sıkıntılı bir durumun daha o zamandan fark edildiğine işaret ediyor.

BIDEN YÖNETİMİNDEN ‘REEL POLİTİK’ BEKLENTİSİ, ANCAK YPG SORUNUNUN ÇÖZÜMÜ ZORUNLU

MİLLİ
Savunma Bakanı Akar’ın yeni ABD yönetimine bakışında ‘reel politik’ faktörünün eninde sonunda baskın çıkacağı ve ABD’nin Türkiye ile ilişkilerinde makul bir çizginin hâkim olacağı beklentisi belirgin bir şekilde hissediliyor. Bakan, “Reel politiğin bir parçası da Amerika’nın kendisidir. Türkiye ile ittifak yapmaları onların lehinedir, Batı’nın lehinedir” diye konuşuyor.

Akar, Biden yönetimine bakışını şöyle açıklıyor:

“ABD’nin yeni Başkanı Joe Biden dış politika konularını bilen, bu alanda tecrübesi olan, tam sekiz yıl başkan yardımcılığı görevinde bulunmuş bir şahıstır. Ortadoğu’yu bilen birisidir. Kendisinin başkan olarak dosyalara el attıktan sonra reel politiğe uygun bir şekilde hareket etmesini bekliyoruz.

Ayrıca, altını çizmek istediğim bir konu da şu: Bize yaptırım uyguladıkları yasanın adında ‘Hasımlara karşı’ ifadesi yer alıyor. ABD’nin stratejik ortağı olan, NATO’daki müttefiki Türkiye’ye ‘hasım’ sıfatının yakıştırılmasını kabul etmiyoruz. Böyle bir şey nasıl olabilir?

Biz ABD’deki yeni yönetimin makul bir çizgiye geleceğini düşünüyoruz. Bu konuda umutluyuz. İşbirliğimizin stratejik ortak ve müttefikliğin ruhuna uygun bir seviyeye gelmesini arzu ederiz. NATO’nun güvenliği bakımından da gereken budur.”

ABD İSTİHBARATININ YPG-PKK İLİŞKİSİNİ BİLMEMESİ DÜŞÜNÜLEMEZ

Akar’ın ABD’nin yeni Savunma Bakanı Orgeneral Lloyd Austin’ı 2013-2016 yılları arasında ABD’nin Ortadoğu’dan da sorumlu Merkez Komutanı (CENTCOM) olarak görev yaptığı dönemden tanıdığı anlaşılıyor. Akar, bu dönemin bir bölümünde (2015-16) Ankara’da Genelkurmay Başkanı görevindeydi. Lloyd’u bakan olduktan sonra da kendisine bir mektup göndererek göreve gelmesinden dolayı kutlamış.

Ancak ABD ile ilişkilerin düzelmesi için YPG meselesinin çözümünü temel bir zorunluluk olarak görüyor Akar:

“ABD ile ilişkilerde en çok hassas olduğumuz konu bu ülkenin PKK’nın Suriye’deki kolu YPG’ye verdiği destektir. Biz ABD ile yürüttüğümüz görüşmelerde S-400’ler konusunda bir çözüm bulabiliriz. Ama YPG konusunda, gerçekleri görmelerini bekliyoruz. Bir çözüm bulamazsak ABD ile ilişkilerde hiçbir yere gidemeyiz. Şurası bir gerçek: YPG, PKK’dan, Kandil’den talimat alıyor. ABD’nin YPG’nın PKK’sız bir oluşum olduğu yolundaki tezlerinin hiçbir inandırıcılığı yoktur. Amerikan istihbaratının YPG ile PKK arasındaki ilişkileri görmemesi düşünülemez.”

ABD’YE: DEAŞ İLE MÜCADELE İÇİN YPG DEĞİL, BİZLE İŞBİRLİĞİ YAPIN

- Bakan, ayrıca bir sorum üzerine son zamanlarda Fırat Kalkanı bölgesi ve Afrin’de meydana gelen ve çok sayıda sivilin ölümüne yol açan intihar eylemi şeklindeki bomba saldırılarını YPG’lilerin yaptığı konusunda ‘bir tereddütlerinin olmadığını’ söylüyor. Bu saldırıların sınırlı bir kısmını DEAŞ’ın yapmış olabileceğini belirtiyor.

Akar, ‘FETÖ’cü albay YAŞ’ta nasıl general oldu’ sorusuna ne yanıt verdi

Akar, yeni yönetime şu mesajı veriyor: “Amerikalılar bize DEAŞ’la mücadele etmek amacıyla YPG ile işbirliği yaptıklarını söylüyorlar. Biz de onlara YPG’yi kullanmamalarını, DEAŞ ile mücadele için bizimle işbirliği yapmalarını söyledik. Sulh sükûn sağlamak üzere işbirliği yapmaya hazır olduğumuzu yüz kere söyledik.”

TSK’NIN LİBYA’DAKİ VARLIĞINDA SIKINTI YOK

- LİBYA’daki krize siyasi bir çözüm bulma çalışmaları çerçevesinde varılan mutabakatlar çerçevesinde bu ülkedeki yabancı askeri güçlerin çekilmesi gerektiği yolunda kararlar da alınıyor. Akar’a bu durumu hatırlatıp, “Bu gelişmeler Türkiye’nin Libya’daki askeri varlığını nasıl etkileyecek” diye sorduğumda şu yanıtı aldım:

“TSK, oradaki meşru hükümetin daveti üzerine Libya’da bulunuyor. Dolayısıyla ‘yabancı savaşçı’ (foreign fighters) statüsüne girmiyor. Mevcut anlaşma yeni hükümetle de devam edecektir. Bizim verdiğimiz askeri eğitim faaliyetleri de devam edecektir. Uluslararası hukuk bakımından bir sorun yok.”

KANDİL’DEN TERÖR BAYRAĞINI İNDİRMEK LAZIM

- MİLLİ Savunma Bakanı, geçen ay Irak’a ziyarette bulunarak PKK’nın bu ülkedeki faaliyetlerinin sınırlanmasını konu alan bir dizi görüşmede bulunmuştu. Akar’ın kendisiyle yaptığımız sohbetteki açıklamaları, önümüzdeki dönemde PKK’nın -merkezinin bulunduğu- Kandil’deki varlığının sona erdirilmesinin Türkiye açısından somut bir hedefe dönüşmekte olduğuna işaret etti.

Bakan, bu konuda şunları söyledi: “Kandil mitinin bitmesi lazım. Kandil’deki terör bayrağını oradan indirmek ve yırtmak lazım. Biz bu konuda Irak ile her türlü işbirliğini yapmaya hazırız.”

ALMANYA’YA UYARI: ‘BU FETÖ BİR GÜN SİZİN DE BAŞINIZA BELA OLUR’

MİLLİ Savunma Bakanı Akar, geçen hafta Berlin’e yaptığı ziyarette Alman mevkidaşı Annegret Kramp-Karrenbauer ile yaptığı görüşmeden memnun görünüyor. Üç saat kadar süren, geniş gündemli görüşmenin olumlu bir ortamda geçtiğini belirtiyor.

Akar, ‘FETÖ’cü albay YAŞ’ta nasıl general oldu’ sorusuna ne yanıt verdi

Akar’ın aktardığı ilginç bir nokta, Alman Bakan’ın Türkiye’nin muhtelif askeri harekâtlarını kastederek kendisine “Türkiye’nin neden tek başına hareket ettiği” gibi bir soru yöneltmiş olması. Akar, “Bu görüşün kesinlikle doğru olmadığını örneklerle anlattık. 2011’den itibaren Arap Baharı’nın ortaya çıkmasından sonra hep müttefiklerimizle beraber hareket etme çabası içinde olduğumuzu, ancak bu çabamızın karşılık görmediğini söyledik” diye konuşuyor.

Akar’ın verdiği örneklerden biri, Suriye’de DEAŞ’a karşı askeri mücadelenin başlangıçta Türkiye ile başını ABD’nin çektiği uluslararası koalisyon tarafından birlikte yürütülmesinin kararlaştırılmasına karşılık, Amerikan tarafının sonradan tutum değiştirmiş olması. Akar, bu konuda şunları söylüyor:

“Bu konuda askeri makamlar arasında yapılan planlama çalışmalarında askeri işbirliğinde uygulanacak gerekli operasyonel prosedürlerin büyük bir bölümü üzerinde, -kesin bir rakam olmasa da 10’da 7’si diyelim- mutabakat da sağlanmıştı. Son anda vazgeçtiler. YPG ile anlaştılar. Ardından biz “Geliyor musunuz” dedik ve onlar (ABD) gelmeyince biz 2016 Ağustos ayında Fırat Kalkanı harekâtını başlattık. Bu gerçekleri muhatabımıza altını çizerek aktardık.”

“Bugün ne yazık ki Batı dünyasında görülmek istenmeyen bir gerçek var, o da DEAŞ’la göğüs göğüse çarpışan tek NATO ordusu Türk ordusudur” dedikten sonra devam ediyor Akar:

“Uluslararası koalisyonun havadan yaptığı harekâtları ayrı tutalım, başka hiçbir NATO ordusu DEAŞ ile karada sahada savaşmamıştır. Suriye’de 3 bin DEAŞ’lıyı etkisiz hale getirdik. Irak’ta da 700 dolayında DEAŞ’lı etkisiz hale getirildi. Toplamda 4 bine yakın DEAŞ’lı, TSK tarafından etkisiz hale getirilmiştir. Keza Türkiye’nin DEAŞ’la iltisaklı olduğu değerlendirilen 100 bin kişiyi sınırlarından içeri sokmadığını, ayrıca 9 bin kişiyi de sınırlarından dışarı çıkarıp deporte ettiğini de unutmayalım.”

Akar, ayrıca Almanya’nın PKK konusunda attığı adımların yeterli olmadığını da muhatabına söylemiş. Bir başka uyarı FETÖ konusunda gitmiş: “FETÖ’nün Avrupa’da en yoğun bulunduğu ülkenin Almanya olduğunu söyledik. Ayrıca, kendilerine ‘Bunları tanımıyorsunuz, nasıl çalıştıklarını bilmiyorsunuz. Bunlar beş yıl sonra sizin başınıza bela olur’ dedik.”

ASKERİ ALIMLARLA İLGİLİ SIKINTILARIN DÜZELTİLMESİNİ BEKLİYORUZ

NATO vurguları ön plana çıkarken Karrenbauer, “Doğu Akdeniz’de Türkiye ile Yunanistan arasında bir çatışmanın NATO’yu zayıflatacağını, ittifakı olumsuz etkileyeceğini, bu çerçevede Türkiye ile Yunanistan arasındaki görüşmelerin başlamasından memnuniyetini” belirtiyor.

Karrenbauer, geçen hafta görüşmelerden sonra bazı “zor konular”ın da görüşüldüğünü açıklamıştı. Akar da “Savunma Sanayi meselelerini de konuştuk, askeri alımlarla ilgili bazı sıkıntıların düzeltilebileceğini görüştük” diyerek, bazı sıkıntıların varlığını gizlemiyor.

Akar, “Bu alandaki sorunları açar mısınız?” sorumuza şu yanıtı verdi:

“Türkiye’nin alacağı bazı askeri malzemelerin ihraç izinleriyle ilgili sorunlar çıkabiliyor. Bu Almanya’nın iç siyasetindeki bazı olumsuz tutumlardan kaynaklanıyor. Yüzlerce askeri malzeme söz konusu, tank motorları, obüs bataryalarının motorları da dahil olmak üzere... Biz bu konudaki listeyi verdik, beklentimizin yerine getirileceği konusunda umutluyuz, bekliyoruz. Biz şunu da söyledik, bazı araç gereçleri başka yerlerden de alabileceğimizi belirtip, ‘ama oradan alırsak daha iyi olur’ dedik.”

BASKINDAN SONRA BAKANLAR ARASINDA TELEFON HATTI

Bu arada, AB’nin Libya’ya BM silah ambargosunu denetlemek amacıyla Akdeniz’de yürüttüğü IRINI harekâtı kapsamında, geçen kasım ayında Alman askerlerinin Akdeniz’de Türkiye’ye ait bir ticari gemiye baskın düzenlemesi hadisesi de iki bakanın görüşmesinde gündeme gelmiş.

Akar, “Bu konu konuşuldu ve iki taraf arasında bir daha bir yanlış anlama, bir yanlışlık olmaması için yakın temasta olmamızın önemi konusunda mutabık kaldık. İkimiz de ‘Bir daha olmasın’ dedik ve bunu önlemek üzere birbirimize şahsi telefonlarımızı verdik, böyle durumlarda birbirimizi doğrudan aramak üzere...” diye konuşuyor.

Bakan, bu konuda şunları da söylüyor: “IRINI tek yanlı meşruiyeti tartışmalı bir harekâttır. Ayrıca adil değildir, çünkü siz denizde kontrolü kurmaya çalışırken, havadan Hafter’e muazzam bir destek gidiyor. Buna ne yapacaksınız? Meseleyi böyle koyduğumuzda cevap yok. Bu arada, ticari gemimizde yapılan usulsüz arama, hiçbir şeyin bulunamamış olması itibarıyla bizim için yüz akıdır...”

‘S-400’LERE GİRİT MODELİ UYGULAYALIM’

HULUSİ
Akar’ın Almanya gezisinde NATO dayanışması önemli bir ortak payda olarak belirdi. Peki ABD, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemleri almasını NATO’nun uyumu açısından bir zafiyet olarak görüp eleştirirken, Avrupalı NATO müttefikleri bu konuyu Türkiye’ye açıyorlar mı?

Akar, ‘FETÖ’cü albay YAŞ’ta nasıl general oldu’ sorusuna ne yanıt verdi

“Hayır, S-400 konusu diğer NATO ülkeleri tarafından önümüze getirilmiyor” diye yanıtlıyor Akar.

Milli Savunma Bakanı, geçen sonbaharda yaptığı bazı açıklamalarda “S-300 sistemi, NATO ittifakı içinde nasıl kullanılıyorsa Türkiye’nin de S-400’ü aynı şekilde kullanabileceğini” belirtmişti. Bununla kastettiği Yunanistan’ın Girit Adası’nda bulundurduğu Rus yapımı S-300 hava savunma sistemleriydi.

Bakana “Türkiye’deki S-400’ler için Girit’teki S-300’ler modeli geçerli olabilir mi?” diye sorduğumda şu yanıtı aldım:

“Evet olabilir. Ayrıca konu sadece Girit’teki S-300’ler de değildir. Varşova Paktı üyesi olup sonradan NATO’ya katılan birçok Avrupa ülkesinde hâlâ Sovyet döneminden kalma silah sistemleri var. Bu silahlar da pekâlâ NATO içinde sistemde tutuluyor. Biz de bunu söyledik, Girit’teki S-300’lerde nasıl bir model kullanılıyorsa, bunu müzakereye açığız dedik.”

Akar, bu müzakerelere NATO’nun da katılabileceğini belirterek, şunları söylüyor:

“Bu görüşmelerin NATO şemsiyesi altında yapılabileceğini söyledik. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg de bu konuya olumlu bir şekilde yaklaştığını belirtti. Ancak ABD tarafından böyle bir çalışma grubunun kurulmasına olumlu bakmadıkları yolunda açıklamalar yapıldı. Bu arada, ABD’nin S-400’ler konusundaki tutumunda meselenin ticari yönünü de görmeliyiz. Türkiye’nin, Rusya’dan S-400 almasıyla başka ülkelerin de alması yönünde bir yol açılmış oluyor. Ticari nedenlerle de bunun başka ülkeler tarafından tekrarını önlemek için böyle bir yolun açılmasını durdurmak istiyorlar.”

‘Girit modeli’nden söz ederken, bu modelin kritik bir yönüne de değinmeliyiz. Bakana “Girit’teki S-300’lerin sürekli operasyonel olmadığı, çoğunluk depoda tutulduğu biliniyor” diye hatırlattığımda, şu yanıtı aldım:

“Sürekli kullanacağız diye bir şey yok ki. Bu sistemler tehdit durumuna göre kullanılır. Ona biz karar veririz.”

X

Entübe edilirken yoğun bakım odasına son kez bakmak

Doktorunuz, kanınızdaki oksijen oranı kritik eşiğin altına düştüğü için akciğerinizin desteksiz çalışamayacağını söylüyor. Artık entübe edilmeniz, solunum cihazına bağlanmanız gerekiyor.

COVID-19 hastası olarak başka bir seçeneğiniz yok. Ağzınızdan içeri sokularak nefes borunuzdan akciğerlerinize doğru yerleştirilecek bir borudan verilecek oksijenle sizi hayata bağlamaya çalışacaklar. Bu sıkıntılı işlemi yapabilmek için önce anestezi ile sizi bayıltacaklarını söylüyorlar.

Birazdan bilincinizin kapanacağı gerçeği ile karşı karşıyasınız. Bilincinizin bir daha açılıp açılmayacağını bilmeden son bir kez çevrenize bakıyorsunuz.

Hasta yatağınızın çevresinde toplanmış yoğun bakım uzmanı doktor, kısa bir süre sonra anestezi ve ardından entübasyon işlemlerine katılacak sağlık personelini görüyorsunuz.

Bu, yoksa hayata son bakışınız mı?

*

Sonrasında bilincinizin kapanmasıyla birlikte girdiğiniz o derin uykuda ölüm ile yaşam arasındaki belli belirsiz bir çizginin üzerindeki yolculuğunuz başlıyor. Çizginin öbür tarafına da geçebilirsiniz, bu tarafında da kalabilirsiniz.

Bazen yeniden gözünüzü açabiliyorsunuz. Çok uzun sürmüş, kaybolmuş bir zamanın ardından uyandırıldığınızda, yapılan kontrolden sonra doktorunuz artık desteğe ihtiyacınızın kalmadığını söylüyor. Rahat nefes alabildiğinizi hissediyorsunuz. Şanslısınız, hayata döndünüz...

Ancak bazen bağlandığınız monitörün ekranında kalp atışlarınızı gösteren düzenli ritmik hareketler birden düz bir çizgiye dönüyor. Düz bir çizgi ve onu tamamlayan kesintisiz düz bir ses...

Yazının Devamını Oku

Nüfus faktörüne göre vaka sayısında Uruguay’dan sonra dünya ikincisiyiz

COVID-19 salgınında düşündürücü tablo

Tablonun bugünkü vahim noktaya nasıl bir seyir içinde geldiğini görebilmek bakımından grafiklere yalnızca göz atmak yeterli. Sağlık Bakanlığı’nın resmi verilerine dayanılarak hazırlanan bu grafik, 1 Mart tarihinde kademeli normalleşmeye geçiş kararının açıklanmasından sonra COVID-19 vakaları ve bu vakalardan kaynaklanan vefat sayılarında bir buçuk aylık bir süre içinde nasıl bir patlama yaşandığını çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor.

Rakamlar üzerinden anlatmamız gerekirse, 1-7 Mart haftasında toplam 78 bin 829 olan vaka sayısı yedi hafta sonunda geçen hafta 419 bin 436’ya yükselmiştir. Tam 5.3 kat bir artış söz konusudur.

Vefat sayısına baktığımızda, 1-7 Mart haftasında toplam 461 olan vefat sayısı, 12-18 Nisan aralığında geçen hafta 1.987’ye çıkmıştır. Artış 4.3 kattır.

Grafikte yer vermediğimiz iki ayrı kategori bu tabloyu tamamlıyor. Yeni vakalar içinde belirti gösteren ve “hasta” diye tanımlanan vakalara ilişkin kategoride 1-7 Mart haftası toplamı olarak 4 bin 822 sayısı açıklanmıştı. Geçen hafta bu toplam 20 bin 30’du. Burada da 4.15 kat bir artış meydana gelmiştir.

Sağlık Bakanlığı’nın paylaştığı bir başka kategori olan ve durumu ağır bir şekilde seyredenleri gösteren “ağır hasta” sayısındaki yükselişe baktığımızda da şu tabloyla karşılaşıyoruz: 1 Mart tarihinde Türkiye’deki bütün hastanelerde toplam 1.215 ağır hasta varken, önceki akşam itibarıyla bu sayı 3 bin 275’e yükselmiştir. Artış 2.7 kattır.

YENİ VAKALARDA İKİNCİ DALGANIN İKİ KATINA ÇIKILDI

Bu verileri geçen kasım-aralık aylarında yaşadığımız salgının ikinci dalgasıyla karşılaştırdığımızda rakamların nasıl tırmandığını daha da çarpıcı bir şekilde görebiliyoruz. Karşılaştırma bize şunu anlatıyor: İkinci dalgada vaka sayısının en yüksek kaydedildiği hafta 30 Kasım-6 Aralık arasıydı ve toplam sayı 220 bin 667 olarak duyurulmuştu. Vakaların yükselmesi nedeniyle 30 Kasım’da açıklanan kısıtlama önlemleri sonrasında bu kategoride düzenli bir düşüş yönelişine girilmişti.

Oysa içinde bulunduğumuz üçüncü dalgada, geçen hafta 419 bine tırmanan vaka toplamı, ikinci dalgadaki pik noktasının neredeyse iki katına çıkıldığını gösteriyor.

Yazının Devamını Oku

Yıldırım Akbulut’a veda etmek...

1972 yılı, 12 Mart ara rejim dönemiydi.

Erzincan’da akşam alkolü fazla kaçıran muhasebeci Necdet Aksu, yolda çevirme yapan polise kafa tutup küfredince, kendisini Yenişehir Karakolu’nda buldu. Burada polisler tarafından dövüldü, falakaya yatırıldı.

Maruz kaldığı mağduriyet nedeniyle şikâyette bulunmak isteyen Aksu, o dönemde Erzincan’da Adalet Partisi’nin il başkanlığını da yapmakta olan avukat arkadaşı Yıldırım Akbulut’un kapısını çaldı. Akbulut’un davayı üstlenmesiyle önce Hükümet Tabipliği’nden el ve ayaklardaki darp izlerini tespit eden bir rapor alındı.

Akbulut, sadece polisleri dava etmekle kalmadı, dönemin İçişleri Bakanı Ferit Kubat’a 43 imzalı bir protesto telgrafı çekerek, hem olayı aktardı hem de karakollarda halka kötü davranıldığı konusunda şikâyette bulundu. Davada iki komiser muavini üçer ay hapis cezasına çarptırıldı.

Gazeteci Faruk Bildirici’nin “Siluetini Sevdiğimin Türkiyesi” başlıklı kitabında yer verdiği ve aynı zamanda kendi web sitesinde de yayımladığı ayrıntılı Yıldırım Akbulut biyografisinden aktardığım bu olayda, geçen çarşamba günü 86 yaşında kaybettiğimiz Erzincanlı politikacı, haksızlığa baş eğmeyen, cesur bir kimlikle karşımıza çıkıyor.

Özellikle bir ara rejim döneminde Erzincan’daki bir avukatın karakolda yaşanan bir falaka hadisesi üzerine başlattığı hak arama mücadelesi, o günlerin koşulları ve yerleşik zihniyeti altında pek emsali olmayan bir tavır olarak görülmelidir.

Ancak ANAP’ın İçişleri Bakanı olduğu (1984-87) dönemde Polis Yetki ve Selahiyetleri Yasası üzerindeki değişiklikler görüşülürken, polisteki işkence uygulamalarıyla ilgili suçlamalar karşısında Akbulut’un Meclis kürsüsünden “Biz kimseye işkence yapıldığını kabul etmiyoruz” diye konuşma noktasına gelmesi, geçmişteki öyküsünden uzaklaşan bir durumu gösteriyordu.

ERZİNCAN’DA ANAP’I KURUYOR

Önceki gün Ankara’daki “

Yazının Devamını Oku

Uzun süre amiraller bildirisini tartışmaya hazır olalım

Emekli 104 amiralin Montrö Sözleşmesi ve tarikat mensubu “Sarıklı Amiral” vakasıyla ilgili olarak görüşlerini kamuoyuyla paylaşmak amacıyla yayımladıkları bildirinin tetiklediği gelişmeler ve bu çerçevede yürütülen darbe tartışmaları geçen hafta başında Türkiye’nin gündemine ciddi bir şekilde yerleşmişti.

Aynı zaman kesitinde Türkiye’yi yaşamsal bir şekilde ilgilendiren COVID-19 vakaları ve salgınla bağlantılı vefat sayılarındaki bir tırmanışa da tanıklık ettik. Hatırlayalım, emekli amiraller bildirisi 3 Nisan Cumartesi akşamı geç saatlerde yayımlandı ve ardından 5 Nisan Pazartesi sabahı erken saatlerde 10 amirale yönelik gözaltı işlemleri yapıldı.

Kayıtlara göre, bunu izleyen gün (6 Nisan), COVID-19 vakaları 50 bini sınırına (49 bin 584) dayandı ve üçüncü dalgada vefat sayısı 211 kayıpla ilk kez 200 eşiğini geçti. Bir gün sonra (7 Nisan) vaka sayısı 54 binin üstüne çıkarken, vefat sayısı da 276 olarak açıklandı.

Buna karşılık, geriye dönüp baktığımızda bu zaman aralığında iktidar cenahından yöneltilen darbecilik suçlamaları üzerinden Türkiye’nin gündeminin önemli ölçüde emekli amiraller bildirisine ve yürütülen gözaltı işlemlerine kilitlendiğini görüyoruz.

Yalın bir tespitle, 104 amiral bildirisinin yarattığı türbülansın COVID-19 salgınının vakalarda 50 bin eşiğinin geçildiği tehlike tablosunun üstüne çıktığını, ortalığa yayılan bulutun her şeyin üstünü kapladığını söylemek hata olmaz.

Gözaltına alınan 10 amiralin gözaltı sürelerinin dört gün daha uzatılması gibi çok sık rastlanmayan bir tasarrufun ardından, davet yoluyla çağrılan diğer 4 amiralle birlikte ifadelerin alınmasından sonra şüphelilerin hepsi 13 Nisan Salı günü sabaha karşı Sulh Ceza Hâkimliği kararıyla serbest bırakılmıştır.

Daha sonra bu konunun gündemdeki yerinin aşağı doğru inişini izledik. Bu şekildeki seyri, hadisenin üzerinde durulması gereken yönlerinden biridir.

*

Bu durum kuşkusuz dosyanın gündemden çıktığı anlamına gelmiyor. Devam eden soruşturma sonunda, savcılık makamının -bir takipsizlik kararı vermediği takdirde- önümüzdeki dönemde bir iddianameyle dosyayı mahkemeye havale etmesi muhtemeldir.

Yazının Devamını Oku

Rusya, Suriyeli Kürtler ve ‘Zorla aşk olmaz’ meselesi

Geçen 18 Mart’ta bu köşede yayımlanan yazımın başlığı “Rusya Fırat Kalkanı bölgesini hedef alıyor, neden?” şeklindeki bir soruydu.

Konu, Rusya’nın bir süredir balistik füzelerle Suriye’de Türkiye’nin desteklediği silahlı muhalif grupların kontrolündeki “Fırat Kalkanı” bölgesinde Cerablus ve El Bab civarındaki bazı hedefleri vurmasıydı. Bu hedeflerin hepsinin ortak noktası, portatif petrol rafinerilerinin bulunduğu ve burada imal edilen ürünlerin, ağırlıklı olarak mazot ticaretinin yapıldığı yerler olması.

Sahadan gelen bazı fotoğraflarda saldırı sonrasında çıkan yangında kısmen kömürleşmiş petrol tankerlerinin görüntülerinden Rusya’nın verdiği hasarın ciddiyet derecesi okunabiliyordu.

Bu yazının çıkmasından üç gün sonra 21 Mart tarihinde Rusya bu kez savaş uçaklarıyla İdlib’deki bazı hedefleri vurdu. Vurulan yerlerden biri, Hatay’dan İdlib’e geçiş veren Cilvegöz sınır kapısına altı kilometre uzaklıktaki Sarmada yerleşimi civarındaki bir mazot tüp dolum tesisiydi.

Yine akaryakıt meselesi... Karşımıza çıkan tabloda, Rusya’nın Suriye’nin kuzey batısında Esad rejiminin kontrolü dışındaki bölgelerde yürümekte olan petrol ticaretinin bazı merkez noktalarını hedef aldığını görüyoruz.

KRİTİK MESELE, FIRAT’IN DOĞUSUNDAKİ PETROL KUYULARI

Başlıktaki soruya yazımın içinde birden çok yanıt vermeye çalışmıştım. Galiba olayın gerisinde şu mesele de yatıyor. Suriye’de petrol Fırat’ın doğusunda, yani ABD’nin kontrolü altındaki topraklarda çıkıyor. Bu bölgede sahaya hâkim olan başat aktör, PKK’nın Suriye’deki uzantısı YPG’nin ana omurgasını oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG). Bu bölgede bir Amerikan petrol şirketi de faaliyet gösteriyor.

Çıkartılan ham petrolün bir bölümünün mazot elde etmek için işletilmek üzere Fırat’ın batısındaki bölgelere de taşındığı anlaşılıyor. Bu çerçevede petrolün bir kısmı, kuzeyde Suriye Milli Ordusu’nun (eski adıyla ÖSO) kontrol ettiği “Fırat Kalkanı” bölgesinde faaliyet gösteren derme çatma rafinerilerde işlenip piyasaya sürülüyor. Bu ticaret, Fırat’ın batısında ısınma, jeneratörlerden elektrik üretimi ve ekonomik faaliyet açısından önem taşıyor.

Gelgelelim Fırat’ın doğusunda çıkartılan petrolün güneyde rejimin kontrolündeki topraklara geçmesi ABD tarafından sıkça engelleniyor. Çünkü, ABD

Yazının Devamını Oku

Suriye iç savaşı, Avrupa’yı ve Türkiye’nin dış ilişkilerini de dönüştürdü

Suriye’deki iç savaşın patlak vermesinin onuncu yıldönümü ile Avrupa Birliği’nin Türkiye ile ilişkilerin geleceğini görüştüğü son zirvesi öncesindeki hazırlık müzakereleri aynı günlere denk geldi geride bıraktığımız haftalarda. Bu konuları eşzamanlı bir şekilde izlemeye çalışırken, aslında her iki dosyanın bugün itibarıyla ne kadar iç içe geçmiş olduğunu bir kez daha gözlemek birçok bakımdan düşündürücüydü.

AB zirvesi öncesinde Türkiye’nin en önemli beklentilerinden biri, 18 Mart 2016 tarihli Türkiye-AB mutabakatının güncellenmesi yönünde mesafe alınmasıydı. Bu mutabakat, son tahlilde Türkiye üzerinden AB kapılarına yönelmek isteyen Suriyeli göçmenlerin Avrupa’ya düzensiz geçişlerini önlemek amacıyla hazırlanmış bir metin. Ancak bu anlaşmaya yönelik özellikle Almanya üzerinden yürütülen müzakereler, Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin gündemindeki sorunların çoğunu içine alan bir büyük pazarlığa dönüşmüştü.

Sonuçta bugün “18 Mart Belgesi”dediğimizde, yalnızca Suriyeli sığınmacıların Avrupa’ya geçişlerinin durdurulması, bunun karşılığında AB’nin Türkiye’ye mali yardım yapması konuları aklımıza gelmiyor. Aynı zamanda, bu mutabakat metninde ayrı başlıklar halinde düzenlenen Türk vatandaşlarına vize kolaylığının getirilmesi, Türkiye ile AB arasındaki 1995 tarihli gümrük birliği anlaşmasının güncellenmesi gibi konuları da anlıyoruz. Bir başka anlatımla, Türkiye-AB dosyasının bir dizi kritik konusu göçmen meselesi ağırlıklı bir anlaşmanın neredeyse birer alt başlığı konumuna indirgenmiştir.

Hatırlayalım, eskiden Türkiye-AB ilişkisinden söz ederken yol gösterici metin olarak 1963 tarihli Ankara Antlaşması’na atıf yapılırdı. Şimdilerde bu ilişki tartışıldığında daha çok 18 Mart Mutabakatı’na yapılan referansları duyuyoruz.

SOVYETLER’İ ÇEVRELEMEKTEN MÜLTECİLERE SET OLMAYA

 İşaret ettiğimiz bu değişim bile Suriye iç savaşının Türkiye ile AB arasındaki ilişkinin yapısını tek başına nasıl dönüştürmüş olduğunu göstermesi bakımından yeterlidir. Geçmişte AB’nin Türkiye’ye bakışında jeopolitik mülahazalar ve ülkenin büyük bir pazar olması gibi faktörler belirleyici bir rol oynarken, günümüzde bu bakışa Suriyeli göçmenler boyutu da eklenmiştir. Hatta bu boyut konjonktürel olarak başat bir konum da kazanmıştır. Bu tespit, bugün Avrupa’da en çok Suriyeli sığınmacıya ev sahipliği yapan Almanya açısından özellikle geçerlidir.

Burada altını çizmemiz gereken ironik bir durum var. Türkiye, Soğuk Savaş döneminde Batı’nın Sovyetler Birliği’ni askeri açıdan çevrelemesine dönük stratejisi içinde bir set işlevi görürken, bugün önemini -Rusya faktörü gündemden düşmese de- Avrupa bakımından mültecileri durduran bir set olmasından da alıyor.

Batı’nın Türkiye’ye bakışında diğer faktörler yerini belli ölçülerde korusa da, kabul edelim ki, 2021 yılının gerçekliğinde Suriyeli mülteciler başlığı Avrupa açısından bu çerçevede ayrı bir hassasiyet taşıyor.

 MÜLTECİ AKIMI, AVRUPA’DA  POPÜLİST SİYASETÇİLERİ GÜÇLENDİRDİ

Yazının Devamını Oku

Dr. Fahrettin Koca’nın ‘eşit fedakârlık’ çağrısının izini sürdüğümüzde...

Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca, galiba pandemi sürecinde kendisi açısından en zorlu sorulardan biriyle önceki gün TBMM’de gazetecilerle konuşurken karşılaştı.

Bir meslektaşımız, kendisine muhalefetin AK Parti kongrelerindeki kalabalıkların COVID-19’un yayılmasına etkisi olduğu yolundaki eleştirilerini hatırlatıp, “Herkes sizden bir yorum bekledi. Bu konuyla ilgili hiç yorum yapmadınız. Şimdi ne söylemek istersiniz” diye sordu.

Bakan, “Teşekkür ediyorum. Öncelikle bu konuyu gündemde tutmanın kimseye faydasının olmadığı kanaatindeyim” diye söze girdikten sonra şu yanıtı verdi:

Bugüne kadar bilgilendirmelerimiz, Bilim Kurulu üyelerimiz dahil olmak üzere, virüsün kapalı, kalabalık ortamlarda, yakın temasla bulaştığını biliyoruz. Bu bilgilendirmede bir değişiklik söz konusu değil. Dolayısıyla herkesin bu mücadelede üzerine düşen sorumluluğun gereğini yapması gerektiği kanaatindeyim. Buradan bir ayrıcalık çıkarma hikâyesini oluşturmanın doğru olmadığı kanaatindeyim.”

Koca, sözlerine devamla bu mücadelede tüm vatandaşların tedbirlere uymaları gerektiğini belirterek, “84 milyon olarak birlikte mücadele etmek zorundayız” diye ekliyor.

VATANDAŞTAN ÖZÜR DİLEYEN BAKAN

 AK Parti’nin 24 Mart’taki büyük kongresine katılmadığı anlaşılan Koca’nın bu sözleri yorum gerektirmeyecek kadar açık. Yanıtının girişindeki ifadesinden konunun siyasi bir tartışmaya dönüşmesine, bu şekilde gündemde tutulmasına karşı olduğunu, bundan rahatsızlık duyduğunu anlıyoruz.

Ama açıklamasının bu kısmını bir tarafa koyarsak, daha sonra işin ilkelerini vurguladığı noktalarda Dr. Koca’nın hekimlik yeminine bağlı bir doktor kimliğiyle konuştuğunu teslim etmemiz gerekiyor.

Aslında Sağlık Bakanı’nın bu yöndeki açıklamaları bir ilk de değildir. Daha önce devletin üst kademesi ve AK Parti yöneticilerinin de hazır bulunduğu, sosyal mesafe kurallarına uyulmayan kalabalık bir cenaze törenine kendisinin de katılmasının yol açtığı tartışmalar karşısında,

Yazının Devamını Oku

Salgında yükseliş halindeki üçüncü dalga ikinciyi geride bırakmaya aday

Aslında her dalgada büyük ölçüde aynı durumu yaşıyoruz.

Salgının yükselişe geçip “pik yapması” hiçbir zaman öngörülemeyen ani bir baskın şeklinde ortaya çıkmıyor. COVID-19, her seferinde, deyim yerindeyse “Ben geliyorum” diyerek, kendini göstererek yayılıyor. Göstergelerdeki hareketlilikle birlikte vakalar patlıyor, ardından ağır hasta sayılarında ve ölümlerde artışlar baş gösteriyor. Derken kısıtlamalar açıklanıyor.

Salgının bu devinimini geçen kasım ayı sonu, aralık başında yakından izleyebilmiştik. Şimdi geriye dönüp bir kez daha baktığımızda, ikinci yükselişin bir sürpriz olmadığını çok daha iyi görebiliyoruz.



KASIM DALGASI NASIL PATLAK VERDİ?

Kasım ayına gelindiğinde Sağlık Bakanlığı kamuoyuna testi pozitif çıkan bütün “

Yazının Devamını Oku

ABD ile AB arasındaki yeni diyalogda Türkiye’nin yeri

Geçen hafta Brüksel’de yeni ABD yönetimi ile AB ve NATO arasında gerçekleşen yoğun temasları izlemeye çalışırken ilginç bir durum dikkatime takıldı.

Biden yönetiminin işbaşı yapmasından sonra Transatlantik ilişkinin yeniden tanımlandığı bir döneme girilirken, yürütülen her önemli temasın gündemi içinden bir şekilde Türkiye de çıkıyor.

Türkiye, bazen Rusya’dan S-400 hava savunma sistemleri alımı nedeniyle tartışıldı. Bazen Doğu Akdeniz’de gerilimin aşağı çekilmesi arayışları içinde gündeme girdi. Ama en sık adının geçtiği tartışma alanlarından biri insan hakları ve hukukun üstünlüğüne ilişkin sorunları konu aldı.

Bunu örneklerle göstermeye çalışalım. Geçen haftanın önemli bir olayı Başkan Joe Biden’ın 25 Mart günü videokonferans yöntemiyle düzenlenen AB zirvesine Washington D.C.’den bağlanıp Avrupalı liderlerle bir araya gelmesi, onlara seslenmesiydi. Başkan Donald Trump’ın Avrupa’ya meydan okuyan çatışmacı tavırlarından sonra zirveye katılıp kendilerine işbirliği ve dayanışma mesajları veren bir ABD Başkanı, kuşkusuz Avrupa açısından son derece ferahlatıcı, bambaşka bir gerçeklik anlamına geliyor.

BIDEN’DAN AB’YE TÜRKİYE MESAJI

Beyaz Saray’ın açıklamasına göre, Biden, konuşmasında ABD ile AB arasındaki ilişkilerin yeniden canlandırılması taahhüdünü tekrarladı. Güçlü bir AB’nin ABD’nin de çıkarlarına olduğunu belirterek, “ortak demokratik değerleri” vurguladı. AB’ye yakın işbirliği yapma çağrısında bulunduğu ortak sınamalar arasında COVID-19’la mücadele, iklim değişikliği, ekonomik bağların derinleştirilmesi ve “kuralların otokrasiler değil demokrasiler tarafından belirlenmesi” hedefini sıraladı.

ABD Başkanı, ardından dış politikada ortak çıkarların bulunduğu alanlarda AB ile yakın çalışma arzusunu ifade etti. Bu çerçevede en başa Çin Halk Cumhuriyeti ve Rusya’yı koydu. Biden, ardından Türkiye, Güney Kafkasya, Doğu Avrupa ve Batı Batı Balkanlar üzerinde ABD ile AB arasında süreklilik içinde yakın bir şekilde çalışmaya ihtiyaç olduğunu vurguladı.

Biden’ın dış politika başlıkları sıralamasında Türkiye, Çin ve Rusya’dan sonra üçüncü geliyordu.

ABD İLE AB ARASINDA T

Yazının Devamını Oku

AB zirvesinin Türkiye muhasebesi: AB’nin koşullu, kontrollü ağırdan ilerleme stratejisi

Artık her AB zirvesinde büyük ölçüde aynı egzersizin tekrarına tanıklık ediyoruz.

Her seferinde, A) Diyaloğu koparmadan çözüm bekleyen kritik dosyaların önemli bir bölümünü ertelemek, B) Ancak aynı zamanda oldukça sınırlı alanlarda açılımlar yaparak olumlu bir gündemin de masada olduğunu göstermek, C) Hatta, ileride bazı yeni adımların da atılabileceği konusunda işaretler vermek, diye özetleyebileceğimiz bir egzersiz bu...

Tabii bunu yaparken, D) Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki davranışlarında ne kadar dikkatle gittiğini izlemeye alıp, E) Bu çizgiden sapma ihtimaline karşı “yaptırım kartı”nı elinde tuttuğunu hissettirmeyi de AB politikasının tamamlayıcı unsurları olarak saymalıyız.

Bu egzersiz, her zirveden bir sonrakine -biraz genişletilerek- aktarılmak suretiyle kurumsallaşıyor ve giderek Türkiye ile ilişkisinde AB’nin ana davranış kalıbına, hareket tarzına dönüşüyor.

İLERLEMEYE AÇIK, ORANTILI VE GERİ ÇEVRİLEBİLİR YAKLAŞIM

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, önceki gün yapılan son zirve toplantısı için hazırladığı Türkiye hakkındaki raporunda, izlenecek yöntemle ilgili “ilerlemeye açık, orantılı ve geri çevrilebilir yaklaşım” nitelemesinde bulunuyor.

Borrell, bu yaklaşım hayata geçirilirken Türkiye’nin önüne iki seçeneğin konmasını öneriyor. Bunlardan birincisi, Türkiye yapıcı bir tutum izlediği takdirde, AB’nin bunun karşılığında yapacağı jestlere ilişkin teşvik unsurlarını masaya koymasıdır. Bu kapıdan girildiği takdirde, AB cephesinde olumlu adımlar söz konusu olacaktır.

Yok Türkiye bu çizgiden ayrılır ve (Doğu Akdeniz’de) yeniden tek taraflı “provokasyonlar”a girişirse, “siyasi ve ekonomik yaptırımlar” hemen devreye sokulacaktır. Yani olumlu gidiş, Borrell’in nitelemesiyle “geri çevrilecek”tir.

AB zirvesinde kabul edilen son kararların büyük ölçüde bu mantığa dayandığı söylenebilir. Zirve bildirisinde, Türkiye karşısında izlenecek politika için

Yazının Devamını Oku

Bir NATO bildirisi üzerinden Türkiye-ABD ilişkisini okumak

Belçika’nın başkenti Brüksel içinden geçtiğimiz hafta herhalde mekân olarak son yılların en yoğun diplomasi trafiğine sahne oluyor.

Yoğunluğun bir nedeni, NATO dışişleri bakanları toplantısıyla Avrupa Birliği zirvesinin aynı haftaya rastlaması. Yeni ABD yönetiminin Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ın ilk kez bir NATO toplantısına katılmak üzere Brüksel’e ayak basışı, kendisini bu diplomatik hareketliliğin merkezine yerleştirdi.

Blinken, yalnızca NATO toplantısına katılmakla kalmadı, aynı zamanda AB üst yönetimiyle temaslarda bulundu, birçok NATO ülkesinin dışişleri bakanlarıyla ikili, üçlü, dörtlü formatlarda bir araya geldi, ayrıca doğrudan Avrupa kamuoyuna mesajlar verdiği önemli konuşmalar yaptı.

Önümüzden geçen bütün haberlere baktığımızda, bir ABD Dışişleri Bakanı’nı Avrupa Komisyonu binası içinde AB yönetimiyle ortak bir tutum açıklamasını onaylarken gördük. Bu arada NATO dışişleri bakanları toplantısının Rusya bölümünde AB Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in hazır bulunmasına tanıklık ettik. Keza, dün başlayan AB zirvesine de ABD Başkanı Joe Biden telekonferans yoluyla Washington D.C.’den katılıp Avrupalı liderlere seslendi.

Bu fotoğraflarda ilk bakışta AB ile NATO arasındaki sınırların iç içe geçmekte olduğu bir görüntü çıkıyor karşımızda.

ABD’DEN AVRUPA’YA ‘YAKIN DANIŞMA’ MESAJI

 Aslında bu temasların çoğu bir ilk değil. Örneğin, iki önceki ABD Başkanı Barack Obama, 2009 yılında Brüksel’deki bir AB zirvesine fiilen katılmıştı. Ancak, Donald Trump’ın başkanlık koltuğuna oturduğu 2017 başından 2021 başına kadar olan dönemde ABD ile Avrupa kurumları arasındaki ilişkiler büyük bir belirsizlik halinde seyretmiş, NATO da iki kıtayı bir araya getiren ortak bir savunma örgütü olarak aynı belirsizliğin içine savrulmuştu.

Demokrat Biden yönetiminin işbaşı yapmasıyla birlikte ABD ile Avrupa arasındaki stratejik işbirliği üzerine kurulu Transatlantik diyaloğun yeniden rayına oturtulması yolunda ciddi bir çabanın sarf edilmesine tanık oluyoruz. ABD, bir yandan AB ile kurumsal işbirliğini geliştirmeye çalışırken, diğer yandan Trump döneminde NATO’da ortaya çıkan hasarı giderip bu örgütü yeniden güçlendirmeye dönük adımlar atıyor.

Blinken

Yazının Devamını Oku

AB Zirvesi’nde kritik soru: Borrell’in ikili yaklaşımı zirve kararlarına yansıyacak mı?

Avrupa Birliği zirvesi Türkiye’nin önemli yer tuttuğu bir gündemle bugün toplanırken, liderler, AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in Türkiye konusunda hazırlamış olduğu yaklaşık 15 sayfa uzunluğundaki ayrıntılı bir raporu önlerinde bulacak. Borrell’e bu raporu hazırlaması görevi geçen aralık ayındaki AB zirvesinde alınan bir kararla verilmişti.

Borrell’in ilk kez geçen pazartesi günü Brüksel’de düzenlenen AB Dışişleri Bakanları Toplantısı’na sunduğu raporu, Türkiye cephesinde önce olumlu görülen bir dizi gelişmeye, ardından da olumsuz bazı yönelişlere birlikte yer veriyor. AB Temsilcisi, özellikle Doğu Akdeniz’de geçen yaz sonu ve sonbaharda yaşanan gerginliklerin ardından bugün gelinen noktada ciddi bir rahatlamadan söz ediyor, bu çerçevede -bazı koşullara bağı olmak kaydıyla- Türkiye’ye belli açılımların yapılmasını öneriyor.

Bütününe baktığımızda, AB’nin Türkiye ile ilişkisinde “pozitif gündem”e dönük kontrollü bir hareketlenmenin artık başlaması gerektiği mesajının raporda ağırlık kazandığını söyleyebiliriz. Ancak bu süreç yakından izlemeye alınacaktır.

EKİM AYINDAKİ ELEŞTİRİLER TEKRARLANDI

 Rapor, Doğu Akdeniz’deki gerilimden Türkiye’deki Suriyeli mültecilerin durumuna, gümrük birliği anlaşmasının yenilenmesinden vize muafiyetine kadar ilişkilerin bütün yönlerini geniş bir şekilde ele alıyor. Raporun dikkat çekici bir yönü, bunu yaparken “Katılım müzakereleri ve kriterler” başlığı altında fiilen durmuş olan tam üyelik müzakerelerinin durumunu, özellikle siyasi kriterleri de değerlendirmiş olmasıdır.

Bu bölümde dile getirilen görüşler, aslında Avrupa Komisyonu’nun geçen ekim ayında açıklanan “Türkiye İzleme Raporu”nda yer verilen eleştirilerin önemli ölçüde güncellenmiş bir özetidir. Borrell’in raporundaki ana bakış, katılım sürecinin temel alanlarında reformlarda geriye gidişin devam ettiği tezini esas alıyor. Bu çerçevede, hukukun üstünlüğü ile insan hakları ve yargı bağımsızlığına saygı alanlarında “kötüye gitme” yönelişinin sürdüğü belirtiliyor.

Raporda, Türkiye’deki demokratik sistemin denetim ve dengeleme mekanizmalarının başkanlık sisteminden olumsuz yönde etkilendiği, devlet kurumları ve kamu kurumlarının bağımsızlıklarının zayıfladığı, parlamentonun rolünün gerilediği gibi eleştiriler de göz çarpıyor.

Türkiye’nin yönetim sistemine de yönelen bu eleştiriler, geçen ekim ayındaki “Türkiye İzleme Raporu”nda yer aldığında, Dışişleri Bakanlığı’nın sert bir tepkisiyle karşılaşmıştı. Dışişleri’nin açıklamasında rapor için önyargılı”, “haksız ve orantısız”, “objektiflikten uzak” gibi nitelemeler kullanılmıştı.

AİHM KARARLARININ UYGULANMAMASI MESELESİ

Yazının Devamını Oku

İstanbul Sözleşmesi ile gelenekler çatışınca

Avrupa Konseyi’nin “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesine Dair” 2011 tarihli sözleşmesinin kısaca “İstanbul Sözleşmesi” diye anılması, ilk kez bu kentimizde imzaya açılmasının bir sonucu.

Gelgelelim, Türkiye’nin bu sözleşmeyle özel bağlantısı yalnızca imza mekânıyla sınırlı değil. Türkiye, aynı zamanda bu belgenin ortaya çıkmasını tetikleyen bir hak ihlaline de sahne olan ülke.

İlginçtir ki, İstanbul Sözleşmesi’ne giden sürecin başlangıcında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 2009 yılında verdiği ünlü “Nahide Opuz/Türkiye” kararı yatıyor.

Bu ihlal kararına neden olan dosyanın uzun bir öyküsü var. Bu öykü, Diyarbakır’da yaşayan Nahide Opuz’un sistematik bir şekilde eşinin ağır şiddetine maruz kalması, eşinin kendisiyle birlikte hareket eden annesini öldürmesi, cinayetten mahkûm olduğu halde bir süre hapis yattıktan sonra serbest kalması, ardından yeniden kendisini tehdit etmeye başlaması şeklinde özetlenebilir.

Nahide Opuz’un bir kâbus filmini andıran bu öyküsü, AİHM’nin 2009 yılında bu başlıkta aldığı en kritik kararlarından birine yol açmıştır. AİHM, bu kararında aile içi şiddeti engelleyemediği, aynı zamanda kadına karşı ayrımcılığı ortadan kaldırmak için gerekli önlemleri almadığı gerekçesiyle Türkiye’ye “ihlal” vermiştir. Mahkeme, bu kararında ilk kez bu fiillerden dolayı bir devleti suçlu bulmuştur. AİHM, kararında kadına yönelik şiddeti “ayrımcılık” olarak nitelemiştir.

AİHM’nin kararı, bu alandaki benzer şikâyetlerle birleşince Avrupa Konseyi’nde kadınları hedef alan şiddet ve ayrımcılığın ortadan kaldırılması amacıyla bir sözleşme hazırlanmasına dönük bir arayışı başlatmıştır. Bu amaçla bir uzman grup oluşturularak yürütülen çalışmalar, uluslararası alanda kadına şiddet konusundaki en kapsamlı hukuki metin olan bu sözleşmenin 2011 yılında İstanbul’da üye ülkelerin imzasına açılmasıyla sonuçlanmıştır.

KADINA DÖNÜK ŞİDDETTE HAFİFLETİCİ MAZERET OLMAZ

Dünkü yazımızda, İstanbul Sözleşmesi’nde kadın-erkek eşitliğini temel alan bakışı geniş bir şekilde değerlendirmiştik. Sözleşme, imzacı devletler açısından tanımladığı sorumluluk ve yükümlülükleri şiddeti önleme”, mağduru koruma”, “failleri cezalandırma” ve “koordine politikalar uygulama” olmak üzere dört ana kategori altında topluyor.

Kadının gözetilmesini her şeyin üstünde tutan bir anlayış var metinde. Sözleşme, bu çerçevede kadına dönük suçlarda hafifletici gerekçe bulma çabalarının karşısına yüksek bir duvar çekiyor. Örneğin,

Yazının Devamını Oku

İstanbul Sözleşmesi kadınlar için ne anlama geliyordu?

Kısaca “İstanbul Sözleşmesi” diye adlandırdığımız “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi”nin metni, daha önce bu başlıkları da kapsayan ya da bağlantılı olan temel haklar ve insan haklarına ilişkin kendisinden önceki bütün uluslararası sözleşmelerin bir dökümünü yaparak başlıyor.

Tabii, 1950 tarihli “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi”ni en başa koyuyor, daha sonra kadına şiddet konusunda önemli standartlar getiren Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) giderek genişleyen içtihat hukukuna da kuvvetli bir göndermede bulunuyor.

Bu arada, Birleşmiş Milletler çerçevesindeki sözleşmelere de atıf yapıyor. “Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme” (1966) ve “Kadına Karşı Her Türlü Şiddetin Ortadan Kaldırılmasına İlişkin BM Sözleşmesi” (1979) bunlar arasında sıralanabilir.

Bununla birlikte, İstanbul Sözleşmesi, kendisinden önceki sözleşmelere atıf yaptıktan sonra içeriği, getirdiği düzenlemeler, özellikle de kadına bakışla ilgili çizdiği kavramsal çerçeve anlamında bütün bu metinlerin hepsinin üstüne çıkıyor.

Bu yönüyle, kadınların eşitliğinin tanımlanması ve şiddetten korunmaları anlamında hukuksal zeminde bugüne dek ortaya konmuş olan en ileri uluslararası sözleşme olarak nitelendirmek hata olmaz. Zaten bu nedenle uluslararası alandaki “altın standart” olarak nitelendiriliyor.

UYGULAMADA BAŞAT ROLÜ TÜRKİYE ÜSTLENDİ

Sözleşme, Avrupa Konseyi’ne üye ülkelerin dışişleri bakanlarının 2011 yılında İstanbul’da yaptıkları toplantıda imzaya açıldığı için Türkiye’nin en büyük kentinin adını taşıyor. Böyle bir uluslararası insan hakları hukuku metnine adını vermesi, İstanbul’un marka kimliğine bir artı değer olarak eklenmiş bulunuyor.

Türkiye, ilk imzayı atan, parlamentosunda ilk onaylayan ülke olmasının ötesinde de her bakımdan tuğrasını vurmuştur bu sürece. Sözleşme taslağını müzakere edip kaleme alan heyette Türkiye’yi temsil eden ve metnin yazımında aktif bir rol oynayan ODTÜ öğretim üyesi Prof. Feride Acar, daha sonra Avrupa Konseyi bünyesinde sözleşmenin uygulamasını izlemek üzere oluşturulan komitenin –en yüksek oyu alıp seçilerek- başkanlığını da yapmıştı 2015-2018 yılları arasında.

Keza, Sözleşme’ye taraf ülkelerin oluşturduğu “

Yazının Devamını Oku

HDP’yi kapatma davası Batı ile ilişkilerde sıkıntı yaratmaya aday

Önce hakkındaki fezlekenin TBMM’de okunmasıyla HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun milletvekilliğinin düşürülmesi, ardından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın HDP hakkında kapatma davası açması hamleleri, Türkiye’nin önümüzdeki günlerde hem Avrupa hem de ABD, daha doğrusu genelde Batı dünyası ile ilişkilerinde sıkıntı yaratmaya aday görünüyor.

Zamanlamaya bakıldığında, bu gelişmeler önümüzdeki hafta perşembe ve cuma günleri toplanacak olan AB zirvesinin hemen öncesine rastladı. Bu zirvenin önemli gündem maddelerinden biri de Türkiye dosyası olacak.

Türkiye’nin gündeme geldiği son zirve geçen aralık ayında yapılmış ve bu toplantıda AB Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi ve Başkan Yardımcısı Josep Borrell’in mart zirvesine Türkiye hakkında kapsamlı bir rapor hazırlaması kararlaştırılmıştı. Zirvede Türkiye ile ilgili çıkacak kararın çerçevesini ve tonunu da büyük ölçüde AB’nin dışişleri bakanı konumundaki Borrell’in raporunda yer vereceği öneriler belirleyecek.

ANKARA AB İLE İLİŞKİLERDE İLERLEME İSTİYOR

Ankara, bir süredir Avrupa ile ilişkilerin düzeltilmesi yönünde en üst düzeyden başlamak üzere her kademede kuvvetli mesajlar veriyor. Sahada atılan somut adımlar ve Yunanistan’la görüşmelerin başlatılması suretiyle Doğu Akdeniz’de gerilimin aşağı çekilmesinde gözle görülür bir ilerleme sağlandı. Sonuç olarak, bundan önceki zirvelerde AB’nin “yaptırım” kartıyla karşılaşan Türkiye, mart zirvesine Doğu Akdeniz başlığında bu kez oldukça rahat bir zeminde giriyor.

Nitekim, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dün Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve Avrupa Konseyi Başkanı Charles Michel ile yaptığı video konferans görüşmesinden sonra yayımlanan açıklamalar da bu başlıktaki olumlu beklentileri teyit etti. Her iki tarafın açıklamasında da zirve öncesinde Türkiye-AB ilişiklerinde “olumlu gündem” hedefine vurgu yapıldı.

Bu arada, ay başında açıklanan İnsan Hakları Eylem Planı” da Ankara açısından AB ile ilişkilerin ileri götürülmesi yolundaki planların bir adımını oluşturuyor. Bu tür hamleler, Avrupa’da Türkiye hakkında demokrasi, ifade özgürlüğü ve yargı alanlarına dönük eleştirel havayı dağıtmayı amaçlıyor. Buna karşılık, AB’nin planla ilgili olarak önce uygulamayı görmek istediği anlaşılıyor.

Kuşkusuz, bu adımların bir boyutu ABD ile ilişkileri de ilgilendiriyor. ABD’de geçen ocak ayında göreve başlayan Demokrat Biden yönetiminin dış politikasında demokrasi başlığını temel hedeflerden biri olarak vurgulaması, aynı zamanda Türkiye’de bu alanda gözlediği sorunlu uygulamalar karşısında sıkça açıklamalar yaparak eleştirel bir çizgiye kayması, yeni bir durum yarattı.

Dolayısıyla, Ankara’da insan hakları alanında yapılan reform taahhütleri aynı zamanda ABD ile ilişkiler bağlamında da önem kazanıyor.

Yazının Devamını Oku

Rusya ‘Fırat Kalkanı’ bölgesini hedef alıyor, neden?

Geçen cumartesi günü bu köşede yayımlanan “Türkiye-Rusya İlişkilerinde Zıtlıkların Çarpıcı Birlikteliği” başlıklı yazımızda ele aldığımız başlıklardan biri, Rusya’nın Suriye’de “Fırat Kalkanı” bölgesinde faaliyet gösteren akaryakıt pazarlarını geçenlerde balistik füzelerle vurması hadisesiydi.

Türkiye ile Rusya arasında çok hassas bir meseleden söz ediyoruz. Çünkü, vurulan yerler Türkiye’nin kuvvetle desteklediği, arkasında durduğu Suriye Milli Ordusu’nun (eski adıyla Özgür Suriye Ordusu) denetiminde olan bir bölgede bulunuyor.

Pek çok gözlemci, Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerin birçok alanda olumlu bir şekilde seyrettiği, S-400, nükleer santral gibi önemli projelerin hayata geçirildiği bir dönemde, Rusya’nın Türkiye’nin himayesindeki bir bölgeyi havadan vurmasına anlam vermekte zorlanmıştı.

Bu saldırı 5 Mart tarihinde meydana geldi. Rusya, Fırat Kalkanı bölgesinde Cerablus’ta El Hamran ve El Bab’da Tarhin’deki akaryakıt pazarlarını vurdu.

10 GÜN SONRA İKİNCİ SALDIRI

 Rusya, aynı akaryakıt pazarlarının bulunduğu noktaları geçen pazartesi günü yeniden vurdu. Mart ayının başındaki ilk saldırıda füzeler, Suriye’nin batısında Lazkiye’ye bitişik Hmeymim hava üssü civarından ve ayrıca Halep’in 30 kilometre doğusundaki Kuveyris Havaalanı’ndaki bataryalardan ateşlenmişti. Son saldırıda yalnızca Kuveyris üssü kullanıldı.

Yeni bir gelişme, Ankara’nın saldırıya bu kez sessiz kalmamasıydı. Milli Savunma Bakanlığı, geçen pazartesi günü bir açıklama yaparak, “Rejim kontrolünde bulunan Halep’teki Kuveyris Havaalanı’ndan ateşlenen ÇNRA (Çok namlulu roketatar) ve balistik füzelerin Cerablus ve El Bab ilçelerindeki sivil yerleşim yerleri ile akaryakıt tankerlerinin park noktalarını hedef aldığını, sivil yaralıların bulunduğunu” bildirdi.

Açıklamada “...atışların başlamasına müteakip atışların durdurulması için Rusya Federasyonu tarafına bildirimde bulunulmuş, belirlenen hedefler ateş altına alınmıştır” denildi. Bu ifadeyle Rusya’nın sorumlu tutulduğu da dolaylı bir ifadeyle kayda geçirilmiş olmaktadır.

GEÇEN EKİM AYINDA YİNE VURMUŞTU

Yazının Devamını Oku

On yıldır süren Suriye iç savaşının çocuklar üzerinden bir muhasebesi

Önce mülakat sırasında Suriyeli küçük kız çocuğuna yöneltilen “En çok neden korkuyorsun” sorusunu duyuyoruz.

Tam yanıtı düşünmeye başladığı sırada birden yakınlara düşen bir bombanın patlaması duyuluyor. Çocuk oturduğu yerde sarsılıyor. Yüzü korkuyla kaplanıyor.

Beş-altı saniye süren sessizlikten sonra korku yavaş yavaş yüzünü terk etmeye başlıyor, yerini tebessüme bırakıyor. Suriyeli kız, kendini toparlayıp soğukkanlı bir tavırla yanıtlıyor soruyu: “Bombalardan...

Ardından, soruyu soran kişiye gülmeye başlıyor.

Düşen bombadan kendisine çocukça bir eğlence mi çıkartıyor? Yoksa içinde bulunduğu durumla baş edebilmek amacıyla mı gülüyor?

Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu’nun (UNICEF) Suriye’de iç savaşın onuncu yıldönümü dolayısıyla hazırladığı bilgilendirici video bu çarpıcı mülakat sahnesiyle başlıyor.

Bir savaş filminde kurgu olarak tasarlanabilecek soru-araya giren bomba-yanıt sıralaması, korkuyla gülmenin bir arada yaşanmasının yarattığı dramatik görüntü, Suriye’de hayatın birebir kendisi halinde karşımıza çıkıyor.

*

Görüntülerde karşımızda hep çocuklar var. Bazıları bacağını kaybetmiş, koltuk değneğiyle oyun oynamaya çalışıyor. Bazıları felç oldukları için tekerlekli sandalyeye mahkûm. Bunlardan 15 yaşındaki

Yazının Devamını Oku

Tablo kaygı verici, vaka sayısında yılın başına döndük bile

Kademeli normalleşmeye geçişin 1 Mart’ta açıklanmasından sonraki iki hafta içinde COVID-19 vakalarında-büyük bir süratle- geçen aralık ayı sonu rakamlarına dönüldüğünü, bir başka anlatımla iki buçuk ay kadar geriye gittiğimizi belirterek başlayalım.

Aslında şubat ayının ilk üç haftasında büyük ölçüde 7-8 bin aralığında bir platoya yerleşmiş olan günlük vakalar, şubatın son haftasında 9 binli rakamlara çıkarak burnunu yukarıya doğru çevirmişti.

Bu yönüyle, 1 Mart’ta atılan son normalleşme adımının bir yükselme yönelişinin zaten belirdiği çok kritik bir eşikte yapıldığını teslim etmeliyiz.

ŞUBAT BAŞINA KIYASLA İKİ KAT ARTIŞ

Yazımızı tamamlayan grafikten kolaylıkla izlenebileceği gibi, geçen haftanın vaka toplamı (98 bin 973), 28 Aralık’ta başlayan ve yeni yıla giriş yapan haftanın vaka toplamının (94 bin 334) üstüne çıkmış bulunuyor. Artış yönelişine baktığımızda, geçen hafta 25-31 Ocak haftası toplamının (47 bin 858) iki katına çıkılmıştır.

Vakalardaki artışta kuşkusuz birden çok faktör rol oynuyor. Bilim adamlarının yaptığı bütün açıklamaların da işaret ettiği üzere, mutant virüsler bu artışın gerisindeki önemli faktörlerden biridir.

Bununla birlikte, normalleşmeye geçişle vatandaşların hareket serbestisinde gözlenen bariz gevşeme de bir faktör olarak vurgulanmalıdır. Kabul edelim ki, bu eğilim normalleşme öncesinde de toplumun birçok kademesinde kendisini gösteriyordu.

Her halükârda, geçen hafta sonunda bazı merkezlerde yasakların pek çok vatandaş tarafından kaale alınmaması gibi kurallara meydan okuyan davranışların sergilenmesi, bize yakın dönem için iyi haberler söylemiyor.

Alınacak önlemlerle zapt edilemediği takdirde, vakaların daha da tırmanacağını tahmin edebilmek için kâhin olmaya gerek yoktur.

Yazının Devamını Oku

Türkiye-Rusya ilişkilerinde zıtlıkların çarpıcı birlikteliği

Rusya’dan S-400 hava savunma sistemlerini alması nedeniyle Türkiye’nin ABD ile ilişkilerinin ciddi bir kriz içinde seyretmekte olduğunu, her gün Washington cephesinde ortaya çıkan yeni olumsuz gelişmeler üzerinden izliyoruz.

Peki ABD ile ilişkilerinde bu sarsıntıyı yaşadığı bir sırada Türkiye’nin S-400’leri aldığı Rusya ile ilişkileri nasıl seyrediyor? Türkiye-Rusya cephesindeki bazı son gelişmelere baktığımızda, tabloda beliren görüntüleri şöyle özetleyebiliriz:

1- MOSKOVA’DAN ABD VE TÜRKİYE’YE KARADENİZ TEPKİSİ

9 Şubat’ta bir grup ABD ve Türk donanma gemisinin, uçakların da katılımıyla Karadeniz’de düşman bir denizaltıyı yakalama senaryosuna dayalı ortak bir deniz tatbikatı gerçekleştirdiklerinden haberimiz oldu” diye söze girdi Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Maria Zakharova, 18 Şubat tarihindeki basın toplantısında.

Açıklamaya göre, tatbikata USS Donald Cook ve USS Porter muhripleriyle, bir ABD P-8 Poseidon deniz karakol uçağı ile TCG Oruçreis ve TCG Turgutreis firkateynleri ile iki Türk F-16 savaş uçağı ve bir keşif uçağı katılmıştır.

Zakharova, ABD Savunma Bakanlığı’nın bu tatbikatla “ABD ve müttefiklerinin Avrupa güvenliğinin güçlendirilmesine katkı yaptıkları” yolundaki açıklamasına da dikkat çekti, “Bu tatbikatın Rusya karşıtı bir hamle olduğunu herkes görebilir. Tatbikat, Karadeniz sahilimize yakın bir bölgede, sınırlarımızın hemen yanı başında gerçekleştirildi ve dolayısıyla barış ve istikrarı tehdit ediyordudedi. Rus Sözcü, “Altıncı Filo’nun Karadeniz’de bir düşman bulmaya çalıştığı anlaşılıyor ama boşuna arıyorlardiye ekledi.

Milli Savunma Bakanlığı’nın web sitesinde girildiğinde, 10 Şubat günü aynı konuda “Deniz Kuvvetlerimiz ile ABD Deniz Kuvvetleri unsurları Karadeniz’de geçiş eğitimi icra etti” başlıklı bir haberin görsel malzemeyle birlikte yer aldığı görülebilir. Açıklamada “Faaliyet kapsamında icra edilen temel deniz harp nevilerine yönelik eğitimler; iki ülkenin Deniz Kuvvetleri unsurları arasında işbirliğini güçlendirmiş ve birlikte çalışabilirliğe katkı sağlamıştır” deniliyor.

Özetle, Türkiye ve ABD’nin, bu tatbikatla Karadeniz’de Rusya’ya karşı birlikte “sancak ve varlık gösterdiklerini” söyleyebiliriz. Milli Savunma’nın web sayfasındaki haberde, birinde Türk ve diğerinde ABD bayrağının dalgalandığı yan yana giden iki savaş gemisinin fotoğrafı göze çarpıyor. Zakhorava’nın açıklaması, Moskova’nın bu sancak ve varlık gösteriminden duyduğu ciddi rahatsızlığın bir ifadesidir.

2- RUSYA FIRAT KALKANI 

Yazının Devamını Oku

Gazetecileri hedef alan saldırılarda cezasızlık kültürü son bulmalı

Geçen pazartesi akşamı İstanbul’da Bakırköy ilçesinin kalbi sayılan Tarık Akan Özgürlük Meydanı’na uzanan, semtin en işlek merkezlerinden Fahri Korutürk Caddesi’nde bir meslektaşımız herkesin gözü önünde ciddi bir saldırıya uğradı.

Saat 19.30 sularıydı ve birazdan bu cadde üzerindeki “Halk TV” merkezinde başlayacak programına katılmak üzere yürümekte olan gazeteci Levent Gültekin, kalabalık bir grup tarafından kıstırılarak acımasızca dövüldü.

YouTube’da Gültekin’in yere indirildikten sonra etrafını kuşatan kalabalık grup tarafından nasıl tekmelendiğine ilişkin ürkütücü görüntüleri izleyebilirsiniz.

Yere düşünce, tekmeler karşısında Gültekin’in eliyle yüzünü korumak dışında bir çaresi kalmamıştır. Bu nedenle yüzüne yönelen tekmeler parmaklarının kırılmasına, ezilmesine yol açmıştır.

Bu meslektaşımızı hedef alan tekmeler yalnızca Levent Gültekin’e değil, onun şahsında Türkiye’de ifade özgürlüğüne, onun ayrılmaz bir parçası olan basın özgürlüğüne de atılmıştır.

ADALET BAKANI OLAY İÇİN NE DEDİ?

 Aynı akşam bu olayın duyulmasından bir süre sonra Adalet Bakanı Abdulhamit Gül’ün Habertürk TV kanalında katıldığı program başlamıştır. Bu programın konusu tahmin edilebileceği gibi, Gül’ün hazırlanış sürecini bizzat yönettiği, geçen hafta açıklanan yeni İnsan Hakları Eylem Planı”ydı.

Ancak program bu hadisenin hemen sonrasına rastlayınca, Gül, gazetecilerin Levent Gültekin’e yapılan saldırıya ilişkin sorularını da yanıtlamak durumunda kalmıştır, son dönemde basın özgürlüğü alanında yaşanan sıkıntılarla ilgili daha bir dizi soruyla birlikte.

Video kaydından da izlenebileceği gibi, bu soru gelince Adalet Bakanı

Yazının Devamını Oku