ABD ile ilişkiler yine stres testinde

ABD Başkanı Donald Trump’ın 19 Aralık tarihinde yaptığı “Suriye’den çekiliyoruz” açıklamasıyla birlikte Türkiye-ABD ilişkilerinde beliren bahar havası, dün yerini, Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton’ın Ankara ziyareti sırasında yaşanan soğukluğa bıraktı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Bolton ve beraberindeki üst düzey heyetle görüşmemesi, heyetin bir açıklama yapmadan Ankara’dan apar topar ayrılması, Erdoğan’ın dünkü grup konuşmasında bazı ABD’li yetkililere bir hayli ağır ifadelerle yüklenmesi gibi durumlar hep birlikte değerlendirildiğinde, havanın 19 Aralık’a kıyasla -şimdilik- belli ölçülerde döndüğünü söyleyebiliriz. 

Bunun bir dizi nedeni var. Birincisi, ABD’nin Suriye’den çekilme kararının uygulanmasında yaşanan belirsizlikle ilgili. Washington’dan gelen bütün işaretler ABD’nin karardan vazgeçmemekle birlikte süreci yavaşlattığına işaret ederken, Ankara ısrarla ABD yönetiminde bir ‘ikilik’ olduğuna inanma eğiliminde.

Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan, dünkü grup konuşmasında Trump ile 14 Aralık’taki görüşmesini “tarihi bir dönüm noktası” şeklinde niteledikten sonra vardıkları mutabakatı “referans noktası” olarak aldığını vurguladı, ancak “yönetimin farklı kademelerinden farklı seslerin gelmesinden” şikâyet etti.

Aslında burada karşılaşılan durum Trump dönemiyle ilgili genel bir sorun. Trump’la muhatap olanların, yönetiminin bu tarzıyla da baş etmeye hazırlıklı olması gerekiyor.

ABD ile ortaya çıkan iklim değişikliğinin ikinci nedeni, son günlerde bazı üst düzey ABD’li yetkililerin “Türklerin Kürtleri katletmesini önlemeliyiz” şeklindeki açıklamalarının Ankara’da ağır bir rahatsızlığa yol açmış olması.

Bu açıklamalar, ABD müdahale etmediği takdirde Türkiye’nin Kürtleri katletmeye hazır bir ülke olduğu gibi bir imaj yarattı. Erdoğan’ın dünkü grup konuşmasında “Suriye’de Türkiye’nin Kürtleri hedef aldığı yalanı en alçak, onursuz, en çirkin, en bayağı iftiradır” şeklindeki sözleri bu açıklamalara verilmiş kuvvetli bir yanıttı. Buradaki mesajın bir adresinin “katletme” ifadesini bizzat kullanan ABD Dışişleri Bakanı Michael Pompeo olduğu aşikâr.

ABD’lilerin söylemi düzelse bile YPG’ye bakış konusunda Türkiye ile ABD arasındaki görüş ayrılığının nasıl giderilebileceği tam bir muammayı andırıyor. Buradaki sorun, YPG’ye bakıştaki farklılıktan kaynaklanıyor. Türkiye, PKK’nın Suriye’deki uzantısı YPG’yi “terörist” olarak görüyor. ABD ise bu tanımlamayı kullanmıyor ve hiçbir rahatsızlık duymadan YPG ile sahada işbirliği yapıyor, örgütü “müttefik” diye nitelendiriyor.

Tarafların bakışları arasında bu anlamda tam bir uçurum söz konusu. Bu uçurumun varlığı Türkiye ile ABD arasındaki ilişkiyi rehin almış durumda. Nitekim dün Türk tarafının açıklamaları yine bu bakış farklılığından duyulan rahatsızlıkla kaplıydı.

Buradan gelelim YPG sorununun türevi olan diğer sıkıntılı dosyaya. Bu dosyanın üstünde, ABD’nin çekilirken Kuzey Suriye’deki üslerini ne yapacağı ve YPG’ye verdiği silahları geri alıp almayacağı soruları yazılı. Türkiye, bu silahların YPG’lilerden geri alınmasını, ayrıca üslerin de yerel unsurlara devredilmesini istiyor. Ancak bunun sahada nasıl uygulanacağı konusunda henüz bir açıklık yok. ABD’nin Türk tarafının bu taleplerine olumlu yanıt vereceği hususunda iyimser bir değerlendirme için zaman erken görünüyor. İki ülke, bu konudaki müzakerelerin henüz başlangıç aşamasındalar.

Sonuçta, Trump-Erdoğan Mutabakatı’na rağmen, Türkiye ile ABD’yi, dikenlerle dolu son derece sorunlu bir gündemin beklediğini, bu çerçevede ABD’nin Suriye’den çekilme sürecinin çok sancılı geçeceğini belirtebiliriz.

Tabii, durumu daha da zorlaştırmaya aday bir yüksek basınç alanı da yaklaşıyor gibi. Erdoğan, ABD’nin çekilme kararının Türkiye’yi Fırat’ın doğusuna dönük askeri harekâtı konusunda “bir müddet beklemeye yönelttiğini” açıklamıştı. Oysa Erdoğan, dünkü grup konuşmasında harekât konusunda “Çok yakında harekete geçeceğiz” diye konuştu.

Cumhurbaşkanı’nın askeri harekât konusunda kendisini bu kadar kuvvetli bir şekilde bağladığına bakınca, geri dönüşü olmayan noktanın geçilmekte olduğunu söylemek mümkün.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Kod adı ‘Servet’in örgüt abilerinin gözetiminde generalliğe uzanan öyküsü

Kamuoyu günlerdir Serdar Atasoy’u tartışıyor. Atasoy kim? Geçen ağustos ayında yapılan Yüksek Askeri Şûra’da kurmay albaylıktan tuğgeneralliğe terfi ettirilen, hemen ardından Kara Kuvvetleri Komutanlığı İstihbarat Başkanlığı gibi kritik bir göreve atanan, ancak bu göreve başlatılmayan, kasım ayında TSK ile ilişiği kesilen ve kısa bir süre önce gözaltına alınınca itirafçı olup FETÖ mensubu olduğunu kabul eden şahıs.

Kendisinin bu rütbeye terfi edişi ve geçirdiği soruşturmalarla ilgili konulara girmeden önce Serdar Atasoy’un kim olduğu, FETÖ’ye nasıl katıldığı, TSK’ya nasıl girdiği, onu tuğgeneralliğe kadar götüren kariyerinin nasıl bir çizgi izlediği ve bütün bu süreçte örgüt ile ilişkisini gizlilik içinde nasıl sürdürdüğü sorularına yanıt arayalım.

Etkin Pişmanlık Yasası’ndan yararlanan Atasoy’un 1 Şubat tarihinde, yani bundan 10 gün önce Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde alınan ifadesi bu soruların önemli bir bölümüne ışık tutuyor.

Atasoy’un öyküsü aslında FETÖ tarafından TSK’ya sokulan pek çok örgüt üyesinin öyküsüyle paralellik gösteriyor. Denizli’nin en küçük ilçelerinden biri olan Babadağ’da 1974 yılında dünyaya geliyor. Kasabada lise olmadığı için ortaokulu bitirince 1988 yılında İzmir Atatürk Lisesi’nde yatılı öğrenci olarak yerleştiriliyor. Atasoy, ifadesinde liseye yerleştirilmesinde cemaatin rolü olup olmadığı konusunda bir işaret vermiyor. FETÖ ile tanışmasının İzmir Atatürk Lisesi’nde gerçekleştiğini söylüyor.

FETÖ sisteminin nasıl işlediğini göstermesi bakımından Atasoy’un askeri kariyerinin seyrini şöyle özetleyebiliriz:

DAHA LİSEDE KOD İSMİ VERİLİYOR: Lisede Denizli’den tanıdığı Cansun Sarıyıldız isimli ilahiyat öğrencisi vasıtasıyla Atatürk Lisesi’nin cemaat sorumlusu olan, Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğrencisi Yavuz kod isimli örgüt abisi ile tanıştırılıyor. Yavuz, hafta sonlarında Atasoy’u Alsancak’taki yatılı öğrenci yurduna götürüyor. Burada eğitim çalışmalarına katılıyor, Fetullah Gülenin kitaplarını okumaya başlıyor. Yavuz, Atasoy’a “Servet” kod ismini veriyor.

KARA HARP OKULUNU’NA HAZIRLIK: Atasoy, üç yıl boyunca İzmir’de Yavuz’un sorumluluğunda kalıyor. Yavuz’un görevlerinden biri askeri okulları kazanabilecek öğrencilerin seçilmesi ve sınavları kazanabilecek şekilde hazırlanmalarıdır. Bu aşamada İskender Girgin, Erdal Baylar ve Serdar isminde üç öğrencinin daha katıldığı bir gruba dahil ediliyor. Yurtta Yavuz’a tahsisli bir odada ders çalışılıyor. Sınavda çıkabilecek soruların bulunduğu testler getiriyor. Ayrıca, cemaat bağlantısı olmayan bir dershaneye de kaydı yaptırılıyor. 1991 yılında bu gruptan Serdar Atasoy, İskender ve Erdal, Ankara’daki Kara Harp Okulu sınavını kazanıyorlar.

‘YAVUZ ABİ’ ANKARA’YA DÜZENLİ GELİYOR:

Yazının Devamını Oku

Bir hukuk düzeninde kabul edilemeyecek şeyler

Şimdi sıralayacaklarımın hepsi demokrasilerde karşılaşılan, belli ölçülerde kabul edilebilir durumlardır.

Örneğin, ülkenin gidişatından hoşnut olmayabilirsiniz. İktidarın birçok alandaki icraatı sizi ciddi ölçülerde mutsuz ediyor olabilir. Siz de yürütme gücünü elinde bulunduranların tasarruflarına karşı Anayasa’nın tanıdığı haklar çerçevesinde açıklama yapabilir, toplanma hakkından yararlanarak protestonuzu ortaya koyabilirsiniz. Riskleri, yüksek bir maliyeti de olabilir bu itirazın...

Keza, iktidar da sizin sergilediğiniz muhalefetten, farklı, karşıt görüşler ifade ediyor olmanızdan rahatsızlık duyabilir. İtirazınızı ifade ederken ölçüyü kaçırdığınızı da düşünüyor olabilir karar vericiler. Hatta muhtelif yöntemlerle sesinizi kısmaya da çalışabilirler.

*

Ülkeden ülkeye farklılık göstermekle birlikte üç aşağı beş yukarı bütün demokratik rejimler son tahlilde iktidar ile ona muhalefet edenler arasındaki bir çekişmeye dayanır. İpin iki ucundaki taraflar sıkıca ipi kendi yönlerine çekmeye çalışırlar.

Gelişkin, köklü demokratik rejimlerde bu çekişme daha hoşgörülü bir zeminde, belli bir olgunluk içinde cereyan eder.

Demokrasi geleneklerinin henüz tam olarak içselleşmediği göreceli genç demokrasilerde bu çekişme genellikle daha sert bir zeminde cereyan eder. Çatışma hatları daha keskindir. Güçler ayrılığının tam olarak işlemediği, denetleme mekanizmalarının yetersiz kaldığı ya da işlemediği modellerde, bu çekişme, oyunun adil oynanmadığı zeminlere de kayabilir.

Ancak böyle de olsa seçeneksiz değilsiniz. Bir sonraki seçimde oyunuzu kullanarak yapacağınız tercihle ülkenin gidişatını değiştirmeyi deneyebilirsiniz.

Onun dışında şahsi düzeyde haksızlığa uğradığınızı düşündüğünüzde itirazınızı dile getirmek üzere çalabileceğiniz kapılar var. Mahkemeye gidersiniz; şikâyetiniz sonuçsuz kalırsa Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) bireysel başvuru hakkınızı kullanırsınız. AYM de haklılığınızı teslim etmezse, bu kez Strasbourg’da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne dilekçe verebilirsiniz. Gecikmeli de olsa muhtemelen bir aşamada adalet tecelli edecektir.

Yazının Devamını Oku

Biden yönetimi ile kurulan ilk diyalogdan yansıyanlar

ABD’deki yeni Demokrat Yönetim Başkan Joe Biden’ın ant içtiği 20 Ocak günü işbaşı yaptı. O günden itibaren Türkiye-ABD ilişkisinde yanıtı en çok merak edilen soru, yeni yönetim ile Ankara arasında ilk temasın ne zaman ve hangi düzeyde kurulacağıydı.

Başkan Biden, Kanada, Rusya, Almanya ve Fransa gibi sınırlı sayıda ülkenin liderleriyle doğrudan kendisi konuşurken, bazı ülkelerle ilk teması mevkidaşları üzerinden ABD’nin yeni Dışişleri Bakanı Antony Blinken kurdu.

Türkiye ile yeni yönetim arasındaki ilk temas ise iki başkanın ulusal güvenlik danışmanı/başdanışmanları düzeyinde kuruldu. Biden’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan ile Cumhurbaşkanı Başdanışmanı İbrahim Kalın geçen salı günü yaklaşık bir saat süren bir görüşme yaptılar.

KALIN-SULLİVAN ARASINDA DİYALOG KANALI

Sullivan, bulunduğu konumda Beyaz Saray’da dış politika ve savunma konularında Başkan ile günlük bazda en yakın çalışma ilişkisini yürüten kişi. Ulusal güvenlik danışmanları, Türkiye’de mevkidaş olarak Cumhurbaşkanı’nın büyükelçi unvanı da taşıyan başdanışmanı Kalın ile temas ediyorlar.

Bu kanal, aslında Donald Trump’ın başkanlığı döneminde de, özellikle de son zamanlarda iki ülke arasındaki en önemli diyalog mekanizmalarından biri olmuştu.Kalın ile Trump’ın ulusal güvenlik danışmanı Robert O’Brien arasındaki iletişim kanalı son ana kadar açık kalmıştı.

Kalın ile Sullivan arasında kurulan temas, bu hattın önümüzdeki dönemde Ankara ile Washington arasındaki işlevsel diyalog kanallarından biri olarak işleyeceğine işaret ediyor. Buradaki kritik soru, Başkan Biden ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasındaki ilk temasın ne zaman kurulacağıdır.

ORTAK ÇIKARLAR VE ANLAŞMAZLIKLAR BİR ARADA

 İki tarafın yaptığı açıklamalar,

Yazının Devamını Oku

AİHM ve AYM içtihatları çerçevesinde toplanma ve gösteri hakkının sınırları nereden geçiyor?

Ne zaman gösteri hakkının kullanılmasından kaynaklanan hadiseler Türkiye’nin gündemine girse aynı egzersizin içinde buluyoruz kendimizi. Bu kez de Boğaziçi Üniversitesi’ne yapılan rektör atamasından sonra tanıklık ettiğimiz olaylarda yaşıyoruz bu durumu.

Ve her seferinde iki kere ikinin dört ettiğini tekrarlamak gibi, Anayasa’nın 34’üncü maddesinin “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir” şeklindeki birinci fıkrasını tekrarlayarak yola çıkmamız gerekiyor.

Ayrıca, Anayasa’nın bu hakkın kullanılmasını izin alma koşuluna bağlamamış olmasının aslında özgürlükçü bir bakışı yansıttığını, ana ilkeyi kuvvetlendiren bir öğe olarak vurgulamalıyız.

Anayasa, bu hakkı tanımakla birlikte, aynı maddenin ikinci fıkrasında milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın korunması gibi amaçlarla –yasayla- sınırlanabileceğini de belirtiyor.

Burada altını çizmemiz gereken önemli bir nokta var. Anayasa’nın 34’üncü maddesinin sınırlama getiren ikinci fıkrası Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) toplanma hakkını düzenleyen 11’inci maddesinin yine sınırlamaya ilişkin ikinci fıkrasıyla büyük ölçüde örtüşüyor.

SORUN UYGULAMADA

Toplanma hakkıyla ilgili tartışmalar ilk aşamada yasada getirilen sınırlamalar üzerinde beliriyor. Örneğin, 6 Ekim 1983 tarihli 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nda bu sınırlamalara ilişkin şekil, şart ve usuller tarif ediliyor. Kamu düzenini ve asayişi bozmamak kriterinin yanı sıra “gösterilerin vatandaşların günlük yaşamını aşı ve katlanamaz derecede zorlaştırmayacak şekilde olması” bu koşullardan biridir. Yasa, mülki idare amirlerine yürüyüşün güzergâhını belirlemek de dahil olmak üzere geniş yetkiler tanıyor.

Sorunun ağırlıklı yönü, yasanın belli sınırlar içinde çizdiği hareket serbestisinin uygulamada mülki idare amirleri ve sahada kolluk kuvvetleri tarafından nasıl yorumlandığı meselesinde ortaya çıkıyor.

Bu noktada Türkiye’deki uygulamalarla ilgili gerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) gerek Anayasa Mahkemesi’nden (AYM) çıkan çok sayıda ihlal kararının oluşturduğu kuvvetli bir külliyat var. Bu kararlar, Anayasa’da ve AİHS’de tanınan gösteri hakkının vatandaşlar tarafından kullanılmasına gelindiğinde, hak ihlallerinin çok yaygın olduğu problemli bir sahaya girdiğimiz uyarısını yapıyor.

Yazının Devamını Oku

Türkiye’nin 2020’de AİHM’deki ihlal sicili

Her yıl ocak ayının son haftasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) merkezinde düzenlenen bir basın toplantısıyla mahkemede yeni adli yılın başlaması dolayısıyla bir durum değerlendirmesi yapılıyor.

Bu vesileyle geride bırakılan adli yılda alınan kararların dökümü, başvuruların sayısı, bunların tabi olduğu işlemlerin seyri, genelde mahkemenin iş yüküyle ilgili ayrıntılı istatistikler de yayımlanıyor.

Bu yılki toplantıda Türkiye açısından ilginç olan bir nokta, AİHM’nin İzlandalı Başkanı Robert Spano’nun Türkiye ile ilgili başvurularda bir yıl öncesine kıyasla yüzde 27 oranında bir artış meydana geldiğini söylemesiydi. Spano, bu artışın, genel anlamda Türkiye’de 15 Temmuz 2016 darbe girişimine ilişkin davaların (bir bölümünün) tamamlanmasıyla bağlantılı olduğunu belirtti.

RUSYA, TÜRKİYE VE UKRAYNA İLK ÜÇTE

Tabii, açıklanan veriler içinde her yıl dikkatlerin en çok çevrildiği, AİHM’de daireler ya da büyük daire düzeyinde ilgili hükümetten savunma da alınıp esastan görüşülerek sonuca bağlanan kararlara ilişkin tablo oluyor.

Bu tablonun 2020 yılına ait sonuncusu AİHM’deki geleneğin bozulmadığını bir kez daha gösterdi. Tablonun en üstünde daha önceki yıllarda olduğu gibi yine Rusya, ardından da Türkiye ve Ukrayna yer aldı.

Aslında 2012 yılına kadar AİHM’nin açıkladığı yıllık istatistiklerde Türkiye’nin her seferinde hakkında en çok karar verilen, bu çerçevede en çok ihlal kararı çıkan ülke olarak birinci gelmesi yerleşmiş bir kalıptı. Ancak Rusya’nın 1998 yılında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni onaylayıp AİHM sistemine girmesinden sonra kısa zamanda yığılmaya başlayan başvurularla bu ülke 2012 yılında ilk kez ihlallerde Türkiye’nin önüne geçti.

97 KARARIN 85’İNDE EN AZ BİR İHLAL

Geçen hafta açıklanan tabloya baktığımızda ne görüyoruz? 2020 yılı tablosuna göre, AİHM daire ve büyük daire düzeyinde toplam 871 karar vermiştir. Bunlardan 185’i Rusya hakkındadır. Bu ülke hakkındaki kararların 173’ünde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) en az bir maddesinden ihlal verilmiştir. Bir kararda AİHS’nin birden çok maddesinden ihlal çıkabiliyor.

Yazının Devamını Oku

ABD’nin yeni dönemdeki Türkiye politikasının şifreleri

ABD’nin yeni Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Türkiye ile ilgili ilk çıkışını geçenlerde Senato Dış İlişkiler Komitesi’nde S-400’ler konusunda yaparak dikkat çekti.

Rusya’dan S-400 hava savunma sistemlerinin alması nedeniyle Türkiye’den “sözde müttefikdiye bahsetmesi, bu hareketin müttefiklikle bağdaşmadığını belirtmesi Ankara’da kaşların kalkmasına yol açtı.

Blinken’ın bu oturumun ardından senatörlerin gönderdikleri sorulara verdiği yazılı yanıtlar da Biden yönetiminin Türkiye’ye karşı izleyeceği politikanın ana parametrelerini göstermesi bakımından önemli bir çerçeve ortaya koyuyor.

ABD’nin yeni dışişleri bakanının Türkiye’ye bakışında şu noktalar öne çıkıyor:

S-400 DOSYASINDA KATI TUTUM

Birincisi, Blinken’ın öncelikle Türkiye’yi “zorlu bir müttefik” olarak nitelendirmesidir. Bu niteleme son dönemde Washington’da Türkiye ile ilgili bütün açıklamalarda yerleşik bir kalıp şeklinde karşımıza çıkıyor. Bu yönüyle, yönetim yola koyulurken, Türkiye cephesinde yönetilmesi pek kolay görünmeyen, çok sayıda problemle kaplı bir dosyanın kendisini beklediğini kabullenmiş oluyor.

İkincisi, Blinken’ın Başkan Biden'ın “Türkiye’nin NATO müttefiki olarak taahhütlerine ters düşen ya da uluslararası hukuku ihlal eden davranışları karşısında tavrını gösterme taahhüdünde bulunduğunu” hatırlatmasıdır.

Burada özellikle Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemleri almasına karşı Biden yönetiminin eleştirel bir tutum sergileyeceğini anlıyoruz. Nitekim Blinken komite toplantısı sırasında yönetimin bu tutumunu olabildiğince açık bir dille kayda geçirmişti.

İ

Yazının Devamını Oku

2021’in dünyada önemli gündemi: Küresel demokrasi zirvesi

ABD’de yönetimin Cumhuriyetçi Donald Trump’tan Demokrat Joe Biden’a geçmesinin önümüzdeki dönemde yakından izlenmesi gereken sonuçlarından biri, demokrasi ve insan hakları temalarının ABD’nin dış politika söylemine kuvvetli bir şekilde yerleşecek olmasıdır.

ABD’nin yeni Dışişleri Bakanı Antony Blinken, geçen hafta Senato Dış İlişkiler Komitesi’ndeki onay oturumunda bu konuda dikkat çekici bir açıklamada bulunarak, “Görevimiz demokrasi ve insan haklarını yeniden Amerikan dış politikasının merkezine koymak olacak” şeklinde konuşmuştur. Blinken’ın sözleri, yeni yönetim açısından altı çizilmesi gereken bir taahhüttür.

SORUN, ÖNCE KENDİ EVİNDEKİ DEMOKRASİNİN DURUMU

Blinken, oturum sırasında bu hedef çerçevesinde Başkan Joe Biden’ın seçim kampanyası sırasında vaat ettiği “Küresel Demokrasi Zirvesi”nin muhtemelen bu yılın sonuna doğru toplanacağını da söylemiştir.

Ancak Blinken bu taahhütleri vurgularken, “Demokrasi ve insan haklarının güçlü bir lideri ve savunucusu olabilmemiz, geniş ölçüde kendi evimizde demokrasimizin gücüne bağlıdır” deme ihtiyacını da duymuştur.

ABD’nin yeni Dışişleri Bakanı, bu sözleriyle evdeki ciddi bir sorunun varlığını kabulleniyor. Blinken’ın Senato komitesindeki onay oturumu, Biden’ın başkanlığı devraldığı törenin bir gün öncesine rastlıyordu ve ABD’nin Kongre binası o sırada tam teçhizatlı ulusal muhafızlar tarafından çevrelenmiş durumdaydı. Washington D.C., her bir köşeyi tutmuş 25 bin askerle olağanüstü hal rejimi altındaki bir başkent görüntüsündeydi.

Ve ABD’deki kanaat önderlerinin bir bölümü, ülke bu haldeyken yeni yönetimin bir küresel demokrasi zirvesi düzenlemesinin isabet derecesi üzerinde hararetli bir tartışmaya girmişti.

PROJE SEÇİM BİLDİRGESİNDE VAR

Bu tartışmaya geçmeden önce kısaca Biden’ın seçim kampanyası sırasında kendisini bağladığı taahhüde bakalım. “Küresel Demokrasi Zirvesi”, Demokrat adayın seçim bildirgesi çerçevesindeki bir hedef olarak ortaya çıktı.

Yazının Devamını Oku

Türkiye-AB diyaloğu reform ve uygulama adımlarını bekliyor

Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı ve AB Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in geçen hafta perşembe günü Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile birlikte Brüksel’de gazetecilerin önünde yaptığı açıklamanın metnini okurken “hukukun üstünlüğü” ve “insan haklarının durumuna” da değindiğini gördüm.

Ancak Komisyon’un web sitesine de konmuş olan bu açıklamada söz konusu iki kavramın parantez içine alınmış olması dikkatimi çekti. Web sitesindeki linkten video kaydına girip dinlediğimde de fark ettim ki, Borrell bu iki kavramı konuşması sırasında telaffuz etmemişti.

PARANTEZ İÇİNDE EKLENEN İFADELER

Açıklama, ikisi arasındaki görüşmelerin başlamasından hemen önce yapılmış. İspanyol sosyalisti Borrell, “Sevgili Mevlüt” (Dear Mevlüt) diye başladığı açıklamasında Türkiye-AB ilişiklerinde geçen yıl yaşanan sorunların ardından 2021 ile birlikte “Bir iyiye gidiş” gördüklerini kaydederek, iyimser bir tonda konuşuyor.

Borrell, Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin gündemindeki ana başlıklara değindikten sonra “Türkiye’deki siyasi durum ve katılımın görünümü ile ilgili olarak birbirimize saygı temelinde içten ve açık bir dille konuşacağız” diyor.

Devamında Türk toplumunun AB ile diyaloğu önemsediğini belirten Borrell, “Türkiye’deki durum bizi endişelendirmeye devam ediyor. Çünkü Türkiye önemli bir komşu ve Türkiye ile paylaştığımız ortak bir gelecek inşa etmek istiyoruz” diye ekliyor.

İlginçtir ki, Komisyon’un web sitesine konan konuşma metinde “Türkiye’deki durum” ifadesinin hemen önüne “hukukun üstünlüğü ve insan haklarının durumu bağlamında” ifadesi parantez açılarak dahil edilmiş. Bir başta anlatımla, “kaygı” ifade edilen durumla somut olarak neyi anlamamız gerektiğine ilişkin bir not düşülmüş.

Borrell’in misafirine gazetecilerin önünde insan hakları ve hukuk eleştirisinde bulunmaktan kaçındığı için bu şekilde bir hareket tarzını tercih ettiği öne sürülebilir. Özellikle görüşmenin Türkiye ile AB arasında karşılıklı olarak belirmiş olumlu beklentiler ışığında başladığını dikkate alırsak.

Buna karşılık, komisyon çevrelerinden gelen bilgiler, parantez içindeki meselelerin daha sonra yapılan görüşmeler sırasında

Yazının Devamını Oku

Almanya’nın ‘Barbaros Hayreddin Paşa’ mesajının perde arkası

Avrupa Birliği ile girilen yumuşama ortamının perde arkasında yaşanan gelişmelerle ilgili en ilginç sinyallerden birini geçen hafta başında Ankara’ya yaptığı ziyaret sırasında Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas verdi. Bu sinyal “Barbaros Hayreddin Paşa” sismik araştırma gemisini konu alıyordu.

Maas, 18 Ocak günü Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile görüşmesinden sonra yaptığı açıklamada “Barbaros Hayreddin Paşa sismik araştırma gemisinin Kıbrıs açıklarından çekilmesinin olumlu bir tepki uyandırdığı, bu kararın desteklendiğinisöyledi.

Sonraki günlerde Avrupa Birliği yetkililerinden birbiri ardına gelen açıklamalar da Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki adımlarına ne kadar yakından odaklandıklarını gösterdi.

SAHADA ÜÇ ARAŞTIRMA GEMİSİ VARDI

 Hatırlayalım, geçen yaz sonu ve sonbahar başında Doğu Akdeniz’de Türkiye ile Yunanistan arasında gerilimin zirveye çıktığı dönemde, Türk tarafı bölgede savaş gemilerinin eşlik ettiği araştırma gemileriyle üç ayrı noktada faaliyet yürütüyordu.

Barbaros Hayreddin Paşa” Kıbrıs’ın doğusunda ada ile Lübnan arasında bir noktada sismik araştırma yaparken, “Yavuz” gemisi Kıbrıs’ın güneybatısında sondaj faaliyeti yürütüyordu. “Oruç Reis” ise Doğu Akdeniz’in tam ortasında Yunanistan’ın kendi ekonomik yetki alanı olarak hak iddiasında bulunduğu bir noktada sismik çalışma yapıyordu.

Geçen 1-2 Ekim tarihlerinde düzenlenen AB zirvesinden bir süre önce 13 Eylül’de “Oruç Reis” bakım gerekçesiyle Antalya Limanı’na döndü. Zirveden kısa bir süre sonra Enerji Bakanlığı, 5 Ekim tarihinde “Yavuz” sondaj gemisinin çalışmalarını tamamlayarak, hazırlık, bakım ve ikmal işlemleri için Taşucu Limanı’na döndüğünü açıkladı. Ancak hemen ardından 12 Ekim tarihinde yapılan bir NAVTEX bildirimi ile “Oruç Reis” yeniden Doğu Akdeniz’e açıldı.

Bir buçuk ay kadar sonra Enerji Bakanlığı, 30 Kasım tarihinde yaptığı bir açıklamayla bu kez “Oruç Reis”in 10 Ağustos’ta başladığı sismik araştırmalarını tamamladığını ve Antalya Limanı’na döndüğünü duyurdu. Bu adım, AB’nin bir sonraki zirvesinden 10 gün öncesine rastlıyordu.

Türkiye-AB ilişkilerindeki tansiyonun seyri de sıkça bu gemilerin hareketlerine paralel bir şekilde yol alıyordu.

Yazının Devamını Oku

Gezi davasıyla ilgili istinaf kararı ne anlama geliyor?

İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi’nin geçen cuma günü açıkladığı “bozma” kararı sonucu, üç yıldır Türk kamuoyunda yakından izlenen ve aynı zamanda Türkiye ile Avrupa Birliği, özellikle de Avrupa Konseyi arasındaki ilişkilerde hassas bir gündem maddesi haline gelen Gezi davasında yeni bir zemine geçilmiştir.

Bu karar, Gezi davasının yeni suçlamalar dahil edilerek ve ayrıca başka davalarla birleştirilerek genişlemesi ihtimaline kapıyı açmıştır.

Kararın ne anlama geldiğini değerlendirebilmek için kısaca öncesini hatırlayalım. Bu davada aralarında Osman Kavala, Mücella Yapıcı, Hakan Altınay ve Yiğit Aksakoğlu gibi isimlerin de bulunduğu toplam 16 sanık İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandı. Mahkeme, 18 Şubat 2020 tarihindeki celsede yargılanan 9 sanığın beraatına, yurtdışında olan 7 sanığın dosyasının da ayrılmasına karar verdi.

Ancak aynı gün, Kavala bu kez casusluk suçunu işlediği iddiasıyla başka bir soruşturmadan tutuklandı. Sonradan “casusluk” ve “darbe” suçlamalarıyla açılan iki sanıklı bu davada yargılama geçen 18 Aralık’ta İstanbul 36’ncı Ağır Ceza Mahkemesi’nde başladı. Bu davanın diğer sanığı akademisyen Henri Barkey.

Bu arada, İstanbul 30. Ağır Ceza’nın Gezi davası ile ilgili beraat kararı sonraki aşamada istinaf incelemesi için İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza
Dairesi’nin önüne gitti. Daire,
(İstinaf mahkemesi) de bu beraat kararı hakkında bir dizi gerekçeyle “hükmün bozulmasına” karar verdi.

Şimdi kararın değerlendirmesine geçelim.

İKİ DAVA 

Yazının Devamını Oku

COVID ile mücadelede aynı hataya ikinci kez düşmemek için

COVID-19 salgınının ilk dalgası sırasında geçen yaz başında Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’nın açıklamalarında karşımıza çıkan temalardan biri “Kara görüldü ama deniz durulmuş değil. Yakalanmaktan kaçınacağımız olası dalgalar var” sözlerinde ifade buluyordu.

Gerçekten de salgının seyri, Koca’nın dikkat çektiği tehlike yönünde bir akış izlemiştir. Başlangıçta mayıs ayında vaka rakamlarının düşme eğilimine girmesi iyimserliğe yol açmıştı. Ancak yaz başında normalleşmeye geçişle birlikte açıklanan sayılarla ilgili çelişkiler bir belirsizliği beraberinde getirdi. Ardından sonbaharda ikinci dalganın tırmanmasına tanıklık ettik.

Bakanın benzetmesinden hareket edersek, gemi bir türlü karaya yanaşamadığı gibi, olası dalgalara yakalanıp kendisini yeniden açık denizde ters akıntıların ortasında sürüklenirken bulmuştur.

NORMALLEŞMEYE SÜRATLİ GEÇİŞ SALGINI TIRMANDIRDI

Türkiye’nin ikinci dalgaya yakalanmasının, başka faktörler de rol oynamakla birlikte, ağırlıklı olarak normalleşmeye yaz aylarında süratli bir şekilde geçilmesinden kaynaklandığını söylemek hata olmaz. Mayıs ayı ortasına doğru AVM’lerin açılması adımından sonra normalleşmeye geçiş tarihi olarak 1 Haziran tarihi esas alınıyor. Nitekim bu tarihte 827 olan günlük vaka sayısı, normalleşmenin hemen ardından 15 Haziran’a gelindiğinde birden 1.592’ye yükselmiştir. Yani, vakalar iki hafta içinde neredeyse iki katına çıkmıştır.

Sonrasında haziran sonuna doğru vaka sayıları yeniden düşüşe geçince bu tablo değişmişti. Oysa bunun kamuoyundan saklanarak başvurulan bir yöntem değişikliği sonucu, testi pozitif çıkan bütün vakalar değil sadece semptomlu hasta sayılarının açıklanmaya başlanmasından kaynaklanan bir yanılsama olduğu çok sonradan anlaşıldı. Vaka sayıları, yeniden resmen açıklandığı 25 Kasım tarihinde birden 28 bin 351 gibi bir eşiğe çıkınca işin ciddiyeti gecikmeli olarak daha kuvvetli bir şekilde algılandı.

Son haftalarda salgınla ilgili rakamlarda gözlenen düşüşle birlikte normalleşmeye doğru harekete geçilmesi yolunda muhtelif kesimler tarafından yapılan bazı çağrılara bakınca, geçen yaz ve sonbaharda yaşanan tecrübelerden gerekli derslerin çıkartılmadığı sonucuna varıyoruz.

SON KISITLAMALAR VİRÜSÜ BASKILADI

Bu değerlendirmeyi yaparken önce Türkiye’nin pandemiyle mücadelesinde içinde bulunduğumuz ocak ayının son haftası itibarıyla nerede durduğumuzun bir fotoğrafını çekmemiz gerekiyor.

Yazının Devamını Oku

Biden yönetiminin yeni dış politika vizyonu ve S-400’ler meselesi

ABD’nin yeni Başkanı Joe Biden’ın geçen çarşamba günü Kongre binasının önündeki ant içme töreninde yaptığı konuşma, Amerikan toplumuna verdiği uzlaşma, ulusal birlik mesajlarıyla örülüydü. Böyle bir konuşmadan bekleneceği gibi içe hitap eden bir metindi.

Dış dünyaya verdiği mesajlar çok küçük bir yer tuttu Biden’ın konuşmasında. Bu kısa bölümdeki ana vurgu da “ittifakların onarılması” temasıydı.

Şöyle dedi bu bölümde Biden: İttifaklarımızı onarıp, dünya ile bağlarımızı yeniden kuracağız. Dünün değil, bugünün ve yarının sınamalarına karşılık vermek üzere... Ve yalnızca gücümüzün yarattığı örnek üzerinden değil, ama oluşturduğumuz örneğin gücü üzerinden önderlik edeceğiz. Barış, ilerleme ve güvenlik için güçlü ve güvenilir bir ortak olacağız.”

TRUMP’IN TAHRİBATINI ONARMAK

ABD’nin müttefiklerine ve aynı zamanda dahil olduğu çok taraflı kuruluşlardaki ülkelere giden bu mesaj, Donald Trump’ın başkanlığı döneminde bu örgütlerde yaptığı tahribatın düzeltileceği, yarattığı belirsizliklerin giderileceği taahhüdünü içeriyor.

Trump, ABD’yi başta iklim değişikliği alanındaki uluslararası taahhütlerinden geri çeken,  Dünya Sağlık Örgütü’nden çıkaran, NATO gibi ABD’nin başını çektiği bir uluslararası savunma örgütüne bile mesafeli duran politikalar izlemişti.

Yeni Başkan ise geçen dört yıl içinde bir kısmı kopan, bir kısmı gevşeyen, sorgulanan bu bağları yeniden kurma ve güçlendirme yönünde süratli adımlar atıyor.

Biden’ın geçen çarşamba günü Beyaz Saray’dan içeri girer girmez yaptığı ilk tasarruflar çerçevesinde ABD’yi Paris İklim Antlaşması’na geri döndüren ve ayrıca Dünya Sağlık Örgütü’ndeki (DSÖ) üyeliğini yeniden tesis eden kararları imzalaması bu açıdan yeteri kadar anlamlıydı.

KÜRESEL LİDERLİĞİ 

Yazının Devamını Oku

Biden’ın salgından sonra en zor sınavı: Kutuplaşmayı aşmak

Tam iki hafta arayla aynı mekânda iki ayrı Amerika gerçeği ile karşılaştık. Önce 6 Ocak Çarşamba günü zihinlerimize kazınan görüntülerde Kongre’yi hedef alan şiddet ve vandalizm vardı. Kendilerini kaybetmiş saldırgan Trump taraftarları cam çerçeve indirerek girdikleri Kongre binasında seçim sonuçlarının tescil edildiği Temsilciler Meclisi ve Senato oturumlarını engellediler.

Yine bir çarşambaya denk gelen önceki gün Kongre’nin batı cephesi, ABD’nin yeni Demokrat Başkanı Joe Biden’ın teamüllere uygun bir olgunluk içinde geçen ant içme törenine ev sahipliği yaptı. Saldırganların iki hafta önce tırmandıkları duvarların hemen önündeki platformda bu kez Lady Gaga Amerikan milli marşını söylüyordu.

Törenin bitimindeki uğurlama faslında Biden’ın Başkan Yardımcısı Kamala Harris ile Cumhuriyetçi selefi Mike Pence’in Kongre merdivenlerinin önünde eşleriyle birlikte verdikleri görüntü, bütün yaşananlardan sonra, demokratik zarafetin etkileyici bir yansımasıydı.

BÜTÜN AMERİKALILARIN BAŞKANI OLMAK

En son aşamasında demokrasi ve hukukun üstünlüğü tecelli etmiş olsa da, yine de ABD tarihinin en sancılı devir teslim süreçlerinden birine tanıklık etmiş olduk. Donald Trump önceki gün Washington D.C.’den ayrılırken, geride tehlikeli ölçülerde kutuplaşmış, ortak değerleri üzerindeki mutabakatları çözülmüş, inandıkları hurafeler için şiddete başvurmaktan kaçınmayan marjinal grupların ortalıkta kol gezebildiği bir Amerika bıraktı.

Joe Biden’ın önceki gün ant içme töreninde yaptığı konuşma, kendisinin en hayati önceliğinin, şu ana kadar 400 binden fazla Amerikalının ölümüne neden olan COVID-19 felaketiyle mücadeleden sonra, ABD’nin içine düştüğü bu bölünmüşlüğü aşmak olduğunu ortaya koydu.

Kutuplaşmanın yol açtığı gerilimi düşürmek, toplumdaki bölünme hatlarını yumuşatmak, ABD’nin birliğini yeniden güçlendirmek hedefleri, Biden’ın konuşmasının en önemli ağırlık noktalarıydı.

Kendi seçim başarısını ön plana çıkarmaktan çok, toplumun bütün kesimlerine dokunmak istediği kapsayıcı mesajlar verme çabası içinde oldu. “Bütün Amerikalıların başkanı olacağını” vurguladı. Özne olarak birinci tekil şahıs “Ben”den çok, “Biz” vurgusunun duyulduğu bir metindi.

Şurası çok açık. Başkan

Yazının Devamını Oku

Bir zamanlar Washington D.C.’de devir teslim törenleri

Hürriyet’in Washington D.C. muhabiri olarak görev yaptığım altı yıla yakın süre içinde iki başkanlık seçimi izledim, bu çerçevede iki kez yönetim değişikliğine tanıklık ettim.

Birincisinde, Beyaz Saray’da iki dönemi, yani sekiz yılı tamamlamış olan Ronald Reagan, 1988 yılındaki seçimi Demokrat Michael Dukakis’e karşı kazanan yardımcısı George Bush’a devretti başkanlığı. Dolayısıyla, Cumhuriyetçiler arasındaki bir bayrak teslimi gibi geçmişti bu yönetim değişikliği.

Bende daha çok iz bırakmış olan, 1992 başkanlık seçimi sonrasındaki devir teslim süreci oldu. Seçimi Demokrat aday Bill Clinton Cumhuriyetçi Bush’a karşı kazandığı için Demokratların 12 yıl sonra yeniden iktidara gelmelerinin getirdiği ayrı bir heyecan dalgası vardı. Üstelik başkan seçilen kişi 46 yaşında genç bir siyasetçiydi. Arkansas gibi mütevazı ölçekteki bir eyaletin valiliğinden Beyaz Saray’a geliyordu.

Clinton’ın başkanlık yürüyüşünü eşimle birlikte vatandaşların arasına katılarak izlemiştim.

KÖKLÜ BİR DEMOKRASİ GELENEĞİ

Devir teslim törenlerinin en önemli ritüellerinden biri, yeni başkanın Kongre binasının önünde ABD Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın okuduğu metni tekrarlayarak ant içip ardından konuşmasını yaptıktan sonra Kongre’yi Beyaz Saray’a bağlayan Pennsylvania Avenue üzerinde katıldığı geçit törenidir.

Bu geçit törenleri, ABD demokrasisinin 19’uncu yüzyıldan beri süren en köklü geleneklerinden biridir.

Kongre binasının önünden yola koyulan kortej Pennsylvania Avenue üzerinden kuzeybatı yönünde Beyaz Saray’a doğru yol alır. Kortej, 15’inci Sokak’la kesişme noktasına geldiğinde burada yukarı doğru döner. 15’inci Sokak’ta Hazine Bakanlığı’nın yanından geçip dört blok yukarı çıkan kortej, bu kez sola dönüp Beyaz Saray’ın kuzey cephesinin baktığı yine Pennsylvania Avenue olarak devam eden ana caddeye kıvrılır. Bütün bu güzergah yaklaşık 2.5 kilometre kadar bir mesafe tutar.

İnsanlar, geçit töreni sırasında Pennsylvania Avenue üzerinde caddenin her iki tarafında dizilip, yeni başkan ve ailesine sevgi gösterisinde bulunur. Başkan, törenin bir noktasında eşiyle birlikte aracından inerek yolun kalan kısmını yürüyerek tamamlar. Başkan, bu şekilde halkın içinden geçerek Beyaz Saray’a adım atmış olur.

Yazının Devamını Oku

Bu kez Birleşik Arap Emirlikleri ile normalleşme işaretleri

İçinden geçtiğimiz dönemde Türkiye’nin bölgesel politikaları anlamında sıkça duyduğumuz söylemlerden biri “jeopolitik boşlukları doldurma” kavramı oldu.

Türkiye’nin ağırlıklı olarak askeri hamleler üzerinden “sert gücü”nü devreye sokması bağlamında sıkça telaffuz edildi bu kavram.

Bununla birlikte, bu jeopolitik boşlukları doldururken bölgedeki bazı aktörlerle yaşadığı çatışmalar nedeniyle, Türkiye’nin kendisine bitişik coğrafyada, özellikle Doğu Akdeniz’de bazı yapılanmaların dışında kaldığı da bir olgudur.

Bu söylediğimi şöyle açabilirim.

ANKARA-KAHİRE EKSENİ KOPUNCA

Türkiye’nin İsrail ile ilişkileri son 10 yıldır birçok faktörün bileşkesi olarak zaten kötü bir şekilde seyrediyor. Buna uzun bir zamandır Mısır’la ilişkiler de eklendi. General Abdülfettah es Sisi’nin 2013 yılında darbe yaparak seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’yi devirmesinden sonra ilişkilerde patlak veren krizle birlikte Mısır’la köprülerin atılması, Ortadoğu’da bölgesel güç dengesinin üzerine oturduğu zemini ciddi bir şekilde sarstı. İki ülke arasındaki geleneksel yakınlığın uzantısı olarak pozitif bir etki yayan Ankara-Kahire ekseninin negatif bir elektrik yüklenmesi, bölgede bir gerilim alanına yol açtı.

İlişkilerin kötüleşmesiyle birlikte Mısır da “Müslüman Kardeşler” konusunda Ankara’yı suçlayarak, Türkiye’nin bölgedeki etki alanını sınırlandırmaya, çıkarlarına zarar verebileceği her fırsatı değerlendirmeye çalıştı.

Bu durumun olumsuz sonuçlarından biri, özellikle Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon kaynaklarının paylaşımı çerçevesinde yürütülen çalışmalarda Mısır’ın İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi ile blok olarak hareket etmeye başlaması oldu. Türkiye’nin Doğu Akdeniz Doğalgaz Forumu gibi organizasyonlardan ve boru hattı projelerinden dışlanması Ankara’nın eleştirileriyle karşılaştı.

BAE’DEN TÜRKİYE 

Yazının Devamını Oku

Virüsle savaşın aşı cephesinde envanterin son durumu

Türkiye’de ilk COVID-19 aşısının 13 Ocak Çarşamba akşamı Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’ya yapılmasıyla birlikte, ülkemizde pandemiyle mücadelede yeni bir aşamaya geçmiş bulunuyoruz.

Toplumda aşı olup bağışıklık kazanan insanların sayısının belli bir eşiğe yükselmesiyle birlikte, virüs, nüfuz edemeyeceği bir duvarla karşılaşacak ve başka salgınlarda yaşandığı gibi saldırısında yenik düşecektir.

Savaşın bu evresinde zaman faktörü çok önemli. Virüse karşı başlatılan aşı kampanyasının yüksek bir tempoda ve süreklilik içinde, kesintisiz bir şekilde yürütülmesi gerekiyor.

ENVANTERDE 54.5 MİLYON DOZ VAR

Her savaşa gidilirken orduların ellerindeki silah ve cephanenin envanterinin çıkartılması stratejik planlamadaki en kritik aşamalardan biridir.

Peki virüsle mücadelede aşı aşamasına geçilirken, Türkiye’nin envanteri ne durumda? Resmi açıklamalara göre, şu an itibarıyla 30 Aralık akşamı itibarıyla Çin Halk Cumhuriyeti’nden gelmiş olan 3 milyon doz “Sinovac” aşısı var. Bu arada, yalnızca önceki gün ağırlıklı sağlık personeli olmak üzere 300 bine yakın kişi aşılandığına göre, zaten gelen ilk partinin onda biri bir günde tüketilmiştir.

Peki tedarik hattının bundan sonraki seyri nasıl görünüyor? Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’nın açıklamalarından yola çıkarsak, Çin Halk Cumhuriyeti ile yapılmış olan toplam 50 milyon dozluk bir anlaşma var.

Koca, daha önce aralık ayında muhtemelen 20 milyon, ocak ayında yine 20 ve şubat ayında 10 milyon doz aşı geleceğini açıklamıştı. Ancak bu takvimin aralık ayındaki hedefi tutturulamamıştır. Çin’den 30 Aralık tarihinde yalnızca 3 milyon doz gelmiştir.

Bakan, ayrıca Almanya’daki BioNTech firması ile “

Yazının Devamını Oku

COVID-19 aşısında dünya nerede, Türkiye nerede?

Tarih 25 Kasım 2020. Yani bundan yedi hafta kadar önce. Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca, Bilim Danışma Kurulu toplantısından sonra COVID-19’a karşı aşı çalışmaları konusunda açıklamalarda bulunuyor. Bakan, “Erken dönemde vatandaşımızı aşıya eriştirmek noktasında bir çaba içindeyiz... Erken dönemde tedarik ederek vatandaşımızla buluşturmak istiyoruz” diye söze giriyor.

Koca, bu açıklamada aşının “etkinlik ve güvenilirliğini önemsediklerini” belirtiyor, “Çok erken dönemde güvenilirliğini ve etkinliğini bildiğimiz aşılarla hızla başlayalım istiyoruz” diyor.

Anadolu Ajansı’nın geçtiği bu haberde fark edileceği gibi aşıyla ilgili iki vurgu ön plana çıkıyor. Birincisi, “erken dönemde tedarik ve erişim”, ikincisi ise aşının “güvenilirliği ve etkinliği”...

ARALIK AYI tedarik hedefi 20 MİLYON AŞI

 Aynı açıklamada aşının tedarik edilmesine ilişkin olumlu haberler de veriyor Sağlık Bakanı. Çin Halk Cumhuriyeti yapımı olan “Sinovac aşısı”nda 50 milyon doz aşı için sözleşmeye imza atıldığını duyurarak, “Aralık ayında asgari 10 milyon olmak üzere ama 20 milyonu hedefliyoruz. Ocak ayında 20 milyonda sorun yok. Şubat ayında da 10 milyon olmak üzere toplam 50 milyon doz için sözleşme imzalandı” diyor.

Koca, Pfizer’in ürettiği “mRNA aşısı” (Almanya’da Dr. Özlem Türeci ve Dr. Uğur Şahin’nin geliştirdikleri aşı) için aralık ayında 1 milyon ve devamında 25 milyona kadar aşının verilebileceği şeklinde görüşmelerin devam ettiğini söylüyor.

Türkiye’de aşıya ne zaman başlanacağı konusunda bir tarih de telaffuz ediyor bu açıklaması sırasında Sağlık Bakanı: “Şu an için sözleşmeye bağlanan 50 milyon aşı için muhtemelen 11 Aralık gibi bu aşı takvimine başlanabilir bir aksilik olmazsa...”

ARALIK AYI İÇİN İLK HEDEF 5 MİLYON KİŞİYDİ

 Dün

Yazının Devamını Oku