AB zirvesi, Biden ve Avrupa ile ilişkiler için ne anlatıyor?

Geçen salı günü video- konferans ortamında düzenlenen NATO dışişleri bakanları toplantısı, ABD ile Türkiye’nin dışişleri bakanları arasında bu tür NATO forumlarında pek rastlanmayan sertlikte bir söz düellosuna sahne oldu.

ABD Dışişleri Bakanı Michael Pompeo, Türkiye’ye ağır suçlamalar yöneltti NATO toplantısında. Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi alınmasının NATO’nun güvenliğini zafiyete uğrattığını, ayrıca Türkiye’nin Libya ve Karabağ’da çatışmaları körüklediğini ileri sürdü.

Kendisine yanıt veren Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, ABD, Türkiye’ye Patriot sistemlerini vermediği için mecburen Rusya’dan S-400 alındığını, Ankara’nın Libya’da BM’nin tanıdığı meşru hükümetin yanında yer aldığını, ayrıca Kafkasya’da ateşkesi Ermenistan’ın bozduğunu söyledi.

Yabancı ajansların, Pompeo ile Çavuşoğlu arasındaki karşılıklı eleştirileri nitelemek için toplantıyı izleyen diplomatlara dayanarak kullandıkları “hararetli”, şiddetligibi ifadeler ortamın ne kadar gerginleştiğine işaret ediyor.

Toplantıdan sızan bilgiler, Pompeo’nun dışında Fransa, Yunanistan, Lüksemburg ve Litvanya dışişleri bakanlarının da Türkiye’yi eleştiren çıkışlarda bulunduklarına işaret ediyor.

NATO’DAN YAYILAN ÇATLAK GÖRÜNTÜSÜ

Önümüzdeki ocak ayı sonuna doğru görevinden ayrılacak olan Pompeo, Türkiye’ye karşı ağırlıklı olarak olumsuz yöndeki görüşlerini -diplomatik bir dille yumuşatma ihtiyacı duymadan- açıkça kayda geçirmiştir. Çavuşoğlu’nun da Ankara’nın ABD karşısındaki hissiyatını benzer bir açıklıkla aktardığı anlaşılıyor.

NATO toplantısında yaşanan bu sahne, ittifakın en büyük müttefiki ABD ile ittifakın güneydoğu kanadını tutan Türkiye’nin 2020 yılı sonu itibarıyla birbirlerine ne kadar uzak düşmüş olduklarını göstermesi bakımından çarpıcıdır. NATO’nun en önemli forumlarından biri, NATO’nun zafiyete düşüp düşmediği konusunda ikisi arasında sert bir tartışmaya ev sahipliği yapıyor. Savunma ittifakı içinde patlak veren majör bir görüş ayrılığının artık üstü örtülemeyecek bir şekilde NATO’nun içinden dışarı doğru yayıldığını görüyoruz.

NATO toplantısı, aynı zamanda masasını toplamakta olan ‘gidici’ Trump yönetimi ile işbaşı yapmaya hazırlanan Biden yönetimi arasında devir teslimi sürecinde Türk-ABD ilişkilerinin nasıl bir dökümle envantere kaydedileceğini de gösteriyor.

AB, TÜRKİYE POLİTİKASINI BELİRLİYOR

Aslında NATO toplantısından yansıyan bu görüntü Türkiye’nin Batı dünyası ile ilişkilerindeki sorunlu cephelerden yalnızca biridir. Türkiye’nin Batı dünyasındaki yeri açısından, bu ilişkilerin Avrupa Birliği ayağı da önümüzdeki hafta benzer şekilde son derece sancılı bir sınava sahne olacaktır.

AB’ye üye 27 ülkenin liderlerinin önümüzdeki hafta perşembe ve cuma günleri bir araya gelecekleri zirve toplantısında AB’nin yeni dönemde Türkiye karşısında izleyeceği politikası şekillenecektir.

Türkiye, NATO’nun aksine AB’de toplantı salonunda hazır bulunmayacaktır. Üstelik S-400 dosyası hariç tutulursa, Türkiye açısından NATO’da tutanaklara geçen sorunların kayda değer bir bölümü, bundan daha fazlasıyla AB zirvesinin gündeminde yer alıyor. Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarıyla ilgili anlaşmazlıklar, bu çekişme konusu alanlardaki hidrokarbon kaynakları üzerinde yürütülen araştırma faaliyetleri, KKTC’de Maraş’ın açılması, Libya’da sürmekte olan kriz, Kafkasya’da yakın zamanda sona eren sıcak çatışmalara kadar uzanan geniş bir sorunlar dizisi masada bekliyor.

GEÇEN ZİRVEDE NE OLMUŞTU?

Türkiye’nin geçen yaz ve sonbahar başında Doğu Akdeniz’de yürüttüğü sismik araştırma ve sondaj faaliyetleri ve buna paralel bir şekilde Türk ve Yunan donanmalarının sahadaki karşılıklı hareketlerinin tetiklediği gerilim, 1-2 Ekim tarihlerinde yapılan bir önceki AB zirvesinin öncelikli konularından biri olmuştu. Türkiye’nin bu zirveden hemen önce attığı bazı taktik adımlar toplantının bulunan bir orta yol formülü ile bir kriz yaşanmadan atlatılmasını mümkün kılmıştı. Oruç Reis araştırma gemisinin Antalya limanına -bakım için- dönmesi bu adımlardan biriydi.

AB dönem başkanlığını da yürütmekte olan Almanya’nın o tarihte dengeli bir çizgide durarak zirveden Türkiye’ye yaptırım kararı çıkartmak isteyen Fransa ve Yunanistan’ın başını çektiği cepheyi dizginleyebilmesi bu sonucun alınabilmesinde azımsanmayacak bir rol oynamıştı.

Ancak Oruç Reis’in zirveden sonra yeniden sahaya dönmesi, ardından Yunanistan ile ikili görüşme sürecinin bir türlü başlatılamaması belirmiş olan göreceli iyimser havanın dağılmasına yol açtı. Ekim zirve kararında yer verilen Türkiye ile AB arasında bir ‘pozitif gündem’ yaratılması hedefi hayata geçirilemedi. Bunu izleyen dönemde Türkiye ile Fransa-Yunanistan ikilisi arasındaki çatışma iklimi, başka meselelerin de ortaya çıkmasıyla iyice büyüdü.

Fransa ve Yunanistan, zirve öncesinde Türkiye’ye muhakkak yaptırım uygulanması konusunda yoğun bir diplomasi seferberliği yürütüyor. Muhtemelen zirve öncesinde bir zeminde AB ülkelerinin kendi aralarında, bir başka zeminde Berlin ve AB Komisyonu ile Türkiye arasında yürütülmekte olan görüşmeler önümüzdeki hafta zirveden çıkacak kararda belirleyici olacaktır.

MASADA HANGİ SEÇENEKLER VAR?

 İlginçtir ki, Oruç Reis geçen pazartesi günü yeniden Antalya limanına dönmüştür. Buna karşılık Türkiye ile AB arasındaki sorunlar geçen ekim ayına kıyasla daha da ağırlaşmış görünüyor. Kuşkusuz, hem Avrupa’nın başat güç merkezi, hem de AB’nin dönem başkanı olarak Almanya’nın lideri Şansölye Angela Merkel’in izleyeceği tutum bir kez daha çok kritik bir önem kazanıyor.

Zirvenin Türkiye karşısında sert bir yaptırım kararına yönelmesi zaten çoktandır yörüngesini kaybetmiş olan Türkiye ile AB arasındaki ilişkileri bugünkünden de kötü bir yere savuracaktır. Almanya, yıl sonunda bitecek AB dönem başkanlığını -önümüzdeki dönemde daha çok işinin olduğu- Türkiye cephesinde böyle bir dramatik finalle kapatmayı göze alabilir mi?

Ya da AB zirvesinden geçen ekim ayı başında alınan karardan bir adım ileri giden, ancak etki derecesi sınırlı kalacak bir yaptırım dizisi ile mi çıkılır?

Yoksa muhtemel bir kriz geçen ekim ayında olduğu
gibi ciddi bir kaza yaşanmadan bir kez daha son anda atlatılabilir mi?

ABD-AB DENKLEMİ

 Bu soruların yanıtlarını almak için çok fazla beklemeyeceğiz. Ancak çıkacak kararın içeriği ve derecesi Türkiye’nin AB ile ilişkilerinin geleceği bakımından kritik bir önem taşıyacaktır.

Avrupa ile ilişkilerinin alacağı görüntü kuşkusuz Türkiye’nin ABD’de işbaşı yapacak olan Biden yönetimi karşısındaki pazarlık kartlarını da etkileyecektir. Türkiye, Batı politikasının geleceği bakımından AB cephesinde geriye gitmediği, ilerleme sağladığı ölçüde Biden karşısında daha geniş bir manevra alanı bulacaktır. Kuşkusuz, bu denklemin tam tersi de geçerlidir. Türkiye, AB’den uzaklaştığı oranda Batı ekseninde ABD ile baş başa kalacaktır.

 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Resmi Gazete’de FETÖ’cü generalle ilgili dikkat çekici ayrıntı

FETÖ’cü olduğunu itiraf eden eski tuğgeneral Serdar Atasoy’un dosyasını karıştırırken her seferinde karşıma yeni ayrıntılar çıkıyor. Dikkatime takılan ayrıntılardan biriyle Resmi Gazete’de karşılaştım.

Resmi Gazete’nin 24 Temmuz 2020 tarihli sayısında yayımlanan 2020/370 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararında bir gün önce (23 Temmuz) yapılan Yüksek Askeri Şûra (YAŞ) toplantısının kararları yer alıyor.

Altında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasının bulunduğu bu kararın girişinde, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanlıkları’nda 13 general, 4 amiral ve 51 albayın 30 Ağustos 2020 tarihinden geçerli olarak bir üst rütbeye terfi ettirilmelerinin uygun görüldüğü belirtiliyor.

Şimdi bu karara biraz daha yakından bakalım.

32 KARACI ALBAY ARASINDA 5’İNCİ SIRADA TERFİ ETMİŞ

Kararda general/amiral rütbelerini kapsayan terfiler hiyerarşi içinde isim isim sıralanıyor.

Terfilerin dağılımına baktığımızda, tuğgeneralliğe/tuğamiralliğe terfi eden 51 albaydan 32’sinin karacı, 9’unun denizci ve 10’unun havacı olduğunu öğreniyoruz.

Günlerdir Türk kamuoyunda tartışılan FETÖ mensubu Serdar Atasoy’un ismiyle işte bu listede karşılaşıyoruz. Şûra’nın terfi listelerinde üst sıralarda yer almak her zaman önemli bir ölçü olagelmiştir. Kendisinin listede generalliğe kaçıncı sırada terfi ettiğini merak edebilirsiniz. Bu 32 karacı albay arasında beşinci sırada terfi etmiş Atasoy.

GENERALLİĞE TERFİDE 

Yazının Devamını Oku

Kod adı ‘Servet’in örgüt abilerinin gözetiminde generalliğe uzanan öyküsü

Kamuoyu günlerdir Serdar Atasoy’u tartışıyor. Atasoy kim? Geçen Temmuz ayının sonuna doğru yapılan Yüksek Askeri Şûra’da kurmay albaylıktan tuğgeneralliğe terfi ettirilen, hemen ardından Kara Kuvvetleri Komutanlığı İstihbarat Başkanlığı gibi kritik bir göreve atanan, ancak bu göreve başlatılmayan, kasım ayında TSK ile ilişiği kesilen ve kısa bir süre önce gözaltına alınınca itirafçı olup FETÖ mensubu olduğunu kabul eden şahıs.

Kendisinin bu rütbeye terfi edişi ve geçirdiği soruşturmalarla ilgili konulara girmeden önce Serdar Atasoy’un kim olduğu, FETÖ’ye nasıl katıldığı, TSK’ya nasıl girdiği, onu tuğgeneralliğe kadar götüren kariyerinin nasıl bir çizgi izlediği ve bütün bu süreçte örgüt ile ilişkisini gizlilik içinde nasıl sürdürdüğü sorularına yanıt arayalım.

Etkin Pişmanlık Yasası’ndan yararlanan Atasoy’un 1 Şubat tarihinde, yani bundan 10 gün önce Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde alınan ifadesi bu soruların önemli bir bölümüne ışık tutuyor.

Atasoy’un öyküsü aslında FETÖ tarafından TSK’ya sokulan pek çok örgüt üyesinin öyküsüyle paralellik gösteriyor. Denizli’nin en küçük ilçelerinden biri olan Babadağ’da 1974 yılında dünyaya geliyor. Kasabada lise olmadığı için ortaokulu bitirince 1988 yılında İzmir Atatürk Lisesi’nde yatılı öğrenci olarak yerleştiriliyor. Atasoy, ifadesinde liseye yerleştirilmesinde cemaatin rolü olup olmadığı konusunda bir işaret vermiyor. FETÖ ile tanışmasının İzmir Atatürk Lisesi’nde gerçekleştiğini söylüyor.

FETÖ sisteminin nasıl işlediğini göstermesi bakımından Atasoy’un askeri kariyerinin seyrini şöyle özetleyebiliriz:

DAHA LİSEDE KOD İSMİ VERİLİYOR: Lisede Denizli’den tanıdığı Cansun Sarıyıldız isimli ilahiyat öğrencisi vasıtasıyla Atatürk Lisesi’nin cemaat sorumlusu olan, Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğrencisi Yavuz kod isimli örgüt abisi ile tanıştırılıyor. Yavuz, hafta sonlarında Atasoy’u Alsancak’taki yatılı öğrenci yurduna götürüyor. Burada eğitim çalışmalarına katılıyor, Fetullah Gülenin kitaplarını okumaya başlıyor. Yavuz, Atasoy’a “Servet” kod ismini veriyor.

KARA HARP OKULUNU’NA HAZIRLIK: Atasoy, üç yıl boyunca İzmir’de Yavuz’un sorumluluğunda kalıyor. Yavuz’un görevlerinden biri askeri okulları kazanabilecek öğrencilerin seçilmesi ve sınavları kazanabilecek şekilde hazırlanmalarıdır. Bu aşamada İskender Girgin, Erdal Baylar ve Serdar isminde üç öğrencinin daha katıldığı bir gruba dahil ediliyor. Yurtta Yavuz’a tahsisli bir odada ders çalışılıyor. Sınavda çıkabilecek soruların bulunduğu testler getiriyor. Ayrıca, cemaat bağlantısı olmayan bir dershaneye de kaydı yaptırılıyor. 1991 yılında bu gruptan Serdar Atasoy, İskender ve Erdal, Ankara’daki Kara Harp Okulu sınavını kazanıyorlar.

‘YAVUZ ABİ’ ANKARA’YA DÜZENLİ GELİYOR:

Yazının Devamını Oku

Bir hukuk düzeninde kabul edilemeyecek şeyler

Şimdi sıralayacaklarımın hepsi demokrasilerde karşılaşılan, belli ölçülerde kabul edilebilir durumlardır.

Örneğin, ülkenin gidişatından hoşnut olmayabilirsiniz. İktidarın birçok alandaki icraatı sizi ciddi ölçülerde mutsuz ediyor olabilir. Siz de yürütme gücünü elinde bulunduranların tasarruflarına karşı Anayasa’nın tanıdığı haklar çerçevesinde açıklama yapabilir, toplanma hakkından yararlanarak protestonuzu ortaya koyabilirsiniz. Riskleri, yüksek bir maliyeti de olabilir bu itirazın...

Keza, iktidar da sizin sergilediğiniz muhalefetten, farklı, karşıt görüşler ifade ediyor olmanızdan rahatsızlık duyabilir. İtirazınızı ifade ederken ölçüyü kaçırdığınızı da düşünüyor olabilir karar vericiler. Hatta muhtelif yöntemlerle sesinizi kısmaya da çalışabilirler.

*

Ülkeden ülkeye farklılık göstermekle birlikte üç aşağı beş yukarı bütün demokratik rejimler son tahlilde iktidar ile ona muhalefet edenler arasındaki bir çekişmeye dayanır. İpin iki ucundaki taraflar sıkıca ipi kendi yönlerine çekmeye çalışırlar.

Gelişkin, köklü demokratik rejimlerde bu çekişme daha hoşgörülü bir zeminde, belli bir olgunluk içinde cereyan eder.

Demokrasi geleneklerinin henüz tam olarak içselleşmediği göreceli genç demokrasilerde bu çekişme genellikle daha sert bir zeminde cereyan eder. Çatışma hatları daha keskindir. Güçler ayrılığının tam olarak işlemediği, denetleme mekanizmalarının yetersiz kaldığı ya da işlemediği modellerde, bu çekişme, oyunun adil oynanmadığı zeminlere de kayabilir.

Ancak böyle de olsa seçeneksiz değilsiniz. Bir sonraki seçimde oyunuzu kullanarak yapacağınız tercihle ülkenin gidişatını değiştirmeyi deneyebilirsiniz.

Onun dışında şahsi düzeyde haksızlığa uğradığınızı düşündüğünüzde itirazınızı dile getirmek üzere çalabileceğiniz kapılar var. Mahkemeye gidersiniz; şikâyetiniz sonuçsuz kalırsa Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) bireysel başvuru hakkınızı kullanırsınız. AYM de haklılığınızı teslim etmezse, bu kez Strasbourg’da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne dilekçe verebilirsiniz. Gecikmeli de olsa muhtemelen bir aşamada adalet tecelli edecektir.

Yazının Devamını Oku

Akar, ‘FETÖ’cü albay YAŞ’ta nasıl general oldu’ sorusuna ne yanıt verdi

Geçen cumartesi günü öğleden sonra iki meslektaşımla birlikte Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ile uzun bir sohbet yapma imkânı buldum. Kendisine FETÖ ile mücadeleden ABD ile S-400 anlaşmazlığına, son Almanya gezisinden Libya’daki Türk askerlerinin geleceğine kadar birçok konuda soru yöneltme fırsatım oldu. Sohbetin önemli bir bölümü TSK’nın FETÖ’ye karşı yürütmekte olduğu mücadeleyi konu aldı.

Milli Savunma Bakanı Akar, öncelikle 15 Temmuz darbe girişiminden sonra gerçekleşen büyük tasfiyenin yol açtığı personel açığına rağmen TSK’nın giriştiği askeri harekâtlarda ortaya koyduğu performansın çok başarılı olduğunu özellikle vurguladı.

Örnek olarak, Hava Kuvvetleri’nde ihraçlardan sonra ciddi bir pilot açığının ortaya çıktığını belirtirken, “Ortalamaya vurulursa, 100 pilottan 80’i gitti. O zaman 5 pilotun yaptığı işi bugün 1 pilot yapıyor ve adeta tarih yazıyorlar” diye konuştu Hulusi Akar. Keza, Deniz Kuvvetleri’nin geçen yıl Doğu Akdeniz’deki seyir süresinin “son yirmi yılın en yüksek düzeyinde” gerçekleştiğine dikkat çekti.



FETÖ BİR ORDUNUN BAŞINA GELEBİLECEK EN BÜYÜK MUSİBET

Bakan, FETÖ ile mücadelede örgütle bağlantılı olduğu ortaya çıkan personelle ilgili bilgiler geldikçe gereken neyse tereddütsüz bir şekilde yapıldığını belirtirken, şu dökümü paylaştı: “15 Temmuz sonrasında bugüne dek toplam 21.147 personel ihraç edilmiştir. Bunun 150’si general-amiral düzeyindedir. 9.373’ü subay, 9.923’ü astsubay, 1.255’i uzman erbaş-er, 446’sı da memur-işçidir. Bu toplam içinde 5.850’si hakkındaki işlem doğrudan bakan tasarrufuyla gerçekleştirilmiştir. Ayrıca daha önce emekli olmuş 1.639 askerin rütbesi alınmıştır. Bu arada, haklarındaki idari işlemler devam eden 3.275 kişi geçici olarak uzaklaştırılmıştır.”

Yazının Devamını Oku

AYM kararlarının uygulanması anayasal düzen için güven sınavı

Eski İstanbul CHP Milletvekili Enis Berberoğlu’nun durumu muhtemelen bundan yıllar sonra bu dönemin yargı alanındaki uygulamalarına bakılırken hukuk fakültelerinde özel bir vaka olarak ele alınacaktır.

Bu dosyayı inceleyenler, Anayasa maddelerinin nihai yorum yetkisinin kime ait olduğu konusunda Yargıtay ile Anayasa Mahkemesi arasında bir görüş ayrılığı yaşanabilmiş olmasından, AYM kararlarının bazı mahkemeler tarafından tanınmaması, bunun sonucu AYM’nin aynı dosyada tekrarlayan ihlal kararları alması gibi biri dizi problemli, tartışmalı uygulama ve durumla karşılaşacaktır.

PROF. ŞENTOP GÜVENCE VERMİŞTİ

Meselenin temelinde Anayasa’nın milletvekili dokunulmazlığına ilişkin 83’üncü maddesinin “Tekrar seçilen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma, Meclis’in yeniden dokunulmazlığını kaldırmasına bağlıdır” şeklindeki dördüncü fıkrası yer alıyor.

2016 yılında Anayasa’ya eklenen bir geçici maddeyle haklarında fezleke hazırlanmış tüm milletvekillerinin dokunulmazlıkları bir kereliğine kaldırılmıştır. Bu anaya değişikliği yapılırken, dokunulmazlığını kaybeden bir milletvekilinin bu tasarruftan sonra yeniden seçilmesi halinde durumunun ne olacağı sorusuna da yanıt aranmıştır.

Dönemin TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Prof. Mustafa Şentop, yasa değişikliği hazırlanırken bu konudaki tereddütleri gidermek üzere “Anayasa’nın 83’üncü maddesinin dördüncü fıkrasının varlığını sürdürdüğünü” hatırlatarak, “Tekrar bir seçim halinde seçilenlerin -dokunulmazlığı kaldırılan dosyalar bakımından- dokunulmazlığın yeniden kazanılacağının açık olduğu” yolunda beyanda bulunmuştur.

Bu güvencenin verilmesine konu olan ihtimal sonradan birebir yaşanmıştır. Dokunulmazlığının kaldırılmasının ardından 2017 yılında tutuklanıp, yargılandığı mahkeme tarafından mahkûm edilen Enis Berberoğlu, 24 Haziran 2018 genel seçiminde aday gösterilip yeniden İstanbul milletvekili seçilmiştir. Ancak Anayasa’nın 83’üncü maddedeki açık hükmüne rağmen yeniden dokunulmazlığını kazanamamış, tutukluluğu devam etmiştir.

Üstelik bu yeni süreçte daha önce 83’üncü maddeyle ilgili güvenceyi vermiş olan Prof. Şentop bir süre sonra TBMM Başkanı makamına da oturacaktır. Dahası, Berberoğlu hakkındaki mahkûmiyetin Yargıtay tarafından onanmasına ilişkin fezlekeyi 4 Haziran 2020 tarihinde TBMM Genel Kurulu’nda okutup milletvekilliği sıfatının düşmesine de yol açacaktır.

AYM’DEN 

Yazının Devamını Oku

Biden yönetimi ile kurulan ilk diyalogdan yansıyanlar

ABD’deki yeni Demokrat Yönetim Başkan Joe Biden’ın ant içtiği 20 Ocak günü işbaşı yaptı. O günden itibaren Türkiye-ABD ilişkisinde yanıtı en çok merak edilen soru, yeni yönetim ile Ankara arasında ilk temasın ne zaman ve hangi düzeyde kurulacağıydı.

Başkan Biden, Kanada, Rusya, Almanya ve Fransa gibi sınırlı sayıda ülkenin liderleriyle doğrudan kendisi konuşurken, bazı ülkelerle ilk teması mevkidaşları üzerinden ABD’nin yeni Dışişleri Bakanı Antony Blinken kurdu.

Türkiye ile yeni yönetim arasındaki ilk temas ise iki başkanın ulusal güvenlik danışmanı/başdanışmanları düzeyinde kuruldu. Biden’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan ile Cumhurbaşkanı Başdanışmanı İbrahim Kalın geçen salı günü yaklaşık bir saat süren bir görüşme yaptılar.

KALIN-SULLİVAN ARASINDA DİYALOG KANALI

Sullivan, bulunduğu konumda Beyaz Saray’da dış politika ve savunma konularında Başkan ile günlük bazda en yakın çalışma ilişkisini yürüten kişi. Ulusal güvenlik danışmanları, Türkiye’de mevkidaş olarak Cumhurbaşkanı’nın büyükelçi unvanı da taşıyan başdanışmanı Kalın ile temas ediyorlar.

Bu kanal, aslında Donald Trump’ın başkanlığı döneminde de, özellikle de son zamanlarda iki ülke arasındaki en önemli diyalog mekanizmalarından biri olmuştu.Kalın ile Trump’ın ulusal güvenlik danışmanı Robert O’Brien arasındaki iletişim kanalı son ana kadar açık kalmıştı.

Kalın ile Sullivan arasında kurulan temas, bu hattın önümüzdeki dönemde Ankara ile Washington arasındaki işlevsel diyalog kanallarından biri olarak işleyeceğine işaret ediyor. Buradaki kritik soru, Başkan Biden ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasındaki ilk temasın ne zaman kurulacağıdır.

ORTAK ÇIKARLAR VE ANLAŞMAZLIKLAR BİR ARADA

 İki tarafın yaptığı açıklamalar,

Yazının Devamını Oku

AİHM ve AYM içtihatları çerçevesinde toplanma ve gösteri hakkının sınırları nereden geçiyor?

Ne zaman gösteri hakkının kullanılmasından kaynaklanan hadiseler Türkiye’nin gündemine girse aynı egzersizin içinde buluyoruz kendimizi. Bu kez de Boğaziçi Üniversitesi’ne yapılan rektör atamasından sonra tanıklık ettiğimiz olaylarda yaşıyoruz bu durumu.

Ve her seferinde iki kere ikinin dört ettiğini tekrarlamak gibi, Anayasa’nın 34’üncü maddesinin “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir” şeklindeki birinci fıkrasını tekrarlayarak yola çıkmamız gerekiyor.

Ayrıca, Anayasa’nın bu hakkın kullanılmasını izin alma koşuluna bağlamamış olmasının aslında özgürlükçü bir bakışı yansıttığını, ana ilkeyi kuvvetlendiren bir öğe olarak vurgulamalıyız.

Anayasa, bu hakkı tanımakla birlikte, aynı maddenin ikinci fıkrasında milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın korunması gibi amaçlarla –yasayla- sınırlanabileceğini de belirtiyor.

Burada altını çizmemiz gereken önemli bir nokta var. Anayasa’nın 34’üncü maddesinin sınırlama getiren ikinci fıkrası Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) toplanma hakkını düzenleyen 11’inci maddesinin yine sınırlamaya ilişkin ikinci fıkrasıyla büyük ölçüde örtüşüyor.

SORUN UYGULAMADA

Toplanma hakkıyla ilgili tartışmalar ilk aşamada yasada getirilen sınırlamalar üzerinde beliriyor. Örneğin, 6 Ekim 1983 tarihli 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nda bu sınırlamalara ilişkin şekil, şart ve usuller tarif ediliyor. Kamu düzenini ve asayişi bozmamak kriterinin yanı sıra “gösterilerin vatandaşların günlük yaşamını aşı ve katlanamaz derecede zorlaştırmayacak şekilde olması” bu koşullardan biridir. Yasa, mülki idare amirlerine yürüyüşün güzergâhını belirlemek de dahil olmak üzere geniş yetkiler tanıyor.

Sorunun ağırlıklı yönü, yasanın belli sınırlar içinde çizdiği hareket serbestisinin uygulamada mülki idare amirleri ve sahada kolluk kuvvetleri tarafından nasıl yorumlandığı meselesinde ortaya çıkıyor.

Bu noktada Türkiye’deki uygulamalarla ilgili gerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) gerek Anayasa Mahkemesi’nden (AYM) çıkan çok sayıda ihlal kararının oluşturduğu kuvvetli bir külliyat var. Bu kararlar, Anayasa’da ve AİHS’de tanınan gösteri hakkının vatandaşlar tarafından kullanılmasına gelindiğinde, hak ihlallerinin çok yaygın olduğu problemli bir sahaya girdiğimiz uyarısını yapıyor.

Yazının Devamını Oku

Türkiye’nin 2020’de AİHM’deki ihlal sicili

Her yıl ocak ayının son haftasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) merkezinde düzenlenen bir basın toplantısıyla mahkemede yeni adli yılın başlaması dolayısıyla bir durum değerlendirmesi yapılıyor.

Bu vesileyle geride bırakılan adli yılda alınan kararların dökümü, başvuruların sayısı, bunların tabi olduğu işlemlerin seyri, genelde mahkemenin iş yüküyle ilgili ayrıntılı istatistikler de yayımlanıyor.

Bu yılki toplantıda Türkiye açısından ilginç olan bir nokta, AİHM’nin İzlandalı Başkanı Robert Spano’nun Türkiye ile ilgili başvurularda bir yıl öncesine kıyasla yüzde 27 oranında bir artış meydana geldiğini söylemesiydi. Spano, bu artışın, genel anlamda Türkiye’de 15 Temmuz 2016 darbe girişimine ilişkin davaların (bir bölümünün) tamamlanmasıyla bağlantılı olduğunu belirtti.

RUSYA, TÜRKİYE VE UKRAYNA İLK ÜÇTE

Tabii, açıklanan veriler içinde her yıl dikkatlerin en çok çevrildiği, AİHM’de daireler ya da büyük daire düzeyinde ilgili hükümetten savunma da alınıp esastan görüşülerek sonuca bağlanan kararlara ilişkin tablo oluyor.

Bu tablonun 2020 yılına ait sonuncusu AİHM’deki geleneğin bozulmadığını bir kez daha gösterdi. Tablonun en üstünde daha önceki yıllarda olduğu gibi yine Rusya, ardından da Türkiye ve Ukrayna yer aldı.

Aslında 2012 yılına kadar AİHM’nin açıkladığı yıllık istatistiklerde Türkiye’nin her seferinde hakkında en çok karar verilen, bu çerçevede en çok ihlal kararı çıkan ülke olarak birinci gelmesi yerleşmiş bir kalıptı. Ancak Rusya’nın 1998 yılında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni onaylayıp AİHM sistemine girmesinden sonra kısa zamanda yığılmaya başlayan başvurularla bu ülke 2012 yılında ilk kez ihlallerde Türkiye’nin önüne geçti.

97 KARARIN 85’İNDE EN AZ BİR İHLAL

Geçen hafta açıklanan tabloya baktığımızda ne görüyoruz? 2020 yılı tablosuna göre, AİHM daire ve büyük daire düzeyinde toplam 871 karar vermiştir. Bunlardan 185’i Rusya hakkındadır. Bu ülke hakkındaki kararların 173’ünde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) en az bir maddesinden ihlal verilmiştir. Bir kararda AİHS’nin birden çok maddesinden ihlal çıkabiliyor.

Yazının Devamını Oku

ABD’nin yeni dönemdeki Türkiye politikasının şifreleri

ABD’nin yeni Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Türkiye ile ilgili ilk çıkışını geçenlerde Senato Dış İlişkiler Komitesi’nde S-400’ler konusunda yaparak dikkat çekti.

Rusya’dan S-400 hava savunma sistemlerinin alması nedeniyle Türkiye’den “sözde müttefikdiye bahsetmesi, bu hareketin müttefiklikle bağdaşmadığını belirtmesi Ankara’da kaşların kalkmasına yol açtı.

Blinken’ın bu oturumun ardından senatörlerin gönderdikleri sorulara verdiği yazılı yanıtlar da Biden yönetiminin Türkiye’ye karşı izleyeceği politikanın ana parametrelerini göstermesi bakımından önemli bir çerçeve ortaya koyuyor.

ABD’nin yeni dışişleri bakanının Türkiye’ye bakışında şu noktalar öne çıkıyor:

S-400 DOSYASINDA KATI TUTUM

Birincisi, Blinken’ın öncelikle Türkiye’yi “zorlu bir müttefik” olarak nitelendirmesidir. Bu niteleme son dönemde Washington’da Türkiye ile ilgili bütün açıklamalarda yerleşik bir kalıp şeklinde karşımıza çıkıyor. Bu yönüyle, yönetim yola koyulurken, Türkiye cephesinde yönetilmesi pek kolay görünmeyen, çok sayıda problemle kaplı bir dosyanın kendisini beklediğini kabullenmiş oluyor.

İkincisi, Blinken’ın Başkan Biden'ın “Türkiye’nin NATO müttefiki olarak taahhütlerine ters düşen ya da uluslararası hukuku ihlal eden davranışları karşısında tavrını gösterme taahhüdünde bulunduğunu” hatırlatmasıdır.

Burada özellikle Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemleri almasına karşı Biden yönetiminin eleştirel bir tutum sergileyeceğini anlıyoruz. Nitekim Blinken komite toplantısı sırasında yönetimin bu tutumunu olabildiğince açık bir dille kayda geçirmişti.

İ

Yazının Devamını Oku

2021’in dünyada önemli gündemi: Küresel demokrasi zirvesi

ABD’de yönetimin Cumhuriyetçi Donald Trump’tan Demokrat Joe Biden’a geçmesinin önümüzdeki dönemde yakından izlenmesi gereken sonuçlarından biri, demokrasi ve insan hakları temalarının ABD’nin dış politika söylemine kuvvetli bir şekilde yerleşecek olmasıdır.

ABD’nin yeni Dışişleri Bakanı Antony Blinken, geçen hafta Senato Dış İlişkiler Komitesi’ndeki onay oturumunda bu konuda dikkat çekici bir açıklamada bulunarak, “Görevimiz demokrasi ve insan haklarını yeniden Amerikan dış politikasının merkezine koymak olacak” şeklinde konuşmuştur. Blinken’ın sözleri, yeni yönetim açısından altı çizilmesi gereken bir taahhüttür.

SORUN, ÖNCE KENDİ EVİNDEKİ DEMOKRASİNİN DURUMU

Blinken, oturum sırasında bu hedef çerçevesinde Başkan Joe Biden’ın seçim kampanyası sırasında vaat ettiği “Küresel Demokrasi Zirvesi”nin muhtemelen bu yılın sonuna doğru toplanacağını da söylemiştir.

Ancak Blinken bu taahhütleri vurgularken, “Demokrasi ve insan haklarının güçlü bir lideri ve savunucusu olabilmemiz, geniş ölçüde kendi evimizde demokrasimizin gücüne bağlıdır” deme ihtiyacını da duymuştur.

ABD’nin yeni Dışişleri Bakanı, bu sözleriyle evdeki ciddi bir sorunun varlığını kabulleniyor. Blinken’ın Senato komitesindeki onay oturumu, Biden’ın başkanlığı devraldığı törenin bir gün öncesine rastlıyordu ve ABD’nin Kongre binası o sırada tam teçhizatlı ulusal muhafızlar tarafından çevrelenmiş durumdaydı. Washington D.C., her bir köşeyi tutmuş 25 bin askerle olağanüstü hal rejimi altındaki bir başkent görüntüsündeydi.

Ve ABD’deki kanaat önderlerinin bir bölümü, ülke bu haldeyken yeni yönetimin bir küresel demokrasi zirvesi düzenlemesinin isabet derecesi üzerinde hararetli bir tartışmaya girmişti.

PROJE SEÇİM BİLDİRGESİNDE VAR

Bu tartışmaya geçmeden önce kısaca Biden’ın seçim kampanyası sırasında kendisini bağladığı taahhüde bakalım. “Küresel Demokrasi Zirvesi”, Demokrat adayın seçim bildirgesi çerçevesindeki bir hedef olarak ortaya çıktı.

Yazının Devamını Oku

Türkiye-AB diyaloğu reform ve uygulama adımlarını bekliyor

Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı ve AB Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in geçen hafta perşembe günü Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile birlikte Brüksel’de gazetecilerin önünde yaptığı açıklamanın metnini okurken “hukukun üstünlüğü” ve “insan haklarının durumuna” da değindiğini gördüm.

Ancak Komisyon’un web sitesine de konmuş olan bu açıklamada söz konusu iki kavramın parantez içine alınmış olması dikkatimi çekti. Web sitesindeki linkten video kaydına girip dinlediğimde de fark ettim ki, Borrell bu iki kavramı konuşması sırasında telaffuz etmemişti.

PARANTEZ İÇİNDE EKLENEN İFADELER

Açıklama, ikisi arasındaki görüşmelerin başlamasından hemen önce yapılmış. İspanyol sosyalisti Borrell, “Sevgili Mevlüt” (Dear Mevlüt) diye başladığı açıklamasında Türkiye-AB ilişiklerinde geçen yıl yaşanan sorunların ardından 2021 ile birlikte “Bir iyiye gidiş” gördüklerini kaydederek, iyimser bir tonda konuşuyor.

Borrell, Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin gündemindeki ana başlıklara değindikten sonra “Türkiye’deki siyasi durum ve katılımın görünümü ile ilgili olarak birbirimize saygı temelinde içten ve açık bir dille konuşacağız” diyor.

Devamında Türk toplumunun AB ile diyaloğu önemsediğini belirten Borrell, “Türkiye’deki durum bizi endişelendirmeye devam ediyor. Çünkü Türkiye önemli bir komşu ve Türkiye ile paylaştığımız ortak bir gelecek inşa etmek istiyoruz” diye ekliyor.

İlginçtir ki, Komisyon’un web sitesine konan konuşma metinde “Türkiye’deki durum” ifadesinin hemen önüne “hukukun üstünlüğü ve insan haklarının durumu bağlamında” ifadesi parantez açılarak dahil edilmiş. Bir başta anlatımla, “kaygı” ifade edilen durumla somut olarak neyi anlamamız gerektiğine ilişkin bir not düşülmüş.

Borrell’in misafirine gazetecilerin önünde insan hakları ve hukuk eleştirisinde bulunmaktan kaçındığı için bu şekilde bir hareket tarzını tercih ettiği öne sürülebilir. Özellikle görüşmenin Türkiye ile AB arasında karşılıklı olarak belirmiş olumlu beklentiler ışığında başladığını dikkate alırsak.

Buna karşılık, komisyon çevrelerinden gelen bilgiler, parantez içindeki meselelerin daha sonra yapılan görüşmeler sırasında

Yazının Devamını Oku

Almanya’nın ‘Barbaros Hayreddin Paşa’ mesajının perde arkası

Avrupa Birliği ile girilen yumuşama ortamının perde arkasında yaşanan gelişmelerle ilgili en ilginç sinyallerden birini geçen hafta başında Ankara’ya yaptığı ziyaret sırasında Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas verdi. Bu sinyal “Barbaros Hayreddin Paşa” sismik araştırma gemisini konu alıyordu.

Maas, 18 Ocak günü Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile görüşmesinden sonra yaptığı açıklamada “Barbaros Hayreddin Paşa sismik araştırma gemisinin Kıbrıs açıklarından çekilmesinin olumlu bir tepki uyandırdığı, bu kararın desteklendiğinisöyledi.

Sonraki günlerde Avrupa Birliği yetkililerinden birbiri ardına gelen açıklamalar da Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki adımlarına ne kadar yakından odaklandıklarını gösterdi.

SAHADA ÜÇ ARAŞTIRMA GEMİSİ VARDI

 Hatırlayalım, geçen yaz sonu ve sonbahar başında Doğu Akdeniz’de Türkiye ile Yunanistan arasında gerilimin zirveye çıktığı dönemde, Türk tarafı bölgede savaş gemilerinin eşlik ettiği araştırma gemileriyle üç ayrı noktada faaliyet yürütüyordu.

Barbaros Hayreddin Paşa” Kıbrıs’ın doğusunda ada ile Lübnan arasında bir noktada sismik araştırma yaparken, “Yavuz” gemisi Kıbrıs’ın güneybatısında sondaj faaliyeti yürütüyordu. “Oruç Reis” ise Doğu Akdeniz’in tam ortasında Yunanistan’ın kendi ekonomik yetki alanı olarak hak iddiasında bulunduğu bir noktada sismik çalışma yapıyordu.

Geçen 1-2 Ekim tarihlerinde düzenlenen AB zirvesinden bir süre önce 13 Eylül’de “Oruç Reis” bakım gerekçesiyle Antalya Limanı’na döndü. Zirveden kısa bir süre sonra Enerji Bakanlığı, 5 Ekim tarihinde “Yavuz” sondaj gemisinin çalışmalarını tamamlayarak, hazırlık, bakım ve ikmal işlemleri için Taşucu Limanı’na döndüğünü açıkladı. Ancak hemen ardından 12 Ekim tarihinde yapılan bir NAVTEX bildirimi ile “Oruç Reis” yeniden Doğu Akdeniz’e açıldı.

Bir buçuk ay kadar sonra Enerji Bakanlığı, 30 Kasım tarihinde yaptığı bir açıklamayla bu kez “Oruç Reis”in 10 Ağustos’ta başladığı sismik araştırmalarını tamamladığını ve Antalya Limanı’na döndüğünü duyurdu. Bu adım, AB’nin bir sonraki zirvesinden 10 gün öncesine rastlıyordu.

Türkiye-AB ilişkilerindeki tansiyonun seyri de sıkça bu gemilerin hareketlerine paralel bir şekilde yol alıyordu.

Yazının Devamını Oku

Gezi davasıyla ilgili istinaf kararı ne anlama geliyor?

İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi’nin geçen cuma günü açıkladığı “bozma” kararı sonucu, üç yıldır Türk kamuoyunda yakından izlenen ve aynı zamanda Türkiye ile Avrupa Birliği, özellikle de Avrupa Konseyi arasındaki ilişkilerde hassas bir gündem maddesi haline gelen Gezi davasında yeni bir zemine geçilmiştir.

Bu karar, Gezi davasının yeni suçlamalar dahil edilerek ve ayrıca başka davalarla birleştirilerek genişlemesi ihtimaline kapıyı açmıştır.

Kararın ne anlama geldiğini değerlendirebilmek için kısaca öncesini hatırlayalım. Bu davada aralarında Osman Kavala, Mücella Yapıcı, Hakan Altınay ve Yiğit Aksakoğlu gibi isimlerin de bulunduğu toplam 16 sanık İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandı. Mahkeme, 18 Şubat 2020 tarihindeki celsede yargılanan 9 sanığın beraatına, yurtdışında olan 7 sanığın dosyasının da ayrılmasına karar verdi.

Ancak aynı gün, Kavala bu kez casusluk suçunu işlediği iddiasıyla başka bir soruşturmadan tutuklandı. Sonradan “casusluk” ve “darbe” suçlamalarıyla açılan iki sanıklı bu davada yargılama geçen 18 Aralık’ta İstanbul 36’ncı Ağır Ceza Mahkemesi’nde başladı. Bu davanın diğer sanığı akademisyen Henri Barkey.

Bu arada, İstanbul 30. Ağır Ceza’nın Gezi davası ile ilgili beraat kararı sonraki aşamada istinaf incelemesi için İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza
Dairesi’nin önüne gitti. Daire,
(İstinaf mahkemesi) de bu beraat kararı hakkında bir dizi gerekçeyle “hükmün bozulmasına” karar verdi.

Şimdi kararın değerlendirmesine geçelim.

İKİ DAVA 

Yazının Devamını Oku

COVID ile mücadelede aynı hataya ikinci kez düşmemek için

COVID-19 salgınının ilk dalgası sırasında geçen yaz başında Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’nın açıklamalarında karşımıza çıkan temalardan biri “Kara görüldü ama deniz durulmuş değil. Yakalanmaktan kaçınacağımız olası dalgalar var” sözlerinde ifade buluyordu.

Gerçekten de salgının seyri, Koca’nın dikkat çektiği tehlike yönünde bir akış izlemiştir. Başlangıçta mayıs ayında vaka rakamlarının düşme eğilimine girmesi iyimserliğe yol açmıştı. Ancak yaz başında normalleşmeye geçişle birlikte açıklanan sayılarla ilgili çelişkiler bir belirsizliği beraberinde getirdi. Ardından sonbaharda ikinci dalganın tırmanmasına tanıklık ettik.

Bakanın benzetmesinden hareket edersek, gemi bir türlü karaya yanaşamadığı gibi, olası dalgalara yakalanıp kendisini yeniden açık denizde ters akıntıların ortasında sürüklenirken bulmuştur.

NORMALLEŞMEYE SÜRATLİ GEÇİŞ SALGINI TIRMANDIRDI

Türkiye’nin ikinci dalgaya yakalanmasının, başka faktörler de rol oynamakla birlikte, ağırlıklı olarak normalleşmeye yaz aylarında süratli bir şekilde geçilmesinden kaynaklandığını söylemek hata olmaz. Mayıs ayı ortasına doğru AVM’lerin açılması adımından sonra normalleşmeye geçiş tarihi olarak 1 Haziran tarihi esas alınıyor. Nitekim bu tarihte 827 olan günlük vaka sayısı, normalleşmenin hemen ardından 15 Haziran’a gelindiğinde birden 1.592’ye yükselmiştir. Yani, vakalar iki hafta içinde neredeyse iki katına çıkmıştır.

Sonrasında haziran sonuna doğru vaka sayıları yeniden düşüşe geçince bu tablo değişmişti. Oysa bunun kamuoyundan saklanarak başvurulan bir yöntem değişikliği sonucu, testi pozitif çıkan bütün vakalar değil sadece semptomlu hasta sayılarının açıklanmaya başlanmasından kaynaklanan bir yanılsama olduğu çok sonradan anlaşıldı. Vaka sayıları, yeniden resmen açıklandığı 25 Kasım tarihinde birden 28 bin 351 gibi bir eşiğe çıkınca işin ciddiyeti gecikmeli olarak daha kuvvetli bir şekilde algılandı.

Son haftalarda salgınla ilgili rakamlarda gözlenen düşüşle birlikte normalleşmeye doğru harekete geçilmesi yolunda muhtelif kesimler tarafından yapılan bazı çağrılara bakınca, geçen yaz ve sonbaharda yaşanan tecrübelerden gerekli derslerin çıkartılmadığı sonucuna varıyoruz.

SON KISITLAMALAR VİRÜSÜ BASKILADI

Bu değerlendirmeyi yaparken önce Türkiye’nin pandemiyle mücadelesinde içinde bulunduğumuz ocak ayının son haftası itibarıyla nerede durduğumuzun bir fotoğrafını çekmemiz gerekiyor.

Yazının Devamını Oku

Biden yönetiminin yeni dış politika vizyonu ve S-400’ler meselesi

ABD’nin yeni Başkanı Joe Biden’ın geçen çarşamba günü Kongre binasının önündeki ant içme töreninde yaptığı konuşma, Amerikan toplumuna verdiği uzlaşma, ulusal birlik mesajlarıyla örülüydü. Böyle bir konuşmadan bekleneceği gibi içe hitap eden bir metindi.

Dış dünyaya verdiği mesajlar çok küçük bir yer tuttu Biden’ın konuşmasında. Bu kısa bölümdeki ana vurgu da “ittifakların onarılması” temasıydı.

Şöyle dedi bu bölümde Biden: İttifaklarımızı onarıp, dünya ile bağlarımızı yeniden kuracağız. Dünün değil, bugünün ve yarının sınamalarına karşılık vermek üzere... Ve yalnızca gücümüzün yarattığı örnek üzerinden değil, ama oluşturduğumuz örneğin gücü üzerinden önderlik edeceğiz. Barış, ilerleme ve güvenlik için güçlü ve güvenilir bir ortak olacağız.”

TRUMP’IN TAHRİBATINI ONARMAK

ABD’nin müttefiklerine ve aynı zamanda dahil olduğu çok taraflı kuruluşlardaki ülkelere giden bu mesaj, Donald Trump’ın başkanlığı döneminde bu örgütlerde yaptığı tahribatın düzeltileceği, yarattığı belirsizliklerin giderileceği taahhüdünü içeriyor.

Trump, ABD’yi başta iklim değişikliği alanındaki uluslararası taahhütlerinden geri çeken,  Dünya Sağlık Örgütü’nden çıkaran, NATO gibi ABD’nin başını çektiği bir uluslararası savunma örgütüne bile mesafeli duran politikalar izlemişti.

Yeni Başkan ise geçen dört yıl içinde bir kısmı kopan, bir kısmı gevşeyen, sorgulanan bu bağları yeniden kurma ve güçlendirme yönünde süratli adımlar atıyor.

Biden’ın geçen çarşamba günü Beyaz Saray’dan içeri girer girmez yaptığı ilk tasarruflar çerçevesinde ABD’yi Paris İklim Antlaşması’na geri döndüren ve ayrıca Dünya Sağlık Örgütü’ndeki (DSÖ) üyeliğini yeniden tesis eden kararları imzalaması bu açıdan yeteri kadar anlamlıydı.

KÜRESEL LİDERLİĞİ 

Yazının Devamını Oku

Biden’ın salgından sonra en zor sınavı: Kutuplaşmayı aşmak

Tam iki hafta arayla aynı mekânda iki ayrı Amerika gerçeği ile karşılaştık. Önce 6 Ocak Çarşamba günü zihinlerimize kazınan görüntülerde Kongre’yi hedef alan şiddet ve vandalizm vardı. Kendilerini kaybetmiş saldırgan Trump taraftarları cam çerçeve indirerek girdikleri Kongre binasında seçim sonuçlarının tescil edildiği Temsilciler Meclisi ve Senato oturumlarını engellediler.

Yine bir çarşambaya denk gelen önceki gün Kongre’nin batı cephesi, ABD’nin yeni Demokrat Başkanı Joe Biden’ın teamüllere uygun bir olgunluk içinde geçen ant içme törenine ev sahipliği yaptı. Saldırganların iki hafta önce tırmandıkları duvarların hemen önündeki platformda bu kez Lady Gaga Amerikan milli marşını söylüyordu.

Törenin bitimindeki uğurlama faslında Biden’ın Başkan Yardımcısı Kamala Harris ile Cumhuriyetçi selefi Mike Pence’in Kongre merdivenlerinin önünde eşleriyle birlikte verdikleri görüntü, bütün yaşananlardan sonra, demokratik zarafetin etkileyici bir yansımasıydı.

BÜTÜN AMERİKALILARIN BAŞKANI OLMAK

En son aşamasında demokrasi ve hukukun üstünlüğü tecelli etmiş olsa da, yine de ABD tarihinin en sancılı devir teslim süreçlerinden birine tanıklık etmiş olduk. Donald Trump önceki gün Washington D.C.’den ayrılırken, geride tehlikeli ölçülerde kutuplaşmış, ortak değerleri üzerindeki mutabakatları çözülmüş, inandıkları hurafeler için şiddete başvurmaktan kaçınmayan marjinal grupların ortalıkta kol gezebildiği bir Amerika bıraktı.

Joe Biden’ın önceki gün ant içme töreninde yaptığı konuşma, kendisinin en hayati önceliğinin, şu ana kadar 400 binden fazla Amerikalının ölümüne neden olan COVID-19 felaketiyle mücadeleden sonra, ABD’nin içine düştüğü bu bölünmüşlüğü aşmak olduğunu ortaya koydu.

Kutuplaşmanın yol açtığı gerilimi düşürmek, toplumdaki bölünme hatlarını yumuşatmak, ABD’nin birliğini yeniden güçlendirmek hedefleri, Biden’ın konuşmasının en önemli ağırlık noktalarıydı.

Kendi seçim başarısını ön plana çıkarmaktan çok, toplumun bütün kesimlerine dokunmak istediği kapsayıcı mesajlar verme çabası içinde oldu. “Bütün Amerikalıların başkanı olacağını” vurguladı. Özne olarak birinci tekil şahıs “Ben”den çok, “Biz” vurgusunun duyulduğu bir metindi.

Şurası çok açık. Başkan

Yazının Devamını Oku

Bir zamanlar Washington D.C.’de devir teslim törenleri

Hürriyet’in Washington D.C. muhabiri olarak görev yaptığım altı yıla yakın süre içinde iki başkanlık seçimi izledim, bu çerçevede iki kez yönetim değişikliğine tanıklık ettim.

Birincisinde, Beyaz Saray’da iki dönemi, yani sekiz yılı tamamlamış olan Ronald Reagan, 1988 yılındaki seçimi Demokrat Michael Dukakis’e karşı kazanan yardımcısı George Bush’a devretti başkanlığı. Dolayısıyla, Cumhuriyetçiler arasındaki bir bayrak teslimi gibi geçmişti bu yönetim değişikliği.

Bende daha çok iz bırakmış olan, 1992 başkanlık seçimi sonrasındaki devir teslim süreci oldu. Seçimi Demokrat aday Bill Clinton Cumhuriyetçi Bush’a karşı kazandığı için Demokratların 12 yıl sonra yeniden iktidara gelmelerinin getirdiği ayrı bir heyecan dalgası vardı. Üstelik başkan seçilen kişi 46 yaşında genç bir siyasetçiydi. Arkansas gibi mütevazı ölçekteki bir eyaletin valiliğinden Beyaz Saray’a geliyordu.

Clinton’ın başkanlık yürüyüşünü eşimle birlikte vatandaşların arasına katılarak izlemiştim.

KÖKLÜ BİR DEMOKRASİ GELENEĞİ

Devir teslim törenlerinin en önemli ritüellerinden biri, yeni başkanın Kongre binasının önünde ABD Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın okuduğu metni tekrarlayarak ant içip ardından konuşmasını yaptıktan sonra Kongre’yi Beyaz Saray’a bağlayan Pennsylvania Avenue üzerinde katıldığı geçit törenidir.

Bu geçit törenleri, ABD demokrasisinin 19’uncu yüzyıldan beri süren en köklü geleneklerinden biridir.

Kongre binasının önünden yola koyulan kortej Pennsylvania Avenue üzerinden kuzeybatı yönünde Beyaz Saray’a doğru yol alır. Kortej, 15’inci Sokak’la kesişme noktasına geldiğinde burada yukarı doğru döner. 15’inci Sokak’ta Hazine Bakanlığı’nın yanından geçip dört blok yukarı çıkan kortej, bu kez sola dönüp Beyaz Saray’ın kuzey cephesinin baktığı yine Pennsylvania Avenue olarak devam eden ana caddeye kıvrılır. Bütün bu güzergah yaklaşık 2.5 kilometre kadar bir mesafe tutar.

İnsanlar, geçit töreni sırasında Pennsylvania Avenue üzerinde caddenin her iki tarafında dizilip, yeni başkan ve ailesine sevgi gösterisinde bulunur. Başkan, törenin bir noktasında eşiyle birlikte aracından inerek yolun kalan kısmını yürüyerek tamamlar. Başkan, bu şekilde halkın içinden geçerek Beyaz Saray’a adım atmış olur.

Yazının Devamını Oku

Bu kez Birleşik Arap Emirlikleri ile normalleşme işaretleri

İçinden geçtiğimiz dönemde Türkiye’nin bölgesel politikaları anlamında sıkça duyduğumuz söylemlerden biri “jeopolitik boşlukları doldurma” kavramı oldu.

Türkiye’nin ağırlıklı olarak askeri hamleler üzerinden “sert gücü”nü devreye sokması bağlamında sıkça telaffuz edildi bu kavram.

Bununla birlikte, bu jeopolitik boşlukları doldururken bölgedeki bazı aktörlerle yaşadığı çatışmalar nedeniyle, Türkiye’nin kendisine bitişik coğrafyada, özellikle Doğu Akdeniz’de bazı yapılanmaların dışında kaldığı da bir olgudur.

Bu söylediğimi şöyle açabilirim.

ANKARA-KAHİRE EKSENİ KOPUNCA

Türkiye’nin İsrail ile ilişkileri son 10 yıldır birçok faktörün bileşkesi olarak zaten kötü bir şekilde seyrediyor. Buna uzun bir zamandır Mısır’la ilişkiler de eklendi. General Abdülfettah es Sisi’nin 2013 yılında darbe yaparak seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’yi devirmesinden sonra ilişkilerde patlak veren krizle birlikte Mısır’la köprülerin atılması, Ortadoğu’da bölgesel güç dengesinin üzerine oturduğu zemini ciddi bir şekilde sarstı. İki ülke arasındaki geleneksel yakınlığın uzantısı olarak pozitif bir etki yayan Ankara-Kahire ekseninin negatif bir elektrik yüklenmesi, bölgede bir gerilim alanına yol açtı.

İlişkilerin kötüleşmesiyle birlikte Mısır da “Müslüman Kardeşler” konusunda Ankara’yı suçlayarak, Türkiye’nin bölgedeki etki alanını sınırlandırmaya, çıkarlarına zarar verebileceği her fırsatı değerlendirmeye çalıştı.

Bu durumun olumsuz sonuçlarından biri, özellikle Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon kaynaklarının paylaşımı çerçevesinde yürütülen çalışmalarda Mısır’ın İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi ile blok olarak hareket etmeye başlaması oldu. Türkiye’nin Doğu Akdeniz Doğalgaz Forumu gibi organizasyonlardan ve boru hattı projelerinden dışlanması Ankara’nın eleştirileriyle karşılaştı.

BAE’DEN TÜRKİYE 

Yazının Devamını Oku