"Sedat Ergin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Sedat Ergin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Sedat Ergin

Yeni tartışmamız: Türkiye nükleer başlık sahibi olmalı mı?

6 Eylül 2019

Çünkü ilk kez Türkiye’den resmi düzeyde bu yönde bir niyet beyan edilmiş olmaktadır.

Meselenin önemini gösterebilmek için Cumhurbaşkanı’nın önceki gün Sivas’ta ‘Orta Anadolu Ekonomi Forumu’na seslenirken bu konuda sarf ettiği sözleri aynen aktaralım:

“Şimdi her şey iyi güzel de birilerinin elinde nükleer başlıklı füze var, bir tane iki tane değil... Ama benim elimde nükleer başlıklı füze olmasın! Ben bunu kabul etmiyorum. Şu anda dünyada gelişmiş ülkeler içinde neredeyse nükleer başlıklı füzesi olmayan ülke yok, hepsinde var. Hatta isim vermeyeceğim, bir tanesi şu anda cumhurbaşkanı değil, ziyarete gittiğimde bana, Bize böyle böyle diyorlar benim elimde şu anda 7 bin 500 kadar nükleer başlıklı var ama Rusya’nın, Amerika’nın elinde 12 bin 500, 15 bin nükleer başlıklı füze var, ben de yapacağım’ dedi. Hale bakın, onlar nerede, neyin yarışını yapıyor, bize de ‘Sakın ha sen yapma’ diyorlar. Ve yanı başımızda İsrail... Var mı? Var...  Ve bütün her şeyiyle, onunla korkutuyor. Değerli kardeşlerim, biz şu anda çalışmamızı yürütüyoruz...”

***

Neresinden bakılırsa bakılsın, Türkiye’nin en üst makamından bu yönde yapılan bir çıkışın hem bölgesel, hem de daha geniş ölçekte uluslararası alanda bir dalgalanma yaratmaması düşünülemez. Türkiye’nin kendi nükleer silah yeteneğine sahip olmasının, bütün bölgesel güç dengesi açısından ‘oyun değiştiren’ ölçekte sonuçlar doğurması kaçınılmazdır. Bu açıklamanın ardından birçok merkezde ‘kaşların kalkmış’ olduğunu tahmin etmek güç değildir.

Bu sözlerin fiiliyata geçmesi halinde, çok majör bir politika değişikliği ortaya çıkacaktır. Bunun başlıca nedeni, Türkiye’nin 1968 tarihli Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’na (NPT) 1979 yılından beri taraf olmasıdır.

Nükleer silahların yayılmasını önleme alanında kaydedilen en önemli uluslararası kazanım olan bu antlaşma, özetle A) Nükleer silah sahibi ülkeleri bu silahları devretmeme, başka ülkelere bu alanda yardımcı olmama, B) Nükleer silah sahibi olmayan ülkeleri ise bu tür arayışlardan uzak durma yükümlülüğü altına sokuyor.

Türkiye, bu antlaşmayla bir dizi yükümlülüğün altına girmiştir. Ancak en önemlisi herhalde belgenin ilişikteki ikinci maddesidir:

Yazının devamı...

Fırat Kalkanı bölgesi İdlib’in kuzeyine doğru genişleyebilir mi?

5 Eylül 2019

Bu gözlem noktalarının temel görevi ‘İdlib gerilimi düşürme bölgesi’ sınırlarının dışında kalan Suriye ordusu ile bu sınırların iç kesiminde saha hâkimiyetini sağlamış olan silahlı muhalif gruplar arasında çatışmasızlığı, ateşkes düzenini gözetmeleriydi.

Gelgelelim sınır çizgisinin hemen iç çeperinde konumlanan bu gözlem noktalarından bölgenin en güney ucunda Morik’te kurulmuş olan (9) numaralı üs iki haftadır artık Esad ordusunun kontrol ettiği toprakların üzerindedir. Yaklaşık 10 kilometre kadar rejim bölgesinin içinde kalmıştır ve çevresinde Suriye ordusu bulunmaktadır.

Gözlem noktasındaki Türk askerleriyle Suriye ordusu arasında bir gerginliğin, bir sıkıntının yaşanmaması için Rus askeri polisi yakın çevrede üslenmiştir.

*

Gelgelelim İdlib’de ortaya çıkan yeni statükonun kalıcı olacağını düşünmek yanıltıcı olur. Siyasi bir çözüm bulunamadığı ya da Soçi Mutabakatı canlandırılamadığı takdirde, Esad rejimi muhtemeldir ki, bir süre sonra İdlib’in kuzeyine doğru ilerlemek isteyecektir.

Bu çerçevede rejimin ve destekçisi Rusya’nın bundan sonrasına dönük stratejilerinde öncelikle İdlib’in iki ana arteri M-4 ve M-5 karayolları üzerinde hâkimiyet sağlamayı hedefleyeceklerini tahmin etmek güç değildir. Han Şeyhun’un iki hafta önce ele geçirilmesi bu stratejinin ilk adımıydı. İdlib’le ilgili önümüzdeki dönemde yapılacak pazarlıkların ve sahada yürütülecek mücadelenin en kritik konusu İdlib’de silahlı muhalefetin kontrolünde bulunan bu iki yolun açılması meselesi olacaktır.

*

Yazının devamı...

BM Genel Sekreteri’ne göre İdlib’de bir insani felaket yaşanıyor

4 Eylül 2019

Bugünkü yazımda ben de BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in Güvenlik Konseyi’ne sunduğu 21 Ağustos tarihli son raporundan yola çıkarak, bu tabloyu BM’nin merceğinden değerlendirmeye çalışacağım. Bunu yaparken aynı zamanda BM’nin İnsani Yardım Koordinasyon Ofisi’nin (OCHA) 29 Ağustos tarihli geçen haftaki en son raporundan da yararlanacağım.

 

BM Genel Sekreteri, Güvenlik Konseyi’nin Suriye’ye ilişkin bir dizi kararı çerçevesinde her iki ayda bir konseye bu ülkedeki gelişmelerle ilgili bir rapor sunmak durumunda. Guterres’in son raporu geçen haziran-temmuz ayları olmak üzere iki aylık dönemi kapsıyor. Bununla birlikte Guterres, dökümlerin önemli bir bölümünü Esad rejiminin nisan sonundan itibaren başlattığı saldırıları esas alarak üç aylık bir toplam üzerinden aktarıyor.

***

Guterres, raporunda öncelikle çatışmaların artmasının insani açıdan “felaket ölçeğinde sonuçlara” yol açtığını belirtiyor. Birinci saptaması, nisan sonundan itibaren İdlib gerilimi düşürme bölgesinde yoğunlaşan çatışmalarda ölen sivillerin sayısının 500’ü geçtiğini belirtmesidir. OCHA’nın daha güncel olan raporu ise toplamın 550’ye ulaştığını ve bu toplam içinde 450’sinin kadın ve çocuklar olduğunu belirtiyor.

 

Genel sekreter, ayrıca çatışmalar nedeniyle yerlerini terk etmek zorunda kalan sivillerin sayısının temmuz sonu itibarıyla 500 binin üstünde olduğunu kaydediyor. Buna karşılık, OCHA’nın geçen perşembe günü açıklanan raporu Suriye’nin kuzeybatısında ‘iç göç’ çerçevesinde yerinden olan sivillerin sayısının 600 bini aştığını belirtiyor. Burada dikkat çeken nokta, bu insanlar arasında beş kez, hatta 10 kez yer değiştirmek durumunda kalanların da bulunmasıdır.

 

Yazının devamı...

Rusya’nın samimiyetinin sınanması gerekiyor

3 Eylül 2019

İlişkilerdeki durumun ciddiyeti bir yönüyle İdlib’de sahadaki askeri gelişmelerden kaynaklanıyordu. Rusya, hava kuvvetleriyle Suriye ordusunun güney cephesinde karada yürüttüğü askeri harekâta kuvvetli bir destek vererek kuzeye, Türkiye’ye doğru bir göç dalgasını tetiklerken, Esad rejiminin sahada alan kazanmasıyla İdlib’deki statükoyu Türkiye’nin beklentileri hilafına değiştirmekteydi.

Aslında daha da ciddi olan gelişme, TSK’nın İdlib’in en güney ucunda Morik’te bulunan (9) numaralı gözlem noktasının ikmal yolunu açık tutmak üzere giden bir Türk askeri konvoyunun 19 Ağustos tarihinde havadan saldırıya uğramasıydı.

Milli Savunma Bakanlığı, sorumluluğu doğrudan Rusya’ya atfeden bir açıklama yaparak, bu saldırıyı “kınadığını” duyurdu. Kınamanın öncelikle gittiği adres Moskova’dan başka bir başkent değildi. Dahası, Türk konvoyunu hedef alan saldırıyı bizzat bir Rus savaş uçağının gerçekleştirdiği yolundaki tekzip edilmeyen haberler durumun vahametini bütün çıplaklığıyla gösterdi.

Bütün bu gelişmelerin Ankara ile Moskova arasında yarattığı gerilim Erdoğan’ın 23 Ağustos’ta bizzat Putin’le telefonda görüşüp İdlib’deki ateşkes ihlalleri ve “büyük insani kriz”in “Türkiye’nin milli güvenliği bakımından çok ciddi bir tehdide dönüştüğünübelirtmesiyle en üst noktasına çıktı. Bu telefon konuşması Putin’in davetiyle iki lider arasında yüz yüze diplomasiye kapıyı araladı.

*

İlişkilerin bu kadar yoğun bir basıncın altına girmesinin ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçen hafta gerçekleşen Rusya gezisi, ziyaretin öncesinde ortalığı kaplayan gergin havadan -şaşırtıcı bir şekilde- uzaklaşan bir iklimde gerçekleşti.

Bu gezi öncelikle Rusya’nın Havacılık ve Uzay Fuarı’nın bir NATO ülkesi liderinin ziyaretine sahne olması, Rusya’nın yeni nesil savaş uçaklarının tanıtımı ve halkla ilişkiler boyutunda uzay istasyonundaki kozmonotlarla diyalog ve ‘dondurma diplomasisi’ tanımlamasıyla literatüre geçen görüntülerle ön plana çıktı.

Buluşmanın dikkat çeken bir sonucu, Putin’in İdlib’deki terör yuvalarının “

Yazının devamı...

Türk konvoyuna ateş açan uçağın kokpitinde kim vardı?

24 Ağustos 2019

TSK konvoyu, İdlib’in güney sınırında Morik’te üslenmiş bulunan (9) numaralı askeri gözlem noktasının güvenliğini sağlamak ve ikmal yolunu açık tutmak üzere hareket halindeydi.

Bu saldırıda konvoyun önünde gitmekte olan sivil araca tam isabetle bir nokta atışı yaparak bütün konvoyun durmasına yol açan savaş uçağının kokpitinde kim vardı? Suriyeli bir pilot mu, yoksa bir Rus pilot mu?

Milli Savunma Bakanlığı’nın pazartesi günü bu olayı kınadığı açıklamasında saldırının öznesi boşlukta bırakıldı. Açıklamada (Esad) rejimin son dönemde İdlib’de gerçekleştirdiği saldırılar eleştirildi, ardından “Rusya’ya bilgi verilerek” Morik’teki (9) numaralı gözlem noktasına kuvvet intikali gerçekleştirilirken “konvoyumuza hava saldırısı düzenlendiği” belirtildi.

Metne göre, saldırıda konvoy bölgesinde bulunan 3 sivil ölmüş, 12 sivil de yaralanmıştı.

Açıklamada konvoyu kimin vurduğu sorusunun yanıtını bulmak mümkün değildir. Ancak metnin bütün tonu Milli Savunma Bakanlığı’nın bu saldırının sorumluluğunu Rusya’ya atfettiğini hissettiriyor. Rusya’ya bilgilendirme sabah 05.30’da yapılmış, hava saldırısı 08.55’te, yani yaklaşık 3.5 saat sonra gerçekleşmiştir.

*

Türk yetkililer, daha sonra yaptıkları açıklamalarda saldırıyı gerçekleştiren uçağın milliyeti meselesini geçiştirmeyi tercih etti. Türk basınında çıkan pek çok haberde konvoya Suriye Hava Kuvvetleri’ne bağlı bir uçağın ateş açtığı yazıldı. Yabancı basında da durum pek farklı olmadı. Galiba pek çok insan, özellikle S-400’lerin Türkiye’ye geldiği bir dönemde Türk-Rus ilişkilerini kaplayan sıcak ortama bakarak, saldırıyı Rusların düzenlemiş olabileceği gibi bir ihtimali değerlendirmeye bile almadı.

Ankara’daki tecrübeli meslektaşımız

Yazının devamı...

Türkiye’yi İdlib’de bekleyen zor kararlar var

23 Ağustos 2019

Bu gelişme Suriye ordusunun Halep’ten güneye Şam’a doğru uzanan M-5 otoyolunun üzerinde bulunan Han Şeyhun kasabasını ele geçirmiş olmasının yarattığı bir durumdur. Bu kasaba Morik’teki TSK gözlem noktasının 10 kilometre kadar kuzeyindedir.

Han Şeyhun bu hafta başına kadar muhalif grupların kontrolünde olduğu için M-5 otoyolu Türk tarafının kullanımına açıktı ve bu çerçevede (9) numaralı gözlem noktası bu stratejik yol üzerinden İdlib’in kuzeyine ve bağlantı yollarıyla Hatay’daki Cilvegözü sınır kapısına kadar tam bir ulaşım serbestisine sahipti.

Aslında geçen hafta rejim güçlerinin Han Şeyhun’u hem batıdan hem doğudan kıskaca alma yönünde ilerlemeye başlaması, (9) numaralı noktanın kuzey bağlantısının tehlikeye girmekte olduğunu da haber veriyordu.

*

Milli Savunma Bakanlığı’nın pazartesi günkü açıklamasına göre (9) numaralı gözlem noktası “ikmal yollarının kesilmesi tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı”. Bu nedenle, yine aynı açıklamaya göre, bu noktanın “güvenliğini sağlamak, ikmal yollarını açık bulundurmak ve taraflar arasındaki gerginliği azaltmak maksadıyla” pazartesi sabahı buraya kuvvet intikali başlatıldı.

Bu kuvvet intikali gerçekleştirilememiştir. Sabah saatlerinde M-5 üzerinden güneye doğru intikal ederken Han Şeyhun’a yaklaşmak üzere olan Türk askeri konvoyuna düzenlenen bir hava saldırısıyla Türkiye’nin bu hamlesi önlenmiştir.

Türkiye’nin bu askeri konvoyun gelişini önceden Rus tarafına bildirdiği dikkate alınırsa, bu hamleyi Rusya ve Suriye’nin ortak iradesinin durdurduğunu teslim etmemiz gerekir.

*

Yazının devamı...

Tarihten yaprakları çevirince

22 Ağustos 2019

Tabii başkanların görevden uzaklaştırılmaları, ‘Giden başkanın yerine kim, nasıl getirilecek’ sorusunu da beraberinde getiriyor.

Belediye başkanları görevden ayrılmak durumunda kaldıklarında izlenecek hareket tarzı, Cumhuriyet’in ilk döneminden beri süreklilik gösteren bir yasal mevzuat çerçevesinde krize yol açmayacak şekilde işleyegelmişti.

Bu hareket tarzının temelinde Türkiye’nin ilk yerel yönetim yasası olarak kabul edeceğimiz 3 Nisan 1930 tarihli 1580 sayılı Belediye Kanunu var. Bu yasanın 93’üncü maddesinde “Belediye reisinin yeniden intihabı (seçimi) icap eylediği takdirde, vali tarafından belediye meclisi içtimaa davet olunarak yeniden belediye reisi intihabı yapılır” hükmü yer alıyordu.

*

Görüleceği gibi burada esas, başkanın yeniden seçimi gerektiğinde belediye meclisinin toplantıya çağrılmasıdır. Özellikle çok partili demokrasiye geçildikten sonra belediye meclislerinin temsil niteliği güçlenmiştir. Seçilmiş belediye başkanları herhangi bir nedenle görevden ayrıldıklarında belediye meclislerinde yapılan ‘başkan vekili’ seçimleri sandıkta çoğunluğu almış siyasi partinin iradesinin yeniden tecelli etmesini mümkün kılıyordu.

Anlattığımız bu duruma yakın tarihten verebileceğimiz çarpıcı bir örnek var. Refah Partili İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan şiir okuduğu için aldığı mahkûmiyet kesinleşip cezaevine girmek durumunda kalınca, 13 Kasım 1998 tarihinde belediye meclisinde yapılan seçimde yerine seçilen Ali Müfit Gürtuna Refah Partisi’nin devamı olan Fazilet Partisi’ni temsil ediyordu.

*

AK Parti döneminde 2005 yılında çıkartılan 5393 sayılı Belediye Yasası da tek parti döneminden gelen bu yöntemi aynen korumuştur. Yasanın 45’inci maddesi çok açık. Buna göre, belediye başkanlığının herhangi bir nedenle boşalması halinde, vali tarafından belediye meclisinin on gün içinde toplanması sağlanıyor.

Yazının devamı...

AİHM içtihatları ışığında belediye başkanlarını görevden uzaklaştırmak...

21 Ağustos 2019

5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 47’nci maddesi, görevleriyle ilgili bir suç nedeniyle haklarında soruşturma ve kovuşturma açılan belediye başkanlarının İçişleri Bakanı tarafından görevden uzaklaştırılabileceğini belirtiyor.

Dikkatimi çeken nokta, her üçünde de görevden uzaklaştırılmalarına gerekçe oluşturan soruşturma ve kovuşturmaların en azından belli bir bölümünün 31 Mart 2019 tarihinde yapılan yerel seçimden, yani belediye başkanı seçilmelerinden önceki döneme ait olmasıydı.

Örneğin, açıklamanın Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Türk’le ilgili bölümde, biri 2017 diğeri 2018 yılından iki kovuşturma, 2018 yılından iki soruşturma ve içinde bulunduğumuz 2019 yılından iki soruşturmanın yürümekte olduğunu okuyoruz. Bu yargı süreçleri terör örgütü üyeliği ve terör örgütü propagandası gibi suç isnatlarına dayanıyor. Ayrıca, Türk hakkında İçişleri Bakanlığı tarafından yürütülmekte olan üç ayrı idari soruşturma söz konusu.

*

İçişleri’nin açıklamasında Türk hakkında 2019 yılında açılan iki soruşturmanın başlangıç tarihleri belirtilmiyor. Ancak 2019 öncesindeki soruşturma ve kovuşturmalara baktığımızda karşımıza çıkan çok temel bir mesele var.

Şöyle ki: Ahmet Türk, 31 Mart 2019 yerel seçiminde HDP’den Mardin Büyükşehir Belediye Başkan adayı olduğunda, Mardin İl Seçim Kurulu tarafından yapılan inceleme sonunda adaylığında hukuken bir sorun görülmediği içindir ki seçime katılmasına izin verilmiştir.

Bundan neyi anlamalıyız? İl Seçim Kurulu, Türk’ün adaylığının Anayasa’nın ‘kanunda gösterilen şartlara uygun olma’ koşulunu karşıladığına kanaat getirmiş olmalıdır. Bu şartlar, 2839 sayılı Milletvekili Seçimi Kanunu’nun 11’inci maddesinde belirtilen sakıncaları taşımamak şeklinde özetlenebilir. Milletvekilleri için öngörülen sakıncalar yerel yönetim adayları açısından da aynen geçerlidir. Bu madde, dolandırıcılıktan ihaleye fesat karıştırmaya ve terör suçlarına kadar birçok suç kategorisinde ‘mahkûm olmayı’ aday olmaya engel bir durum olarak tanımlıyor.

Anlaşılıyor ki, Mardin İl Seçim Kurulu bu çerçevede yaptığı incelemede hakkında yürümekte olan kovuşturma ve soruşturmalara karşılık, bir mahkûmiyet kararı olmadığı için hukuken bir sorun görmemiş ve dosyayı Ankara’ya iletmiştir. Yüksek Seçim Kurulu da nihai aday listesini yayımlanmak üzere Resmi Gazete’ye gönderince

Yazının devamı...