Sedat Ergin

Anayasa Mahkemesi’nde önemli bir içtihat değişikliği

14 Ekim 2020
Anayasa Mahkemesi, geçenlerde CHP milletvekili Enis Berberoğlu dosyasında oybirliği ile ‘ihlal’ verirken, kamuoyunu yakından ilgilendiren bir başka konuda, CHP’nin infaz düzenlemelerini değiştiren yasayla ilgili ‘şekil’den yaptığı başvuruda bu kez oybirliğinden ayrılarak ‘ret’ kararına yöneldi.

AYM’nin bu kararı önemliydi, çünkü mahkemenin aynı konuda önceki içtihadını 180 derece değiştirmekteydi.

Meseleyi açıklayabilmek için önce geçmişteki içtihadı hatırlayalım. Kısaca “Rahşah Affıdiye bilinen, 2000 yılında çıkartılmış olan infaz sistemindeki değişikliklere ilişkin yasa, ertesi yıl AYM’nin verdiği ilginç bir karara konu olmuştu. AYM, yasanın bazı maddelerini iptal eden, bazı maddeleriyle ilgili itirazları reddeden, sonuçta iptaller nedeniyle kapsamın genişletilmesi sonucunu doğuran bir karar almıştı. Mahkemenin Anayasa’nın ‘eşitlik ilkesi’ne dayandırdığı bu kararı yasanın kapsamı dışında tutulan birçok suç kategorisini de affa dahil etmişti.

CUMHURBAŞKANI SEZER’İN VETOSU

Dönemin koalisyon hükümeti, bunun üzerine yasayı yeniden düzenleyerek TBMM’den geçirmiş, ancak yasa bu kez Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in vetosuna takılmıştı.

TBMM, Sezer’in vetosuna rağmen yasayı aynı haliyle yeniden çıkartınca Sezer Anayasa’nın kendisine verdiği yetkiyi kullanarak yasayı ‘şekil’ yönünden AYM’ye götürmüştü. Sezer’in AYM’ye başvuru gerekçesi, yasa geçerken TBMM’de kullanılan kabul oyları sayısının Anayasa’da af yasaları için öngörülen sayısal eşiğin altında kalmasıydı.

Anayasa’nın 87’nci maddesi, TBMM’nin görev ve yetkilerini sıralarken Üye sayısının beşte üç çoğunluğunun kararı ile genel ve özel af ilanına karar vermeyi” de sayıyor.

AYM, 28 Mayıs 2002 tarihinde ‘oybirliği’ ile aldığı kararda, Sezer’in başvurusunu yerinde bulmuştur. Mahkeme, yapılan infaz düzenlemelerinin af niteliğinde olduğuna kanaat getirerek, Anayasa’nın 87’nci maddesinin öngördüğü beşte üç çoğunluğa ilişkin usul şartının karşılanmadığı gerekçesiyle yasayı iptal etmiştir.

CHP’nin bu yıl AYM’ye yaptığı başvuru da aynı mantığa dayanıyordu.

Yazının Devamını Oku

AYM’nin Berberoğlu hakkındaki gerekçeli kararı ne anlama geliyor?

13 Ekim 2020
Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) CHP Milletvekili Enis Berberoğlu’nun yaptığı bireysel başvuru karşısında geçen ay kendisini haklı bularak verdiği ‘ihlal’ kararını değerlendirmek için mahkemenin gerekçeli kararını açıklamasını beklemek istedim.

AYM’nin 16 üyesinin oybirliğiyle aldığı bu kararın gerekçesinin geçen cuma günü Resmi Gazete’de yayımlanmasıyla birlikte, merkezinde Berberoğlu’nun yer aldığı dört yıldır sürmekte olan bir hukuk tartışması nihayet buluyor.

Kararı değerlendirmeden önce dosyayı ana hatlarıyla hatırlayalım.

Bütün süreç İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 18 Nisan 2016 tarihinde Enis Berberoğlu hakkında casusluk suçlamasıyla hazırladığı bir fezlekeyi TBMM’ye göndermesiyle başlamıştı. Bu yazışmadan bir süre sonra TBMM’de 20 Mayıs 2016 tarihinde Anayasa’ya eklenen geçici 20’nci madde ile bu tarihe kadar TBMM’ye intikal etmiş bütün fezlekelerdeki milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması kararlaştırılmıştı.

Dokunulmazlıklar kaldırılınca Berberoğlu, İstanbul’daki 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanmış ve 14 Haziran 2017 tarihinde casusluk suçundan müebbet hapis cezasına çarptırılmış, daha sonra bu ceza infaz ve iyi hal indirimleriyle 25 yıla indirilmişti. Berberoğlu, aynı gün tutuklanarak hapse atılmıştı. Ardından istinaf sürecinde Berberoğlu’nun mahkûmiyeti casusluk suçlamasından bozulup, yalnızca devlete ait gizli bilgileri açıklama suçu sabit görülerek, cezası 5 yıl 10 ay hapse çevrilmişti. (13 Şubat 2018)

YARGITAY VE TBMM’DEKİ SÜREÇ

Berberoğlu cezaevinde tutuklu iken 24 Haziran 2018 seçimlerinde partisi tarafından aday gösterilip yeniden milletvekili seçilmiştir. Buna karşılık Yargıtay 16. Ceza Dairesi, 19 Temmuz 2018 tarihinde aldığı bir kararla, Berberoğlu bir kez daha seçildiği için yeniden dokunulmazlık kazandığı, dolayısıyla yargılamanın durması ve tutukluluğunun kaldırılması gerektiği yolunda yapılan başvuruyu reddetmiştir.

Bu arada Yargıtay’ın aynı dairesinin daha sonra kendisiyle ilgili mahkûmiyeti onarken, cezasının infazının milletvekilliği sona erinceye kadar ertelenmesi yolundaki bir başka kararı sonucu Berberoğlu, 15 ay sonra 20 Eylül 2018 tarihinde serbest bırakılmıştır.

Yargıtay’ın ikinci kararı bir anlamda topu TBMM’ye atıyordu. Bu çerçevede ertelenen ceza “

Yazının Devamını Oku

Türkiye-AB ilişkisinin dokusu değişiyor

10 Ekim 2020
Avrupa Birliği (AB) Komisyonu’nun Türkiye ile ilgili hazırladığı son ‘Ülke Raporu’ geçen salı günü açıklandı.

Raporda bir sözcüğün çok sık kullanılması dikkatimi çekti. Gerileme, geriye doğru  gitme, kayma anlamındaki “backsliding” sözcüğü tam 26 kez kullanılmış.

Avrupa Komisyonu’nun bu fiili, demokrasi, temel haklar, ifade özgürlüğü, yargı bağımsızlığı gibi başlıklarda Türkiye’nin hal ve gidişini değerlendirirken bu kadar sıklıkla kullanmış olması, 115 sayfa tutan ayrıntılı rapora ne kadar eleştirel bir bakışın hâkim olduğunu görmek bakımından yeterlidir.

Daha sonra 29 Mayıs 2019 tarihinde açıklanmış olan bir önceki ilerleme raporuna baktığımda aynı sözcüğün 27 kez kullanılmış olduğunu tespit ettim. Aslında ikisini yan yana koyduğumuzda, AB Komisyonu’nun bu başlıklarda ‘geriye gidişi’ bir süredir Türkiye’deki yerleşik yöneliş olarak gördüğü ortaya çıkıyor.

Komisyon raporunu tamamlayan ‘Genişleme Stratejisi Belgesi’nde de aynı terminoloji hâkim olmakla birlikte ayrıca “uzaklaşma” teması da işleniyor. Sıralanan bütün bu alanlardaki geriye gidiş nedeniyle “Türkiye’nin AB’den daha da uzaklaştığı” belirtiliyor. AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Oliver Varhelyi, raporun takdimi sırasında yaptığı açıklamada “Maalesef Türkiye, AB’den daha da uzaklaşma eğilimini tersine çevirmedi” diye konuşmuş.

DIŞİŞLERİ’NDEN ÇOK SERT AÇIKLAMA

Bu yılki raporda dikkatimi çeken bir başka nokta, özellikle Türkiye’deki başkanlık sistemi ile ilgili eleştirel bakışın kuvvetlenmiş olması. Raporda, anayasal mimarinin, gücün Cumhurbaşkanlığı’nda merkezileşmesine yol açmak suretiyle etkili bir kuvvetler ayrılığını olumsuz etkilediği, bu durumun fren ve dengeleme mekanizmalarını sınırladığı tezi işleniyor.

Raporun bu yönü Dışişleri Bakanlığı tarafından aynı gün yapılan son derece sert bir açıklamada özel bir vurgu aldı. AB’nin genel yaklaşımını önyargılı, yapıcılıktan uzak ve çifte standartlıolarak nitelendiren Dışişleri açıklamasında rapora getirilen eleştirilerden biri de Türkiye’nin “yönetim sistemi”nin hedef alınmasıydı.

Dışişleri’nin açıklamasının en kuvvetli bölümlerinden biri şu paragraftı:

Yazının Devamını Oku

İkinci dalgada COVID-19’un Avrupa ve Türkiye’deki seyrine bakınca...

9 Ekim 2020
Koronavirüs COVID-19 konusunda başladığımız seriye bugün farklı bir açıdan devam edelim.

Bu kez salgının Türkiye’deki seyrini dünyadaki gidişatı ve özellikle önde gelen Avrupa ülkelerindeki son gelişmelerle karşılaştırmalı bir şekilde değerlendirmeye çalışalım.

Yola çıkarken önce Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) web sitesinde yayımladığı küresel tabloya göz atalım. DSÖ, bu tabloda dün Sağlık Bakanlığı’nın önceki günkü paylaşımında duyurulan 329 bin 138 sayısını kullanmıştı. Bu tabloda, Türkiye toplam vaka sayısı 300 binin üzerinde olan ülkeler için kullanılan koyu mavi renkle kaplı bir ülke. Bakanlığın son dönemde COVID-19 testi pozitif çıkmış belirti gösteren ‘hastalar’ için verdiği bu sayı DSÖ’nün tablosunda ‘teyitli vaka’ olarak takdim ediliyor.

Bir başka önemli veri tabanı ABD’deki prestijli Johns Hopkins Üniversitesi’nin açık kaynaklar üzerinden oluşturduğu gösterge tablosu. Türkiye, dün buradaki toplam vaka sıralamasında Sağlık Bakanlığı’nın önceki gün açıkladığı 329 bin 138 sayısı ile dünyanın 20’nci ülkesi olarak görünüyordu. (Hasta sayısı bu listede de vaka olarak gösteriliyor.)

Bu sıralamada ABD 7.5 milyon teyitli vakayla birinci geliyor. Onu 6.8 milyon vakayla Hindistan ve 5 milyon vakayla Brezilya izliyor. Tepedeki bu kümeden sonra dördüncülükte 1.2 milyon vakayla Rusya’yı görüyoruz. Bunlar dışındaki bütün ülkeler vaka sayısında 1 milyon eşiğinin altında yer alıyor.

Sıralamada Avrupa cephesinde İspanya yaklaşık toplam 835 bin vakayla 7’nci, Fransa 693 bin vakayla 10’uncu, Birleşik Krallık 546 bin vakayla 12’nci, İtalya 333 bin vakayla 18’inci geliyor. Almanya 311 bin vakayla 23’üncü sırada yer alıyor.

*

Geride bıraktığımız yaz aylarıyla kıyasladığımızda Türkiye’nin toplam vaka sıralamasındaki yerinin gerilediğini belirtmeliyiz. Türkiye, geçen nisan ayında salgının ilk dalgasında bu başlıkta ilk 10 içinde yer almış, örneğin 20 Nisan tarihinde 7’nciliğe kadar çıkmıştı. Ardından vaka artış hızının düşmesi ve yeni ülkelerin denkleme girmesiyle birlikte, Türkiye listede aşağı doğru inmeye başlamıştı. Örneğin, 17 Haziran’da 13’üncü sıraya inmişti.

Bir ülkenin salgınla mücadelede küresel sıralamadaki yerini değerlendirebilmek bakımından başvurulacak önemli bir referans test yapma kapasitesidir. Türkiye, geçen salı günü 11 milyonun üzerine çıkan toplam test sayısıyla sıralamada 11’inci geliyor. Çin’in bugüne dek 160 milyon, ABD’nin 114 milyonun üstünde test yaptığını kayda geçelim. Avrupa cephesinde Birleşik Krallık 26 milyon, Almanya 18 milyon, İspanya 13.7 milyon testle yukarı sıralarda yer alıyor. İtalya 12 milyon, Fransa ise 11.7 milyon toplam test sayılarıyla Türkiye’nin hemen üstünde konumlanıyor.

Yazının Devamını Oku

Türkiye’de günlük kaç COVID-19 vakası var, gelin hesaplayalım...

8 Ekim 2020
Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’nın 29 Temmuz’dan sonraki dönemde COVID-19 testi pozitif çıkanlardan yalnızca belirti gösterenlerin ‘hasta’ olarak açıklandığı, belirti göstermeyen pozitif ‘vakalar’ın kamuoyu ile paylaşılmadığı yolundaki beyanıyla birlikte herkesin zihnine aynı sorular düştü:

Türkiye’de COVID-19 testi pozitif çıkanların toplam sayısı kaçtır? Her gün yapılan testlerde pozitif çıkanlardan yalnızca belirti gösterenler açıklanıyorsa, belirti göstermeyen COVID-19 vakalarının sayısı nedir? Bu kümelerin birbirine oranı nedir?

Koca, geçen haftaki basın toplantısında gazetecilerin bu yöndeki sorularını yanıtsız bırakmıştı. Ancak kendisinin geçen hafta sonu Habertürk’ün Ankara Temsilcisi Muharrem Sarıkaya’ya yaptığı bir açıklama sayesinde artık COVID-19 testi pozitif çıkanların sayısını genel hatlarıyla yanılmayacağımız bir çerçeve içinde –en azından- tahmin edebilecek durumdayız.

Sarıkaya soruyor: “Türkiye genelindeki testlerden pozitif çıkma oranı nedir?”

Sağlık Bakanı, bilgisayar ekranına girip yanıt veriyor:

Nisan ayında testlerden pozitif çıkma oranı yüzde 20 idi, yani 5 kişiye test yapılmışsa biri pozitif çıkıyordu. Bu oran şimdi yüzde 10’a düştü.”

Dr. Koca ekliyor: “Ama illere göre farklılık gösterebiliyor. Örneğin, Ankara’da geçen hafta vaka sayısı Türkiye genelinin yüzde 24’ünü aştı. Bu hafta ise yüzde 12 seviyesine düştü. İstanbul’daki oran ise Türkiye’deki vaka sayısının yüzde 15’i seviyesinde.”

ORANLAMA GÜNDE 11 BİN VAKA VERİYOR

Sağlık Bakanı’nın geçen pazar günü yayımlanan bu açıklamasındaki kilit cümle “

Yazının Devamını Oku

Gazeteciler Sağlık Bakanlığı verileri üzerinden analiz yapınca

7 Ekim 2020
Zorunlu olmadıkça genellikle birinci tekil şahıs üzerinden yazmaktan kaçınmaya çalışan bir gazeteciyim. Bugün izninizle çizgimin biraz dışına çıkacağım.

Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’nın 29 Temmuz’dan bu yana kamuoyuna yapılan paylaşımlarda hasta-vaka ayrımına gidildiğini, COVID-19 testleri pozitif çıksa da belirti göstermeyen kişilerin tablolara dahil edilmediğini, yalnızca belirti gösterenlerin ‘hasta’ başlığı altında açıklandığını duyurması yeni bir durum yarattı.



Bakanın açıklaması, kamuoyu bu yöntem değişikliğinden geçen haftaya kadar haberdar edilmediği için, verileri önceki yönteme göre yorumlayan bir gazeteci olarak beni yazdıklarımı gözden geçirmeye itti. Sağlık Bakanlığı’nın verilerini esas aldığım değerlendirmelerde –iradem dışında olsa da- ne ölçüde hataya düştüğüm konusunda bir muhasebe yapma ihtiyacını duydum.

Koronavirüs COVID-19’un Türkiye’nin en hayati meselesi haline gelmesi beni de geçen mart ayından bu yana salgını çok yakından izlemeye yöneltti. İlki “Hepimizi bekleyen büyük sınav” başlığıyla 27 Mart tarihinde yayımlanmak üzere toplam 55 yazı (bugünkü hariç) kaleme almışım. Bu yazıların çoğunluğunu somut verilere dayanan analizler oluşturuyor.

Bu analizleri yaparken Türkiye ile ilgili verilerde Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı muhtelif tabloları esas aldım. Hatta bu verileri günlük bir şekilde bir excel dosyasına işledim. İki-üç haftada bir çıktı alıp bunları birbirine ekleyerek uzun bir döküm haline getirdim. Bu dökümü masamın yanında duvara tutturunca salgının seyrini muhtelif kategorilerde rakamlar üzerinden izleyebiliyordum. Dün ölçtüm, bu döküm tam 1 metre 25 santimetreye kadar uzamış. Bu egzersize bundan sonra devam edecek miyim, bilmiyorum.

Yazının Devamını Oku

AB zirvesi kararlarında bardağın hangi tarafına bakmalıyız?

3 Ekim 2020
Doğu Akdeniz’de iki ayı aşkın süren, sahada ‘uçurum kenarı’ stratejilerinin uygulandığı sıcak bir yazın ardından dün Avrupa Birliği zirvesinde alınan kararlarla birlikte diplomasiye şans tanınan yeni bir döneme girmiş bulunuyoruz. Öncelikle, gerilim ortamından sıcak bir çatışma yaşanmadan çıkılması ve gelişmelerin barış ve diyalog yönünde evrilmesini sevindirici bir gelişme olarak karşılamalıyız.

Yaşanan sıcak krizde Yunanistan’ın kıta sahanlığı tezlerini ilgilendiren bir anlaşmazlıkta üyesi olduğu AB’yi bir blok olarak yanına çekememiş olması ve bu süreçte AB içinde ciddi bir bölünmenin yaşanması Türkiye açısından yapılacak muhasebedeki artılardan biridir.

AB, tam üyesi olan Yunanistan, Kıbrıs Rum Yönetimi (KRY) ve onlara hamilik eden Fransa gibi ülkelerin yaptırım uygulanması konusundaki bütün dayatmalarına karşılık, bu yola girmeyip Türkiye’deki büyük stratejik çıkarları ile üyelerinin beklentileri arasında bir orta yol bulmaya çalışmıştır. Bu sonucun alınmasında Almanya’nın AB dönem başkanı olarak kullandığı inisiyatifin, bu çerçevede Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in ağırlığını koyarak izlediği siyasetin rolünü teslim etmek gerekir.

Tezlerini ortaya koymak için sahada ‘sert güç’ yöntemine de başvuran Türkiye’nin gerilimin en yüksek çizgiye çıktığı noktalarda birden attığı sürpriz adımlarla sergilediği esneklikler, diplomasi zemininde bir çıkış yolu açmaya çalışan Almanya’nın elini güçlendirmiştir.

*

İşin bu kısmı olumlu görünmekle birlikte zirvede alınan kararların eksi hanesindeki unsurlara da bakmalıyız. Açıklanan metinde Türkiye ile ilgili rahatsız edici birçok ifadeye de rastlamak mümkün. Örneğin, doğrudan bir yaptırım kararı çıkmasa da, gerektiğinde Türkiye’ye karşı AB antlaşmalarının ilgili maddeleri çerçevesindeki bütün araç ve seçenekleri kullanma taahhüdüne de yer verilmiştir. Bu seçenek, Türkiye’nin -uluslararası hukuku ihlal eden tek taraflı eylem ve provokasyonlarını tekrarlaması halinde- devreye sokulacaktır metne göre.

AB, Türkiye’ye karşı elinde böyle bir kartı tuttuğunu da duyurmuş oluyor. Ancak Doğu Akdeniz’de yeni bir krizin patlak vermesi halinde AB’nin Türkiye’ye yaptırım uygulamayı göze alıp alamayacağı tartışmaya çok açık bir konudur.

Bu zirve kararları ile çizilen çerçeve üzerinden yol alınabilmesi büyük ölçüde uygulamaya bağlı olacaktır. İyimser açıdan yaklaşırsak, Türkiye ile Yunanistan arasında kıta sahanlığı gibi sorunlara ilişkin istikşafi görüşmeler başlar, ardından askerler arasındaki görüşmeler ve üçüncü bir düzlemde siyasi danışmalar bu adımı izlerse, iki ülke arasındaki ilişkilerde yeni bir durum ortaya çıkacaktır.

Bu yumuşama ortamı sürdürülebilirse, deniz yetki alanları gibi anlaşmazlık konuları masada müzakere edilirken Türkiye de muhtemelen Oruç Reis araştırma gemisini yeniden Akdeniz’in ortasına gönderip sismik araştırma yapma ihtiyacını duymayacaktır. Dolayısıyla, kısa dönemde bir sonuç alınamasa bile en azından müzakere sürecinin canlı tutulması yeni bir kriz ortamının belirmesini önleyeceğinden AB cephesinde de işleri kolaylaştıracaktır.

Yazının Devamını Oku

COVID-19 test sonuçlarının tümünün açıklanması şeffaflığın vazgeçilmezidir

2 Ekim 2020
“Gerçeklerin er geç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır” deyişi hükmünü bir kez daha icra etti ve uzun bir zamandır kamuoyunun geniş bir kesiminde şüpheyle bakılan Koronavirüs COVID-19 yeni olgu sayılarının tahmin edildiği gibi gerçeği yansıtmadığı kesinlik içinde anlaşıldı; üstelik bizzat ülkenin Sağlık Bakanı’nın yaptığı bir açıklamayla...

Böylelikle akşamları açıklanan ‘yeni hasta’ başlığındaki rakamların COVID-19 testi pozitif çıkan bütün vatandaşları kapsamadığı, pozitif çıkanlar içinde yalnızca ‘belirti gösterenler’in sayısını yansıttığı, pozitif olup belirti göstermeyen vakaların sayısının kamuoyuyla paylaşılmadığı resmen kabul edildi.

Bir başka deyişle, resmi verilere şüpheyle yaklaşanlar haklı çıktılar.

KOCA’NIN YENİ TANIM KRİTERLERİ

 Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca, önceki akşamki basın toplantısında “Şunu bilmemiz gerekiyor, her vaka hasta değildir” dedikten sonra şunları söyledi:

Test sonucu pozitif çıkanların her biri bir vakadır. Bunların büyük kısmı belirti göstermeyen taşıyıcılardır. Kalan kısmı ise hastalık bulgusu olup tedavi altına alınan hastalardır. Bir kısmını evde, önemli bir kısmını da hastanede takip ve tedavi ediyoruz... Demek ki, belirtisi ister olsun ister olmasın, testi pozitif çıkmış herkesi ifade eden vaka kelimesi ile hasta kelimesinin anlamı aynı değildir. Hasta ile ağır hasta arasındaki fark ise açıktır”.

Koca, basın toplantısının bir başka bölümünde “Semptomatik vaka hasta, asemptomatik vakalar vaka...” diye özetledi aradaki ayrımı.

Bir meslektaşımız meselenin doğrudan özüne inen şu soruyu yöneltti Bakan’a:

Yazının Devamını Oku