"Sedat Ergin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Sedat Ergin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Sedat Ergin

Terör propagandası ile ifade özgürlüğü arasındaki sınır nereden geçer?

28 Eylül 2019

AYM’nin bu kararı, ‘terör propagandası’ suçlamaları karşısında Türkiye’de ifade özgürlüğünün sınırlarını özgürlükçü bir anlayışla kuvvetli bir şekilde tanımlamış olması bakımından büyük önem taşıyor.

*

Yüksek mahkeme, aslında bu yöndeki içtihadını 9 Mayıs 2019 tarihli ‘Ayşe Çelik Kararı’yla önemli ölçüde ortaya koymuştu. Hatırlayalım, Beyazıt Öztürk’ün ünlü ‘Beyaz Show’ programına 8 Ocak 2016 akşamı Diyarbakır’dan canlı yayında bağlanan öğretmen Ayşe Çelik, Türkiye’nin doğusunda, güneydoğusunda meydana gelen çatışmaları gündeme getirerek, bu olaylara sessiz kalınmamasını istemiş İnsanlar ölmesin, çocuklar ölmesin, anneler ağlamasındiye konuşmuştu.

Ayşe Çelik, bunun üzerine ‘terör örgütünün propagandasını’ yaptığı iddiasıyla yargılanmış, 1 yıl 3 aya hapse mahkûm olup cezaevine girmişti. AYM İkinci Dairesi, 9 Mayıs 2019 tarihinde aldığı kararında Ayşe Çelik’in mahkûmiyetinde ‘hak ihlali’ bulmuştu.

Bu bir daire kararıydı ve bu bölümdeki beş üyenin oybirliğine dayanıyordu. Buna karşılık, ‘barış akademisyenleri’ ile ilgili kararında, AYM’nin toplam 16 üyesinin katılımıyla aldığı bir genel kurul kararı söz konusudur. Oylama sonucu 8/8 olsa da, ‘İhlal var’ diyen Başkan Prof. Zühtü Arslan’ın oyu eşitlik halinde çift sayıldığı için karar ihlal yönünde çıkmıştır.

Son tahlilde AYM, ‘Ayşe Çelik Kararı’nda ortaya koyduğu içtihadı bu kez bir genel kurul kararına dönüştürerek daha kuvvetli bir çerçeveye yerleştirmiş olmaktadır.

*

Kararın dikkat çekici bir tarafı, AYM’nin akademisyenler bildirisine katılmadığını eleştirel ifadeler kullanarak kayda geçirmesidir. “

Yazının devamı...

‘Barış akademisyenleri’ne beraat süreci hızla ilerliyor

27 Eylül 2019

AYM’nin bu kararı, 2016 başında Türkiye’nin doğusu ve güneydoğusunda terörle mücadele operasyonları sırasında sokağa çıkma yasakları ve çatışmaların durdurulması için devlet güçlerine eleştirel bir dille çağrıda bulunan akademisyenlerin durumunu konu alıyor. AYM, bu yöndeki bildiriyi imza atanların mahkûm edilmesinde ‘hak ihlali’ görmüştür.

Bildiri 11 Ocak 2016 tarihinde ilk açıklandığında 1.128 akademisyenin imzasını taşırken, bu sayı daha sonra katılanlarla birlikte aynı ayın sonunda 2 bin 212’ye ulaşmıştı.

*

İlginç olan, AYM üyelerinin bu kararda 8 lehte, 8 aleyhte olmak üzere ikiye bölünmesi, ancak eşitlik halinde başkanın oyu iki oy sayıldığından, başkan Prof. Zühtü Arslan’ın ‘hak ihlali’ yönündeki oyunun dengeyi ihlale çevirmiş olmasıdır.

AYM kararının önemi, bildirinin içeriğinin “tek yanlı” ve “Toplumun büyük çoğunluğu bakımından kabul edilemez” bulunmasına, ifade edilen görüşlerin “paylaşılmadığı”nın vurgulanmasına karşılık, yine de imzacıları cezalandırmanın Anayasa’da güvence altına alınmış olan ifade özgürlüğünün ihlalini oluşturduğu hükmüne varılmasıdır.

*

AYM kararı iktidar ve iktidarı destekleyen çevrelerde eleştirilere yol açmıştır. En sert eleştirilerden biri “Hainlerle ilgili hak ihlali kararı verenler maşeri vicdanda vebal altındadır” diyen MHP Lideri Devlet Bahçeli’den gelmiştir. Bahçeli, “mahkemelerin AYM kararına riayet etmemesinin adaletin ruhuyla çelişmeyeceğini” belirterek, mahkemelerin karara uymamaları beklentisini de açıklamıştı. (8 Ağustos)

Ve eylül ayı başında yeni adli yılın açılmasıyla birlikte, bütün gözler barış imzacılarıyla ilgili yüzlerce davaya bakmakta olan mahkemelerin AYM kararının ardından nasıl bir uygulamaya yönelecekleri sorusuna çevrilmişti.

Yazının devamı...

Cumhuriyet davası bize Türk yargısı hakkında ne söylüyor?

26 Eylül 2019

Bu vakada bir soruşturmanın açılması ve iddianamenin hazırlanması, ardından birinci derece mahkemedeki yargılama ve bunu izleyen bölge adliye mahkemesindeki istinaf aşamasına kadar bir dosyanın ele alınışında geçerli olan ölçüleri kademe kademe analiz edebilmek mümkündür.

Ve bütün bu süreçlerin vardığı son durak olan Yargıtay’da dosyanın akıbeti açısından oldukça ağır bir sonuç söz konusudur. Çünkü Yargıtay, bütün bu aşamalarda delil değerlendirmesinde “yanılgıya düşüldüğüne” hükmetmiştir.

*

Soruşturmanın başlangıcından yola çıkalım. 2016 yılında başlatılan soruşturma, çıkış noktası olarak Cumhuriyet gazetesinde 2013 yılındaki yönetim değişikliğiyle birlikte gazetenin yayın politikasının değiştiği ve bu yayın organının terör örgütlerine, bu çerçevede FETÖ’ye de yardım eden bir çizgiye kaydığı iddiası üzerine kuruluydu.

Galiba bu davanın temel sorunu daha ilk günden itibaren ciddi bir inandırıcılık sorunuyla malul olmasıydı. Ortaya atılan iddialar birçok durumda mantığa, hayatın akışına ters düşüyordu; FETÖ’ye karşıtlıklarıyla bilinen bazı gazetecilerin bu örgütü desteklemekle suçlanması gibi... Yaşamı boyunca sağduyunun sesi olmuş, mutedil çizgisinden hiçbir zaman ayrılmamış Orhan Erinç gibi duayen bir gazetecinin terör örgütlerini desteklemekle suçlanıp sanık haline getirilebilmesinde ters giden bir şey vardı. Gazetenin muhasebe servisinin elemanları bile terör örgütünü desteklemekle suçlanıyordu.

Davanın daha baştan sakatlandığı önemli bir nokta, soruşturmayı yürüten savcı Murat İnam’ın bizzat kendisinin FETÖ’dan sanık olarak soruşturulduğunun ortaya çıkmasıydı. Yani FETÖ şüphelisi olan bir savcı, Cumhuriyet mensuplarını FETÖ’ye yardımcı olmakla suçluyordu. Dönemin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın da bu duruma tepki göstermesinden sonra iddianame sonuçlandığında, altında İnam’ın değil, soruşturmaya son aşamada dahil olan savcıların isimleri vardı. Ancak bu durum, soruşturmanın ve bunun sonucu şekillenen, 326 sayfa tutan iddianamenin büyük ölçüde İnam’ın eseri olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

*

Yargılamanın 24 Temmuz 2017 tarihinde İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlamasının bir sonucu, peyderpey tutuklu 12 Cumhuriyet’çinin tahliyesini beraberinde getirmiş olmasıdır. Gelgelelim, delillerin problemli durumu yargılamada ortaya konmuş olsa da, mahkeme heyeti 25 Nisan 2018 tarihindeki kararında savcılık makamı tarafından ileri sürülen iddialara büyük ölçüde itibar edip 18 sanıktan 15’ini değişen sürelerle hapis cezasına çarptırmıştır. Verilen cezalardaki oybirliği yalnızca bir sanığın durumunda oy çokluğuna dönüşmüştür. Özetle, üç kişilik mahkeme heyetinde önemli ölçüde bir mutabakat söz konusudur.

Yazının devamı...

Cumhuriyet davasında cezaevinde yatanların günahı neydi?

25 Eylül 2019

Şimdi cezaevi günlerini hatırladığında, ona en çok dokunan durumlardan biri hücrede çiçek, bitki yetiştirmelerinin de yasak olmasıydı. Ona hücrede hayata dokunduğu hissini veren tek şey, yağmur yağdığında camı açıp parmaklıkların arasından yağmur damlalarına dokunabilmekti.

*

Murat Sabuncu, Cumhuriyet davasında tutuklanan, hayatının bir bölümünü demir parmaklıklar arkasında geçirmek zorunda kalan ve hakkında terörden verilen mahkûmiyet kararı geçenlerde  Yargıtay tarafından bozulan sanıklardan yalnızca biridir.

Sabuncu, bu soruşturmanın diğer sanıklarının çoğuyla birlikte 31 Ekim 2016 tarihindeki operasyonda sabah saatlerinde evinde gözaltına alınmış ve 5 Kasım 2016 tarihinde tutuklanarak Silivri’ye sevk edilmiştir. 5-11 Kasım 2016 tarihleri arasında ilk dalgada toplam 10 Cumhuriyet mensubu tutuklanmış, daha sonraki iki tutuklamayla bu sayı 12’e çıkmıştır.

Tutuksuz 5 şüpheli ve Cumhuriyet mensubu olmadığı halde bu soruşturmaya eklenen bir şüpheliyle birlikte toplam sanık sayısı 18’e yükselmiştir. Hazırlanan iddianamede Cumhuriyet mensuplarına ‘silahlı terör örgütüne -üye olmamakla birlikte- yardım etme’ suçlaması yöneltilmiştir. Terör örgütleri arasında FETÖ, PKK ve DHKP-C sıralanmıştır.

*

FETÖ’ye yardımcı olmakla suçlananlar arasında Hikmet Çetinkaya gibi gazetecilik ve yazarlık kariyerinin en önemli uğraşlarından biri olarak Fetullah Gülen ve başında bulunduğu örgütle mücadele etmekle temayüz etmiş bir isim de vardı.

Ve kamuoyundan

Yazının devamı...

Soçi Mutabakatı’nın bir yılı: Uygulaması sorunlu, vazgeçilmesi zor

21 Eylül 2019

Bu vesileyle Soçi Mutabakatı’nın bir yıllık uygulamasının genel bir değerlendirmesini yaparsak bardağın hem boş hem de dolu taraflarının olduğunu söylememiz gerekiyor.

Boş tarafından başlarsak, mutabakatın bazı kilit maddelerinin uygulamaya konamadığını belirtmeliyiz. Örneğin, belgenin İdlib ‘gerilimi azaltma bölgesi’nin iç çeperinde 15-20 kilometrelik bir ‘silahsızlanma bölgesi’nin kurulmasının ardından, radikal terörist grupların ve ağır silahların bu bölgeden çıkartılmasını öngören maddeleri (5. ve 6. maddeler) hayata geçirilememiştir. Geride bıraktığımız aylarda İdlib’in güneyinde yaşanan çatışmalarda silahlı muhalif grupların –Han Şeyhun’u kaybetseler de- silahsızlanma bölgesinin içinden Suriye ordusuna kafa tutabilecek bir askeri yeteneğe sahip olduklarına hep birlikte tanıklık ettik.

Keza, hedeflenen çatışmasızlığın sağlanmasıyla birlikte Halep’i Şam’a bağlayacak M5 ve Halep’i Akdeniz kıyısındaki Lazkiye’ye bağlayacak M4 otoyollarının trafiğe açılması (8. madde) mümkün olmamıştır.

*

Söz konusu maddelerin hayata geçirilmesi önemli ölçüde Türkiye’nin üzerine düşen bir sorumluluktu.

Buna karşılık, mutabakatın Moskova’nın sorumluluğuna giren “Rusya’nın İdlib’de askeri operasyonlar ve saldırılardan kaçınılması için gerekli önlemleri alacağı ve mevcut statükonun korunacağı” yolundaki maddesinin sahaya yansıması da çok sorunludur. Bu madde, başlangıç döneminde pekâlâ uygulanmış, ancak sonradan gevşemiş, bazı dönemlerde -örneğin geçen mayıs ayından sonraki hadiselerde görüldüğü gibi- hiç uygulanmamıştır. Hatta Rusya, Esad ordusunun İdlib’in güneyinde gerçekleştirdiği harekâta savaş uçaklarıyla kuvvetli bir destek vermiştir.

Görülmüştür ki, Rusya istediği zaman Suriye’yi pekâlâ frenliyebilmekte, bazen de serbest bırakabilmektedir. Bu noktada vahim olan, Rus ve Suriye hava kuvvetlerinin İdlib’de hastane ve okul gibi çatışma dışı bırakılması gereken pek çok yeri de bombalamış olmalarıdır.

*

Yazının devamı...

ABD ile ortak devriyeden Suriye’nin toprak bütünlüğüne

20 Eylül 2019

Akçakale Jandarma Komutanlığı’ndan saat 13.40’ta havalanan helikopterlerden ikisi Türk, ikisi ABD ordusuna aitti. Askerler, birlikte bindikleri helikopterlerden sınırın Suriye tarafında PKK/YPG’nin tahkimatlarına dönük bir buçuk saat süren bir keşif faaliyeti yürüttü. Daha önce de bir kez ortak kara denetimi faaliyeti icra edilmişti.

İki NATO müttefiki ülkenin askerlerinin ortaklaşa yürüttükleri bu mesai, Fırat’ın doğusunda Suriye sınırı boyunca kurulması tasarlanan ‘güvenli bölge’ için Türkiye ile ABD arasında başlatılan işbirliğinin yerleşmekte olduğunu göstermesi bakımından önem taşıyor.

Türkiye ile ABD arasında ortak devriyenin gerçekleştirildiği geçen pazartesi günü Ankara, Rusya ve İran cumhurbaşkanlarını ağırlamaktaydı. Suriye üzerinde işbirliği yapmak üzere oluşturulan Astana formatı çerçevesinde 2017 Kasım ayından bu yana Türkiye, Rusya ve İran cumhurbaşkanlarının bir araya geldikleri liderler zirvelerinin beşincisiydi bu toplantı.

Bu zirveden sonra yayımlanan ortak bildiri her üç ülkenin ‘Fırat’ın doğusu’na bakışlarıyla ilgili bir hayli kuvvetli bir içerik taşıyordu. Şöyle ki, önce bildirinin ikinci maddesinde “Suriye’nin egemenliği, bağımsızlığı, birliği ve toprak bütünlüğüne ... olan kuvvetli taahhütleri” vurgulanıyor, ardından “kim tarafından gerçekleştirildiğine bakılmaksızın hiçbir eylemin bu ilkelere halel getirmemesi gerektiğinin altı çiziliyor”.

Bildirinin dördüncü ve beşinci maddeleri, spesifik olarak ‘Fırat’ın doğusu’na ayrılmış. Dördüncü maddede Suriye’nin toprak bütünlüğü, bir kez daha ve bu kez Suriye’nin kuzeydoğusu bağlamında vurgulanıyor:

Devlet başkanları: Suriye’nin kuzeydoğusundaki durumu ele almışlar, bu bölgede güvenlik ile istikrarın ancak ülkenin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı temelinde sağlanabileceğini vurgulamışlar ve bu doğrultuda çabalarını koordine etmede anlaşmışlardır.”

Bildirinin en can alıcı bölümü beşinci maddede karşımıza çıkıyor. “Bu bağlamda” (yani Suriye’nin egemenliği ve toprak bütünlüğü bağlamında) diye başlıyor beşinci madde ve şöyle devam ediyor:

Yazının devamı...

Putin’in İdlib’deki ‘lokalni operatsiyi’ meselesi

19 Eylül 2019

Ertesi günü Rusya Cumhurbaşkanlığı’nın web sitesinde yer alan konuşmanın İngilizce çevirisinde bu askeri terim için “local operation” yani Türkçesiyle “mevzi (lokal) operasyon” karşılığı kullanılmıştı.

Moskova temsilcimiz Nerdun Hacıoğlu ile kontrol ettiğimde, Çankaya Köşkü’nde Putin’in ağzından Rusça “lokalni operatsiyi...” ifadesinin çıktığını öğrendim.

Lokalni operatsiyi”, düşman topraklarında bütün bir alana yayılmayan, belirlenmiş bir nokta hedefe dönük yürütülen askeri operasyonlar için kullanılıyor. Bunu “nokta harekât” ya da “mevzi harekât” şeklinde çevirmek mümkün.

Örneğin, Suriye ordusunun geçen ay Rus Hava Kuvvetleri’nin desteğinde İdlib’in güneyindeki Han Şeyhun kasabasının silahlı muhalefeten geri alması, bu kapsamda bir harekât olarak görülüyor.

*

Şimdi Vladimir Putin’in bu terimi kullanarak İdlib konusunda verdiği mesaja geçebiliriz. Rusya lideri, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile aynı masada otururken şöyle söze girdi:

Kontrolü El Kaide bağlantılı radikal grupların eline geçen İdlib gerilimi düşürme bölgesindeki durumdan özellikle kaygı duyuyoruz. Bu bizim için kabul edilebilir değil. Sayın Erdoğan, Sayın Ruhani ve ben, İdlib’deki gerilime bütünüyle son verilmesi için birlikte çalışmaya devam etmek hususunda görüş birliğine vardık.”

Ve ardından kritik sözler geldi:

Yazının devamı...

‘Astana ruhu’ Fırat’ın doğusuna geçebilecek mi?

18 Eylül 2019

Türkiye ile ABD arasında müşterek harekât merkezi başta olmak üzere adımlar atılmış durumda... Acaba Rusya ve İran güvenli bölge oluşumuna nasıl bakıyorlar?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ev sahibi kimliğiyle basın toplantısının sevk ve idaresini de üstlenmişti. Sağında oturan İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’ye dönerek, “Alfabetik sıra...” dedi, yani “Söz sizin” mesajını verdi.

Salonda bütün dikkatler, projektörler Ruhani’ye çevrildi. Gelgelelim Ruhani, Soru sizinle ilgiliydi Sayın Cumhurbaşkanı” diyerek topu Erdoğan’ın solunda oturan Rusya lideri Vladimir Putin’e attı.

İran Cumhurbaşkanı, belli ki Erdoğan’ın yanında bu konuya girmek istemedi.

Ruhani sahadan çekilince, Putin şu yanıtı verdi:

Ben yeni bir şey söylemeyeceğim. Daha önce açıklamış olduğum görüşü tekrarlayabilirim. Türkiye dahil bölgedeki bütün devletler, kendilerini savunma ve ulusal çıkarlarını, sınırlarını koruma hakkına sahiptir. Bu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hiçbir zaman karşı çıkmadığı ikinci bir noktayı geçersiz hale getirmiyor. Bu nokta, Suriye’nin toprak bütünlüğünün desteklenmesidir. Tam aksine kendisi bunu kuvvetle destekliyor, hepimiz destekliyoruz. Bu tutumu alırken, güvenliğin sağlanması ve terörizmle mücadeleyle ilgili meseleler çözüme kavuştuğunda, Suriye’nin toprak bütünlüğünün tümüyle sağlanmış olacağı kabulünden hareket ediyoruz. Bu, bütün yabancı askeri birliklerin Suriye’den çekilmesini de içermektedir.”

*

Putin,

Yazının devamı...