15 Temmuz ve Akıncı Üssü (20): Diyarbakır’dan kalkıp İstanbul’a uçan korsan F-16’lar

DİYARBAKIR’daki Sekizinci Ana Jet Üssü’nde konuşlanmış olan 181 ve 182. filolar, Türkiye’nin havadan yürüttüğü terörle mücadele harekâtlarındaki en önemli vurucu unsurlar arasında yer alır.

Kuzey Irak’ta ve güneydoğudaki PKK hedeflerine düzenlenen hava baskınları -başka üslerin de görev almalarına karşılık- çoğunluk bu filolardaki F-16 pilotları tarafından icra edilir.

Diyarbakır’daki F-16’lar bu tür operasyonlar söz konusu olduğunda havalandıktan sonra rotalarını çoğunluk güneydoğuya, doğuya doğru çevirir. Oysa 15 Temmuz 2016 gecesi saat 22.35’de altılı kol olarak havalanan F-16 pilotları, yönlerini bu kez batıya, Ankara’daki Akıncı Üssü’ne doğru çevirdiler.

*

Bu pilotların savcılık ifadelerine baktığınızda, hepsi 15 Temmuz akşamı kendilerine verilen “terörle mücadele harekâtı göreviiçin Diyarbakır’dan havalandıklarını söylüyor. Ancak burada bir tuhaflık var. Terörle mücadele için havalanan uçakların yönlerini Ankara’ya doğru çevirmeleri işin tabiatına ne kadar uygundur?

Ters giden başka bir şey daha vardı o akşam. F-16 uçakları, Genelkurmay Başkanlığı’nın saat 19.05 itibarıyla Türk hava sahasını bütün askeri uçuşlara kapatmış olmasına, hiçbir kalkış yapılamayacağı yolunda yayımladığı emre rağmen havalanmıştı.

Üstelik üssün komutan vekili Kurmay Albay Özkan Edip Akgülay, kalkış hazırlığından haberdar olur olmaz Eskişehir’deki Birleşik Hava Harekât Merkezi’ni (BHHM) arayarak Diyarbakır’a bir kalkış emri verilmediğini tespit etmişti. Akgülay, hemen 181. Filo karargâhına giderek, telsizle uçaklara kendisinden talimat beklemelerini söylemiş ve kuleye de kendisinden habersiz kalkış yapılmaması emrini vermişti. Ancak Akgülay’ın uçaklarla telsiz irtibatı kurma çabaları hiçbir sonuç getirmedi. F-16’lar bütün uyarılara rağmen havalandı. Bir anlamda korsan bir uçuştu bu.

İnmeleri yolunda kuleden ve Eskişehir BHHM’den gelen bütün uyarılara rağmen toplam 8 pilotun uçtuğu altılı kol Ankara’ya doğru yoluna devam edecekti. 181. Filo Komutanı Binbaşı Ahmet Özdemir, savcılık ifadesinde uyarılara neden uymadıklarını anlatırken, “(Komutan) Deniz Kartepe kalkın ancak size durma ya da geri dönme talimatı gelse de Akıncı Üssü’ne devam edin, talimatları dinlemeyin dedi” diyerek kendisini savunacaktı.

Diyarbakır Ana Jet Üssü Komutanı Tuğgeneral Deniz Kartepe, o sırada Eskişehir’deki BHHM’nin komutanı olan Hava Korgeneral Mehmet Şanverin kızının düğünü için İstanbul’da Moda Deniz Kulübü’ndeydi. Bu talimatı muhtemelen ya İstanbul’a gitmeden önce ya da düğün sırasında telefonla vermişti.

*

Dikkat çekici olan 181 ve 182. filoların binbaşı rütbesindeki her iki komutanı Ahmet Özdemir ve İbrahim Yozgatın da fiilen bu işin içinde olmalarıydı. Daha da dikkat çekici gözüken, üs personelinden olmayan, Eskişehir  BHHM’de görevli Kurmay Yüzbaşı Yavuz İstekin de Diyarbakır’a gelip buradaki pilotlarla birlikte bu darbe operasyonunda görev almış olmasıydı. Üstelik İstek, altılı kolun ilk havalanan birinci uçağında önde oturuyordu, bu konumuyla altılı kolun lideri olarak uçuyordu.

Tuhaf bir başka unsur daha var. Yavuz İstek, 14 Temmuz perşembe akşamı Diyarbakır’a Hava Kuvvetleri Komutanlığı Genel Sekreterliği’nde görevli Albay Ali Durmuş ile birlikte gelmişti. Ali Durmuş’la ikisini havaalanında 15 Temmuz’da altılı kolda uçan pilotlardan Binbaşı İbrahim Yozgat karşılamıştı. Durmuş, ertesi sabah Ankara’ya dönmüş ve darbe gecesi Akıncı Üssü’ndeki 143. Filo’da ortaya çıkmıştı. Güvenlik kamerası kayıtları, Durmuş’u o gece 143. Filo’nun koridorunda yürürken gösteriyor.

Uçaklar daha sonra Ankara’ya yaklaşırlarken alçaldılar, kentin üstünden süratle geçerek havadan estirilen terörü daha da alevlendirdiler.

Pilotlar, 24.00’ü geçtikten sonra Akıncı Üssü’ne iner inmez doğruca darbenin operasyon merkezi 141. Filo’ya katıldılar. Akıncı Üssü’ne ilişkin iddianamede bu pilotlardan ikisinin daha sonra yeniden kalkarak Ankara üzerinde uçuş yaptığı, iki pilota ise İstanbul üzerinde uçma görevi verildiği belirtiliyor.

15 Temmuz ve Akıncı Üssü (20): Diyarbakır’dan kalkıp İstanbul’a uçan korsan F-16’lar

Fatih Şen

*

İddianameye göre, İstanbul üzerinde uçan pilotlardan birincisi Yüzbaşı Fatih Şen. Saat 02.10’da 94-0077 numaralı mühimmat yüklü F-16 uçağıyla Akıncı’dan kalkış yapan Fatih Şen, İstanbul’a giderek alçaktan uçtu, ses hızını geçti, çok sayıda dalış yaptı ve ardından saat 04.05’te Akıncı Üssü’ne indi.

İkinci pilot Yüzbaşı Erdem Erdoğan da 02.10’da 93-0689 kuyruk numaralı mühimmat yüklü F-16 ile kalkarak İstanbul’a gitti. O da Fatih Şen gibi kent üzerinde alçaktan uçtu, çok sayıda dalış yaparak, ses hızını geçti. Erdoğan, saat 04.50’de Akıncı Üssü’ne indi. Bu durumda 2 saat 40 dakika havada kaldığı anlaşılıyor.

15 Temmuz ve Akıncı Üssü (20): Diyarbakır’dan kalkıp İstanbul’a uçan korsan F-16’lar

Erdem Erdoğan

İddianamedeki bu bilgiler, büyük ölçüde Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın görevlendirdiği bilirkişilerin uçakların radarlarda bıraktıkları izler ve diğer teknik veriler üzerinden yaptıkları değerlendirmelere dayanıyor.

Askeri bilirkişilerin tespitlerine karşılık, her iki pilot da İstanbul’a uçmadıklarını ve filoda kaldıklarını söylüyor.

 

X

FETÖ’cü general kazasından çıkartılacak sonuçlar

Geçen Yüksek Askeri Şûra (YAŞ) toplantısında tuğgeneralliğe terfi ettirilen Serdar Atasoy isimli bir askerin sonradan gözaltına alınması ve ardından FETÖ mensubu olduğunu itiraf etmesinin kamuoyunda tetiklediği tartışmalar genellikle iki eksende yürüdü.

Tartışmanın birinci ekseni, önceki yazılarımızda değerlendirdiğimiz üzere, FETÖ bağlantılarından şüphe edilen bir asker hakkında adli makamlar tarafından yürütülen soruşturma sürecinin “kovuşturmaya yer olmadığına dair bir karar”la kapanabilmesidir. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı 2019 yılında bu bağlantıyı tespit edemezken, geçen kasım ayı başında MİT’in uyarı yazısıyla başlayan bir süreçte yeniden soruşturma açıldığında, FETÖ bağlantıları bu kez delilleriyle ortaya konabilmiştir. İşin bu kısmı meselenin yargıyı ve istihbarat birimlerini ilgilendiren boyutudur.

Bu konudaki tartışmanın ikinci ekseni ise YAŞ’ı ilgilendiriyor. FETÖ soruşturmasının öznesi olmuş bir askerin nasıl olup da YAŞ’ta terfi aldığı sorusu vatandaşların zihinlerini karıştırıyor. Bu soruya verilen yanıt, savcılıktan hakkında çıkan -kovuşturmaya yer yok- kararıdır. Hukuk ölçüleri içinde hareket edilecekse bu kararın esas alınması gerektiği vurgulanıyor.

Ancak böyle de olsa, terfi ettirilen kişinin sonradan FETÖ’cü olduğunun ortaya çıkması YAŞ’ta kullanılmış olan tercihin isabet derecesinin kamuoyunun gözünde kaçınılmaz olarak sorgulanmasına yol açmıştır.

YAŞ’TA ÇOĞUNLUK ARTIK SİVİL KANATTA

 Bütün bu tartışma bizi 23 Temmuz 2020 tarihinde yapılan son YAŞ toplantısına götürüyor. Anadolu Ajansı’nın aynı gün geçtiği habere göre YAŞ şöyle cereyan etmiş: YAŞ üyeleri önce Anıtkabir’i ziyaret etmişler. Ardından YAŞ toplantısı Erdoğan’ın başkanlığında Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde saat 12.15’te başlamış ve 45 dakika sürmüş. Ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan YAŞ üyelerine bir öğle yemeği vermiş. Haberde yemeğin bir saat sürdüğü belirtiliyor.

Aynı gün AA’nın geçtiği bir diğer haberin fotoğrafında Cumhurbaşkanı Erdoğan YAŞ kararlarını imzalarken görülüyor. O sırada Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Güler masada Cumhurbaşkanı’nın iki tarafında oturmuşlar.

Yeni sistemde YAŞ’ın 12 üyesi var. Bunlardan sekizi sivil kanattan geliyor. Başkanlığı da yapan Cumhurbaşkanı’nın yanı sıra Cumhurbaşkanı Yardımcısı ile Milli Savunma, Dışişleri, Adalet, İçişleri, Hazine ve Milli Eğitim bakanları sivil kanattaki diğer üyeler. Asker kanatta ise Genelkurmay Başkanı’nın yanı sıra Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri komutanları yer alıyor.

45 DAKİKADA 68 TERFİ GÖRÜŞÜLEBİLİR Mİ?

Yazının Devamını Oku

Türk-ABD ilişkilerinde ‘Eğer...’ diye başlayan açıklamanın gölgesi

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Güler ile birlikte Kuzey Irak’ta Gara dağındaki bir mağarada 13 Türk vatandaşının PKK tarafından şehit edildiğini duyurduğu açıklamasını geçen cumartesiyi pazara bağlayan gece yarısından hemen sonra yaptı.

Anadolu Ajansı’nın Akar ve Orgeneral Güler’in Şırnak’taki harekât merkezinden yaptıkları açıklamalara ilişkin verdiği görüntülü haber 14 Şubat Pazar günü sabaha karşı 02.13’te servis edilmiş.

Türkiye, pazar gününe rehinelerin ölüm haberinin üzüntüsüyle girdi. Açıklama sırasında paylaşılan, PKK’nın Gara’da rehineleri alıkoyduğu mağaradaki tünel ve odaları gösteren çizim televizyon başında haber bültenlerini izleyen herkesin zihninde yer etti.

Keza, yine pazar günü Malatya Valisi Aydın Baruş’un beraberinde İkinci Ordu Komutanı Orgeneral Metin Gürak ve diğer yetkililerle birlikte basın toplantısı düzenleyerek, PKK’nın katlettiği 13 kişiden o aşamada tespit edilebilmiş olan 10 vatandaşımızın kimliklerini açıkladığında, öğle saatleriydi.

14 ŞUBAT VAKASI

Şimdi yapacağımız değerlendirmede ABD’nin başkenti Washington D.C.’nin Türkiye’den sekiz saat geride olduğunu hesaba katalım. Akar’ın PKK’nın katlettiği 13 kişinin ölümünü duyurduğu açıklaması ajanslara düştüğünde Washington D.C.’de 13 Şubat Cumartesi akşam saatleridir.

Ardından Washington D.C.’de 14 Şubat Pazar günü akşam saatlerinde ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ned Price’ın “Eğer Türk sivillerin ölümünün bir terör örgütü olan PKK tarafından gerçekleştirildiği yönündeki haberler doğruysa, bunu olabilecek en kuvvetli şekilde kınıyoruz” şeklindeki açıklaması geldi.

Bu açıklama yapıldığında Türkiye’de gece yarısı geçilmiş, pazardan pazartesiye geçilmişti. Geriye dönüp bakıldığında, ölümlerin Türkiye’de duyurulmasıyla ABD Dışişleri’nin konuya ilişkin açıklaması arasında yaklaşık 24 saat gibi bir zaman farkı var.

Buna karşılık, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın aradan geçen bu süreye rağmen

Yazının Devamını Oku

O mağarada saat saat ne oldu?

Geçen hafta Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kuzey Irak’ın Gara dağında gerçekleştirdiği harekât sırasında PKK’nın bir mağarada rehin tuttuğu 13 vatandaşımızı şehit etmesi hadisesinin uzun bir dönem Türk kamuoyunun gündeminde yer edeceği anlaşılıyor.

Tartışmayı bir çerçeveye oturtmak bakımından, harekâtın nasıl gerekçelendirildiği, nasıl planlandığı, ne şekilde icra edildiği, icrası sırasında hangi aşamalardan geçildiği gibi başlıca soruların yanıtlarını resmi açıklamaları esas alarak değerlendirdiğimizde karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor.

ANA HAREKÂT  ÇARŞAMBA SABAHA KARŞI BAŞLADI

Türk kamuoyu, harekâtın başladığını 10 Şubat Çarşamba günü Milli Savunma Bakanlığı tarafından yapılan paylaşımlarla öğrendi. Açıklamada, PKK’nın Irak’ın kuzeyinde bazı bölgelerde varlığını sürdürmeye, yeniden barınma alanları ve mevziler oluşturmaya devam ettiği ve geniş çaplı bir saldırı hazırlığı içinde olduğunun tespit edildiği belirtilerek, Gara bölgesindeki hedeflere 10 Şubat 02.55’ten itibaren “Pençe Kartal-2 Harekâtı”nın düzenlendiği bildirildi.

Sonradan yapılan açıklamalar, hava bombardımanının yaklaşık üç saate yakın sürdüğünü, 50’den fazla  hedeften 48’inin imha edildiğini gösteriyor. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Güler’in 14 Şubat tarihli açıklamasına göre, Çarşamba sabahı saat 04.55’te ikinci aşamaya geçilerek “kara harekâtı” başlatılmıştır. Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ise önceki gün TBMM’deki konuşmasında, harekâtın çarşamba sabahı 05.45’te başladığını bildirdiği bu aşamasını “Hava hücum harekâtı” diye adlandırıyor, “Belirlediğimiz çeşitli bölgelere  özel kuvvet unsurlarımız helikopterlerle inmeye başladılar” diyor.

Akar, bu aşamadaki hedefi “Bölgeye giriş çıkışları önleme, uygun arazi kesimlerini kontrol altına alma” şeklinde açıklıyor. Harekâtın ilk gününde üç şehit bu sırada çıkan çatışmalarda verilmiştir. Çatışmalarda şehit olan ikisi subay biri astsubay üç askerin cenaze töreni 12 Şubat Cuma günü Ankara’da yapıldı. Akar, beraberinde TSK komuta kademesi olduğu halde 13 Şubat Cumartesi sabahı Şırnak’a intikal etti. Bakan Akar ve komutanlar, daha sonra Irak’ın kuzeyinde gerçekleştirilen “Pençe Kartal-2 Harekâtı”nın sevk ve idare edildiği sınır hattındaki Harekât Merkezi’ne geçtiler.

HAREKÂT İSTİHBARATIN TEYİDİ VE MÜDAHALE AMAÇLI

Akar, operasyonun sona ermesinin ardından 14 Şubat Pazar sabaha karşı 01.00 sularında Harekât Merkezi’nde yaptığı açıklamada, harekâtın amacını “terörist unsurları etkisiz hale getirmek”, “sınır güvenliğini sağlamak” hedeflerinin yanı sıra “daha önce güvenlik nedeniyle açıklanmayan, teröristler tarafından kaçırılan vatandaşlarımızla ilgili istihbaratı teyit etmek ve gerekli müdahalede bulunmak maksadı” şeklinde açıklamıştır. Harekâtın başından itibaren rehineleri kurtarma hedefine de dönük olduğu ilk kez bu açıklamayla telaffuz edilmiştir.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral

Yazının Devamını Oku

Rehine erler ailelerine hangi mesajları göndermişti?

"Anne, baba, bayramınız mübarek olsun...” diye başlıyor video mesajında ailesine seslenirken Müslüm Altıntaş ve ekliyor: “Hepinizi çok özledim...”

Örgütün izniyle yapılan kayıtta mesajın en çarpıcı kısmı bundan sonra geliyor: “Elinizden geleni yaptığınızı biliyorum... Bu iş nereye kadar gidecek, nasıl son bulacak bilmiyorum. Şu anda buradayız işte. Benden daha çok siz zorlanıyorsunuz, biliyorum. Size söz veriyorum, bir gün yanınıza sağ salim geleceğim.”

‘BU İŞ NASIL SON BULACAK, BİLMİYORUM...’

Şanlıurfa nüfusuna kayıtlı Müslüm Altıntaş, askerliğini Erzincan’da topçu er olarak yapmaktaydı. 2 Ekim 2015 tarihinde izin dönüşü Erzincan’daki birliğine giderken, seyahat ettiği otobüs Tunceli-Pülümür karayolunda PKK tarafından durduruldu. Altıntaş PKK militanları tarafından kaçırıldı.

Bu olaydan yaklaşık dokuz ay sonra 8 Temmuz 2016 tarihinde PKK’ya yakınlığıyla bilinen Hollanda merkezli Fırat Haber Ajansı tarafından bir videosu yayımlandı. Şeker Bayramı’nın hemen sonrasıydı.

Ancak bu mesajda ailesine verdiği “Sağ salim yanınıza geleceğim” sözünü tutamadı Müslüm Altıntaş. Aynı mesajda “Bu iş nasıl son bulacak bilmiyorum” diyordu.

Altıntaş, bu mesajdan dört buçuk yıl kadar sonra Kuzey Irak’ın Gara dağında alıkonduğu bir mağarada PKK tarafından katledildi. Mağaradaki bölmede bir arada tutulan 13 rehineden 12’sinin kafasına, birinin ise göğüs bölgesine kurşun sıkılmıştı.

‘SİZ BİRBİRİNİZE DAHA ÇOK TUTUNUN...

Aynı gün aynı güzergâhta kaçırılan bir başka asker Ağrı’daki birliğine katılmak üzere yolda olan Osmaniye nüfusuna kayıtlı tankçı er

Yazının Devamını Oku

PKK vahşeti ve ABD’ye düşen görev

Rehin alınmış savunmasız insanları başlarına kurşun sıkarak öldürmek fiilini nitelemek istediğimizde karşılaştığımız temel bir güçlük var. Buradaki fiili tanımlamakta sözlerin yetersiz kaldığı bir noktadayız.

İlle nitelemek istiyorsak, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kuzey Irak’ın Gara bölgesinde gerçekleştirdiği son askeri harekât sırasında PKK’nın bir mağarada rehin tuttuğu 13 vatandaşımızı katletmesi vahşetin ta kendisidir.

REHİN ALMA STRATEJİSİ

Malatya Valisi Aydın Baruş’un açıklamasından, PKK’nın şehit ettiği vatandaşlarımızın 2015 yazından itibaren örgüt tarafından güneydoğuda farklı noktalarda kaçırılmış olduklarını anlıyoruz.

PKK, ‘barış süreci’nin 2015 yazında sona ermesinden sonra sahada yeni bir stratejiye yönelmiştir. Bu, asker, polis gibi devlet görevlilerini kaçırıp rehin tutarak, Türkiye’ye karşı bir pazarlık kartı, baskı unsuru olarak kullanma stratejisidir.

PKK’nın bu tür insan kaçırma eylemlerinin varlığı bilinmekle birlikte, bu durumdaki vatandaşlarımızın Kuzey Irak’a götürülerek burada topluca alıkonduğu, Türk kamuoyunun geniş bir kesimi açısından önceki günkü hadiseyle ortaya çıkmıştır.

TEHDİDİ SINIRIN ÖTESİNDE ÇEVRELEME STRATEJİSİ

 Olay, her şeyden önce Kuzey Irak’ın PKK açısından önemli bir üslenme bölgesi olma niteliğini koruduğunu gösteriyor.

TSK da bir süredir bu bölgede PKK’yı etkisiz kılmak üzere tehdidi sınırın ötesinde çevreleme stratejisine yönelmiştir. Bu yönde sayısız operasyon icra edilmiştir. Sayısı açıklanmamakla birlikte, sınırın ötesinde pek çok mevkide -ihtiyaca göre- değişen büyüklüklerde askeri birliklerin konuşlandığı biliniyor. Sınır ötesinde geniş bir coğrafyaya yayılan bu askeri mevziler TSK’ya geniş bir alan kontrolü imkânı tanımıştır.

Yazının Devamını Oku

Resmi Gazete’de FETÖ’cü generalle ilgili dikkat çekici ayrıntı

FETÖ’cü olduğunu itiraf eden eski tuğgeneral Serdar Atasoy’un dosyasını karıştırırken her seferinde karşıma yeni ayrıntılar çıkıyor. Dikkatime takılan ayrıntılardan biriyle Resmi Gazete’de karşılaştım.

Resmi Gazete’nin 24 Temmuz 2020 tarihli sayısında yayımlanan 2020/370 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararında bir gün önce (23 Temmuz) yapılan Yüksek Askeri Şûra (YAŞ) toplantısının kararları yer alıyor.

Altında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasının bulunduğu bu kararın girişinde, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanlıkları’nda 13 general, 4 amiral ve 51 albayın 30 Ağustos 2020 tarihinden geçerli olarak bir üst rütbeye terfi ettirilmelerinin uygun görüldüğü belirtiliyor.

Şimdi bu karara biraz daha yakından bakalım.

32 KARACI ALBAY ARASINDA 5’İNCİ SIRADA TERFİ ETMİŞ

Kararda general/amiral rütbelerini kapsayan terfiler hiyerarşi içinde isim isim sıralanıyor.

Terfilerin dağılımına baktığımızda, tuğgeneralliğe/tuğamiralliğe terfi eden 51 albaydan 32’sinin karacı, 9’unun denizci ve 10’unun havacı olduğunu öğreniyoruz.

Günlerdir Türk kamuoyunda tartışılan FETÖ mensubu Serdar Atasoy’un ismiyle işte bu listede karşılaşıyoruz. Şûra’nın terfi listelerinde üst sıralarda yer almak her zaman önemli bir ölçü olagelmiştir. Kendisinin listede generalliğe kaçıncı sırada terfi ettiğini merak edebilirsiniz. Bu 32 karacı albay arasında beşinci sırada terfi etmiş Atasoy.

GENERALLİĞE TERFİDE 

Yazının Devamını Oku

FETÖ’cü general bilmecesinde bakın hangi bağlantılarla karşılaştım

Katıksız bir FETÖ mensubu olduğu sonradan kendi itiraflarıyla ortaya çıkan bir subayın geçen temmuz ayındaki Yüksek Askeri Şûra’da (YAŞ) nasıl olup da tuğgeneralliğe terfi edip, ardından Kara Kuvvetleri Komutanlığı İstihbarat Başkanlığı gibi son derece hassas bir göreve getirildiği sorusunun peşine düştüğümde, kendimi her aşamasında kafamı daha çok karıştıran bir puzzle’ın karşısında buldum.

Ve bu puzzle’ı tamamlamak üzere önüme gelen parçalar halindeki resmi bilgileri yan yana getirip anlamlandırmaya çalıştığımda bakın karşıma nasıl ilginç bir tablo çıktı.

Ancak parçalara geçmeden önce ana öyküyü kısaca hatırlayalım ki, birazdan yapacağımız egzersizde her şey yerli yerine otursun.

DELİLLER YENİ Mİ, YOKSA HAVUZDA VAR MIYDI?

Serdar Atasoy, geçen 23 Temmuz'da yapılan YAŞ’ta generalliğe terfi ettirilip Kara Kuvvetleri’ndeki kritik makama atanmış olmakla birlikte göreve başlatılmamıştır. Demek ki, bu görevi üstlenmesi problemli görülmüştür. Üstelik Atasoy, 2 Kasım 2020 tarihinde de emekliye ayrılmıştır.

Zaten iki hafta kadar önce 27 Ocak’ta gözaltına alınmış ve 1 Şubat tarihinde de itirafçı olup örgüt bağlantıları hakkında ayrıntılı bilgi vermiştir.

Burada duralım. İlk bakışta 27 Ocak’ta kendisinin gözaltına alınmasını mümkün kılan yeni deliller, yeni bulgular ortaya çıkmıştır ki, Serdar Atasoy hakkında bu tasarruf yapılabilmiştir.

Ya da can alıcı ikinci bir soru yöneltelim. Yoksa bu deliller zaten devletin bilgi havuzunda bulunan, ancak daha önce değerlendirilmemiş olan veriler midir?

Eğer ikinci şık geçerliyse, o zaman daha da zor bir soru bizi bekliyor: Bu bilginin daha önce değerlendirmeye alınıp

Yazının Devamını Oku

Kod adı ‘Servet’in örgüt abilerinin gözetiminde generalliğe uzanan öyküsü

Kamuoyu günlerdir Serdar Atasoy’u tartışıyor. Atasoy kim? Geçen Temmuz ayının sonuna doğru yapılan Yüksek Askeri Şûra’da kurmay albaylıktan tuğgeneralliğe terfi ettirilen, hemen ardından Kara Kuvvetleri Komutanlığı İstihbarat Başkanlığı gibi kritik bir göreve atanan, ancak bu göreve başlatılmayan, kasım ayında TSK ile ilişiği kesilen ve kısa bir süre önce gözaltına alınınca itirafçı olup FETÖ mensubu olduğunu kabul eden şahıs.

Kendisinin bu rütbeye terfi edişi ve geçirdiği soruşturmalarla ilgili konulara girmeden önce Serdar Atasoy’un kim olduğu, FETÖ’ye nasıl katıldığı, TSK’ya nasıl girdiği, onu tuğgeneralliğe kadar götüren kariyerinin nasıl bir çizgi izlediği ve bütün bu süreçte örgüt ile ilişkisini gizlilik içinde nasıl sürdürdüğü sorularına yanıt arayalım.

Etkin Pişmanlık Yasası’ndan yararlanan Atasoy’un 1 Şubat tarihinde, yani bundan 10 gün önce Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde alınan ifadesi bu soruların önemli bir bölümüne ışık tutuyor.

Atasoy’un öyküsü aslında FETÖ tarafından TSK’ya sokulan pek çok örgüt üyesinin öyküsüyle paralellik gösteriyor. Denizli’nin en küçük ilçelerinden biri olan Babadağ’da 1974 yılında dünyaya geliyor. Kasabada lise olmadığı için ortaokulu bitirince 1988 yılında İzmir Atatürk Lisesi’nde yatılı öğrenci olarak yerleştiriliyor. Atasoy, ifadesinde liseye yerleştirilmesinde cemaatin rolü olup olmadığı konusunda bir işaret vermiyor. FETÖ ile tanışmasının İzmir Atatürk Lisesi’nde gerçekleştiğini söylüyor.

FETÖ sisteminin nasıl işlediğini göstermesi bakımından Atasoy’un askeri kariyerinin seyrini şöyle özetleyebiliriz:

DAHA LİSEDE KOD İSMİ VERİLİYOR: Lisede Denizli’den tanıdığı Cansun Sarıyıldız isimli ilahiyat öğrencisi vasıtasıyla Atatürk Lisesi’nin cemaat sorumlusu olan, Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğrencisi Yavuz kod isimli örgüt abisi ile tanıştırılıyor. Yavuz, hafta sonlarında Atasoy’u Alsancak’taki yatılı öğrenci yurduna götürüyor. Burada eğitim çalışmalarına katılıyor, Fetullah Gülenin kitaplarını okumaya başlıyor. Yavuz, Atasoy’a “Servet” kod ismini veriyor.

KARA HARP OKULUNU’NA HAZIRLIK: Atasoy, üç yıl boyunca İzmir’de Yavuz’un sorumluluğunda kalıyor. Yavuz’un görevlerinden biri askeri okulları kazanabilecek öğrencilerin seçilmesi ve sınavları kazanabilecek şekilde hazırlanmalarıdır. Bu aşamada İskender Girgin, Erdal Baylar ve Serdar isminde üç öğrencinin daha katıldığı bir gruba dahil ediliyor. Yurtta Yavuz’a tahsisli bir odada ders çalışılıyor. Sınavda çıkabilecek soruların bulunduğu testler getiriyor. Ayrıca, cemaat bağlantısı olmayan bir dershaneye de kaydı yaptırılıyor. 1991 yılında bu gruptan Serdar Atasoy, İskender ve Erdal, Ankara’daki Kara Harp Okulu sınavını kazanıyorlar.

‘YAVUZ ABİ’ ANKARA’YA DÜZENLİ GELİYOR:

Yazının Devamını Oku

Bir hukuk düzeninde kabul edilemeyecek şeyler

Şimdi sıralayacaklarımın hepsi demokrasilerde karşılaşılan, belli ölçülerde kabul edilebilir durumlardır.

Örneğin, ülkenin gidişatından hoşnut olmayabilirsiniz. İktidarın birçok alandaki icraatı sizi ciddi ölçülerde mutsuz ediyor olabilir. Siz de yürütme gücünü elinde bulunduranların tasarruflarına karşı Anayasa’nın tanıdığı haklar çerçevesinde açıklama yapabilir, toplanma hakkından yararlanarak protestonuzu ortaya koyabilirsiniz. Riskleri, yüksek bir maliyeti de olabilir bu itirazın...

Keza, iktidar da sizin sergilediğiniz muhalefetten, farklı, karşıt görüşler ifade ediyor olmanızdan rahatsızlık duyabilir. İtirazınızı ifade ederken ölçüyü kaçırdığınızı da düşünüyor olabilir karar vericiler. Hatta muhtelif yöntemlerle sesinizi kısmaya da çalışabilirler.

*

Ülkeden ülkeye farklılık göstermekle birlikte üç aşağı beş yukarı bütün demokratik rejimler son tahlilde iktidar ile ona muhalefet edenler arasındaki bir çekişmeye dayanır. İpin iki ucundaki taraflar sıkıca ipi kendi yönlerine çekmeye çalışırlar.

Gelişkin, köklü demokratik rejimlerde bu çekişme daha hoşgörülü bir zeminde, belli bir olgunluk içinde cereyan eder.

Demokrasi geleneklerinin henüz tam olarak içselleşmediği göreceli genç demokrasilerde bu çekişme genellikle daha sert bir zeminde cereyan eder. Çatışma hatları daha keskindir. Güçler ayrılığının tam olarak işlemediği, denetleme mekanizmalarının yetersiz kaldığı ya da işlemediği modellerde, bu çekişme, oyunun adil oynanmadığı zeminlere de kayabilir.

Ancak böyle de olsa seçeneksiz değilsiniz. Bir sonraki seçimde oyunuzu kullanarak yapacağınız tercihle ülkenin gidişatını değiştirmeyi deneyebilirsiniz.

Onun dışında şahsi düzeyde haksızlığa uğradığınızı düşündüğünüzde itirazınızı dile getirmek üzere çalabileceğiniz kapılar var. Mahkemeye gidersiniz; şikâyetiniz sonuçsuz kalırsa Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) bireysel başvuru hakkınızı kullanırsınız. AYM de haklılığınızı teslim etmezse, bu kez Strasbourg’da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne dilekçe verebilirsiniz. Gecikmeli de olsa muhtemelen bir aşamada adalet tecelli edecektir.

Yazının Devamını Oku

Akar, ‘FETÖ’cü albay YAŞ’ta nasıl general oldu’ sorusuna ne yanıt verdi

Geçen cumartesi günü öğleden sonra iki meslektaşımla birlikte Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ile uzun bir sohbet yapma imkânı buldum. Kendisine FETÖ ile mücadeleden ABD ile S-400 anlaşmazlığına, son Almanya gezisinden Libya’daki Türk askerlerinin geleceğine kadar birçok konuda soru yöneltme fırsatım oldu. Sohbetin önemli bir bölümü TSK’nın FETÖ’ye karşı yürütmekte olduğu mücadeleyi konu aldı.

Milli Savunma Bakanı Akar, öncelikle 15 Temmuz darbe girişiminden sonra gerçekleşen büyük tasfiyenin yol açtığı personel açığına rağmen TSK’nın giriştiği askeri harekâtlarda ortaya koyduğu performansın çok başarılı olduğunu özellikle vurguladı.

Örnek olarak, Hava Kuvvetleri’nde ihraçlardan sonra ciddi bir pilot açığının ortaya çıktığını belirtirken, “Ortalamaya vurulursa, 100 pilottan 80’i gitti. O zaman 5 pilotun yaptığı işi bugün 1 pilot yapıyor ve adeta tarih yazıyorlar” diye konuştu Hulusi Akar. Keza, Deniz Kuvvetleri’nin geçen yıl Doğu Akdeniz’deki seyir süresinin “son yirmi yılın en yüksek düzeyinde” gerçekleştiğine dikkat çekti.



FETÖ BİR ORDUNUN BAŞINA GELEBİLECEK EN BÜYÜK MUSİBET

Bakan, FETÖ ile mücadelede örgütle bağlantılı olduğu ortaya çıkan personelle ilgili bilgiler geldikçe gereken neyse tereddütsüz bir şekilde yapıldığını belirtirken, şu dökümü paylaştı: “15 Temmuz sonrasında bugüne dek toplam 21.147 personel ihraç edilmiştir. Bunun 150’si general-amiral düzeyindedir. 9.373’ü subay, 9.923’ü astsubay, 1.255’i uzman erbaş-er, 446’sı da memur-işçidir. Bu toplam içinde 5.850’si hakkındaki işlem doğrudan bakan tasarrufuyla gerçekleştirilmiştir. Ayrıca daha önce emekli olmuş 1.639 askerin rütbesi alınmıştır. Bu arada, haklarındaki idari işlemler devam eden 3.275 kişi geçici olarak uzaklaştırılmıştır.”

Yazının Devamını Oku

AYM kararlarının uygulanması anayasal düzen için güven sınavı

Eski İstanbul CHP Milletvekili Enis Berberoğlu’nun durumu muhtemelen bundan yıllar sonra bu dönemin yargı alanındaki uygulamalarına bakılırken hukuk fakültelerinde özel bir vaka olarak ele alınacaktır.

Bu dosyayı inceleyenler, Anayasa maddelerinin nihai yorum yetkisinin kime ait olduğu konusunda Yargıtay ile Anayasa Mahkemesi arasında bir görüş ayrılığı yaşanabilmiş olmasından, AYM kararlarının bazı mahkemeler tarafından tanınmaması, bunun sonucu AYM’nin aynı dosyada tekrarlayan ihlal kararları alması gibi biri dizi problemli, tartışmalı uygulama ve durumla karşılaşacaktır.

PROF. ŞENTOP GÜVENCE VERMİŞTİ

Meselenin temelinde Anayasa’nın milletvekili dokunulmazlığına ilişkin 83’üncü maddesinin “Tekrar seçilen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma, Meclis’in yeniden dokunulmazlığını kaldırmasına bağlıdır” şeklindeki dördüncü fıkrası yer alıyor.

2016 yılında Anayasa’ya eklenen bir geçici maddeyle haklarında fezleke hazırlanmış tüm milletvekillerinin dokunulmazlıkları bir kereliğine kaldırılmıştır. Bu anaya değişikliği yapılırken, dokunulmazlığını kaybeden bir milletvekilinin bu tasarruftan sonra yeniden seçilmesi halinde durumunun ne olacağı sorusuna da yanıt aranmıştır.

Dönemin TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Prof. Mustafa Şentop, yasa değişikliği hazırlanırken bu konudaki tereddütleri gidermek üzere “Anayasa’nın 83’üncü maddesinin dördüncü fıkrasının varlığını sürdürdüğünü” hatırlatarak, “Tekrar bir seçim halinde seçilenlerin -dokunulmazlığı kaldırılan dosyalar bakımından- dokunulmazlığın yeniden kazanılacağının açık olduğu” yolunda beyanda bulunmuştur.

Bu güvencenin verilmesine konu olan ihtimal sonradan birebir yaşanmıştır. Dokunulmazlığının kaldırılmasının ardından 2017 yılında tutuklanıp, yargılandığı mahkeme tarafından mahkûm edilen Enis Berberoğlu, 24 Haziran 2018 genel seçiminde aday gösterilip yeniden İstanbul milletvekili seçilmiştir. Ancak Anayasa’nın 83’üncü maddedeki açık hükmüne rağmen yeniden dokunulmazlığını kazanamamış, tutukluluğu devam etmiştir.

Üstelik bu yeni süreçte daha önce 83’üncü maddeyle ilgili güvenceyi vermiş olan Prof. Şentop bir süre sonra TBMM Başkanı makamına da oturacaktır. Dahası, Berberoğlu hakkındaki mahkûmiyetin Yargıtay tarafından onanmasına ilişkin fezlekeyi 4 Haziran 2020 tarihinde TBMM Genel Kurulu’nda okutup milletvekilliği sıfatının düşmesine de yol açacaktır.

AYM’DEN 

Yazının Devamını Oku

Biden yönetimi ile kurulan ilk diyalogdan yansıyanlar

ABD’deki yeni Demokrat Yönetim Başkan Joe Biden’ın ant içtiği 20 Ocak günü işbaşı yaptı. O günden itibaren Türkiye-ABD ilişkisinde yanıtı en çok merak edilen soru, yeni yönetim ile Ankara arasında ilk temasın ne zaman ve hangi düzeyde kurulacağıydı.

Başkan Biden, Kanada, Rusya, Almanya ve Fransa gibi sınırlı sayıda ülkenin liderleriyle doğrudan kendisi konuşurken, bazı ülkelerle ilk teması mevkidaşları üzerinden ABD’nin yeni Dışişleri Bakanı Antony Blinken kurdu.

Türkiye ile yeni yönetim arasındaki ilk temas ise iki başkanın ulusal güvenlik danışmanı/başdanışmanları düzeyinde kuruldu. Biden’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan ile Cumhurbaşkanı Başdanışmanı İbrahim Kalın geçen salı günü yaklaşık bir saat süren bir görüşme yaptılar.

KALIN-SULLİVAN ARASINDA DİYALOG KANALI

Sullivan, bulunduğu konumda Beyaz Saray’da dış politika ve savunma konularında Başkan ile günlük bazda en yakın çalışma ilişkisini yürüten kişi. Ulusal güvenlik danışmanları, Türkiye’de mevkidaş olarak Cumhurbaşkanı’nın büyükelçi unvanı da taşıyan başdanışmanı Kalın ile temas ediyorlar.

Bu kanal, aslında Donald Trump’ın başkanlığı döneminde de, özellikle de son zamanlarda iki ülke arasındaki en önemli diyalog mekanizmalarından biri olmuştu.Kalın ile Trump’ın ulusal güvenlik danışmanı Robert O’Brien arasındaki iletişim kanalı son ana kadar açık kalmıştı.

Kalın ile Sullivan arasında kurulan temas, bu hattın önümüzdeki dönemde Ankara ile Washington arasındaki işlevsel diyalog kanallarından biri olarak işleyeceğine işaret ediyor. Buradaki kritik soru, Başkan Biden ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasındaki ilk temasın ne zaman kurulacağıdır.

ORTAK ÇIKARLAR VE ANLAŞMAZLIKLAR BİR ARADA

 İki tarafın yaptığı açıklamalar,

Yazının Devamını Oku

AİHM ve AYM içtihatları çerçevesinde toplanma ve gösteri hakkının sınırları nereden geçiyor?

Ne zaman gösteri hakkının kullanılmasından kaynaklanan hadiseler Türkiye’nin gündemine girse aynı egzersizin içinde buluyoruz kendimizi. Bu kez de Boğaziçi Üniversitesi’ne yapılan rektör atamasından sonra tanıklık ettiğimiz olaylarda yaşıyoruz bu durumu.

Ve her seferinde iki kere ikinin dört ettiğini tekrarlamak gibi, Anayasa’nın 34’üncü maddesinin “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir” şeklindeki birinci fıkrasını tekrarlayarak yola çıkmamız gerekiyor.

Ayrıca, Anayasa’nın bu hakkın kullanılmasını izin alma koşuluna bağlamamış olmasının aslında özgürlükçü bir bakışı yansıttığını, ana ilkeyi kuvvetlendiren bir öğe olarak vurgulamalıyız.

Anayasa, bu hakkı tanımakla birlikte, aynı maddenin ikinci fıkrasında milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın korunması gibi amaçlarla –yasayla- sınırlanabileceğini de belirtiyor.

Burada altını çizmemiz gereken önemli bir nokta var. Anayasa’nın 34’üncü maddesinin sınırlama getiren ikinci fıkrası Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) toplanma hakkını düzenleyen 11’inci maddesinin yine sınırlamaya ilişkin ikinci fıkrasıyla büyük ölçüde örtüşüyor.

SORUN UYGULAMADA

Toplanma hakkıyla ilgili tartışmalar ilk aşamada yasada getirilen sınırlamalar üzerinde beliriyor. Örneğin, 6 Ekim 1983 tarihli 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nda bu sınırlamalara ilişkin şekil, şart ve usuller tarif ediliyor. Kamu düzenini ve asayişi bozmamak kriterinin yanı sıra “gösterilerin vatandaşların günlük yaşamını aşı ve katlanamaz derecede zorlaştırmayacak şekilde olması” bu koşullardan biridir. Yasa, mülki idare amirlerine yürüyüşün güzergâhını belirlemek de dahil olmak üzere geniş yetkiler tanıyor.

Sorunun ağırlıklı yönü, yasanın belli sınırlar içinde çizdiği hareket serbestisinin uygulamada mülki idare amirleri ve sahada kolluk kuvvetleri tarafından nasıl yorumlandığı meselesinde ortaya çıkıyor.

Bu noktada Türkiye’deki uygulamalarla ilgili gerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) gerek Anayasa Mahkemesi’nden (AYM) çıkan çok sayıda ihlal kararının oluşturduğu kuvvetli bir külliyat var. Bu kararlar, Anayasa’da ve AİHS’de tanınan gösteri hakkının vatandaşlar tarafından kullanılmasına gelindiğinde, hak ihlallerinin çok yaygın olduğu problemli bir sahaya girdiğimiz uyarısını yapıyor.

Yazının Devamını Oku

Türkiye’nin 2020’de AİHM’deki ihlal sicili

Her yıl ocak ayının son haftasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) merkezinde düzenlenen bir basın toplantısıyla mahkemede yeni adli yılın başlaması dolayısıyla bir durum değerlendirmesi yapılıyor.

Bu vesileyle geride bırakılan adli yılda alınan kararların dökümü, başvuruların sayısı, bunların tabi olduğu işlemlerin seyri, genelde mahkemenin iş yüküyle ilgili ayrıntılı istatistikler de yayımlanıyor.

Bu yılki toplantıda Türkiye açısından ilginç olan bir nokta, AİHM’nin İzlandalı Başkanı Robert Spano’nun Türkiye ile ilgili başvurularda bir yıl öncesine kıyasla yüzde 27 oranında bir artış meydana geldiğini söylemesiydi. Spano, bu artışın, genel anlamda Türkiye’de 15 Temmuz 2016 darbe girişimine ilişkin davaların (bir bölümünün) tamamlanmasıyla bağlantılı olduğunu belirtti.

RUSYA, TÜRKİYE VE UKRAYNA İLK ÜÇTE

Tabii, açıklanan veriler içinde her yıl dikkatlerin en çok çevrildiği, AİHM’de daireler ya da büyük daire düzeyinde ilgili hükümetten savunma da alınıp esastan görüşülerek sonuca bağlanan kararlara ilişkin tablo oluyor.

Bu tablonun 2020 yılına ait sonuncusu AİHM’deki geleneğin bozulmadığını bir kez daha gösterdi. Tablonun en üstünde daha önceki yıllarda olduğu gibi yine Rusya, ardından da Türkiye ve Ukrayna yer aldı.

Aslında 2012 yılına kadar AİHM’nin açıkladığı yıllık istatistiklerde Türkiye’nin her seferinde hakkında en çok karar verilen, bu çerçevede en çok ihlal kararı çıkan ülke olarak birinci gelmesi yerleşmiş bir kalıptı. Ancak Rusya’nın 1998 yılında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni onaylayıp AİHM sistemine girmesinden sonra kısa zamanda yığılmaya başlayan başvurularla bu ülke 2012 yılında ilk kez ihlallerde Türkiye’nin önüne geçti.

97 KARARIN 85’İNDE EN AZ BİR İHLAL

Geçen hafta açıklanan tabloya baktığımızda ne görüyoruz? 2020 yılı tablosuna göre, AİHM daire ve büyük daire düzeyinde toplam 871 karar vermiştir. Bunlardan 185’i Rusya hakkındadır. Bu ülke hakkındaki kararların 173’ünde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) en az bir maddesinden ihlal verilmiştir. Bir kararda AİHS’nin birden çok maddesinden ihlal çıkabiliyor.

Yazının Devamını Oku

ABD’nin yeni dönemdeki Türkiye politikasının şifreleri

ABD’nin yeni Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Türkiye ile ilgili ilk çıkışını geçenlerde Senato Dış İlişkiler Komitesi’nde S-400’ler konusunda yaparak dikkat çekti.

Rusya’dan S-400 hava savunma sistemlerinin alması nedeniyle Türkiye’den “sözde müttefikdiye bahsetmesi, bu hareketin müttefiklikle bağdaşmadığını belirtmesi Ankara’da kaşların kalkmasına yol açtı.

Blinken’ın bu oturumun ardından senatörlerin gönderdikleri sorulara verdiği yazılı yanıtlar da Biden yönetiminin Türkiye’ye karşı izleyeceği politikanın ana parametrelerini göstermesi bakımından önemli bir çerçeve ortaya koyuyor.

ABD’nin yeni dışişleri bakanının Türkiye’ye bakışında şu noktalar öne çıkıyor:

S-400 DOSYASINDA KATI TUTUM

Birincisi, Blinken’ın öncelikle Türkiye’yi “zorlu bir müttefik” olarak nitelendirmesidir. Bu niteleme son dönemde Washington’da Türkiye ile ilgili bütün açıklamalarda yerleşik bir kalıp şeklinde karşımıza çıkıyor. Bu yönüyle, yönetim yola koyulurken, Türkiye cephesinde yönetilmesi pek kolay görünmeyen, çok sayıda problemle kaplı bir dosyanın kendisini beklediğini kabullenmiş oluyor.

İkincisi, Blinken’ın Başkan Biden'ın “Türkiye’nin NATO müttefiki olarak taahhütlerine ters düşen ya da uluslararası hukuku ihlal eden davranışları karşısında tavrını gösterme taahhüdünde bulunduğunu” hatırlatmasıdır.

Burada özellikle Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemleri almasına karşı Biden yönetiminin eleştirel bir tutum sergileyeceğini anlıyoruz. Nitekim Blinken komite toplantısı sırasında yönetimin bu tutumunu olabildiğince açık bir dille kayda geçirmişti.

İ

Yazının Devamını Oku

Türkiye-AB diyaloğu reform ve uygulama adımlarını bekliyor

Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı ve AB Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in geçen hafta perşembe günü Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile birlikte Brüksel’de gazetecilerin önünde yaptığı açıklamanın metnini okurken “hukukun üstünlüğü” ve “insan haklarının durumuna” da değindiğini gördüm.

Ancak Komisyon’un web sitesine de konmuş olan bu açıklamada söz konusu iki kavramın parantez içine alınmış olması dikkatimi çekti. Web sitesindeki linkten video kaydına girip dinlediğimde de fark ettim ki, Borrell bu iki kavramı konuşması sırasında telaffuz etmemişti.

PARANTEZ İÇİNDE EKLENEN İFADELER

Açıklama, ikisi arasındaki görüşmelerin başlamasından hemen önce yapılmış. İspanyol sosyalisti Borrell, “Sevgili Mevlüt” (Dear Mevlüt) diye başladığı açıklamasında Türkiye-AB ilişiklerinde geçen yıl yaşanan sorunların ardından 2021 ile birlikte “Bir iyiye gidiş” gördüklerini kaydederek, iyimser bir tonda konuşuyor.

Borrell, Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin gündemindeki ana başlıklara değindikten sonra “Türkiye’deki siyasi durum ve katılımın görünümü ile ilgili olarak birbirimize saygı temelinde içten ve açık bir dille konuşacağız” diyor.

Devamında Türk toplumunun AB ile diyaloğu önemsediğini belirten Borrell, “Türkiye’deki durum bizi endişelendirmeye devam ediyor. Çünkü Türkiye önemli bir komşu ve Türkiye ile paylaştığımız ortak bir gelecek inşa etmek istiyoruz” diye ekliyor.

İlginçtir ki, Komisyon’un web sitesine konan konuşma metinde “Türkiye’deki durum” ifadesinin hemen önüne “hukukun üstünlüğü ve insan haklarının durumu bağlamında” ifadesi parantez açılarak dahil edilmiş. Bir başta anlatımla, “kaygı” ifade edilen durumla somut olarak neyi anlamamız gerektiğine ilişkin bir not düşülmüş.

Borrell’in misafirine gazetecilerin önünde insan hakları ve hukuk eleştirisinde bulunmaktan kaçındığı için bu şekilde bir hareket tarzını tercih ettiği öne sürülebilir. Özellikle görüşmenin Türkiye ile AB arasında karşılıklı olarak belirmiş olumlu beklentiler ışığında başladığını dikkate alırsak.

Buna karşılık, komisyon çevrelerinden gelen bilgiler, parantez içindeki meselelerin daha sonra yapılan görüşmeler sırasında

Yazının Devamını Oku

Almanya’nın ‘Barbaros Hayreddin Paşa’ mesajının perde arkası

Avrupa Birliği ile girilen yumuşama ortamının perde arkasında yaşanan gelişmelerle ilgili en ilginç sinyallerden birini geçen hafta başında Ankara’ya yaptığı ziyaret sırasında Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas verdi. Bu sinyal “Barbaros Hayreddin Paşa” sismik araştırma gemisini konu alıyordu.

Maas, 18 Ocak günü Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile görüşmesinden sonra yaptığı açıklamada “Barbaros Hayreddin Paşa sismik araştırma gemisinin Kıbrıs açıklarından çekilmesinin olumlu bir tepki uyandırdığı, bu kararın desteklendiğinisöyledi.

Sonraki günlerde Avrupa Birliği yetkililerinden birbiri ardına gelen açıklamalar da Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki adımlarına ne kadar yakından odaklandıklarını gösterdi.

SAHADA ÜÇ ARAŞTIRMA GEMİSİ VARDI

 Hatırlayalım, geçen yaz sonu ve sonbahar başında Doğu Akdeniz’de Türkiye ile Yunanistan arasında gerilimin zirveye çıktığı dönemde, Türk tarafı bölgede savaş gemilerinin eşlik ettiği araştırma gemileriyle üç ayrı noktada faaliyet yürütüyordu.

Barbaros Hayreddin Paşa” Kıbrıs’ın doğusunda ada ile Lübnan arasında bir noktada sismik araştırma yaparken, “Yavuz” gemisi Kıbrıs’ın güneybatısında sondaj faaliyeti yürütüyordu. “Oruç Reis” ise Doğu Akdeniz’in tam ortasında Yunanistan’ın kendi ekonomik yetki alanı olarak hak iddiasında bulunduğu bir noktada sismik çalışma yapıyordu.

Geçen 1-2 Ekim tarihlerinde düzenlenen AB zirvesinden bir süre önce 13 Eylül’de “Oruç Reis” bakım gerekçesiyle Antalya Limanı’na döndü. Zirveden kısa bir süre sonra Enerji Bakanlığı, 5 Ekim tarihinde “Yavuz” sondaj gemisinin çalışmalarını tamamlayarak, hazırlık, bakım ve ikmal işlemleri için Taşucu Limanı’na döndüğünü açıkladı. Ancak hemen ardından 12 Ekim tarihinde yapılan bir NAVTEX bildirimi ile “Oruç Reis” yeniden Doğu Akdeniz’e açıldı.

Bir buçuk ay kadar sonra Enerji Bakanlığı, 30 Kasım tarihinde yaptığı bir açıklamayla bu kez “Oruç Reis”in 10 Ağustos’ta başladığı sismik araştırmalarını tamamladığını ve Antalya Limanı’na döndüğünü duyurdu. Bu adım, AB’nin bir sonraki zirvesinden 10 gün öncesine rastlıyordu.

Türkiye-AB ilişkilerindeki tansiyonun seyri de sıkça bu gemilerin hareketlerine paralel bir şekilde yol alıyordu.

Yazının Devamını Oku