GeriSedat Cenikli 25 yıldır iz peşinde
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

25 yıldır iz peşinde

Sherlock Holmes, Hercule Poirot, Komiser Columbo, Komiser Nevzat, Müfettiş Gadget... “Dedektif” deyince, pat diye ağzımızdan dökülüveren isimlerden bazıları sadece. Macera dolu, sürükleyici polisiye hikâyelerin iz peşinde koşan baş kahramanları oldular hep. Ama bu kez, ben bir dedektifin peşine düştüm.

Geceden kalma, ışıltılı sokakların yorgun kaldırımlarını adımlayarak buldum binayı. Telefonda konuştuğumuz gibi ‘Yiba Çarşısı’nın az ilerisinde, 69 numaralı apartman’ın tam da önündeydim. Derin bir nefes alıp, içeri girdim. Solda asılı daire künyesindeki yerini bulduktan sonra merdivenleri heyecanla tırmandım. “Hah, buldum” diye çaldım, “Özel Dedektif Kaya İzler” yazılı tabelanın asılı olduğu dairenin kapısını. Filmlerden, çizgi filmlerden aşina olduğum, elinde piposu olan, fötr şapkalı, pardösülü birini beklerken; mora çalan gömleği ve kravatıyla iyi giyimli, 50’lerinin ortasında bir adam kapıyı açtı. Kafamdaki dedektif imajının sebep olduğu hayal kırıklığıyla “Kaya Bey ile görüşecektim” dedim. İçeri buyur etti, “Benim, hoş geldiniz.”

25 yıldır iz peşinde

***

Altın sarısı detayları olan yeşil masa lambası, bilgisayar, kalem ve ajandaların yığılı olduğu bir masanın büyük kısmını kapladığı küçük; ama geniş pencereleriyle ferah bir oda. Çözülmesine yardımcı olduğu bazı olayların, duvarlara asılı haber kupürlerini okumaya başladım. “Çay içer misin” diye sordu. Yanıtımı beklemeden gitti, elinde iki bardak çay ile geri döndü. Teşekkür ettim, “Başlayalım mı?” “Olur ama ben de kendi ses kaydımı alacağım bir mahsuru var mı” diye sordu. Başımı hafifçe oynatıp, “Tabii alabilirsiniz” dedim. Aynı anda ses kayıt cihazlarımızın düğmesine bastık.

K.İ.: 3 Mart 2020, saat 11.02... Sedat Cenikli Bey ile röportaj taslağımızı oluşturuyoruz.

-Nerelisiniz? Ne zamandır Ankara’dasınız?

K.İ.: 1964 Ardahan doğumluyum. Eğitimli bir ailenin iyi eğitim almış ve sevgi içinde büyümüş oğluyum. Eğitim için 1981’de Ankara’ya geldim. Sonrasında uzun süre yazılımcılık üzerine çalıştım.

25 yıldır iz peşinde

-Peki ya dedektiflik? Nasıl başladınız mesleğe?

K.İ: 95 yılında Türkiye’de hiçbir dedektif yoktu. O sene bir kadın çıktı, ‘Ben dedektifim’ diye. Daha sonra kötü olaylara karışıp cezaevine de girdi hatta ama kendisi Türkiye’deki dedektiflik mesleğinin kurucusudur. Türkiye’de ondan sonra dedektifliği devam ettiren ikinci kişi de benim. Türkiye’nin ikinci, Ankara’nın da ilk dedektifiyim. Yıl dönümüm olarak da 18 Mayıs’ı kutlarım. Biz başarılı işler yapınca daha sonra pazar açıklığı gibi düşünülerek olmadık insanlar sektöre girmeye başladı. Dernek kurdular. İflas eden esnaf da girdi. Mesela röntgen teknisyeni bile ‘Dedektifim’ diye ortaya çıktı. İnsanlardan 5 bin lira alıp, dedektiflik kursu verenler bile oldu.

DEDEKTİF TUTARKEN DOLANDIRICIYA DİKKAT

- Bu tarz insanlar var mı hala bu meslekte? Bildiğimiz dolandırıcılık yapıyorlar o zaman?

K.İ.: Tabii. Şimdilerde internette tarattığınızda bir sürü dedektif çıkıyor. Ama herkese inanmasınlar. Birçoğu haksız kazanç peşinde. Dedektif tutmayı düşünenleri uyarmak istiyorum. Birincisi telefonda kimseyle iş görüşmesi yapmasınlar ve kesinlikle kişisel bilgilerini paylaşmasınlar. İkincisi kendisini dedektif olarak tanıtan kimseye fiyat endeksli bir soru sormasınlar. Çünkü dedektiflik hizmetinin bir standardı yoktur. Harcamalara göre değişkenlik gösterir. ‘Benim fiyatım şu’ diyenden müşteri fiyat istiyorsa ‘Gel, beni dolandır’ diyordur. Üçüncüsü ucuz fiyat verdi diye bir dedektif tutmasın. Çünkü dediğim gibi ücret değişkendir. Doğrusu ‘ücret artı masraf’tır. Dördüncüsü bürosuna gitsinler. Ofisini, işini yaptığı yeri görsün emin olsun. Beşincisi eğer bir dedektif tuttuysa istediği konuyla ilgili hiçbir bilgiyi saklamasın.

25 yıldır iz peşinde

- Aldığınız ilk iş neydi?

K.İ.: Bir dolandırıcılık vakasıydı. Ankara’nın tanınmış bir iş adamını, şoförü dolandırmıştı. Şimdinin parasıyla 2 milyon lirasını alıp kaçmıştı. Bulmuştuk.

- İz bırakan iş?

K.İ.: İntikam uğruna kocasını, kocasının en yakın üç arkadaşıyla grup seks yaparak aldatan bir kadın. Çocuğun velayeti sürecinde koca, eşinin takip edilmesini istedi. Biz durumu söylediğimizde adam sinir krizi geçirmişti.

- Hep ikili ilişkiler mi peki çalışma alanınız?

K.İ.: Genel kanı bu yönde ama aslında çok kollu bir iş. Kronolojik sırayla gidecek olursak ‘evlilik öncesi araştırma’, ‘eş takibi’, ‘boşanma’, ‘velayet’, ‘nafaka-tazminat davaları’, icra sürecinde ‘kayıt bulma, mal varlığı araştırma’. Bunların dışında ‘öğrenci araştırma-kötü alışkanlıklar ve arkadaşlıklar’, herhangi bir firma sahibi adına kendi firmasını denetlediğimiz ‘gizli müşteri hizmetleri’ soy araştırması gibi araştırmaya ve takibe yönelik işler yapıyoruz.

25 yıldır iz peşinde

BİZİ DEDEKTİF YAPAN ŞEY, DETAYLARDA GİZLİ

- Misal ben müşteriyim ve size geldim, anlaştık. Nasıl işliyor süreç, neler yapıyorsunuz?

K.İ.: Biz de esnafız. Bilgi satın alıp satıyoruz. Evvela müşteri kim, kaç yaşında, nerede oturur, aracı, plakası, cep telefonu, eğitim durumu gibi tüm bilgilerini alırım. Ardından hedefin bilgilerini alırım aynı şekilde, öğrenirim. Çünkü ipuçları bize yolu gösterir. Elimizdeki bilgilere göre bir çalışma şekli oluşturup hedefin iş yeri ya da evine gidiyoruz. Oradan itibaren de fiili ve fiziki takibe alıyoruz. Aynı zamanda istihbarat çalışması da yapıyoruz. Hedefle ilgili bilgiye ulaşmanın pek çok yöntemi var. İşte bizi dedektif yapan detay da burada gizli.

- Tanık olduklarınızı nasıl kanıtlıyorsunuz?

K.İ.: Deliller diyoruz. İkili ilişkilerde deliller çok farklılık gösterir. Ancak biz yaptığımız işleri resim (fotoğraf), gizli kamera çekimi, hedefle aynı ortama girerek yaptığımız fiili ve fiziki ortam dinlemeleri ile yapıyoruz. Sonra şahitler ile destekliyoruz.

YAPTIĞIMIZ İŞ TAMAMEN YASAL

- Yaptığınız iş yasal mıdır? Başkasının hayatını izliyorsunuz neticede. Suç işliyor olmuyor musunuz aynı zamanda?

K.İ.: Anayasa ‘Özel hayatın gizliliğinin korunması’ der. Suç; bu gizliliği korumayıp, edindiğin bilgiyi üçüncü kişilerle paylaşırsan vardır. Mesela edindiğim bilgiyle müşteriye ya da hedefe şantaj yaparsam suçtur. Ama ben resmi çalışıyorum. Edindiğim bilgiyi müşteriye ya da onun göstereceği resmi vekiline yani avukatına tutanakla teslim ediyorum. İşte o zaman suç değil. Ha müşteri benden aldığı bilgileri, hedefe karşı başkalarıyla paylaşırsa o zaman da müşterim suç işliyor demektir. Dolayısıyla yapmış olduğumuz iş tamamen yasaldır.

MÜŞTERİ, HEDEF VE KONU GİZLİLİĞİ ESASTIR

MÜŞTERİMLE SOKAKTA SELAMLAŞMAM

- Müşteri gizliliği, edinilen bilgiler? Bunlara ne oluyor iş bittikten sonra?

K.İ.: 25 yıldır bu işi yapıyorum. Dijital ya da evrak anlamında benim bir arşivim yok. Bu, müşterilerime verebileceğim en büyük güvence. Her müşterime şunu söylüyorum, ‘Sizinle anlaşsak da anlaşmasak da sokakta gördüğünüzde benimle göz göze gelmeyin, baş selamı dahi vermeyin. İlla konuşmak zorundaysanız, o an sokakta herhangi biriyle nasıl konuşacaksanız öyle konuşmalısınız.’ Büromdan çıktıktan sonra tanışmıyoruz, selamlaşmıyoruz. Bende müşteri, hedef ve konu gizliliği esastır. 25 yıllık meslek hayatımda hep güven endeksli iş yaptım. Müşterim beni kandırmazsa, onun için her şeyi yaparım.

BU İŞİN KURSU YOK

TECRÜBELİ BİRİYLE YOL ÇIKSINLAR

K.İ.: Dedektiflik, ilgi uyandıran bir meslek. Birçok kişi dedektif olmak istiyor. Herkes macera için bu mesleğe girmek istiyor ama bu, yolu uzun bir süreçtir. Tavsiyem bu mesleği yapmak isteyen gençler, gitsinler tecrübeli bir dedektif ile yola çıksınlar. Ama sakın ola ki gençlerimiz, herhangi bir yere para verip kursa gitmesinler. Böyle bir şey yok.

X

Anadolu’ya okuma öğreten çöp adam

Köy Enstitüsü mezunu, kendini eğitime adamış öğretmen bir babanın kaleminden, 1968 yazında Bahçelievler’de dünyaya geldi. Matbaa yolunda adı kondu: Cin Ali...


incecik bedeni, başında kasketiyle çöp adamı andıran bu çocuk, her sabah evden çıkıp Ankara sokaklarında dolaşıyor; akşamları da babası Rasim Kaygusuz, annesi Remziye Kaygusuz, ablaları Nesrin ve Nevin ile vakit geçiriyordu. Evlerinin yakınındaki Filli Park’ta oyun oynamak dışında en keyif aldığı şeyler, okuyup yeni şeyler öğrenmek ve öğretmekti. Öyle ki anne ve babasından miras bu tutku O’nu, ilerleyen yıllarda Anadolu’nun en ücra yerlerine bile ulaşan bir eğitim kahramanı yapacaktı.
CEBİNDE FİŞLERLE ANADOLU’YU DOLAŞTI

Kendisine biçilmiş bu görevden habersiz, ilkin doğduğu şehrin köylerindeki yaşıtlarına ulaştı. Babasının 1968’de kaleme aldığı serinin ilk üç kitabıyla (Cin Ali’nin Atı, Cin Ali’nin Topu, Cin Ali’nin Topacı) adını duyurdu. Senesi dolmadan seri, 10 kitaba tamamlandı ve Cin Ali, birkaç sene içinde cebinde heceleme fişleriyle farklı şehirlerdeki 20 bin ilkokula gitti. Babasının kurduğu basit cümlelerden oluşan hikâye kitapları ve tümdengelim yöntemiyle oluşturulan fişlerle koca bir nesle okuma-yazma öğretti. Yetmedi, 1970’lerde Türk televizyon kanallarının bile yayın yapmadığı Doğu Anadolu’daki köylerde görev yaptı. Cin Ali artık, kendisine mektup yazan köy okulları için yola çıkıyordu. Yaşıtlarına hem okumayı öğretiyor hem de yüzlerini güldürüyordu. 1988’de babası kalp krizinden hayatını kaybettiğinde Cin Ali, milyonlarca kişiye okumayı öğretmiş 20 yaşında bir çocuktu.
“CİN ALİ’NİN TOPU”NU, SEVENLERİ TUTTU

Babasının ölümünden sonra da Cin Ali’nin kitap basımlarına devam edildi. Ancak 2005’te “Ömrünü doldurdu” denilerek, Cin Ali ilköğretim müfredatından kaldırıldı. Tam serüven bitti derken ‘Ali’nin topunu’, bu kez sevenleri tuttu. Cin Ali’nin hikâyeleriyle büyümüş nesil, “Cin Ali tarih oluyor” çıkışlarına karşı, “Cin Ali bizimdir” söylemini geliştirdi. Ali için sergiler açıldı, tiyatro gösterileri, söyleşiler düzenlendi. Ablaları Nesrin ve Nevin, Cin Ali’yi yaşatmak ve hikâyesini anlatmak için 2016’da Cin Ali Eğitim ve Kültür Vakfı’nı; Kasım 2019’da da doğduğu evden birkaç kilometre uzakta Cin Ali Müzesi’ni kurdu. “Bitti” derken, küllerinden doğan 52 yaşındaki Türk eğitim kahramanı Cin Ali, hem müzede hem de renkli son baskı kitaplarıyla bugün hâlâ çocuklara okuma-yazma öğretmeye devam ediyor.

MESLEĞİNE AŞIK BİR ÖĞRETMEN: CİN ALİ’NİN BABASI RASİM KAYGUSUZ

Cin Ali karakterinin yaratıcısı Rasim Kaygusuz Ayaş’lı bir köy çocuğu. 1944’te Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nü, 1956’da Gazi Eğitim Fakültesi Pedagoji Bölümü’nü bitirdikten sonra kendi köyünde öğretmenlik yapmaya başladığında henüz 18 yaşındaydı ve öğrencilere sadece okuma-yazmayı değil; tarımı, marangozluğu, teknisyenliği, duvarcılığı, tesisatçılığı da öğretti. Hayatını birleştirdiği, kendisi gibi mesleğine aşık öğretmen eşi Remziye Hanım’dan iki kızı oldu. Birinci sınıflara 17 yıl öğretmenlik yapmasının ardından, çocukların okumayı öğrenmesine yardımcı olacak bir kitap yazmaya karar verdi. 10 kitaplık Cin Ali serisi sayesinde Rasim Kaygusuz, 1968’den günümüze kadar milyonlarca insanın okuma-yazma öğrenme sürecine yardımcı oldu.

Yazının Devamını Oku

Dede mirası baba mesleği

Büyük halk ozanımız Aşık Veysel’in “Uzun ince bir yol” diye tasvir ettiği fani hayatın, ‘iki kapısı’ndan biri ölüm. Kimine göre son, kimine göre yeniden doğuş. Ölüm, telaffuz edilirken bile iç titreten bir soğukluk; ömrü boyunca insanın peşini hiç bırakmayan bir gölge. Tabutsa, bu sonsuzluğa yolculuğun eller üstünde taşınan tahta gemisi. İşte bugün, ‘ayaksız at, dört kollu, imamın kayığı, sessiz gemi’ diye de isimler taktığımız tabutun, Ankara’daki son imalatçısının hikâyesini kaleme aldım. Nâm-ı diğer ‘Tabutçu’yu.


Altınkaya’nın, Küçük Sinan Sokak’ın hemen başındaki dükkânının duvarında büyük harflerle ‘TABUTÇU’ yazıyor ve kapısında, “Her nefs ölümü tadacaktır” yazılı yeşil renkli tabut örtüsü asılı.

ÜÇ KUŞAK BU İŞLE DOYDU
Ankara Kalesi’nin eteğindeki küçücük imalathanesinde, son neferi olduğu mesleğini icra ediyor 55 yaşındaki Arif Altınkaya. Dedesi, Yahudi bir marangozdan; babası, dedesinden; Arif de babasından öğrenmiş tabut yapımını. Kavak ağacından kesilmiş tahtalar, birkaç çekiç, hızar, mengene ve bolca çivi... Tüm sermayesi bu Arif’in. “10-11 yaşındayken aldım çekici ilk defa elime” diye başlıyor anlatmaya hikâyesini: “Aşağı yukarı 45 yıldır bu işi yapıyorum. Üç nesildir karnımızı doyuruyoruz bu iş sayesinde. Kavak ağacını kullanıyoruz genelde. Tabutun standart bir ölçüsü var aslında. Ama fiziksel özelliklere göre değişebiliyor. Çok şişman ya da uzun olanlardan özel ölçü alıyoruz.”



Yazının Devamını Oku

Kaderleri de dertleri de aynı

Anadolu’nun kaybolmaya yüz tutmuş zanaatlarından kalaycılığın, Ankara’daki son temsilcilerinden Hüseyin ve Mehmet usta. Kaderleri aynı olan çocukluk arkadaşı iki ustanın, dertleri de bir. Mesleki birikimleri yüz yılı aşan iki usta, “Bir tarihi eseri yaşatıyoruz. Ölmeden, kalaycılığa sahip çıkılmalı” dedi.

“Bir zanaatın, kolunda altın bileziğin olsun oğlum” dedi, üvey annesi onu 16 yaşındayken bir kalaycı ustasının yanına çırak diye verdiğinde. Küçük yaşta kaybettiği annesinin yokluğunu yıllarca doldurmaya çalışan üvey annesinin öğüdüyle başladığı mesleği, hayatı oldu Hüseyin Kaya’nın. Üç yıl baba ocağı Yozgat’ta; ardından iki yıl da Ankara’da bir Ermeni ustanın yanında çıraklık yaptı. Çıraklık kabuğunu kırıp, başını yumurtadan dışarı uzattığında da birkaç ortaklık ile işinin erbabı oldu. “12 senedir de burada, kendi dükkânımdayım” diye özetliyor Ankara Kalesi’nin 70 yaşındaki ‘Kalaycı Hüseyin’i hikâyesini. 



ANKARA’DAKİ SON 4 USTADAN 2’Sİ

Anadolu’nun kaybolmaya yüz tutmuş mesleklerinden biri olan bu geleneksel el zanaatını yarım asırdan fazladır hakkıyla yapan Hüseyin ustanın, dükkânını paylaştığı isim ise kendisi gibi kalaycı ustası olan çocukluk arkadaşı Mehmet Şahin. Arkadaşının bıraktığı yerden anlatmaya devam eden 72 yaşındaki Mehmet Usta, “Dört kalaycı ustasıyız koca Ankara’da. Başka kalmadı” diye başladı konuşmaya. Kaderi, arkadaşınınkiyle aynı olan ve öksüz büyüyen Mehmet ustaya göre, zanaatın ölmemesi için meslek liselerine kalaycılık bölümü açılmalı. Üst üste koyunca, mesleki birikimleri yüz yılı aşan iki ustanın tek derdi, kalaycılığın ölmemesi.

Yazının Devamını Oku

Fenomen kedi Khaleesi hayvanlar için miyavladı

Bugün, 4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü ve ben, bir anda Türkiye’nin en sevilen fenomen kedilerinden biri haline gelen Ankara’nın Khaleesi’sini köşemde ağırladım. Ben sordum, o miyavladı. Hayvan hakları ve bakımıyla ilgili söylenecekleri, ona bıraktım.


Ben sorum Khaleesi miyavladı.Türkiye onu, Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin 29 Haziran’da düzenlediği Sokak Hayvanları Çalıştayı’nın davetsiz misafiri olarak tanıdı. Çalıştay tanıtımı için çekilen ve sosyal medyada bir günde 6 milyona yakın izlenme, 10 milyondan fazla erişime ulaşan videodaki görüntüleriyle insanların sempatisini kazanan Khaleesi, artık Ankara’nın fenomen kedisi.İzmirli bir Siyam aslında o ve bebeklikten çıkarken sahiplenildi. Ankara’ya gelişi ise 5 yıldır kendisine babalık yapan sahibi Çağrı Kaçmaz’ın, işini buraya taşınmasıyla oldu. Sosyal medyaya bu kadar yakın oluşunun sebebi de o. Her günü, sahibinin ortağı olduğu yazılım ve sosyal medya ajansında geçiyor. Ofisteyken bilgisayarlar arasında geziniyor, insan arkadaşlarıyla oyunlar oynuyor, yorulunca da gözlerini yumup kestiriyor. Günün geri kalanında ise evinde.



İNSANLAŞTIRMAYA ÇALIŞMAK YANLIŞ

Yazının Devamını Oku

Göçmen kuşlara çölde vaha

Minik kanat çırpışlarıyla binlerce kilometre yol yapan göçmen kuşların Türkiye’deki en önemli mola istasyonlarından biri olan Eymir’deki Kuş Halkalama İstasyonu’nun uzmanlarından Dr. Arzu Gürsoy Ergen, “Eymir, göç sırasında kuşlar için çölde bir vaha gibi” diyor.

 




Kuş Halkalama İstasyonu’nda gün erken başlıyor. Gün doğumunda ilk kontrollerini yapan gönüllüler ve öğrenciler, hava kararana kadar her saat başı fidanlıkta dolaşarak ağlara takılan kuşları topluyor.

Bu, binlerce yıldır süren yoğun ve aralıksız bir göçün hikâyesi. Dünyada her yıl 50 milyar kuş kıtalar arası göç ediyor ve Türkiye, konumu itibarıyla bu hava trafiğine köprü oluyor.
Kente dönecek olursak... Eymir Gölü ve havzası da göçmen kuşlar için çölde bir vaha. İşte bu yüzden Tarım ve Orman Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü, Ankara Üniversitesi ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin işbirliğiyle 6 yıl aradan sonra geçen yıl çalışmalarına yeniden başlayan Eymir Fidanlığı’ndaki Eymir Kuş Halkalama İstasyonu, doğal laboratuvar ortamında faaliyetlerini sürdürüyor. Göçmen kuşların dinamiklerini araştıran istasyon yılda iki kez açılıyor. Kuzeyden güneye ve ters istikamete göç eden kuşlar için ilkbahar ve sonbahar mevsimlerinde 3’er hafta açık kalıyor. Bu süre içinde uzmanlar ve gönüllülerin çalışmaları sayesinde bir rapor ile veri tabanı oluşturuluyor.

Yazının Devamını Oku

Engele şampiyon tekmesi

Doğuştan sağ eli bileğinden itibaren olmayan para-taekwondo (tekvando) milli sporcusu Gözde Öbke, “Engelli bireyler kesinlikle eve kapanmasınlar. Spor yapsınlar, eğitimlerine devam etsinler” diyor. Avrupa Şampiyonası’na hazırlanan Öbke’nin asıl hedefi 2024 Olimpiyatları’nda Türkiye’yi temsil etmek.

Gözde Öbke... Dünyaya gözlerini açtığında, sağ eli bileğinden itibaren yoktu. Bu eksiklikle yaşamaya alıştı, hayata daha sıkı sıkıya tutunmayı öğrendi. 18 yaşına geldiğinde bir gün, ekmek almak için gittiği markette “Tekvando yapmayı hiç düşündün mü?” diye soran ve daha sonra hocası olan kişiye o gün sağ kolunu göstererek “Ama nasıl!” yanıtını vermişti. Birkaç dakika süren sohbetin ardından tekvando yapmaya karar veren Gözde Öbke, ilerleyen yıllarda ay-yıldızlı milli formayı gururla taşımasının önünü açan o günü ve verdiği kararı hiç unutmadı.  Gözde Öbke’nin Antalya’dan başlayan tekvando serüveni, profesyonel spor hayatına adım atmasıyla birlikte Ankara’da devam etti.

BAŞARILAR GELDİ, MİLLİ OLDU

Aski Spor Kulübü Kadın Taekwondo Takımı’na transfer olan Gözde Öbke’nin başarıları da peş peşe geldi. Türkiye’de, Avrupa’da ve dünyada şampiyonluklar yaşayan takımdaki hem cinsleri gibi o da, katıldığı her turnuvada kürsüde yer almaya başladı. İlk kez 2016’da katıldığı Para-Taekwondo Türkiye Şampiyonası’nda 2’nci oldu. Sonraki yıl (2017) da ikinci olduğu turnuvaya üçüncü (2018) katılışında ise artık kürsünün en tepesindeydi. 44-49 kiloda yarıştığı şampiyonada Türkiye Şampiyonu olmuş ve Dünya Taekwondo Şampiyonası’na katılmaya hak kazanmıştı. Geçen şubat Antalya’da düzenlenen turnuvaya milli sporcu olarak katıldı ve ay-yıldızlı formayı üzerinde gururla taşıdı.

EVE KAPANMAYIN, SPOR YAPIN

Yazının Devamını Oku

Romeo ve Juliet aşkının perde arkası

Romeo ve Juliet’in aşkına hayat veren ADOB sanatçısı balerin ve baletler, perde arkasında da sahnedekiyle aynı heyecanı yaşıyorlar. Yıllarca eğittikleri bedenlerini nota gibi kullanan sanatçılar, hummalı bir çalışmayla sahneye çıkıyorlar.

Romeo ve Juliet... Onların yaşadığı aşk, dünyanın en büyük aşkı. Ve hikâyeleri, asırlardır anlatılır.
Ankara Devlet Opera ve Balesi (ADOB) de, bu en ünlü aşkın hikâyesini tam 17 yıl sonra bale gösterimiyle sahneye koyarak, sanatseverlerle yeniden buluşturdu. Gösterimlerin biletleri satışa çıkar çıkmaz tükendi. ‘Romeo ve Juliet’in son temsilini perşembe akşam yapan ADOB, sezonu da kapatmış oldu.
Dünyada ilk kez Çaykovski müzikleriyle sahnelenen büyük aşk hikâyesinin Opera’daki veda gösterimi öncesi kulisteydim.
İşte, ‘Romeo ve Juliet’ aşkını anlatan balenin perde arkasında yaşananlar...

SON DÜZLÜK KOSTÜM VE MAKYAJ

Bir buçuk yıllık çalışmanın eseri olan Romeo ve Juliet balesinin sahne arkasında da hummalı bir hazırlık var. Yıllarca eğittikleri bedenlerini, müziğin ritmiyle uyumlu hale getiren balerin ve baletler, temsil öncesi ilk olarak bale dersinde ter döküyorlar. Sanatçılar dersteyken, sahne de gösteriye hazırlanıyor. Bir yandan izleyiciyi eserin ilk kez sahnelendiği 1594 yılına götürecek devasa dekorlar sahneye yerleştirilirken, bir yandan da kilolarca ağırlıktaki spot ışıkları kuruluyor. Ve tabii, perdenin ve sahnede kullanılacak küçük dekor eşyaların kontrolleri yapılıyor.

Yazının Devamını Oku

Geleneğe bağlı motorize davulcular

Ramazan’ın olmazsa olmazı davulculardan biri Mehmet Gizlenir. Mahalleliyi sahura kaldırmak için gece yarısı, kamyonet kasasında davul çalıyor. Aileye hasret, dört kişi yaşadıkları tek göz evde geçiriyor Ramazan’ı ve bahşiş konusu açıldığında, “Verenden de vermeyenden de Allah razı olsun” diyor.

Günümüzde çalar saatin olmadığı ev kalmazken bir Osmanlı geleneği olarak Ramazan davulcuları, insanları sahura kaldırmak için hâlâ geceleri sokak sokak dolaşıyorlar. Kimi doğup büyüdüğü mahallesinde, kimi de evinden kilometrelerce uzaktaki başka bir şehirde Ramazan ayı boyunca çalışıyor. 47 yaşındaki davulcu Mehmet Gizlenir ile akrabaları da öyle. Doğma-büyüme Hataylı ama “Çukurambar’ın 25 yıllık Ramazan davulcusuyuz. Daha bina yokken, gecekondular varken biz davul çalıyorduk burada” diye başlıyor hikâyesini anlatmaya: “Kendimi bildim bileli davul çalarım.”



TEK GÖZ ‘SARAY’DA KALIYORLAR

Ramazan ayı dışında Hatay’da düğünlerde, organizasyonlarda çalıyorlar. 11 ayın sultanı geldiğindeyse, akrabalarıyla birlikte ailelerini Hatay’da bırakarak bir aylığına Ankara’ya geliyor. Bu yıl da 3 akrabasıyla birlikte Ramazan’a bir hafta kala Ankara’ya gelmişler. Emek’teki tek göz bir evde, yan yana dizdikleri döşeklerde yatıp, kalkıyorlar. Günün büyük kısmını, Gizlenir’in “Burası bize saray” dediği bu odada geçiriyorlar.

Yazının Devamını Oku

Yolcu otobüsü ikinci evi

Direksiyon başında, günde bin kilometreyi deviren, 15 yıllık şehirler arası yolcu otobüsü şoförü Deniz Bozkurt, “İkinci evimiz. Nasıl evde yaşantım varsa burası da öyle. İşimiz, ekmeğimiz. Zamanımızın çoğunu burada geçiriyoruz” dedi.

Deniz Bozkurt, ömrü direksiyon başında geçenlerden. 12 yaşında muavin olarak başladığı şehirler arası yolculuğu, şimdilerde direksiyon başında günde bin kilometre yol yaptırıyor ona. “Kaptan’ diyen de oluyor, ‘Şoför bey’ diye seslenen de” diye başlıyor, yol hikâyelerini anlatmaya. Şoför mahalline erken yaşta geçti aslında ama sağ taraftaki muavin koltuğundaydı hep. Göz ucuyla sürekli kestiği sol taraftaki kaptan koltuğuna ise 24 yaşındayken geçti ve bir daha bırakmadı.



HAFTADA İKİ GÜN İSTİRAHAT

15 yıldır şirket kaptanı olarak yollarda. Her seferini, ilk günkü heyecanla tamamlıyor. Otobüse sağ ayağıyla adım atarak giriyor. Koltuğa oturur oturmaz emniyet kemerini takıyor. Takometresini kontrol ediyor ve besmele çekip kontağı çeviriyor. Mesai saatleri, yolun uzunluğuna göre değiştiğinden izinli olduğu günler de ona göre ayarlanıyor. “Zor olmuyor mu” diye sorduğumda, “Bizim işimiz bu. Aileden uzak kalma durumunun bilincindeyiz. Haftada 5 gün çalışıyorsak, 2 gün de istirahatli oluyoruz” diye yanıt verdi ve ekledi:

Yazının Devamını Oku

İki metrekarede mesai

AŞTİ otoparkında çalışan gişe görevlisi Sefer Akyıldız, mesaisini iki metrekarelik kulübede dolduranlardan. Ancak başını pencereden dışarı uzatarak mola verebilen Akyıldız, “Bir ‘Merhaba’ ya da ‘Kolay gelsin’ denilmesi bile kıymetli bizim için” diyor.

Şehirler arası yolculuk yaparken ya da aracımızı park ettiğimiz otoparkın girişinde rastlarız daha çok onlara. Yahut bir tiyatro oyunu ya da sinema filmine bilet alırken selamlaşırız. Bir iki dakikayı geçmeyen para alışverişinin ardından belki de bir daha hiç rastlamayacağımız hayatlara “Allah’a ısmarladık” der, gideriz. Kimden mi bahsediyorum? İş hayatlarını, iki metrekarelik kulübelere sığdıran gişe görevlilerinden. Sefer Akyıldız da gişe görevliliğini, kendine meslek seçenlerden. Başkent’in kara yoluyla kente giriş kapısı olan Ankara Şehirlerarası Terminal İşletmesi’ndeki (AŞTİ) otopark gişelerinin görevlilerinden biri kendisi. 

HER GÜN BİNLERCE YENİ YÜZLE SELAMLAŞIYOR

Vardiya sistemiyle çalıştıklarından mesai saatleri iki güne bir değişiyor. “Ya 07.00-16.30 ya da 16.30-07.00 vardiyasında iş başında oluyoruz” diye başlıyor 49 yaşındaki Akyıldız, mesleğini anlatmaya:
“Günde ortalama bin ila bin 500 arası araba giriş, çıkışı oluyor. Yani günde en az bin 500 yeni yüz ile selamlaşıyoruz. Asker sevk dönemleri ile bayramlarda ise bu rakam 3 binlere çıkıyor.”

SIKINTIYA ÇÖZÜM, DERİN BİR NEFES

İki metrekarelik gişesinde hesap işlemlerini yaptığı ve araç giriş-çıkış saatlerini gösteren sistemin açık olduğu bilgisayarı dışında kafasını dağıtabileceği hiçbir şeyi yok. Yemek ve tuvalet gibi kişisel ihtiyaçları için ise yoğun olmayan anları kolluyor. Yedek gişedeki arkadaşıyla paslaşıyor. “Bunun dışında ayrılamıyorum, işimin başındayım” diyor. Sürekli oturduğu için bacaklarını açmak için arada bir ayağa kalkıyor ama en sık yaptığı, başını kulübesinin penceresinden dışarı uzatıp derin bir nefes almak. Mesleğiyle ilgili hikâyesini dinlemeye gittiğim Akyıldız, şunları söyledi:

Yazının Devamını Oku

Şaşmaz’dan dünyaya

Ankaralıların ‘Karlıkçı Halil’ diye tanıdığı Halil Yüksel, Şaşmaz’daki dükkânında klasik hurda otomobillerin fiberglass kalıplarını çıkararak tasarladığı ve ürettiği mobilyaları yurt dışına da ihraç ediyor.

Sanayide geçmiş bir ömür onunkisi. ‘Karlıkçı’ lakabıyla tanınan Halil Yüksel, ilk adımını 10 yaşındayken attı kaportacı dükkânından içeri. Çıraktı henüz ama araba tutkusu, onu işinde en iyisi yaptı. 1970’li, 80’li yıllarda klasik arabalar için yaptığı sac kaporta ve konsol tasarımlarıyla adından kısa sürede söz ettirmeyi başardı. Önce işi öğrendiği Dışkapı’ya, ardından İskitler’e dükkân açtı. Son olarak da bugün 10 çalışanıyla hizmet verdiği Şaşmaz Oto Sanayi’ye taşındı. Karlıkçı Halil yalnızca araba tasarımı yapmıyor; hurda otomobillerin fiberglass kalıplarını çıkarıp mobilya da üretiyor. Bugün onun ‘Oto Sport’ markasıyla Şaşmaz’da tasarlayıp, ürettiği klasik araba görünümlü koltuk, sehpa, masa ve televizyon üniteleri yurt dışına da ihraç ediliyor.

HEM İŞ HEM AŞK

Adını yurt sınırlarını aşan 63 yaşındaki Karlıkçı Halil, “Bu işte sınır yok, yaratıcılıkla alakalı diyor, yarım asrı geride bıraktığı mesleği için ve ekliyor:
“Eskiden Amerikan arabaları vardı. Sacdan kaporta yapıyordum. İsmim de kaportacılık yapmamdan geliyor zaten ama otomobil aşkım olduğu için zamanla aksesuara yöneldim. Artık fiberglass üretiyoruz. Karlık, tampon, spoiler, yani aklına gelebilecek her şeyi yapıyorum. Bu benim için tutku. Hem iş hem aşk.

YAPIMI 15 GÜN SÜRÜYOR

En çok hoşuma giden ise araba kalıplarına yaptığım mobilyalar. Klasik hurda bir arabanın kalıbını çıkarıyoruz, demir karkasları döşüyoruz, sonra boyama ve döşeme oluyor. Son olarak da nikelajı ve firma plakasını takıyoruz. Tek bir mobilyanın yapımı 15 gün sürüyor, emek istiyor. Müşteri ister de kalıbını çıkartırım diye alıp, kenara koyduğum hurda arabalarım da oluyor ama isteyen olmayınca satıyorum.

YILDA 50 ÜRÜN İHRAÇ

Yazının Devamını Oku

Akıl oyunları ayağınıza geldi

Satranç antrenörü ve akıl oyunları eğitmeni Erdem Turan, satranç sınıfına çevirdiği ve ‘Akıl Oyunları Otobüsü’ adını verdiği 93 model yolcu otobüsüyle gezerek, çocuklara satranç oynamayı öğretiyor. Şimdiye kadar iki köy okuluna giden ve çok sayıda etkinliğe katılan Turan, “Telefona, tablete bağımlı hale geldiler. Bunun yerine pratik düşünsün, ön görüleri olsun, 2-3 hamle sonrasını görsünler istedim” diyor.

Erdem Turan, satrancı ulaşabildiği kadar çok çocuğa öğretmeye ‘baba’ olduğunda karar vermiş: “Tablet, telefon zararlı hale gelmeye başladı. Çocuklara satranç ile ulaşıp, bağımlısı oldukları o teknolojik aletlerden biraz uzaklaşsınlar istedim.” İşte, hikâyesi böyle başlamış Erdem Turan’ın.
Satranç oynamayı çok küçük yaşta babasından öğrenmiş. Tabii, o da çocuklarına öğretmiş. 16 yıldır olduğu gibi kreş ve okullarda çocuklara satranç dersi vermeye devam ederken; geçen yıl 1993 model çalışır durumda bir yolcu otobüsü almış. Önce koltukları sökmüş, sonra da taban seviyesini indirip otobüsün içini bir dersliğe çevirmiş. Aracın içini ve dışını da çocukluğundan beri her karesini ve hamlesini öğrendiği satranç tahtası gibi siyah ve beyaz renklere boyamış. Erdem Turan, bir buçuk ayda istediği şekle soktuğu ve ‘Akıl Oyunları Otobüsü’ adını verdiği otobüsüyle yollara çıkmış.

BİLMEYENLERE ULAŞMAYA ÇALIŞIYOR

Kreş ve okullarda verdiği derslerden fırsat buldukça otobüsüyle birlikte sosyal sorumluluk projelerine katılan satranç antrenörü ve akıl oyunları eğitmeni Turan, daha önce satrançla ya da diğer akıl oyunlarıyla hiç tanışmamış çocuklara ulaşmaya çalışıyor. Bazen bir köy okulunun, bazen de bir kreşin bahçesine çekip otobüsünü, çocuklar için açıyor satranç masalarını. Çocukların, hayatları boyunca karşılaşabilecekleri sorunlar karşısında yapabilecekleri sonraki hamleleri satranç sayesinde çeşitlendirebileceklerini belirten Turan, şunları söylüyor:

DİKKAT DAĞINIKLIĞI, ÇAĞIMIZIN VEBASI

Yazının Devamını Oku

Kunduranın şık ustası

Ankara’nın en eski ayakkabıcılarından ‘Protokol Kunduracısı’ lakaplı 67 yıllık ayakkabı ustası Nurettin Cebeci, Ziya Gökalp Caddesi’ndeki 21 metrekarelik dükkânında, hâlâ ilk günkü hevesle çalışıyor. Satış yapmasa da misafiri eksik olmayan Cebeci, “Ben bu dükkânda Türkiye’yi tanıdım” diyor.

Aralarında Bülent Ecevit, Kenan Evren gibi dönemin siyasileri ile Zeki Müren, Adnan Şenses ve Ankara Radyosu ses sanatçılarının da bulunduğu isimlere yaptığı ayakkabılarla ‘Protokol Kunduracısı’ lakabını alan 67 yıllık ayakkabı ustası Nurettin Cebeci, Ziya Gökalp Caddesi’ndeki 21 metrekarelik dükkânında mesleğini icra etmeye devam ediyor. Özellikle Cebeci-Kızılay güzergâhında yürüyenlerin yakından tanıdığı ve her gün önünden geçtiği Bale Kundura’nın sahibi Cebeci, “Ben bu dükkânda Türkiye’yi tanıdım” diye başlıyor yaşam hikâyesini anlatmaya. Artvin’in Gürcistan sınırına yakın bir köyünde geçen çocukluk döneminin ardından, ekonomik sorunlar nedeniyle eğitim hayatına devam edemedi. İstanbul’daki ayakkabı ustası bir akrabasının yanına gitme kararını aldığında meslek hayatına ilk adımını atmış oldu. 

SERİ ÜRETİME GEÇMEDİ BALE ADI MARKA OLDU

12 yaşında İstanbul’da başladığı ayakkabıcılığı, Ankara’ya taşıdı. 1960’lı yıllarda evlerinin de bulunduğu Cebeci’de açtı ilk dükkânını. Birkaç yıl sonra şimdiki yerine taşındı ve kendi soyadını verdi kundura dükkânına. Ama semtin adı da aynı olduğu için marka adını değiştirme ihtiyacı duydu. Tam bu dönemde “Türkiye’de bale ayakkabısı yapılır mı” tartışmaları başlamışken, Londra’dan gelen bir ayakkabının aynısını yaptı. Ancak işleri henüz tam oturmadığı için seri üretime geçme kararından vazgeçti ama isim baki kaldı. 54 yıldır aynı dükkânda, aynı kaliteyle hizmet veren Cebeci, “Bale sanatı, nezaketi anlattığından dükkânın adını bale koyduk” diyor.

AVM’LER ÇOĞALDI, KABUĞUMUZDA KALDIK

“Bale Kundura” adıyla yıllarca üst düzey siyasi ve askeri isimlerle sanatçılara kendi eliyle ayakkabılar yapıp, giydirdi. Ancak fabrikasyon üretimin artması, el işçiliğinin olduğu her alanda olduğu gibi meslek hayatında yarım asrı devirmiş ayakkabı ustasını da dara soktu. Tüm olumsuzluklara rağmen her gün dükkânını, ilk günkü heyecanla açan 80 yaşındaki Cebeci, şöyle özetliyor hayatını:

Yazının Devamını Oku

TOFAŞK

Namıdiğer Hacı Murat. Trafiğe çıkalı tam 48 yıl oldu ve onu hâlâ, tutkunları sayesinde ilk günkü haliyle yollarda görüyoruz. Murat 124 tutkunlarından biri de Ankaralı Ali Demir. Gözü gibi baktığı göl grisi arabası için, “Bu benim için bir tutku” diyor.

Tarih, 12 Şubat 1971. Türkiye’de yabancı lisansla üretilen ilk araba ‘Murat 124’ piyasaya sürüldü. Namıdiğer ‘Hacı Murat’, ilk kez o günlerde trafiğe çıktı ancak bugün hâlâ, ilk günkü görünümüyle yollarda. Yıllara meydan okurcasına aramızda dolaşan klasikleri koruyanlar da, onlara gözleri gibi bakan nostalji tutkunları. ‘Hacı Murat’ tutkunlarından biri de 60 yaşındaki Ankaralı Ali Demir. 40 bine yakın üyesi bulunan Murat 124 Sevdası Kulübü’nün kurucusu da olan Demir, sahibi olduğu 1975 model Murat 124 ile 1978 model Murat 131’e gözü gibi bakıyor. Garajında koruduğu göl grisi rengindeki arabalarının her gün bakımını yapıyor, çalıştırıyor. Yıl içinde de farklı illerde düzenlenen etkinliklere katılarak onları sergileyen Demir, ‘Hacı Murat’ tutkusunu şöyle anlatıyor:

İNSANLARIN İLGİSİNİ ÇEKİYOR

“İlk arabam, 1974 model yeşil renkte Murat 124’tü. Bu araç ise beş yıldır bende. Her şeyi orijinal. Rengi de fabrika çıkış rengi, sadece yeniledik. Murat 131 de bir yıldır bende. Bakımlarını Başkent Sanayi Sitesi’nde yapıyorum. Onları koruyabilmek için, garajı geniş olduğundan şu an oturduğum evi aldım. Bu benim için bir tutku. Seversen, tutkunu oluyorsun. Yeni model arabalarım da var ama ben Hacı Murat ve Serçe’yi kullanırken çok zevk alıyorum. Çünkü trafikte bunlarla seyir halinde olmak insanların ilgisini çekiyor. İnsanlar kornalarıyla ya da selektör yaparak selam veriyorlar. Trafikte görebileceğiniz iyi durumda bin civarında Murat var.”

ARABA TOPLAYACAKLARA TAVSİYE

Murat tutkusunu oğlu ve torununa da aşılayan Demir, “Satar mısın?” sorusuna ise hiç düşünmeden cevap veriyor: “Yok, yok. Maddi anlamda çok zor bir durumda olmayan kimse bu arabadan vazgeçmez. Satmam.”

Yazının Devamını Oku

Dondurucu soğukta sıcacık yuva

Birçoğumuzun, yanlarından geçip giderken görmezden geldiği hayatlar... Birbirinden farklı sebepler yüzünden sokağa düşmüş kimsesizler, soğuk kış günlerinde kendilerine kapısını açan Kimsesizler Oteli’nde kalıyorlar. Yazları parklarda, sokaklarda geçirenler; bu sıcak yuva için, “Burada herkes düşeni, ayağa kaldırmaya çalışıyor. Allah razı olsun” diyor.

Onlar, sokakta görünce göz ucuyla bakıp da hızlı adımlarla yanlarından geçip gittiğimiz kimsesizler. İflas, sağlık sorunları, trafik kazası, ailevi meseleler... Her birinin, sokağa düşme hikâyesi farklı. Parklar, atıl binalar ya da kapalı kamu alanları evleri; çöplerden buldukları ya da başkalarının verdikleri de aşları oluyor. Yaz aylarını, günü kurtararak geçirenler; kış aylarında da Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ile Ankara Valiliği’nin ortaklaşa yürüttüğü proje kapsamında belirlenen otellerde kalıyorlar. Dondurucu soğuklarda dışarıda kalmak yerine, ‘Kimsesizler Oteli’ olarak bilinen bu otellere sığınanlara sıcak oda ve yatak ile üç öğün yemek ve giyecek de veriliyor. Hiçbir ücret alınmadan hava sıcaklıklarının yükseldiği nisan ayı sonuna kadar bu otellerde kalan kimsesizlerin sağlık kontrolleri de yapılıyor. İşte ‘Kimsesizler Oteli’nin misafirlerinden bazıları ve hikâyeleri:

NE BULURSAM ONU YİYORUM

Serdar Çolak. Konuşmayı çok sevmeyen ve iletişime tamamen kapalı olan 58 yaşındaki Çolak’ın, ağzından dökülen birkaç kelime, yaşadığı hayatın zorluğunu anlatmaya yetiyor:
“Kimsem yok. Fırınların önüne yatıyorum. Ne bulursam, onu yiyorum.”

AÇILMASINI, İPLE ÇEKİYORUM

10 yıl önce bir kamu kurumunda memurken, öfke kontrolü problemi yüzünden müdürünü dövdüğü için görevinden olan ve adını vermek istemeyen 51 yaşındaki kimsesiz, “Elimden geldiği kadar çalışmaya çalışıyorum ama yaş ilerlediği için iş vermiyorlar. Kışları, buranın (otel) açılmasını iple çekiyorum. Yazları AŞTİ’de, parklarda, acil servislerde kalıyorum. Benim gibiler için burası, bulunmaz nimet” diyor.

KIŞ ZOR, DIŞARISI BUZ GİBİ

Yazının Devamını Oku

Emektar boyacının okuma aşkı

Ankara Garı’nın, maddi imkânsızlıklar nedeniyle küçük yaşlardan itibaren çalışmak zorunda kalan ve hiç okula gidemeyen emektar ayakkabı boyacısı Salih Yılmaz, 72 yaşında kavuştu ‘okuma-yazma’ aşkına.

Tezgâhı başında, ilkokula yeni başlayan bir çocuk gibi kelimeleri hece hece yazarak ve okuyarak okuma-yazma öğrenen Yılmaz, “Yeniden doğmuş gibiyim” diyor. Ankara Garı’nın emektar ayakkabı boyacısı 73 yaşındaki Salih Yılmaz, okuma-yazma öğrenebilmek için ilkokul öğrencileri gibi ders çalışıyor. Maddi imkânsızlıklar yüzünden bu yaşına kadar eğitim alamayan ve çobanlıktan köy bekçiliğine, çaycılıktan seyyar satıcılığa kadar farklı işler yapan emektar boyacı, 13 senedir ayakkabı boyacılığı yaptığı Gar’daki yerini sınıf gibi kullanıyor. Salı ve perşembe günleri öğleden sonra Mamak Halk Eğitim Merkezi’ndeki okuma-yazma kursuna giden Yılmaz, kalan zamanlarında da ayakkabı boyacılığı yapmaya devam ediyor.




HECE HECE YAZIP, OKUYOR

Yazının Devamını Oku

Görünmez kahramanlar

Onlar, biz uyurken çalışanlar.

Sokak lambasının aydınlattığı sokakları, kışın dondurucu soğukta, yazın da çöpten yükselen pis koku ve sineklere rağmen temizliyorlar. Gece boyu çalışarak bize temiz bir kent hazırlayan çöpçülerden Abdullah Sevil, “Bazılarının bize acıyarak baktığını hissediyorum ama bu işi de birileri yapmak zorunda” diyor. Abdullah Sevil, biz uykudayken çalışanlardan yalnızca biri. Diğer meslektaşları gibi O da, ertesi güne temiz bir kent hazırlamak için her gece sokak sokak dolaşarak evsel atıklarımızı topluyor. Filmlere, şarkılara konu olmuş ‘çöpçülük’ mesleğini 12 yıldır yaz-kış demeden layığıyla yapan Sevil, “Kar da yağsa, çamur da olsa bu işi yapacağımız için buna (hava şartlarına) hazırlıklı giyiniyoruz” diyor. Biri şoför, biri süpürgeci, ikisi de konteyner dökücü toplam dört kişiden oluşan ekipler, her gece 8 saat çalışıyor. Kar yağdığında kendi arabalarımızla girmeye cesaret edemediğimiz dik yokuşlu sokakları temizleyebilmek için insanüstü bir çaba gösteriyorlar. Buzlanmış yollara kamyonlarıyla giriyorlar ve dizlerine kadar yükselene karın içine atlayıp, ite kaka sürükledikleri konteynerlerdeki çöpleri boşaltıyorlar.



HIZ DEĞİL, GÜVENLİK ÖNEMLİ
Her ekibin kendi bölgesi olduğundan mesai saatleri içinde aynı zamanda zamanla da yarışıyorlar. Ancak bu zamanla yarış, riskin önüne geçmiyor elbette. Riskli bölgelerde alamadıkları çöpler için bir raporlama sistemleri olduğunu belirten Sevil, “Bu işte hız değil, güvenlik önemli. Çünkü yaşanabilecek en ufak kaza sakatlanmamıza, hatta ölümümüze sebep olabiliyor. O yüzden araçtan inerken, binerken, şoför arkadaş geri geri gelirken dikkatli oluyoruz” diyerek dikkat çekiyor bu risk faktörüne. Dondurucu soğukta, çöp aracının arkasında demirlere tutunarak yolculuk ederken birbirlerini kolladıklarını söyleyen Sevil, şöyle özetliyor mesleğini:

Yazının Devamını Oku

Türkiye'nin lisanslı en yaşlı atleti

Erdoğan Dulda... Türk sporunun yaşayan efsanelerinden. 91 yıllık ömrüne sayısız ödül sığdıran, Tükiye’nin lisanslı en yaşlı atleti, daha önce 45 kez koştuğu 27 Aralık Büyük Atatürk Koşusu’na tekrar katılabilmek için hazırlıklarını sürdürürken, “Her şeyin başı spor. Atatürk sayesinde 81 yıldır dünyanın her yerinde koşuyorum. Bu hayatı ona borçluyum” diyor.

O, Türkiye’nin lisanslı en yaşlı atleti. Erdoğan Dulda. Tam 81 yıldır aralıksız koşuyor 91 yaşındaki ihtiyar delikanlı. Birçoğumuz bu yıl 83’üncüsü düzenlenecek olan 27 Aralık Büyük Atatürk Koşusu’ndan tanıyoruz ama O, “Yalnızca burada değil, Atatürk sayesinde 81 yıldır dünyanın her yerinde koşuyorum” diye özetliyor Avrupa ve dünya şampiyonaları ile olimpiyat koşuları görmüş kariyerini. Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün cumhuriyetin ilk yıllarında Ankara’da açtığı leyli (yatılı) okullarında ilköğretimini tamamlayan Dulda, atletizm ile de yine Atatürk’ün çocuklar için Taşhan’da (Ulus) yaptırdığı spor alanında tanıştı. Atatürk’ü de 1934 yılında henüz 6 yaşındayken Anafartalar Caddesi’nin altındaki bu spor alanında çocuklarla bir araya geldiği gün gördü. Sporun yanı sıra tiyatroyla ilgilendi ve Devlet İstatistik Enstitüsü’ndeki 32 yıllık memuriyetinde Türkiye’nin farklı illerinde görev aldı. Yani ömrü boyunca hem koştu hem çalıştı.

ATLETİZM SPORUN HEM ANASI HEM BABASI

“Atatürk çocukların boş vakitlerini spor yaparak geçirmelerini isterdi ve ‘Ben sporcunun zeki, çevik ve ahlaklısını severim’ derdi. İşte ben o çocuklardan biriyim. Atatürk vesile oldu spor yapmama” diyen Dulda, “Bu yaşıma geldim, hala koşuyorum. Her şeyin başı spor. Ama atletizm de sporun başı. Hani bir söz vardır ‘Atletizm sporun anası’ diye. Hep söylerim. Hayır efendim; atletizm, sporun hem anası hem babasıdır. Hangi branş olursa olsun insan koşmak mecburiyetindedir. Ben atletizm dışında voleybol, pinpon oynuyorum, yüzüyorum, ata biniyorum ama tüm bunları koşma sayesinde yapıyorum. Ciğerleri taze tutmak, adaleleri geliştirmek, beyni çalıştırmak işin koşmak şart” sözlerini kullanıyor başarılarla dolu spor hayatını anlatırken.

YANINDAN GEÇERKEN ATATÜRK’E DUA EDİYORUM

Atatürk’ün Ankara’ya 27 Aralık 1919’da gelişi anısına her yıl düzenlenen Büyük Atatürk Koşusu’na daha önce 45 defa katılan Dulda, “Bu yıl da katılacak mısın” sorusuna, “Kısmet, çok istiyorum” diyor. Üç gün sonraki koşu için 19 Mayıs Stadyumu Atletizm Sahası’nda hazırlıklarını sürdüren Dulda, Keklikpınarı’ndan başlayıp Anıtkabir’de sona erecek koşuyla ilgili duygularını şöyle ifade ediyor:

Yazının Devamını Oku

Hastaneden sahneye

Sahneye çıktığında bazen ‘deli’, bazen de eli tespihli bir ‘külhanbeyi’. Kulak Burun Boğaz Hastalıkları uzmanı Op. Dr. Tarhun Yosunkaya, öncülüğünü ettiği ve tamamı hastane çalışanlarından oluşan tiyatro topluluğundakilerden yalnızca biri.

Yosunkaya, bu sezon üçüncü kez sahneleyecekleri Handan’ın Kısmeti’ni, ocak ayında işitme engelli vatandaşlara oynayacaklarını söyledi. Lokman Hekim Akay Hastanesi yöneticileri ve doktorları ile aralarında hemşire, tekniker, teknisyen, güvenlik görevlisinin de bulunduğu bir grup, tiyatro tutkularını sahneye taşıdı.



Geçen yıl iş stresini ve mesai yorgunluğunu unutarak ilk oyunlarını sahneleyen sağlık çalışanları, bu sezon da bir Osmanlı komedisi olan Handan’ın Kısmeti oyunuyla seyirci karşısına çıkıyor. Çalışma arkadaşlarını hastane koridorlarından tiyatro sahnelerine taşıma fikrinin mimarı ise Kulak Burun Boğaz Hastalıkları uzmanı Op. Dr. Tarhun Yosunkaya. Yosunkaya, üniversite öğrenciliği yıllarından beri içinde uhde kalan tiyatro oyunculuğundaki yeteneğini, yönetmenlikle de birleştirerek Devlet Tiyatroları sahnesinde sergiliyor. Önlüğünü çıkardıktan sonra giydiği kostümlerle farklı karakterlere bürünen Yosunkaya, geçen yıl sahneledikleri Fermanlı Deli Hazretleri oyunundaki ‘deli’ rolünün ardından Handan’ın Kısmeti oyununda da ağzından argo, elinden tespih eksik olmayan bir ‘külhanbeyi’ni canlandırıyor.


Yazının Devamını Oku