Patlıcana ‘patlıcan’ demek...

Karabağ’da işgalden kurtarılan köyler haberi...

Azeri kadın spiker haberi önce düzgün düzgün sunmaya çalışıyor, sonuna doğru kendini tutamayıp sesi titreyerek ağlamaya başlıyor:
“Bazı torpahlarımız işgaldan azad olundu. Gözünüz aydın olsun.”
Kadın ağlıyor, seyredip ben de ağlıyorum. O anda ne gazeteciyim, ne objektif...
Tarafsız ne demek? İliklerime kadar tarafım. Lise talebesiyken para biriktirip Azerbaycan’a gittiğim günkü kadar taraf. Karabağ krizinin ardından önceki gün bir başka kadın spiker; Ece Üner, bu kez Türkiye’den sunuş yaptı.
Çatışmaların Azerbaycan’ın saldırılarıyla başladığını ve Türkiye’nin bu konuda uyarılması gerektiğini savunan Kim Kardeşyan’ı (Kardashian) yaptığı yorumla ekranda gömdü.
Oyuncu Deniz Çakır, bu yoruma sert biçimde karşı çıktı.
“Bu nasıl avam yakışıksız bir üsluptur. Pes yahu... Bu üslup ile ana haber bülteni sunuyor. İnanılır gibi değil” dedi.
Patlıcana ‘patlıcan’ demek...
Destek verenler, karşı çıkanlar...
Ortalık toz duman.
İşin tuhafı, herkes birbirini vatan hainliğiyle suçluyor.
Duyguyla düşüncenin arasındaki çizginin flulaştığı o özel dönemlerden birini yaşıyoruz. Herkes biraz haklı, herkes biraz haksız.
Hele ki Deniz Çakır’ın bir gece kulübünde yaşadığı lüzumsuz başörtü tartışması, birçok hafızada hâlâ bu kadar taze, hâlâ bu kadar taraflaştırıcı halde dururken.
Deniz Çakır’a bir tavsiye vereyim: Bir süre böyle polemiklerden uzak dur...
Ece Üner’in de dilini eleştirebiliriz, bence de biraz sert konuştu.
Ne düşündürücü değil mi...
Bundan 10 yıl kadar önce Kim Kardeşyan’la bir röportaj yapmıştım.
“Bizim evde patlıcana hâlâ Türkçe ‘patlıcan’ denir” demişti...
Biz binlerce kilometre uzaklıkta bile bu kadar yakın olduğumuz insanlarla nasıl oldu da kendi coğrafyamızda bu kadar uzak düştük? Ne üzücü.
Tek bir bildiğim var...
Azerbaycan meselesiyle ilgili yapılan her gösteri, her etkinlik, her yürüyüş ülkemizdeki Ermeni okullarının, ibadethanelerinin, çoğunlukla yaşadıkları yerlerin bilhassa ama bilhassa uzağında yapılmalı.
Tarihte 6-7 Eylül olayları gibi bazı kötü olaylardan dolayı zaten tavşan uykusu yaşayan bu vatandaşlarımıza hiç de sorumlusu olmadıkları gelişmelerin tedirginliği tekrar tekrar yaşatılmamalı.
Patlıcana ‘patlıcan’ demek...

Törkiş Malefiz

Seda Sayan’ın estetik masasından yaptığı son paylaşımı gördünüz mü?
Patlıcana ‘patlıcan’ demek...

Yüzüne “Fransız askısı” denilen yöntemi uygulatmış.
Bu estetik yüzünden galiba en sonunda herkes birbirine benzeyecek, kimse kimseyi ayırt edemeyecek.
Seda Sayan bile “Malefiz” (Maleficent) filmindeki Angelina Jolie’ye benzedikten sonra... 
- “Merhaba, ben Angelina. Angelina Sayan.”

Hani saatleri
düzenlenecekti?
Dünyanın bütün televizyonlarında bu ve benzeri programlar var ve reyting alıyor. Mesela TLC’de sadece “aldatan hikâyeleri”nin anlatıldığı bir program mevcut. Faydalı bence. Belki evvelce denk gelmiş olsam, daha önceden inandığım bazı yalanlara daha erken uyanırdım.
Ama bu tür yayınların hepsinin saati gece yarısı.
Peki bizim bu programlar niye çocukların görebileceği saatlerde yayımlanıyor?
Hele de uzaktan eğitim nedeniyle evde ve uyanık oldukları saatlerde...

Kurgucu Nusr’et

Haber şu: Etçi Nusret, ABD’deki dükkânında güya twerk dansı yapan bir müşterisini kayda alıyor.
Kadın bir kebapçıda neden bu dansa durmuş, belli değil tabii.
O sırada da hem twerk’çi kadını hem de onu kayda alan Nusret’i kayda alan biri daha var.
Ve yine tam o sırada kadının kocası lokantayı basıyor, kadın kocasını görünce kaçıyor, video orada bitiyor.
Nusret filmciliği yapımcılara, yönetmenlere falan bıraksa da ne bileyim et pişirse, tuz serpse, o sırada da müşteriyi tutuşturmasa...

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Devlet Ayşo’ya sahip çıksa

Aklı biraz gel-git, fenomen olduğundan bile haberi yok. İnternete “Ayşo” diye yazın, şak diye çıkacak karşınıza. Dünya şekeri. Gülmekten ölürsünüz. Bir onun, bir bunun yanında kalıyor. Şu kadıncağız güvenli bir yere yerleştirilemez mi?



Düğünüm var benim anlamıyon mu?” lafıyla fenomen olan Ayşo’yu sosyal medya meraklıları yakından tanıyor.

Sosyal medyadan uzak olanlara hızlı özet: Adına açılmış, bol takipçili onlarca hesap var ama kendisinin fenomen olduğundan haberi yok.

Çiçekçilik yaparak hayatını devam ettiren, sokaklarda yaşayan bir kadıncağız.

Yaşadığı zorluklardan dolayı aklı biraz gel-git.

Ama dünya şekeri.

Kafayı evlenmeyle bozmuş, zaten bu kadar tanınmasının nedeni de

Yazının Devamını Oku

Gına getiren medyatik hareketler

Dejavu gibi, kendinizden şüphe edersiniz. Belirli aralıklarla durup durup aynı şeyleri okuyoruz. Kimilerine “medya maymunu” derler ya, kimi de medyayı maymun gibi parmağında oynatıyor. En kıdemlisinden en masumuna sıralayalım.

◊ Hülya Avşar’ın adası:

Avşar, ara ara basına bu tür gayrimenkul haberleri sızdırmayı seviyor. Sonra bir bakıyorsunuz her yerde “Hülya Avşar Riva’da çiftlik yaptırıyor, inek sağacak”, “Hülya Avşar ada satın aldı” haberleri...

Halbuki ortada fol yok, yumurta yok.

Adı geçen Çiçek Adası’nın hissedarı böyle bir görüşmenin dahi olmadığını açıkladı.

Şöyle bir arşiv tarıyorsunuz meğer aynı ada, “Hülya Avşar alıyor” diye, 2007’de de yazılıp çizilmiş. Fakat medyaya konuşmayı, başlık vermeyi bu kadar seven Avşar, sonra çıkıp “Yok arkadaşlar öyle bir şey” diye düzeltme de yapmıyor. 17 yıldır Çiçek Adası’nda yaşayan ve Robinson Ailesi olarak bilinen çift, taşı gediğine koymuş en sonunda: “Bunları durup durup gündeme gelmek için yapıyor.”  

◊ Nesrin Cavadzade’nin sergisi:

Medyaya başlık vermek, neyin başlık olacağını bilmek konusunda henüz Hülya Avşar’ın eline su bile dökemez. Ama iddialı geliyor, bakarsınız ileride boynuz kulağı geçer. Oyuncu Nesrin Cavadzade’nin terennümü de sosyal medyadan kendisine gönderilen müstehcen fotoğraflar...

Efendim, erkekler hanımefendiye durmadan çıplak fotoğraflarını gönderiyormuş, o da fotoğrafları silmeyip biriktiriyormuş. İfşa etmek için hepsini toplayıp sergi açacakmış... Valla o sergiyi kim gezer bilmiyorum ama Nesrin Hanım bu sapıklardan birini avukatına verip ceza aldırsa belki arkası zaten kesilecek.

Yazının Devamını Oku

Hakkından fazla yiyene de fazla konuşana da tahammül zor

Her gün gazetelerde görüşlerini okuyor, televizyonda tavsiyelerini dinliyoruz. Hürriyet Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Mehmet Ceyhan için ‘pandeminin yüzü’ desek yanlış sayılmaz. İkilemli sorularıma konuk olmaya onu şöyle ikna ettim: “Hocam, şimdi sırası mı diye kızabilirsiniz ama sağlık çalışanlarının da özlemlerinin, sevgilerinin, hasret kaldıkları küçük keyif ve tercihlerinin olduğunu, ezcümle insan olduklarını hatırlamaya ihtiyacımız var...”

◊ Kütüphanenizde hangi ödül önde durur: Cihat Tahsin Gürson birincilik ödülünüz mü TÜBİTAK teşvik ödülünüz mü?

- Hiçbiri. Kütüphaneye ödül koymayı sevmem.

◊ Yangında hangisini kurtarırsınız? Mona Lisa tablosunu mu, koronavirüs aşısını mı?

- Koronavirüs aşısını.

◊ İmkân olsa hangisiyle kahve içmek isterdiniz? Einstein mı Pasteur mü?

- Louis Pasteur’le tanışmak isterdim. Aşı bulunmasına öncülük etmenin, insanlığa hizmet açısından izafiyet teorisinin geliştirilmesinden daha önemli olduğunu düşünüyorum.


Yazının Devamını Oku

Kocasını aldatan kadın polemiği

Kadının birinin kocasını aldattığı ve çocuğun babasının başka biri olduğu canlı yayında ortaya çıktı. Geri kalan 80 milyon taşı kuyudan çıkaramıyoruz, tartışma gündemden düşmüyor. Cuma başladığımız konuya bugün de devam ediyoruz.

Cuma günü, Esra Erol’un programında ortaya çıkan son rezaleti yazdım.
Canlı yayını görmemiştim. Sonradan izledim, hakikaten asap bozucu görüntüler.
Kadının biri, çocuğunun kocasından olmadığı tıbbi raporla ortaya çıkınca pişkin pişkin gülüyordu ekranda. Bu olayla birlikte sadece o kadına değil; programın kendisine karşı da tepkiler yükseldi, devam da ediyor.
İş o insanların özelinden çıktı, genel bir ahlak tartışmasına dönüştü; hatta programın kaldırılmasını isteyenler oldu.
Ben de “Esra Erol olmasa her şey düzelecek mi?” diye sormuş, hangisinin sebep, hangisinin sonuç olduğundan emin olamadığımı; bu konuda sizin ne düşündüğünüzü merak etmiştim.
Ortaya çıkan görüşlerden şöyle birkaç ana başlık beliriyor...

‘Sana ne’ciler...

◊ Sana ne? Sanki sen Esra Erol izleyicisi misin?

Yazının Devamını Oku

Esra Erol olmasa her şey düzelecek mi?

Soru şu: Esra Erol mu, program mı, kanal mı yoksa oraya çıkan insanlar mı ahlaksız? Hangisi sebep, hangisi sonuç? Sanki bu program olmasa, bu olup bitenler yaşanmamış mı olacak? Esra Erol bu ahlaksızlığı sadece yüzümüze vuruyor. Hem de biraz sert bir tokat gibi.

Sosyal medya neredeyse dördüncü kuvvet... Hukukun geç, yetersiz ya da eksik kaldığı düşünülen alanlarda vicdanların adaletini sağlamada inanılmaz bir etkisi var.
Örneği o kadar çok ki. Şule Çet cinayetinden tutun hani şu araba tekmeleyen “baklavacı kardeşlere”...
Heyecan duymamak mümkün değil. Çağımızın en büyük ilerlemelerinden biri.
Ama her ilerleme gibi kendi sorunlarını da beraberinde getiriyor.
Tozu dumanı biraz geçtiğine göre ters köşeden bakarak bir örnek vermek istiyorum: “Esra Erol olayı”.
Bilmeyenlere kısaca hatırlatalım: Esra Erol, “reality show” denilen bir sabah kuşağı programı yapıyor. Programında evli bir kadının çocuğunun kocasından olmadığı ortaya çıktı. Adam canlı yayında yıkıldı, kadınsa neredeyse kahkaha atacaktı.
Hemen herkesin tüylerini diken diken eden bir sahne.

Yazının Devamını Oku

Araba kullanamayan erkekler-2

Yazar Emrah Serbes trafikte hiç tanımadığı üç kişinin canını aldı. Ödeyeceği tazminat belli oldu, infaz yasasından faydalanarak çıkması gerekenden daha erken çıkacak. Kendi başıma geldiğini düşünüyorum. İyiyim ben böyle ya. İnsanın peşini hukuk bıraksa, vicdanı rahat bırakmaz. Ne bu dünyada ne öbüründe...

Daha önce de yazmıştım, resmi olarak araba kullanabiliyorum, ehliyetim var. Ama onu da iki kerede mi, üç kerede mi ne vermişlerdi.

En sonunda sınava giren hocaya şunu dedim:

Beyefendi ehliyetsiz olmak ağırıma gidiyor, sadece onun için alıyorum. Benim bunu kullanacağım yok zaten.

Bu lafın sınavı geçmemde etkisi oldu mu, bilmiyorum.

Ama sözümü tuttum, sonra bir daha hiç direksiyon başına geçmedim.

Geçemem de zaten.

Bana çok karmaşık geliyor.

Nasıl yapabiliyorsunuz anlamıyorum:

Yazının Devamını Oku

Efsaneyle baş başa

Yüksek mimar ama mesleğini yapmadı. Gazetecilik ve sonra sinema eleştirmenliğine yöneldi ve bu alanda Türkiye’nin tartışmasız en saygın ismi. Legion d’Honneur nişanı sahibi. Bugüne kadar 60’a yakın kitap kaleme aldı, şu anda sağlık sorunları nedeniyle sinemaya gidemiyor ama hâlâ 4-5 yeni proje var kafasında. Duayen Atilla Dorsay’ı bu hafta ikilemli sorularda fena sıkıştırdım. Hiçbir soruya itiraz etmeden, politik cevaplara kaçmadan samimiyetle cevap verdi.

◊ Hangisine daha çok gülersiniz: Şener Şen mi, Kemal Sunal mı?
- Kemal Sunal hiç kuşku yok ki bu halkın en gözde komedyeni. Bugün, yarın ve daima! Ama kendi adıma, çok daha az filmde oynamış olsa da her birini bir mücevher gibi işleyerek birer karaktere dönüştüren Şener Şen’i tercih ederim.
◊ Nuri Bilge Ceylan mı, Zeki Demirkubuz mu?
- İkisini de çok severim. Nuri Bilge bir adım önde.
◊ Gelmiş geçmiş en iyi film seçmesinde finale bunlar kalsa... Oyunuz “Casablanca”ya mı olurdu, “Yurttaş Kane”e mi?
- Öyle iki filmi karşı karşıya getirmişsiniz ki... “Yurttaş Kane”, anlatım özellikleriyle sinema sanatına yollar açmış. Öbürüyse en klasik ögeleri kullanarak tüm duygularımızı ayaklandırmış. Yine de “Casablanca” dersem şaşmayın. Çünkü iflah olmaz bir romantiğim!

Yazının Devamını Oku

Sarı yazınız kutlu olsun

Aslında tam bir tarihi yok. Eylül ortası gibi başlıyor, ekim sonuna kadar yolu var. Sadece deniz-kum-güneş değil, kültür ve gastronomi gezileri için de biçilmiş kaftan... Gidemeseniz bile şöyle arkanıza yaslanın, gözlerinizi kapayın, bir 15 dakikacık olsun kendi astral sarı yaz tatilinize ışınlanın.

Bugün Seyahat ilavemizde harika bir “pazar haberi” var.
Melis Yılmaz imzalı yazıda “sarı yaz”ı en güzel değerlendirmek için 10 seyahat uzmanından 10 öneri sıralanmış: Kaleköy, Yedigöller, Cunda...
Gidemeseniz bile okuyup okuyup hayal kurun, içiniz açılacak.
Bilmeyenler için hemen sarı yaz nedir, kısaca anlatalım...
Aslında tam bir tarihi yok. Eylül ortası gibi başladığı varsayılıyor; yerine, coğrafyasına göre ekim sonuna kadar yolu var.
Yazın o bezdirici harareti elini ayağını çekmiş... Hatta akşamları hafif hafif ısırıyor.
Okullar açıldığı için çocuklu aileler şehirlere dönmüş... Etraf size kalmış, sessiz sakin.

Yazının Devamını Oku

Neslican bu polemiği hak etti mi?

1 yıl önce kansere yenik düşen Neslican Tay’ın filmi, daha çekimlere bile başlanmadan çirkin polemiğin konusu oldu. Neslican’ı canlandıracağı söylenen Neslihan Atagül’ün rolü reddettiği ortaya çıktı. Yapımcılar PR yapmakla suçlanıyor.

Kansere karşı verdiği umut dolu mücadelesiyle bütün Türkiye’nin sevgilisi olmuştu Neslican Tay.
Bacağını kaybetmesine rağmen hayat dolu mesajlar veriyor, “Ben bir bacaktan ibaret değilim ki... Çok daha fazlasıyım!” diyerek başka kanser hastalarına ve yakınlarına da umut oluyordu.
Fakat kansere çalım atan, ölüme nanik yapan bütün o hallerine rağmen hastalığı ilerledi ve 1 yıl önce kaybettik Neslican’ı.
İnsanlar öyle sevmiş ki onu, pazar günkü ölüm yıldönümünde sosyal medyanın gündeminden düşmedi.
Çevresine, yaşadığı topluma böyle ilham veren insanlar dünyanın her yerinde popüler kültürün ilgisini çeker.
Nitekim hayatının film olacağı duyuruldu: Demir Kadın Neslican. Neslican’ı da oyuncu Neslihan Atagül canlandıracak denildi.
Sadece isimleri benzeşmiyor.

Yazının Devamını Oku

Severek evlendik saygıyla ayrıldık

Gizem Salkım’ın eşinden ayrıldıktan sonra sarf ettiği dört sihirli kelime. Boşanmayı beceremeyen bir toplumda, şiddet ya da rezillik yaşanmadan yolları ayırmanın formülü gibi.

Yeşim Salkım’ın kızı Gizem Salkım, 3 yıllık eşi Ozan Düzdaş’tan boşandı.
İkisine de geçmiş olsun.
Bunlar zor ve hırpalayıcı kararlar. Her iki taraf için de. Hatta aileleri, yakınları, arkadaşları için bile.
Kim bilir o sürece gelene kadar neler, neler yaşandı aralarında...
Ama bazı ilişkilerin de bir miadı var işte.
O gün geldi mi tükeniyor.
Üstelik o sırada bir gönül artık gitmek isterken, bir gönül hâlâ sevebiliyor.

Yazının Devamını Oku

Dünyanın tüm tiyatrocuları, birleşin!

Bir sabah uyandığımızda, artık şehirlerimizde tiyatro yapacak hiçbir kumpanya, müzik yapacak hiçbir mekân kalmamış olabilir. Aylardır dükkânını açmayan yerler, “perde” demeyen tiyatrolar var. Şimdi el ele verip bu zorlukları aşmaya çalışıyorlar.

Bu pandemi elbet bir gün bitecek. Ömrümüzün sonuna kadar maskelerle yaşamayacağız.
Ya belli bir sürenin sonunda toplumun önemli bir kısmı bağışıklık kazanmış olacak ya da bir aşı bulunacak.
Fakat salgın bittiğinde can ve ekonomik kayıpların dışında, kendimizi çok ciddi bir kültürel hasarla da karşı karşıya bulabiliriz.
Bir sabah uyandığımızda, artık şehirlerimizde tiyatro yapacak hiçbir kumpanya, müzik yapacak hiçbir mekân, eğlenecek hiçbir işletme kalmamış olabilir.
Aylardır dükkânını açmayan yerler, “perde” demeyen tiyatrolar var.
Zaten onlar dese kim gidecek? İnsanlar tedirgin, toplu yapılan etkinliklere katılmak istemiyor. Hele de kapalı alandaysa.
Bazı iyi niyetli girişimler başlatıldı.

Yazının Devamını Oku

Pijama, terlik ve televizyon kullanmam

Birçoğumuz onu gastronomi yazı ve programlarıyla tanıyoruz ama bildiğimizden çok daha ötesi. Öğrencilikten hocalığa: Galatasaray Lisesi, Boğaziçi Üniversitesi, Londra Ekonomi Okulu, Berkeley, Stanford, Princeton üniversiteleri... Fransa’da tamamladığı doktora tezi American Sociological Association tarafından 1990’da senenin en iyi doktora tezi seçildi. Dünya Bankası’nda çalıştı. Ayrıca milyon takipçili bir sosyal medya fenomeni. Gelin, ikilemli sorularımızla bu ilginç adamı biraz daha ayrıntısına tanıyalım: Vedat Milor.

Misafir gittiğiniz bir yerde yemeği beğenmediniz. Tabakta bırakmak mı, çaktırmadan köpeğe vermek mi?

- Ev sahibinin kötü hissetmemesi için çaktırmadan köpeğe verirdim. Herkesin tahminin aksine, ben misafirliğe gittiğim bir yerde yemeği beğenmediğimi kesinlikle söyleyemem. 

Sofrada hangisi çekilmez? Obur mu geveze mi?

- Geveze çekilmez çünkü insanı yorabilir. Obur, insana kendini iyi bile hissettirir.

Sosyal medyada bir anket yaptınız, 500 bin kişi katıldı, memleketi ikiye böldünüz. Siz söyleyin bakalım: Soğanlı menemen mi soğansız menemen mi?

- Çok iyi domates ve biber bulabiliyorsam soğansız. Aksi durumda lezzetini artırmak için soğan cazip geliyor bana.

Yazının Devamını Oku

2-3 milyar kişi 2-3 üç hafta boyunca İstanbul’u izleyecek, dinleyecek, konuşacak

Oldu, oluyor; geldi, geliyor derken nihayet Formula 1, 13-15 Kasım’da resmen yeniden Türkiye’de. Dokuz sene önce ev sahipliğini yitirdiğimiz bu önemli yarışları ülkemize kazandıran isimse bu yarışlar için inşa edilen pist Intercity İstanbul Park’ın patronu Vural Ak. Kendisi de bir yarışçı ve otomobil koleksiyoneri olan işadamı, duyurunun yapılmasının ardından ilk röportajını Hürriyet Pazar’a verdi: “2017’de Formula 1’in yeni sahiplerini Türkiye’ye davet ettim. Cumhurbaşkanı bizi kabul etti. Zaten o günden beri çok yakın görüşüyorduk...”

◊ Sıfırdan başlayacaklar için... Formula 1 nedir ve neden bu kadar önemli?

Değişik spor faaliyetleri arasında en büyüğü olimpiyatlar. Ondan sonra malum, futbol geliyor. Onun da zirvesi Şampiyonlar Ligi ya da Dünya Kupası. Statta 100 bin kişi izliyorsa, televizyon gibi mecralardan da en son bildiğim kadarıyla 1 milyar kişiye kadar çıktı canlı seyredilme oranı. Futboldan aşağı doğru indiğinizde başka hiçbir spor dalı yok bu rakamlara yaklaşan. Tek istisnası Formula 1.

Neden?

Çünkü bugün dünyada en çok izlenen tekil spor faaliyeti. Olimpiyatların küçüğü desek abartmış olmayız. Bernie Eccleston adında zeki bir İngiliz, Formula 1 diye bir marka oluşturdu. Üretici ve yarış takımlarını bir araya getirdi. Ve bu şampiyonayı düzenlemeye başladılar.

Ama başka bir sürü şampiyona var...

Evet ama bunu, tamamını televizyonda canlı yayımlayabilecek bir formatta tasarladılar. Ralli, off road gibi alternatiflerini canlı yayımlayamıyorsun. Ralli de off road da başından sonuna kadar gösteremediğiniz için dünyanın hiçbir yerinde büyük bir olaya dönüşemedi. Ama pist yarışları yüzde 100 gözünüzün önünde ve canlı. Formula 1’i büyüten de bu oldu.

Yani işin sırrı her şeyin gözümüzün önünde olup bitmesi mi?

Ve dünyanın her yerinden her anının aynı anda izlenebilmesi. Bu sene 250 farklı kanaldan 500 milyona yakın şifreli kanal satışı yapıldı. Bir decoder’dan 5 kişi izlese, 2 buçuk milyar kişi bu yarışları izliyor. Bu kadar büyük bir televizyon izleme kapasitesi olunca sponsorlar da daha çok ilgi göstermeye başladı. Böylece çok büyük bir endüstriye dönüştü. Büyük otomotiv firmaları rekabete girdi.

Yazının Devamını Oku

Songül Karlı’yla perhiz-lahana turşusu

Yazın çektiği bikinili pozunu sosyal medyaya koyan türkücü Songül Karlı olay olmuş. Ne oldu, ne zaman oldu; ben kaçırmışım.

Doğum günü vesilesiyle dün bir açıklama yapan Karlı, oğlunun bu durumdan rahatsız olduğunu söylemiş:
“Efe diyor ki anne Allah aşkına yapma, YouTube’a giriyorum hep bir yerlerin konuşuluyor!”


Tamam, buraya kadar perhiz...
Ama konuşması bitmiyor ki Songül Karlı’nın.
Bakın bu da lahana turşusu...

Yazının Devamını Oku

Pandeminin en havalısı

Şehirde yeni açılan bir yer çok uzun zamandır beni böyle heyecanlandırmamıştı. Gördüğümden beri birilerini tutup kolundan “Bak İstanbul’da böyle bir yer var” diye götürmek istiyorum: Karaköy, Sky Bar...


Otelin kendisi de yeni sayılır, JW Marriott İstanbul Bosphorus’un terası... Karaköy’ün o hizadaki en yüksek binası. Sky Bar 10’uncu katta.

Önden ve yandan 270 derece İstanbul manzarası... Şehir dışından, yurtdışından misafiriniz mi geldi? Kenti gezdirmenize gerek yok, buradan parmakla tek tek gösterebilirsiniz. Öyle bir konum, öyle bir açı.

270 derecenin bir ucundan diğerine gördüğü önemli bina ve yerleri sayıyorum: Galata Kulesi, Süleymaniye Camisi, Beyazıt Kulesi, Mısır Çarşısı, Galata Köprüsü, Sultanahmet Camisi, Ayasofya Camisi, Topkapı Sarayı, Kınalıada, Moda, Haydarpaşa Garı, Selimiye Kışlası, Kız Kulesi, Kuleli, Köprü, Ortaköy Camisi, Çırağan, Dolmabahçe Sarayı...

Duayen işletmeci Emre Ergani’nin yeni numarası... Manzarası olmayan tek kör noktayı bar yapmış. Ortada stantlar. Yan tarafta Alman usulü tribün gibi seyir terası ve localar... En önde küçük, şık bir havuz...Sky Bar pazartesileri kapalı. Onun dışında haftanın her günü 18.00-24.00 arası hizmet veriyor. (0212) 806 20 20

NORMALİ 120, SALGIN KAPASİTESİ 70 KİŞİ

Mekân akşam 6’da açılıyor. O saatte gittiğinizde ki gidin, günbatımı mükemmel, hâlâ şezlongda bir-iki otel müşterisi görebilirsiniz.

Şehirde yeni açılan bir yerle ilgili çok uzun zamandır böyle heyecanlanmamıştım. Gördüğümden beri birilerini tutup kolundan, “Bak İstanbul’da böyle bir yer var” diye götürmek istiyorum.

Yazının Devamını Oku

Halil Sezai neresinden tutsanız dökülüyor

Yaşlı bir adamı döverken görüntüleri ortaya çıkan müzisyen Halil Sezai, bir açıklama yaparak güya özür diledi, yaptığının hayvanlık olduğunu bile kabul etti ama olmuyor, kesmiyor, gönüller soğumuyor.

Halil Sezai dövüyor... Öyle tokat, ittirmek falan değil, kasti yaralamaya dönük şekilde yaşlı adamın kafasından tutup yüzüne diz atıyor.
Dışarıdan bakan “Kendini kaybetmiş” diyebilir. 
Hayır, bu olay başlamadan önce, acaba gören var mı diye sokağın sağını solunu kontrol edecek kadar aklı yerinde.
Ama daha korkuncu Halil Sezai tek değil.
Yanında iki kişi daha var.
Yaşlı adam dövülürken seyrediyorlar, araya girip Halil Sezai’yi durdurmuyorlar.
Ne biçim insanlarsınız siz?

Yazının Devamını Oku

Van’a dağ başı mı dediniz? Orada bir durunuz...

Çoğumuzun depremle, yıkık binalarla hatırladığı Van, aslında Doğu’nun şaşırtıcı derece ileri şehirlerinden biridir. Keşke İstanbul’dan “yazıp tutmak” yerine senaristler bir kez olsun gidip görmüş olsalardı.

Show TV’de yayınlanan “Arıza” dizisinde, Yeşim Salkım’ın canlandırdığı Melek Tekinoğlu karakteri, Van kenti için “dağ başı” deyince Vanlılar ayağa kalktı, sosyal medyada kampanya başlattı.

Şehrin güzelliklerini paylaşıp kentlerini tanıtmaya uğraşıyorlar.

Ben dizilerdeki, filmlerdeki replikleri gerçekmiş gibi ciddiye alıp tepki verilmesine karşıyım.

Dizideki karakter ölünce helva dağıtanlar, film setinde Bizans askeri rolündekilere saldıranlar, neler hatırlıyoruz. 

Dizide kötü bir karakter var diye, “Yok (misal olsun diye söylüyorum) kasapları kötü gösteriyorlar, yok (yine misal olsun diye) mefruşatçıları kötü gösteriyorlar” diye dizilere dava açan        meslek grupları olmuştu hatta.

Bana hepsi saçma geliyor.

Katil uşak da olabilir, avukat da, muhasebeci de. Ama Vanlıların bu olayda haklı oldukları bir yan var.

O da bence senaristlerin eksikliği.

Yazının Devamını Oku

Cem Yılmaz sıradan insansa bize başka isim lazım

Eğlenirken eğlendiren bitirim gitti; yerine asık yüzlü, etrafıyla gergin, hatta neredeyse insandan rahatsız olan bir orta yaşlı geldi. Medyasıyla, sosyal medyasıyla, sosyal iklimiyle Türkiye böyle bir yer işte. Ne dersiniz? Yedik mi koca Cem Yılmaz’ı?

AVM’de oğluyla kırtasiye alışverişi yapan Cem Yılmaz çıkışta ayaküstü muhabirlerin sorularını yanıtladı. Bence bu “ayaküstü yanıtlamalar” magazin dünyamızın en tehlikeli yanlarından biri.
Bize bir dönemin “Televole kültürü”yle yerleşti.
Batı’da böyle şeyler pek olmuyor. Ya 40 kere tartarak sosyal medya ya da kurumsal basın toplantılarıyla yapılıyor açıklamalar.
Sanatçı ve medya arasındaki bu “yüz-göz” hâl de genellikle ünlü ya da ünlümsüler tarafından besleniyor.
“Hazır akşam yemeğine gelmişken, haber salın muhabirlere, çıkışta iki sivri cümle edeyim, ertesi günün manşetlerini süsleyeyim” mantığıyla yapılıyor.
Bir kere yer edince, heveslisine de heveslisi olmayana da uzatılmaya başlıyor mikrofonlar.
Cem Yılmaz ikili oynayanlardan.

Yazının Devamını Oku

Küçük lokma yerim büyük söz ederim

Tractor Sazi’yi çalıştırırken Tebriz’de ziyaretine gidecektim, araya pandemi de girince Ulus’taki evinde kısmet oldu söyleşi. Tanıdığım en şahsına münhasır insanlardan biri. Onca büyük başarıya imza atmış bir spor adamından ziyade, duygusal bir filozof gibi. İnanılmaz alçak sesli ve sakin konuşuyor. Bir soruyu cevaplarken duygulanıp gözleri dolabiliyor. İkilemli soruların bu haftaki konuğu her taraftar grubunun sevdiği, “Kahin” lakaplı hoca Mustafa Denizli.

◊ Hangisi daha şiir gibi goldür: 1986 Dünya Kupası’nda Maradona’nın İngiltere’ye attığı ikinci gol mü, Euro 88’de Van Basten’in SSCB’ye attığı gol mü?
- İkisini de izledim, bilirim. Hollanda-Rusya maçının 1988 finaline özel uçakla gitmiştim. İki farklı golden bahsediyorsun. Biri Van Basten’in inanılmaz bir vuruş güzelliği, öbür tarafta da Maradona’nın yarı sahadan alıp İngilizleri ekarte edip, kaleciyi ekarte edip attığı gol... Maradona’nın golü, bu manada tartışma götürmez.
◊ Hangisi daha ‘arıza’ futbolcudur: Eric Cantona mı, Felipe Melo mu?
- İkisi de birbirinin aynı... Felipe Melo’nun yine bir sevimli tarafı vardır. Bunu derken latife ediyorum tabii. İkisi de üst sınıf futbolculardı.
◊ Altay’da oynarken “Büyük Mustafa” diye anılmaya başladınız. Seçme şansınız olsa takımda hangi lakap daha güzel: Büyük mü, küçük mü?
- Büyük olmaktan korkma. Bizde bir laf vardır: Büyük lokma ye, büyük söz etme. Ben onun tam tersini düşünüyorum. Büyük söz ederim, küçük lokma yerim.
◊ Futbolumuzun gelmiş geçmiş en iyi sol ayaklı futbolcularından birisiydiniz. Sizce sol ayak mı, sağ ayak mı?

Yazının Devamını Oku