Paylaş
Vedat Milor da serpme kahvaltı konseptine karşı çıktı: “Tüketici şunu sormakta haklı: Yemeyeceğim ürün için neden ödeme yapayım?”
Olaya ürün başı ödeme açısından bakarsak Vedat Bey haklı. Ama “serpme kahvaltı” sadece böyle açıklanamaz...

Birkaç nedenden:
Birincisi Türk servis sektörü çok hızlı ve gelişmiştir.
Rakipleriyle kıyaslanamayacak kadar. Kendi buluşları vardır.
Mesela turizmdeki “her şey dahil sistem”i gibi...
Bunu dünyaya biz kazandırdık ve en iyi uygulayan ülke de yine biziz. Ama bu demek değil ki ülkemize gelen her turist ille de her şey dahil gelecek.
Alternatifimiz bol, bir sürü seçenek sunuyoruz. Bu da onlardan biri. Zaten turizmdeki başarımız ortada.
Ben aynı şekilde “serpme kahvaltı”nın da bizim sunum zenginliklerimizden ve avantajlarımızdan biri olduğunu düşünüyorum.
Bir kere şaşırtıcı. Kahvaltıyı, kruvasan-kahve ya da mısır gevreği-süt ile geçiren toplumlara göre nasıl zengin bir sabah soframız olduğunu ortaya koyuyor. Üstelik tanıtım açısından da güzel: Çok Instagram’lık bir sunum.
Nasıl Michelin yıldızlı bir restorana gittiğimizde bir tadım menüsü oluyor. Adam sırayla 16 yemek getiriyor, hepsini tadıyoruz. Orada şefe “Ben tadım menüsündeki şunu ve şunu yemeyeceğim, menüden düş, öyle ödeyeceğim” diyemiyoruz...
Bu da böyle.
Japonya’daydı sanırım, geleneksel bir yemeğe götürdüler bizi. Küçücük kâselerde yemekler geliyor, geyşa kılıklı bir hanım onları size servis ediyor.
E şimdi, “Şu kâseyi, bir de bunu çıkar kızım, ziyan olmasın” diyor muyuz...
“Serpme kahvaltı”yı savunanları israf yanlısı gibi göstermeye çalışıyorlar.
Asıl israf, kendi ellerimizle yarattığımız böyle bir sunum zenginliğimizi yine kendi ellerimizle boğmaya çalışmamızdır.
Yapmayın, etmeyin, biz güzel yemek yenilen sofralardan “Bir kuş sütü eksik” diye bahseden bir halkız.
Mekân serpme olmasa bile, verdiğimiz siparişlerle serpmeye yakın sofra kurma eğiliminde oluyoruz. McDonald’s’tan menü alır gibi düşünün.
Daha hesaplıya geliyor.
Gerçi ne kadar karşı çıkılırsa çıkılsın. Halk cebinin hesabını çok iyi bilir. Hemen her Türk kadını, bir masanın pazar ve market maliyetini tek bakışta hesaplayabilir.
Seviyorlar ki bırakmıyorlar.
Bütün serpmeciler tıklım tıklım:
Bırakınız yapsınlar, bırakınız yesinler.
Hata ile kusur arasındaki ince çizgi
Bir magazin sitesinde Sıla Gençoğlu’nun yeni imajının aslında ne kadar da İrem Derici’ye benzediğinin haberi yapılmıştı. Ama benzemesinden doğal bir şey olamaz, çünkü Sıla diye basılan da İrem, İrem diye basılan da İrem...
Her iki fotoğraf da İrem.

İrem Derici de bu durumla dalga geçen bir yorum yapmış habere: “İki fotoğraftaki kadın da full benim yaa...”
Bir de sinkaf koymuş sonuna, umarım yine dava açmazlar.
Ama buna “sempatik tashih” diyelim. Belli ki uykusuz bir editör, işleri yetiştirirken bir hata yapıvermiş. Art niyet yoksa, samimiyetle düzeltilirse sorun yok.
Fakat hata, kendini tekrar etmeye başladığında ona artık hata değil, “kusur” denmeye başlıyor.
Türk Dil Kurumu da benzer bir yanlış yapmış.
Sosyal medya hesabından Nurullah Ataç’ın vefat yıldönümü için bir paylaşım yapmış ama kullanılan fotoğraf Nurullah Ataç değil; Amerikalı-İngiliz şair T. S. Eliot.
Hemen Google’a girip Nurullah Ataç araması yaptırdım. Görsellere tıkladığımda ilk sıralarda T. S. Eliot’un fotoğrafı çıkıyordu.

Sık yapılan bir hatadır. Aramada üstte çıktığı için, kontrol etmezseniz o kişinin fotoğrafı zannedebilirsiniz.
TDK adına bu işi yapan sosyal medya editörü de zannetmiş zaten.
Alıp kullanmış. Dünyanın sonu değil, her yanlış düzeltilebilir.
Burada mesele, düzelmemesi. TDK’nın aynı hatayı üst üste yapması.
Onedio’da denk geldim, daha önceki yıllardan görselleri derlemişler. Aynı hata üçüncü yıldır yapılıp yapılıp 10 gün sonra siliniyormuş.
Ne demiştik yanlışlık ve hata için? Tekrarlanırsa artık kusura dönüşüyor.
Paylaş