NASA’ya giriş kartım var

Dijital sanatların öncülerinden kabul ediliyor; henüz 35 yaşındaki Refik Anadol için “güncel sanatın kelime anlamı” deniyor. Los Angeles’tan San Francisco’ya, Milano’dan Melbourne’e ikonik işleri sergileniyor. New York Times, Forbes, Wired, Harvard Business gibi mecralarda boy boy söyleşileri yayınlanıyor ama ne tuhaf, kendi ülkesinde dünyada bilindiğinden daha az tanınıyor.

◊ Çalışmalarınıza 1982 tarihli “Bıçak Sırtı” (Blade Runner) filminin yön verdiğini söylüyorsunuz. Hikâyesi, yaşadığınız Los Angeles’ta ve tam da günümüzde geçiyordu. Günümüz Los Angeles’ı mı, “Blade Runner”ın Los Angeles’ı mı?
- “Blade”in dünyası tabii. Çünkü çok daha yaratıcı. En azından uçan bir araba var, yeriniz ve yönünüz var. Günümüz Los Angeles’ı çok büyük. Enteresan bir yalnızlık duygusu yaratıyor. Toplu taşıma yok. Bir yerinden bir yerine gitmek bir fikir, sosyalleşmeye kalkmak bir plan demek. Burada İstanbul’da olduğu gibi “birine rastlamak” kavramı yok. Birine rastlamanız için bunu tasarlamış olmanız gerek. 
NASA’ya giriş kartım var
◊ Peki bir Kadıköylü olarak Los Angeles’ta yaşamanın nesi zorluyor: Her yiyeceği bulamamak mı, burada gündüzken orada gece olması mı? 
- Çeşitliliğin her anlamda çok yüksek olduğu bir yer Los Angeles. Dolayısıyla yemek kültürü de çok zengin. Zamanlama konusundaysa evet. Üstelik sadece İstanbul’la yaşamıyorsun bu sorunu. Dünya çapında iş yapıyoruz. Mesela Avustralya-Melbourne’le de saatler farklı. Bazen keşke bir “dünya saati” olsa diyorum.
◊ Sizin için hangisi daha değerli: Walt Disney Konser Salonu’nu tasarlamanız mı, NASA’ya “veri heykeli” hazırlamanız mı?
- NASA. Son 60 yıldır gerçekleşen bütün projelerin yapıldığı 230 numaralı bir binası var. 2 yıldır oranın hatıralarını çalışıyoruz. Arşivlerini kullanıyoruz, uzay araştırmalarına şahitlik ediyoruz. Kurumun en dahi insanlarıyla sohbet edebilmek mükemmel bir motivasyon. Giriş kartım var, NASA çalışanı gibiyim. İstediğim yerine gidebiliyorum. Küçük bir haber de vereyim: Bu çalışmanın bir bölümü baharda İstanbul’a gelecek.
NASA’ya giriş kartım var

MAKİNEYİ
İNSANLAŞTIRMAK
ÖNEMLİ
◊ NASA yanıyor... Hangisini kurtarırsınız? Yapay zekâyı mı, yavru kediyi mi?
- Canlı kedi biricik. Öbürünü tekrar yapabiliriz. Benim için insanı makineleştirmektense makineyi insanlaştırmak önemli.
◊ İşlerinizde rüyalar üzerine kafa yoruyorsunuz. Hatırladıklarınız mı çok, unuttuklarınız mı?
- Hatırladıklarım daha çok. Çocukluğumdan beri çok rüya gören biriyim. Tiyatro gibi, beni çok etkiliyor. Rüyalar muazzam. Bazılarını hiç unutmam.
◊ Kadıköy Anadolu mezunusunuz. Rüyanızda İstanbul’u görünce; Avrupa yakasında mısınız, Asya mı?
- Evet, üniversite için “karşı”ya gittim ben mesela. Öyle deriz. Bana hep Avrupa yakası iş, Asya yakası ev gibi gelmiştir. Böyle temel bir ayrım var. Ama İstanbul’un güzelliği de burada zaten. Doğu-batı, Asya-Avrupa gibi kontrastlar onu gruplamaya yardımcı oluyor.
◊ İlham hangisinde rahat eder: Gece mi, gündüz mü? 
- Gece tabii. Çünkü dünyanın yavaşladığı zamanlar. Neye odaklanmanız gerektiğini seçebiliyorsunuz. Gündüz ilginizi değiştiren çok şey var.
◊ Sanatınızda yapay zekâyla iç içesiniz. İkiniz arasındaki oran zamanla ne yönde evrimleşir: Sizden yana mı, yapay zekâdan yana mı?
- Yaratıcılık konusunda insanın her zaman baskın kalacağına eminim. Bu sadece yapay zekâya neyi ve nasıl öğrettiğinizle alakalı. İnsan her zaman “bilginin küratörü” olacak. Bir makinenin çıkıp “Ben de sanatçı olmak istiyorum” diyeceği günü tahmin edemiyorum. Bilmem... “Buyur, gel yap” derdim herhalde.  
◊ Bir işinizin en çok para verene mi, yoksa daha az ödeyip ama değerini daha çok bilecek bir yere mi gitmesini istersiniz?
- Her ikisi de. Çünkü bazen birileri hem işinize hem iyi değer biçiyor hem de yapılan işin farkında. Mesela böyle büyük finans kuruluşları var. Ama asıl hayalimi “Eriyen Hatıralar” sergimde anladım. Sergiyi görenlerin yaşadıkları duyguları anlatan bir sürü kişisel mesaj geldi. Yani sadece ne biri ne öbürü. Yaptığınız işin aslında birilerine dokunduğunun da ispatını görmelisiniz.  
NASA’ya giriş kartım var

KÜÇÜK
KEYİFLER...
19 yıl Seferihisar’da yazlığımız vardı
◊ Evdeki halinizi hangi üçlü daha iyi tanımlar: Facebook-telefon-Twitter mı, pijama-terlik-televizyon mu?
- Telefon ve sosyal medya.
◊ Hangi üçlü sizinki: Rakı-balık-Ayvalık mı, kebap-şalgam-Adana mı?
- İkisi de çok kıymetli. Amerika’da olunca çok zor birinden birini seçmesi. Ama benimki rakı-balık-Ayvalık.
◊ Bodrum mu, Çeşme mi?
- Çeşme. 19 yıl İzmir-Seferihisar’da yazlığımız vardı. Her yaz giderdik. Seferihisar, Ege, Çeşme... Bambaşka benim için.
◊ Hangisi daha çok haz verir? İyi bir roman mı, iyi bir film mi?
- İyi bir film. Görsel olanın zihindeki izdüşümü çok daha tatmin edici.

POPÜLER ŞEYLER...
Türkan Şoray çocukluğumdan gelen bir hatıra gibi
NASA’ya giriş kartım var

◊ Eski bir hatıranın yâdına hangisi daha güzel eşlik eder? Sezen mi, Ajda mı?
- Sezen Aksu. Büyüme çağımda fon müziği olduğu çok hatıram var.
◊ Cem Yılmaz mı, Ata Demirer mi?
- Cem. Bir bilgiyi bu kadar rahat ve basit sunabilmesi... Hep çok zeki bulmuşumdur. “Av Mevsimi” filminin kamera arkasında tanışmıştık.
Çok etkilenmiştim.
◊ Beren Saat mi, Serenay Sarıkaya mı?
- Beren. Ama niye böyle dedim, bilmiyorum. İkisi de arkadaşım.
◊ Türkan Şoray mı, Filiz Akın mı?
- Türkan Şoray. Çocukluğumdan gelen bir hatıra gibi. Yeşilçam’da saygı duyduğum çok insan var tabii ama Türkan Şoray sadece o dönem yaptıklarıyla değil, sonrasında bıraktığı izle, insan olarak hayata karşı duruşuyla da çok farklı.

ZEKİ İNSANIN GÜNLÜĞÜ...
Instagram ilgi, Twitter bilgi üzerine kurulu

◊ Hatır için çiğ tavuk... Yenir mi, yenmez mi?
- Yenmez. Mantıkla ilerlemek isterim, hatırla değil.
◊ Covid-19 aşısı çıkınca... Hemen olur musunuz, bekler misiniz?
- Keşke nedir, ne değildir diye anlayabilmek için biraz gözlemleyecek zamanım olsaydı. Ama işimden dolayı çok seyahat ediyorum, bir an önce yaptırmaya mecburum. 
◊ Sofrada hangisiyle daha lezzetli tartışılır? Kafka mı, Dostoyevski mi?
- Dostoyevski. Daha çok şey tartışabileceğim için.
◊ İlkinde 24 bin, ikincisinde 288 bin takipçiniz var. Twitter mı, Instagram mı?
- Twitter. Çünkü Instagram ilgi, Twitter bilgi üzerine kurulu. Twitter’da bağlantıda olduğum insanlar, alanında uzman, bilen, eleştiren, geliştiren insanlar.
◊ İmkânınız olsa hangisiyle kahve içmek isterdiniz? Andy Warhol’la mı, Salvador Dali’yle mi?
- Salvador Dali. Çünkü hakkında yeterince bilgi yok.
◊ İmkân olsa hangisini seçerdiniz? Tüm müzik aletlerini çalabilmek mi, bütün sporları yapabilmek mi?
- Bütün müzik aletlerini çalabilmek. En başta da piyano. Annem 5 yaşımdayken piyano öğrenmemi istemiş, bütün hocalar okuma-yazma bilmeden nota öğrenmemin çok zor olacağını söylemiş. En sonunda bir hoca renk ve şekiller üzerinden çalıştırmayı başarmış.
◊ Simsiyah giyinmeyi seviyorsunuz. Nedeni fazla kilolar mı, dışarıya bir mesaj mı?
- 2009’dan beri renkli dünyadan siyah-beyaz dünyaya geçişim devam ediyor. Siyah mükemmel bir renk; çok sevdiğim bir takıntım. Huzur veriyor. Ayrıca çok konforlu. Ne giyeceğinizi düşünmemek size zaman kazandırıyor.

HAYAT BİLGİSİ
Benim işim güzelle... Derdim güzel olanı bulmak

◊ Yılın hangi dönemi daha romantik? İlkbahar/yaz mı, sonbahar/kış mı?
- Sonbahar-kış. Los Angeles’ta hep yaz. Gökyüzü hep mavi. Çok mevsimliliği özlüyorsunuz. “Hava ne zaman kararacak” diye beklediğim oluyor.
◊ Hangisi iç gıcıklar? Göz kırpmak mı, göz kaçırmak mı?
- Göz kaçırmak. İletişim kopukluğu var orada. Bilinçli-bilinçsiz, belki düşünmek için, kaçtığı bir an...
◊ Hangisi avantajlı: Zengin ama çirkin doğmak mı, fakir ama güzel mi?
- Fakir ama güzel. Benim işim güzelle. Derdim güzel olanı bulmak.
◊ Sofrada hangisi çekilmez? Obur mu, geveze mi?
- Ne zor soru... Obur diyemem, çünkü amaç zaten yemek yemek. Geveze bence. Çünkü maksadı aşan bir şey onun yaptığı. Yemek yemeye gelmişiz. Niye bu kadar konuşalım ki?

HİÇ DÜŞÜNMEDEN HIZLI HIZLI...

◊ Deniz-kum-güneş mi, orman-ağaç-temiz hava mı?
- Orman.
◊ Tavla mı, satranç mı?
- Satranç.
◊ Tek başınıza ağlamak mı, birinin omzunda ağlamak mı?
- Tek.
◊ Zaman makinesi icat ettiniz. Nereye giderdiniz: Geçmişe mi, geleceğe mi?
- Gelecek.
◊ Uçakta habire omzunuzda uyuyan biri var... İnce ince ittirir misiniz, hostese mi şikayet edersiniz?
- İttiririm.

 

X

Emre&Burcu bilmecesi

Dışarıdan görünen tablo şu: Zengin, yakışıklı, yetenekli, popüler bir erkek... Ve seksi, güzel, sosyal bir kadın... Her ne olmuşsa olmuş ama taraflar üzerinde helalleşemiyor.

Burcu Çağrı diye biri var. Manken. Mankenliğinden tanımıyor olabilirsiniz, zaten 4 sene önce bırakmış. Ama Emre Altuğ’la ilgili iddialarından duymuşsunuzdur.

4 yıldır aşk yaşadıklarını iddia ediyor.

Durup dururken bir paylaşım yaptı, ortalık karıştı: “Gün geçtikçe çoğaldı bağımız, 4 senede. Seni çok seviyorum.

Ortalık neden karıştı?

Çünkü biz Emre Altuğ’u manken ve oyuncu Çağla Şıkel ile hatırlıyorduk. Evlilikleri 4 yıl sürmüştü ama o aşktan geriye Uzay ve Kuzey adında iki çocukları kalmıştı.

Çağla Şıkel tek cümleyle çıktı işin içinden. “Beni ilgilendiren bir konu değil” dedi; polemiğe hiç girmedi ve geçti, gitti.

Burcu Çağrı ise paylaşımını sildi. Emre Altuğ’la aralarında ne konuşma geçti; neyi, nasıl hallettiler, orasını bilmiyoruz.

Yetmedi, iş derinleşti... Burcu Çağrı bu sefer “

Yazının Devamını Oku

Ertesi günü planlamadan geceyi kapatmam

İçinde varmış diye buna denir... Fransa’da iletişim sosyolojisi eğitimi alırken kendini önce kamera arkasında, sonra kamera önünde buluyor. Öyle de yakışıyor ki yerine, hayranları “bakışını daha çok beğenenler”le “gülüşünü daha çok beğenenler” diye bölünüyor. Ama Hande Doğandemir en çok bakışına güveniyor. Favorisi sırt dekoltesi, göz kaçırılmasını daha dikkat çekici buluyor. Bu kadar net konuşmasına bakmayın, içten içe tuhaf da bir hayat paniği yaşıyor: “Hep bir sonraki an n’apacağımı düşünüyorum.”

◊ Oyuncu-sunucu, sosyolog... İletişim sosyolojisi yaparken kendinizi birden kamera karşısında buluyorsunuz. Merceğin
önü mü, arkası mı?
- Benim için zor bir soru. Şu anda önü... Ama bir gün neden arkası da olmasın tekrar?
◊ Hangisini daha şamata hatırlıyorsunuz: Ankara Tevfik Fikret yılları mı, Erasmus’la gittiğiniz Lille dönemi mi?
- İkisi de inanılmaz güzeldi ama Erasmus’la Fransa dönemi daha eğlenceliydi.
◊ Kütüphane yanıyor, ortaokuldan beri Fransızca konuşan biri olarak hangi seksiyonu kurtarırsınız: Fransız edebiyatı mı, Rus edebiyatı mı?

Yazının Devamını Oku

Nükhet Duru-Ali Kocatepe polemiğinde nerede durmalıyız?

Besteci Ali Kocatepe’nin Nükhet Duru’nun yeni albümü “Hikâyesi Var”da kullandığı üç şarkıya izin vermemesi müzik dünyasının gündeminde. Kendi pozisyonuna göre her kafadan ayrı ses çıkıyor. Kimi yorumcuyu tutuyor, kimi besteciyi. Peki bu olaya biz sade dinleyiciler nasıl bakmalıyız?

Ali Kocatepe haklı:

“Uzun yıllardır emrivaki yaparak bitmiş işlerle karşıma çıkıyor. Şarkılarımla ilgili projelerini önceden paylaşması gerektiğini anlattım. Ama uyarılarımı dikkate almadı.”

Ama Nükhet Hanım, izin almadan da kimsenin şarkısı-bestesi kullanılmaz ki...

Siz belli ki projenin heyecanına kaptırmışsınız kendinizi, gerisini sonra dostlukla, tatlılıkla, işve-cilveyle hallederim diye düşünmüşsünüz.

Evet, hepsinde çok kuvvetlisiniz ama demek papaz her zaman pilav yemiyor.

Demet Akalın haklı:

“Nükhet Duru’nun belgeselini seyrediyorum şu an. Böyle sesler olmasa şarkıları büyük kitleler nasıl duyar bilemedim...”

Evet, şarkıda yorumcu çok önemli, Aynı parçayı bir kişiden çok sevip, bir başkasından itici bulabiliyoruz.

Yazının Devamını Oku

Dizilerde neden pandemi yok?

Şimdi diyeceksiniz ki “İki güzel insanın kaşına gözüne, ağzına burnuna bakmak için seyrediyoruz, onu da maskeyle kapatma...”

İyi bir dizi izleyicisi sayılmam ama zapladıkça dikkatimi çekiyor, dizi senaryolarında ne maske var, ne salgın.

Sanki hayatımıza pandemi diye bir şey hiç uğramamış gibi.

Şimdi diyeceksiniz ki “Zaten hayatımız pandemi, bir de dizide bizi rahat bırak...”

Haklısınız. Ama ille de sıkıcı, üzücü olmak zorunda değil ki.

Şaka maka bir senede epeyce bir “pandemi külliyatı” birikti. Ben Gülse Birsel’den ümitliyim mesela.

Şimdi diyeceksiniz ki “İki güzel insanın kaşına gözüne, ağzına burnuna bakmak için seyrediyoruz, onu da maskeyle kapatma...”

Yahu bütün sahneler maskeli olsun demiyorum ki.

Yazının Devamını Oku

Telefonunu değiştir baby

İnanılır gibi değil... Haftanın en gülümseten haberi! Bu da oldu: Demet Akalın en sonunda bir başka sanatçı meslektaşının telefon marka/modeline karıştı.

Biliyorsunuz, Serenay Sarıkaya bir süredir Maldivler’de.

Masmavi plajlarda atmak ne kelime, fink sektiriyor. Bunları da sosyalden paylaşıyor.

Bence gayet güzel kareler. Zaten Maldivler’le Serenay bir araya gelir de ne kadar kötü olabilir ki?

Ama Demet Akalın fotoğrafların ışık, filtre, pürüzsüzlük/selülit ayarlarını beğenmemiş olacak ki buradan Maldivler’e ulaştırdı mesajını: “Telefonunu değiştir baby”...

“Kıtalararası teasing” mi dersiniz, “Demek benden daha çok kıskandı” mı dersiniz?

Ama “Karışmadığı bir o kalmıştı” diyeceksiniz, o kesin.

Haklısınız.

Ama kendi açısından Demet Akalın da haklı değil mi?

Yazının Devamını Oku

Gülmekle ağlamak arasında fark yok

İşte size bol “ama”lı bir ünlü: Yakışıklı ama ilişkilerde kendini başarısız buluyor. Her hayvanı seviyor ama hep köpeği olmuş. Her şeyi geceden planlıyor ama gamsızlara hayran. Tek başına da başkasının omuzunda da çok ağlamış ama... “İstersen senin omuzunda da ağlarım” diyor. İkilemli soruların bu haftaki konuğu sahnenin ve ekranın sevilen yüzlerinden Serkan Altunorak.

◊ Hangisinden daha komik hatıralar var: Hacettepe Tiyatro mu Mimar Sinan mı?

- Hacettepe konservatuvar dönemlerimin bende yeri hep ayrıdır. 90’lar, Ankara, hayat bambaşka akıyordu şimdi dönüp bakınca o günleri gerçekten çok özlüyorum. Bugünlerle kıyaslayınca “Uzayda yaşıyormuşuz, haberimiz yokmuş” diyorum.

◊ Hayatınız bir film olsa kim yönetirdi: Ferhan Özpetek mi Wachowski kardeşler mi?

- Ferzan Özpetek beraber çalışma fırsatı yakaladığım çok sevdiğim ve değer verdiğim bir yönetmen. Onun bakış açısından kendi hayatımı izlemek çok zevkli olurdu. COVID-19 sonrası da Wachowski kardeşlerin ilgisini çekebilir. İkisine de hayır demem (gülüyor)...

◊ İmkânınız olsa hangisiyle kahve içmek isterdiniz? Muhsin Ertuğrul mu Afife Jale mi?

- Afife Jale.

◊ İlkinde 48 bin, ikincisinde 266 bin takipçiniz var. Twitter mı Instagram mı?

Yazının Devamını Oku

Bergüzar Korel’den “sözün bittiği yer”

Ünlü oyuncunun paylaştıkları, sanal zorbalığın nereye vardığına dair çığlık şeklini almış bir manifesto gibi. Kendisi gibi iletişimi kapatmak çare mi? Başka ne yapılabilir kimse bilmiyor.

“Birçok kişi yorum ve DM’lerim kapalı olduğu için eleştiride bulunuyor. Çünkü artık kötü sözün de, onu söyleyen kişinin de vahşi bir şekilde bana dokunmasını istemiyorum. Daha doğrusu o kişinin bana dokunduğunu sanmasına izin vermiyorum.”
Aslında Korel’in yaptığı tespit çok önemli:
Çünkü evinizin kapısı kilitli olsa bile kendinizi koruyamıyorsunuz. Saldırı size mülkiyet hakkını bile çiğneyerek ekranınızdan geliyor. Sanki dışarıda bağırıyor ama internette erişmek isteyen herkes görüyor sarf edilen o sözleri.
“Artık sadece içimden geleni, gözümün gördüğünü korkmadan, otosansür uygulamadan paylaşmak istiyorum. Söylenen her şeyi ciddiye alıp o insanı kazanmaya çalışmayı da bıraktım.”
Sosyal medya okuryazarlığı çok önemli. Ama işin diğer ucunda hassasiyetin de sonu yok. Kılık kıyafete kadar...
Söylenen her şeye çok ehemmiyet verdiğinizde olay ister istemez otosansür hali almaya başlıyor.
“İkinci yavruma hamileyken DM kutuma düşen bir mesaj: ‘Pi.in ve senin gebermen için her gün dua ediyorum.’ Başaracak gücüm yok artık. Bir yerlerde sanal zorbalığa uğrayan özellikle yaşı küçük kardeşlerim bu yazdıklarımı okuyorsa; bunun bir suç olduğunu bilin ve ailenizle paylaşın. Sessiz kalmayın!”

Yazının Devamını Oku

Bir tek manzara aynı kalmış

Türkiye’ye geldiklerinde ABD başkanlarının bile önünde poz vermek için seçtikleri manzaraya bakıyorum. Ortaköy’ün eski halinden tek tanıdık görüntü... Sabaha kadar asla bitmeyen trafik, lüks arabalar, her birinden yükselen müzik sesleri, inip yürümeye karar vermiş havalı tipler, mekânların kapısındaki kalabalıklar... Bugün hangisi, neredeydi hatırlaması güç.

Radisson Blu otelinin önündeki ışıklarda iniyorum araçtan. Ortaköy-Kuruçeşme istikametinde sürekli trafik yaratan ışıklarda yığılma yok, hatta boş.

Pandemi yetmezmiş gibi şehir son yılların en yoğun kar yağışını almış...

Bundan 30 sene önce, 90’ların başında bu ışıklara çok yakın bir yerde Flatline adlı gece kulübü vardı. Ağırlıkla kolej çocukları giderdi eğlenmeye, İstanbul’un en marjinal mekânlarından biriydi. Mad Madame gibi gruplar çıkardı. Kaan Tangöze ve arkadaşları gecelikle falan sahne alırdı. Şimdi ya şu dürümcü ya da parfümeri olan yerdeydi diye hatırlıyorum.

Hemen sağa sapınca bu kez Sis Bar’ın uğultusu karşılardı sizi. Özlem Tekin’li, Şebnem Ferah’lı Volvox grubu sahneye çıkardı. Müzik tarzları ve kitleleri birbirine bu kadar yakın olmasına rağmen neden iki mekânın müşterileri arasında o kadar sık kavga çıkardı, anlamak mümkün değil.

Hesaplamaya çalışıyorum, Hikmet Aksesuvar’ın yerinde falandı herhalde. Belki de şimdiki Oasis Bar’ın... ‘Şimdiki’ dediğime bakmayın, Oasis de bir yıldır kapalı.

Oasis’in yanında Arapça bir tabela... Neyse ki tam altında Türkçesi de yazıyor: Lazerle yazı yazıp resim yapabiliyorlarmış.

Karşısındaki PTT’nin sokağı, yani Sağlık Sokak’tan girerseniz solda Ortaköy Oteli’nin yakışıklı kafe, bar ve restoranı var. Çaprazı Laika Tiki Bar ve onun karşısı bir zamanların meşhur Ceneviz Kahvesi. Şehrin üçüncü nesil kahve macerası bu ince-uzun daracık kahvede başladı desek yalan olmaz.

Yazının Devamını Oku

Deniz Çakır’a nasıl karavan bulsak?

Türkiye’deki karavan kıtlığı sete de yansımış, karavan kapmaca oynanıyormuş. Bu sorun nasıl çözülür diye düşündüm. E belli ki yine camia içinden. Karavanı olan ünlüler kimlerdi?

Deniz Çakır yeni projesinin setinde kendine ayrılan karavanı küçük bulunca diğer iki rol arkadaşı Serkay Tütüncü ve İlayda Alişan’ın karavanına geçmiş/yerleşmiş/çökmüş.

Yapım ekibi de çıkaramıyormuş. Diğer iki oyuncu daha küçük olan karavana sığmaya çalışıyormuş.

Çünkü pandemi nedeniyle karavan kıtlığı yaşanıyormuş.

Bu çok lezzetli set kulisini Sinem Vural’dan okuduk dün.

Bu sorun nasıl çözülür diye düşündüm.

E belli ki yine camia içinden.

Şevval Sam

Yazının Devamını Oku

Aferin Işın, bir sen eksiktin!

Dünyanın medeni bir ülkesinde oryantal yapan sunucunun başına bu gelmez, işinden olmazdı. Herkes gülüp geçerdi. Hande Sarıoğlu kendi deyişinle biz erkeklerinin yarattığı “siyah”a hoş geldin. Merak etme; sana dünyayı dar eden o siyahlığın içinde kendimiz de varız. Bu arada Işın Karaca... Cuk oturdun, istersen baş köşeye geç.

Bayılırım dansöze, hele güzel dans edene.

Allah biliyor da vermiyor: İmkânım olsa salonun bir köşesini pist yaparım, uyuyayım, uyanayım, 7x24 oynasınlar orada. 

8+8+8 vardiyalı. Hepsi sigortalı...

Oryantal yaparken videosunu paylaşıp işinden olan spor spikeri Hande Sarıoğlu için çok üzüldüm bu yüzden. Sanatına saygımdan değil.

Videosunu izlediniz mi? Bence kötü dans ediyor. Tam yapacakken işi hafife alır bir havası var, Ahmet Hakan’ın dediği gibi, danstan ziyade “şebermeye” giriyor.

Üzüntüm hayat tarzına saygımdan.

Ne olacak yani: Kimi Gangnam dansı yapar, kimi oryantal, kimi rap...

İsteyen de koyar paylaşır, oyuncu Fırat Çelik’in yeğeniyle yaptığı disko şovlar karantinanın en karanlık günlerinde hepimizi mest etmedi mi?

Yazının Devamını Oku

En zor 14 Şubat geçmiş olsun

Kimse çaktırmıyor ama en zor Sevgililer Günü’nden birini yaşamışız. Karantinayı ilişkisi için avantaja çevirenler de var elbette ama çoğunluk ya ayrı düşmekten ya da çok dip dibe olmaktan şikâyetçi. Özel alan yetersizliği gibi sebeplerden 40 yıllık evlilikler bile çatırdamaya başlamış.

Nişantaşı’nda kameralara yakalanan Aleyna Tilki, “Sevgililer Günü’nü nasıl geçireceksiniz?” sorusuna “Ben ve ben olacağız” diye cevap verdi. N’apsın kızcağız? Sevgili bu, sorulunca cebinden çıkarıp gösteremezsin ki. Yoksa yok işte...
Bir Sevgililer Günü’nü daha atlattık, kurtulduk. İlişkisi olanlar, birini bulmuş olmanın verdiği “haklı bencillik”le sevgilisini ve mutluluğunu sergiledi, biz de elimizde telefon, kaydır kaydır seyrettik.
Yetmiyormuş gibi ideal çift seçmeleri yapıldı, Burak Özçivit-Fahriye Evcen’cilerle Kaan Yıldırım-Hadise’ciler ikiye bölünüp birbirine girdi. Elimde istatistik yok ama bu tür şeylerle uğraşanların çoğu da sevgilisi olmayanlardı bence.
Aynı gün Hürriyet Pazar’da Melis Çalapkulu’nun çok ilginç bir araştırması yer aldı.
Çalapkulu, çiftler ve uzmanlarla konuşarak “Pandemi ilişkilerimizi nasıl etkiledi?” sorusunun peşine düşmüş.
Kimse çaktırmıyor ama en zor 14 Şubat’lardan birini yaşamışız.
Karantinayı ilişkisi için avantaja çevirenler de var elbette ama çoğunluk ya ayrı düşmekten ya da çok dip dibe olmaktan şikâyetçi.

Yazının Devamını Oku

Çirkinlik insanı geliştirir

Leman Kültür’deki stand up gösterilerinin namı kulaktan kulağa yayılırken “1 Erkek 1 Kadın” dizisinin senaristi olduğunu öğrendik. Ama asıl patlamasını YouTube’daki “Konuşanlar” adlı talk show’uyla yaptı; pandemi günlerinin neşesi oldu; “yeni Cem Yılmaz” olarak anılmaya başladı. Şimdi yoluna Exxen platformunda devam ediyor. İkilemli soruların bu haftaki konuğu sevilen komedyen Hasan Can Kaya.

◊ Sahne almak mı senaryo yazmak mı?
- Dönem dönem değişiyor... Ne yazdığıma veya ne sahnelediğime bağlı. Ama genel olarak sahne almak.
◊ Canlı seyirci mi canlı yayın mı?
- Kesinlikle canlı seyirci! Direkt performans testi...
◊ Evdeki haliniz: YouTube-Instagram-telefon mu, pijama-terlik-televizyon mu?
- Pijama-terlik-bilgisayar. Çünkü evde durduğum bütün vaktim senaryo yazarak geçiyor neredeyse.
◊ İstanbul’un... Anadolu yakası mı Avrupa yakası mı?

Yazının Devamını Oku

Emina Jahovic’in ne acelesi varmış anlamadım

Emina Jahovic, nafaka alamadığı eski eşi Mustafa Sandal’ın evine ve ofisine haciz yollamış. Hesaplarına da tedbir koydurmuş. Tabii ki hukuki hakkı. Hele de söz konusu olan “çocukların nafakası” gibi hassas bir meseleyse... Ama içinde bulunduğumuz salgın koşullarında iki ay nedir ki? İki yetişkin insan kafa kafaya verip bu meseleyi çözememişler mi?

10 yıllık evliliklerini iki yıl önce bitirmiş ama “dostça” ayrılmışlardı.

Bu ayrılık sonucunda Jahovic’e ülkesi Sırbistan’da bir ev alınmış, kendisine ve oğullarına da 25 bin lira nafaka bağlanmıştı.

“Düzgün boşanabilen” nadir çiftlerdendiler.

Jahovic eski eşi için “Ben evliliğimde kötü bir tecrübe yaşamadım, sadece ayrıldım” diyordu.

Üstelik işleri de iyi gidiyordu. Daha yeni, “Yaemina Beauty” adında bir kozmetik markası çıkarmıştı Sırp şarkıcı.

Ama Mustafa Sandal cephesinde her şey o kadar parlak yürümüyordu.

Müziğe uzun süre uzak kalmıştı. Tam Zeynep Bastık’la yaptığı “Mod” düeti falan derken işler açılacaktı...

Herkes gibi onun da omzuna pandemi çöktü. Konserler iptal, mekânlar kapalı derken müzisyenler en olumsuz etkilenen gruplardan biri.

Yazının Devamını Oku

Tünel’e doğru birkaç insan göreceksin; şaşırma...

Onlarca kafe, bar, sahne, meyhane... 10 sene öncesi daha iyiydi ama daha geçen yıla kadar hâlâ kent nabzının attığı, müziğin kahkahaya karıştığı canlı bir bölgeydi Asmalımescit ve onun birbirini kesen dört-beş sokağı. Semtin pandemideki ve hafızalarımızdaki halleri arasında hızlı bir tura var mısınız?

Arabadan Şişhane’deki The Marmara Oteli’nin önünde iniyorum. Günün ve gecenin her saati bir tıkanıklık olan bu küçük meydan bomboş. Eskiden sağ tarafta Pera Taksi’nin sıra sıra arabaları dizilmiş olurdu. Şimdi altı-yedi araç ya var ya yok. 

Fakat taksi parkının hemen yanındaki Pera Palas her zamanki gibi ışıl ışıl. Zaten işgal günlerinde bile sönmemişti ışıkları...

Niyetim, Oteller Sokak’tan Asmalımescit Caddesi’ne bağlanmak. Solda, Balyoz Sokak’ın bir köşesinde Art On İstanbul sanat galerisi var. O da Pera Palas gibi ışıl ışıl ama meydan gibi bomboş. Karşısı The Junction Pub. Otel içinde olduğu için açık. Masalarda tek tük turistler...

Oteller Sokak’taki börekçi-tostçu-pideci faal. Eksik olan, sokağın bitimindeki Ece Bar ve hemen karşısındaki Koridor kulüpten gelen neşeli uğultu. Koridor’un kaldırımındaki smirting’çilerin kahkahaları, karşısındaki Ece’nin masalarından yükselen müdavim kahkahalarına karışırdı. Şimdi sanki hiç açılmamışlar, hiç var olmamışlar, o sohbetler, o geceler hiç yaşanmamış gibi. Zurna-darbuka çalıp para isteyen Romanlardan da eser yok.

Kıyamet filmi gibi

Koridor’un kapısında bir afiş... Bir ucu kopmuş, rüzgârda sallanıyor. Aslında bir bilgilendirme broşürü: ‘Virüs Riskine Karşı 14 Kural’. Kıyamet filmlerinde eski bir gazete uçuşur, manşeti ‘Zombi İstilası’ falan olur ya... Onun gibi.

Yazının Devamını Oku

Hande Erçel gülüp geçmeli

Hande Erçel fotoğrafını paylaşıp altına “bazlama surat” yazan sosyal medya fenomeni Lütfü Alp Kılınç’a açtığı ilk davayı kazandı. Manevi tazminat davası 25 Şubat’ta.

Mahkeme “bazlama” benzetmesini hakaret olarak kabul etti.

Hande Erçel’in bu işin böyle hukuki olarak peşine düşmesinin en başından beri yanlış olduğunu düşünüyorum.

Çünkü “bazlama” lafından bu kadar rahatsızsa bile davalarla konuyu gündemde tutuyor, her seferinde tekrar yazılıp çizilmesine neden oluyor.

Baksanıza ben bile şu son yazıda üç kere “bazlama” demişim.

İkincisi ve daha önemlisi, biraz nasıl desem... Dışarıdan özgüven eksikliği gibi görünüyor.

Sen ekranların tescilli güzelisin. Adın, Türkiye’nin en yakışıklı jönlerinden biriyle anılıyor. Markaların yüzü oluyorsun...

Böyle bir şeye bu kadar takılıp kalmak yerine gülüp geçebilir, hatta yüzyılımızın iletişim kurallarına daha uygun şekilde, durumla dalga bile geçebilirdin.

Ben olsam #bazlama1, #bazlama2 diye en güzel fotoğraflarımı koyduğum bir seri bile yapabilirdim.

Yazının Devamını Oku

Et sevenle sevmeyenin veganlığı bir mi?

Keşke veganlık bamya, pırasa, karnabahar yemeyerek olsaydı mesela. Bekara boşanmak kolay, en başa beni yazın derdim. Ama biz etoburlar, et yemedikçe doyduğunu hissetmeyenler için mesele iki misli çetrefil.

Zülal Kalkandelen Cumhuriyet’teki köşesinde geçen hafta yazdığım vegan kasap yazıma değinmiş; “Vegan kasap, vegan döner, vegan sucuk demeye ne gerek var, veganlar neden etobur terminolojisini yeniden üretiyor?” diye sorduğum bazı soruları “kafa karışıklığı” olarak nitelendirmiş.

Olabilir, bu konuda kafamız çok karışık, kimse kusura bakmasın ama bir süre de öyle olmaya devam edecek.

Çünkü veganlık biz etoburların önüne baş etmemiz gereken ciddi hayat duruşu sorgulaması getiriyor.

Hele de doğaya saygılı ve hayvansever bireylersek...

Hem kuzuyu seveceksin hem pirzolasını...

Olacak iş mi?

Hem Yulin’de köpek yeme festivali düzenliyorlar diye Çinlilere kızacaksın hem kendin her hafta sonu mangal yapacaksın... İnsanın kendine izah etmesi zor.

Hem “

Yazının Devamını Oku

Omurilik elmacığı

Bak bunları tıp fakültelerinde falan okutmazlar, iyi dinle. Soğan, beynin sol lobunda yer alır, içinde bir de cücüğü vardır. Bu cücük erkeklerde daha küçük olduğu için “erkekler ağlamaz”. Elmacık ise kendini koruma içgüdüsünden sorumlu.

"Kim Milyoner Olmak İster” yarışmasında programa joker olarak bağlanan bir doktorun omurilik soğanıyla ilgili basit soruyu bilememesi üzerine başlayan tartışma devam ediyor.

Neden tartışma?

Çünkü mesela Ahmet dün, Atatürk’ün “Beni Türk hekimlerine emanet ediniz” sözüne gönderme yaparak, “Gel de kendini emanet et” diye yazdı.

Buna mukabil karşı blokta doktora yüklenilmemesi gerektiğini, bu tür “halk terimlerinin” tıp eğitiminde yeri olmadığını savunan meslektaşları var.

Konu bu kadar dallanıp budaklanınca genel halk sağlığı açısından bazı “ilmi” verileri açıklamak, kitleleri “aydınlatmak” tıbbi bir zorunluluk oldu.

Arkadaşlar kafamızın içinde hem soğan hem de sarımsak var.

İkisi de mevcut.

Soğan, duygularımızdan sorumlu.

Yazının Devamını Oku

Burcumun oburluğundan şikayetçiyim! Hep beş kilo fazlam var

Sosyal medyada onu yüzbinler takip ediyor; yapacakları işlerde, alacakları kararlarda tavsiyelerine kulak veriyor. Bütün bu mesajları derli toplu olarak da hafta sonları Hürriyet okurlarıyla paylaşıyor. Astrolog Dinçer Güner’i bu kez biz “danışan koltuğu”na oturttuk, ikilemli sorularla kendi kendisini analiz ettirdik.

◊ Bir astrolog için en merak ettiğim sorudan başlayayım: Zaman makinesi icat ettiniz nereye giderdiniz: Geçmişe mi, geleceğe mi?

- Vallahi yaptığım iş icabı sürekli geçmişle gelecek arasında mekik dokuyorum zaten. Geçmişte meydana gelmiş olaylardan istatistiki veri yaratıp gelecekte ne olacağını tahmin etmeye çalıştığım için enteresan bir soru oldu. Ama bu soruya gelecek cevabını veririm zira uzaya yolculuğu çok merak ediyorum.

◊ Hayatınız bir film olsa: “Nostradamus” mu olurdu “Geleceğe Dönüş” mü?

- Nostradamus’u “Geleceğe Dönüş”te oynatsak olmaz mı?

◊ Müzede görevlisiniz, yangında ilk hangisini kurtarırsınız: Mısır astrolojisi mi Fransız edebiyatı rafını mı?

Yazının Devamını Oku

Burcu Biricik’in yaptığı 4 faul

Cihangir’deki bir mekanda arkadaşlarıyla bir araya gelen oyuncu Burcu Biricik “Hepimiz test yaptırdık, negatif olduğu için gönül rahatlığıyla buluştuk” dedi. Ne masum bir cümle, değil mi? Ama öyle değil.

CİHANGİR MEKANLARI
Herkes orada görüntüleniyor, “birkaç saat sonra mekandan ayrıldı” bilgisiyle veriliyor. Herkese yasak varken müşteri ağırlayabilen bu yerler nereleri? İsim zikredip hedef göstermek yanlış. Ama kabaca sistem şöyle işliyor: Paket servis serbest. Mekana güya sipariş vermek için gidiyorsunuz, paketiniz hazırlanana kadar “bekliyor” görünüyorsunuz. Hani eski normalde kebabınız hazırlanırken size çay-kahve ikram edilirdi. Yahut beklerken önünüze küçük ikramlar koyarlardı... O kontenjandan görünüyorsunuz. Soran olursa: “Oturmalı müşteri değilim, paket yaptırmaya geldim, o sırada önüme ikramlar koydular...”Biz de çok sıkıldık salgın önlemlerinden ama böyle şey olmaz. Madem eşitlik var, o zaman pandemide de eşitlik, önlemde de eşitlik!
NEGATİF TESTLER
“Testlerimiz negatif çıkınca gönül rahatlığıyla buluştuk” diyor ya Burcu Biricik.. Afiyetinin yerinde olmasına çok sevindim ama bir şeyi yanlış anlamış: Bizim derdimiz onun ve arkadaşlarının sağlığı değil ki. Zaten Şeyma Subaşı’nın, Şevval Şahin’in yalı partilerinde de kendileri için korkmamıştık. Bize ne? İsteyen kendini korur, isteyen korona olur. Sadece kurallara uyulmaması yüzünden biz uyanların da karantina süresi uzuyor, önlemler sertleşiyor.

AŞI OLANLAR İPLERİ KOPARACAK MI?
Testi negatif çıkan Burcu Biricik gibi, aşı olup kendini sağlama alanlar da kuralları çiğnemeye böyle kalkmaz inşallah. Çünkü kendileri için risk oluşturmasa bile taşıyıcılıklarının devam edip etmediği hâlâ belli değil. Mesela ben: Nedense en başından beri koronayı ayakta atlatanlardan olacağıma inanıyorum. Cahil cesareti işte... Ama yine de aylarca evlerine kapatılan 65 üstü yaşlıları düşününce çok utanıyorum, önlemleri harfiyen yerine getiriyorum. Çünkü o yaşlılardan bizim evde de iki tane var.

NE FARK EDER Kİ?

Yazının Devamını Oku