Ağırlanmayı özledim

Pandemide eksikliğini en çok çektiğim şey ne harika tabaklar, ne güzel manzaralar, ne şu ne bu... Farkında olmadan çok alışık olduğumuz “ağırlanma” kültürü. Restoranların birçoğunun paket servisi var, alıyorum da... Ama mesele sadece o porsiyon değil ki. Ben gördüğüm muameleyi çok özledim; Türk tipi ağırlamanın dayanılmaz hafifliğini.

Robert de Niro ünlü restoranı Nobu’yu İstanbul’da açacakmış mayıs ortasında. Neyse ki Bodrum’dan tecrübeliler.

Çünkü dünyaca ünlü ne yeme-içme markaları, restoran zincirleri geldi Türkiye’ye. Birçoğu tutunamayıp bir sezonun sonunda kapatıp gitti. Kavrayamadıkları şey şuydu bence: Bizde restorana, kafeye gitmek sadece yemek yemek, karnını doyurmak değildir. Aynı şekilde servis de sadece servis değildir.

Bizde servis, aynı zamanda hizmet almaktır, hoş tutulmaktır, iyi hissettirilmek, hatta şımartılmaktır.

Eğer o adama/kadına alıştığı şekilde ismiyle hitap edemezsen bitti o iş. İlle de lüks yerleri düşünmeyin.

Daha mütevazı yerlerde de durum aynı. Orada da insan tanınsın, hali vakti sorulsun, özel bir tercihi varsa, bilinsin, hatırlansın istiyor.

Türk erkeğine flört ettiği birinin yanında sipariş alırken “Her zamankinden mi olsun efendim?” cümlesinin kurulması, önüne koyacağınız her yemekten daha lezzetli, her aperatiften daha iştah açıcı, emin olun.

Bunda yadırganacak bir şey de yok. Filmlerde görüyoruz ya, Batı’da insanlar bara gidiyor, barmene eşiyle sorunlarından patronuyla meselelerine kadar her şeyini anlatıyor...

Yani aslında barmene bir nevi terapist muamelesi yapıyor. Bunu da öyle düşünün. Masaja, rahatlamaya gider gibi gidiyoruz mekâna.

Garsonu, şefi, komiyi de uzun zaman sonra evine gittiğimiz ve bizi ağırlamak için çırpınan akrabalarımız gibi görmek isteriz.

Kibritin mi bitti, sevdiğiniz marka maden suyu mu?

Fırlasın gitsin, yan bakkaldan bulup buluştursun bekleriz. Batı’da mümkün mü böyle bir şey...

Batı’da mümkün olmayan başka bir sürü şey daha var. Mesela menüye müdahale etme hakkı...

“Sen şimdi bunu götür, biraz daha pişsin, üstüne de biraz terbiye gezdirsin şef” cümlesini hakaret addederler. Menüsüne müdahale eden şef, mutfaktan fırlar, siz ne demek istiyorsunuz diye.

Bizde yemeğe gitmek sırf müşteri olduğunuz için “her konuda haklı olmanız” demektir, var mı ötesi?

Hele bir de müdavimseniz...

O garson hangi masayı sevdiğinizi bilir, özel istekleriniz, küçük kaprisleriniz bir “tarz” muamelesi görür. Sarımsak yemiyor musunuz?

Balığı ayıklanmış mı istiyorsunuz?

Hay hay, daha söylemeden ezbere...

Biz yemeğe değil de... Sanki içinde yemeğin de olduğu bir masaj seansına gider gibiyiz. Sevgilinle mi kavga ettin? İşyerinde gerginlik mi çıktı? Yaslan arkana. Unut.

Gevşe biraz. Derin nefes al. Şimdi bırak. Ohh... Ara sıcaklar hemen mi gelsin, biraz bekleyelim mi?

Restoranlar kapalı. Açılması için en erken şubat ortası lafları dolaşıyor. Birçoğunun paket servisi var, alıyorum da...

Ama mesele sadece o porsiyon değil ki. Ben gördüğüm muameleyi çok özledim. Türk tipi ağırlamanın dayanılmaz hafifliğini.

Geleneğimizde var

Bu servis kültürü, aslında geleneğimizde olan bir şey. Evlerdeki misafirperverliğimizin restoranlara yansımış hali gibi.
Küçükken artık nasıl işlemişlerse kafamıza... Eve bir misafir adım attığı andan itibaren “Sebastian” çıkıyor benim içimden de.
Fakat pandemide restoranlar kapalı olduğu gibi eş-dost, aile-akraba ziyaretleri de yapılamıyor.
Sırf misafir olduğumuz için önümüze serilen bu hizmetten evlerde de mahrumuz.
O yüzden eksikliğini en çok çektiğim şey ne harika tabaklar, ne güzel manzaralar, ne şu ne bu...
Farkında olmadan çok alışık olduğumuz bu misafir olma lüksü ve “ağırlanma” kültürü.

Kar altında deniz düşü

İstanbul kar altında ama hayalin ucu bucağı yok tabii. Hafızama yaslanıp güzel “ağırlandığım” sıcak yerlerin hayalini kuruyorum.

Götüreyim mi sizi de?

Güzel, rahat bir  bir şezlongdayız.

Önümüz denize dönük...

Güneşin nerede olduğunun çok önemi yok, tepemizde nasılsa şemsiye var.

Yeter ki rüzgâr denizden bize doğru essin, Bodrum Torba’daki gibi.

Altımız kum mu olsun, ahşap iskelemi?

Ben kumcuyum ama ikisine de uyarım.

Müzik mühim. Hele volümü:

Dinlerseniz duyuyorsunuz, konuşursanız sizi bastırmıyor.

Hayata küsmemiş, işinden memnun bir garson...

Kılığı kıyafeti rahat.

Sırf disiplinli görünsün diye o sıcağın altında eziyetli giydirilmemiş.

Güleryüzlü.

Gustolu biri. Menüye hâkim, ne sattığını biliyor.

Güzel hazırlanmış, anlaşılır, dengeli bir menü. Azar azar ama her şeyden: İsteyene et, isteyene hamur işi, isteyene sebze.

Bir lokmalık da var paylaşmalıklar da. İçeceklerin tatlısı, ekşisi...

Pideler gelene kadar ben biraz kestireceğim. Sonra denize girelim mi?

 

 

 

X

Nükhet Duru-Ali Kocatepe polemiğinde nerede durmalıyız?

Besteci Ali Kocatepe’nin Nükhet Duru’nun yeni albümü “Hikâyesi Var”da kullandığı üç şarkıya izin vermemesi müzik dünyasının gündeminde. Kendi pozisyonuna göre her kafadan ayrı ses çıkıyor. Kimi yorumcuyu tutuyor, kimi besteciyi. Peki bu olaya biz sade dinleyiciler nasıl bakmalıyız?

Ali Kocatepe haklı:

“Uzun yıllardır emrivaki yaparak bitmiş işlerle karşıma çıkıyor. Şarkılarımla ilgili projelerini önceden paylaşması gerektiğini anlattım. Ama uyarılarımı dikkate almadı.”

Ama Nükhet Hanım, izin almadan da kimsenin şarkısı-bestesi kullanılmaz ki...

Siz belli ki projenin heyecanına kaptırmışsınız kendinizi, gerisini sonra dostlukla, tatlılıkla, işve-cilveyle hallederim diye düşünmüşsünüz.

Evet, hepsinde çok kuvvetlisiniz ama demek papaz her zaman pilav yemiyor.

Demet Akalın haklı:

“Nükhet Duru’nun belgeselini seyrediyorum şu an. Böyle sesler olmasa şarkıları büyük kitleler nasıl duyar bilemedim...”

Evet, şarkıda yorumcu çok önemli, Aynı parçayı bir kişiden çok sevip, bir başkasından itici bulabiliyoruz.

Yazının Devamını Oku

Dizilerde neden pandemi yok?

Şimdi diyeceksiniz ki “İki güzel insanın kaşına gözüne, ağzına burnuna bakmak için seyrediyoruz, onu da maskeyle kapatma...”

İyi bir dizi izleyicisi sayılmam ama zapladıkça dikkatimi çekiyor, dizi senaryolarında ne maske var, ne salgın.

Sanki hayatımıza pandemi diye bir şey hiç uğramamış gibi.

Şimdi diyeceksiniz ki “Zaten hayatımız pandemi, bir de dizide bizi rahat bırak...”

Haklısınız. Ama ille de sıkıcı, üzücü olmak zorunda değil ki.

Şaka maka bir senede epeyce bir “pandemi külliyatı” birikti. Ben Gülse Birsel’den ümitliyim mesela.

Şimdi diyeceksiniz ki “İki güzel insanın kaşına gözüne, ağzına burnuna bakmak için seyrediyoruz, onu da maskeyle kapatma...”

Yahu bütün sahneler maskeli olsun demiyorum ki.

Yazının Devamını Oku

Telefonunu değiştir baby

İnanılır gibi değil... Haftanın en gülümseten haberi! Bu da oldu: Demet Akalın en sonunda bir başka sanatçı meslektaşının telefon marka/modeline karıştı.

Biliyorsunuz, Serenay Sarıkaya bir süredir Maldivler’de.

Masmavi plajlarda atmak ne kelime, fink sektiriyor. Bunları da sosyalden paylaşıyor.

Bence gayet güzel kareler. Zaten Maldivler’le Serenay bir araya gelir de ne kadar kötü olabilir ki?

Ama Demet Akalın fotoğrafların ışık, filtre, pürüzsüzlük/selülit ayarlarını beğenmemiş olacak ki buradan Maldivler’e ulaştırdı mesajını: “Telefonunu değiştir baby”...

“Kıtalararası teasing” mi dersiniz, “Demek benden daha çok kıskandı” mı dersiniz?

Ama “Karışmadığı bir o kalmıştı” diyeceksiniz, o kesin.

Haklısınız.

Ama kendi açısından Demet Akalın da haklı değil mi?

Yazının Devamını Oku

Gülmekle ağlamak arasında fark yok

İşte size bol “ama”lı bir ünlü: Yakışıklı ama ilişkilerde kendini başarısız buluyor. Her hayvanı seviyor ama hep köpeği olmuş. Her şeyi geceden planlıyor ama gamsızlara hayran. Tek başına da başkasının omuzunda da çok ağlamış ama... “İstersen senin omuzunda da ağlarım” diyor. İkilemli soruların bu haftaki konuğu sahnenin ve ekranın sevilen yüzlerinden Serkan Altunorak.

◊ Hangisinden daha komik hatıralar var: Hacettepe Tiyatro mu Mimar Sinan mı?

- Hacettepe konservatuvar dönemlerimin bende yeri hep ayrıdır. 90’lar, Ankara, hayat bambaşka akıyordu şimdi dönüp bakınca o günleri gerçekten çok özlüyorum. Bugünlerle kıyaslayınca “Uzayda yaşıyormuşuz, haberimiz yokmuş” diyorum.

◊ Hayatınız bir film olsa kim yönetirdi: Ferhan Özpetek mi Wachowski kardeşler mi?

- Ferzan Özpetek beraber çalışma fırsatı yakaladığım çok sevdiğim ve değer verdiğim bir yönetmen. Onun bakış açısından kendi hayatımı izlemek çok zevkli olurdu. COVID-19 sonrası da Wachowski kardeşlerin ilgisini çekebilir. İkisine de hayır demem (gülüyor)...

◊ İmkânınız olsa hangisiyle kahve içmek isterdiniz? Muhsin Ertuğrul mu Afife Jale mi?

- Afife Jale.

◊ İlkinde 48 bin, ikincisinde 266 bin takipçiniz var. Twitter mı Instagram mı?

Yazının Devamını Oku

Bergüzar Korel’den “sözün bittiği yer”

Ünlü oyuncunun paylaştıkları, sanal zorbalığın nereye vardığına dair çığlık şeklini almış bir manifesto gibi. Kendisi gibi iletişimi kapatmak çare mi? Başka ne yapılabilir kimse bilmiyor.

“Birçok kişi yorum ve DM’lerim kapalı olduğu için eleştiride bulunuyor. Çünkü artık kötü sözün de, onu söyleyen kişinin de vahşi bir şekilde bana dokunmasını istemiyorum. Daha doğrusu o kişinin bana dokunduğunu sanmasına izin vermiyorum.”
Aslında Korel’in yaptığı tespit çok önemli:
Çünkü evinizin kapısı kilitli olsa bile kendinizi koruyamıyorsunuz. Saldırı size mülkiyet hakkını bile çiğneyerek ekranınızdan geliyor. Sanki dışarıda bağırıyor ama internette erişmek isteyen herkes görüyor sarf edilen o sözleri.
“Artık sadece içimden geleni, gözümün gördüğünü korkmadan, otosansür uygulamadan paylaşmak istiyorum. Söylenen her şeyi ciddiye alıp o insanı kazanmaya çalışmayı da bıraktım.”
Sosyal medya okuryazarlığı çok önemli. Ama işin diğer ucunda hassasiyetin de sonu yok. Kılık kıyafete kadar...
Söylenen her şeye çok ehemmiyet verdiğinizde olay ister istemez otosansür hali almaya başlıyor.
“İkinci yavruma hamileyken DM kutuma düşen bir mesaj: ‘Pi.in ve senin gebermen için her gün dua ediyorum.’ Başaracak gücüm yok artık. Bir yerlerde sanal zorbalığa uğrayan özellikle yaşı küçük kardeşlerim bu yazdıklarımı okuyorsa; bunun bir suç olduğunu bilin ve ailenizle paylaşın. Sessiz kalmayın!”

Yazının Devamını Oku

Bir tek manzara aynı kalmış

Türkiye’ye geldiklerinde ABD başkanlarının bile önünde poz vermek için seçtikleri manzaraya bakıyorum. Ortaköy’ün eski halinden tek tanıdık görüntü... Sabaha kadar asla bitmeyen trafik, lüks arabalar, her birinden yükselen müzik sesleri, inip yürümeye karar vermiş havalı tipler, mekânların kapısındaki kalabalıklar... Bugün hangisi, neredeydi hatırlaması güç.

Radisson Blu otelinin önündeki ışıklarda iniyorum araçtan. Ortaköy-Kuruçeşme istikametinde sürekli trafik yaratan ışıklarda yığılma yok, hatta boş.

Pandemi yetmezmiş gibi şehir son yılların en yoğun kar yağışını almış...

Bundan 30 sene önce, 90’ların başında bu ışıklara çok yakın bir yerde Flatline adlı gece kulübü vardı. Ağırlıkla kolej çocukları giderdi eğlenmeye, İstanbul’un en marjinal mekânlarından biriydi. Mad Madame gibi gruplar çıkardı. Kaan Tangöze ve arkadaşları gecelikle falan sahne alırdı. Şimdi ya şu dürümcü ya da parfümeri olan yerdeydi diye hatırlıyorum.

Hemen sağa sapınca bu kez Sis Bar’ın uğultusu karşılardı sizi. Özlem Tekin’li, Şebnem Ferah’lı Volvox grubu sahneye çıkardı. Müzik tarzları ve kitleleri birbirine bu kadar yakın olmasına rağmen neden iki mekânın müşterileri arasında o kadar sık kavga çıkardı, anlamak mümkün değil.

Hesaplamaya çalışıyorum, Hikmet Aksesuvar’ın yerinde falandı herhalde. Belki de şimdiki Oasis Bar’ın... ‘Şimdiki’ dediğime bakmayın, Oasis de bir yıldır kapalı.

Oasis’in yanında Arapça bir tabela... Neyse ki tam altında Türkçesi de yazıyor: Lazerle yazı yazıp resim yapabiliyorlarmış.

Karşısındaki PTT’nin sokağı, yani Sağlık Sokak’tan girerseniz solda Ortaköy Oteli’nin yakışıklı kafe, bar ve restoranı var. Çaprazı Laika Tiki Bar ve onun karşısı bir zamanların meşhur Ceneviz Kahvesi. Şehrin üçüncü nesil kahve macerası bu ince-uzun daracık kahvede başladı desek yalan olmaz.

Yazının Devamını Oku

Deniz Çakır’a nasıl karavan bulsak?

Türkiye’deki karavan kıtlığı sete de yansımış, karavan kapmaca oynanıyormuş. Bu sorun nasıl çözülür diye düşündüm. E belli ki yine camia içinden. Karavanı olan ünlüler kimlerdi?

Deniz Çakır yeni projesinin setinde kendine ayrılan karavanı küçük bulunca diğer iki rol arkadaşı Serkay Tütüncü ve İlayda Alişan’ın karavanına geçmiş/yerleşmiş/çökmüş.

Yapım ekibi de çıkaramıyormuş. Diğer iki oyuncu daha küçük olan karavana sığmaya çalışıyormuş.

Çünkü pandemi nedeniyle karavan kıtlığı yaşanıyormuş.

Bu çok lezzetli set kulisini Sinem Vural’dan okuduk dün.

Bu sorun nasıl çözülür diye düşündüm.

E belli ki yine camia içinden.

Şevval Sam

Yazının Devamını Oku

Aferin Işın, bir sen eksiktin!

Dünyanın medeni bir ülkesinde oryantal yapan sunucunun başına bu gelmez, işinden olmazdı. Herkes gülüp geçerdi. Hande Sarıoğlu kendi deyişinle biz erkeklerinin yarattığı “siyah”a hoş geldin. Merak etme; sana dünyayı dar eden o siyahlığın içinde kendimiz de varız. Bu arada Işın Karaca... Cuk oturdun, istersen baş köşeye geç.

Bayılırım dansöze, hele güzel dans edene.

Allah biliyor da vermiyor: İmkânım olsa salonun bir köşesini pist yaparım, uyuyayım, uyanayım, 7x24 oynasınlar orada. 

8+8+8 vardiyalı. Hepsi sigortalı...

Oryantal yaparken videosunu paylaşıp işinden olan spor spikeri Hande Sarıoğlu için çok üzüldüm bu yüzden. Sanatına saygımdan değil.

Videosunu izlediniz mi? Bence kötü dans ediyor. Tam yapacakken işi hafife alır bir havası var, Ahmet Hakan’ın dediği gibi, danstan ziyade “şebermeye” giriyor.

Üzüntüm hayat tarzına saygımdan.

Ne olacak yani: Kimi Gangnam dansı yapar, kimi oryantal, kimi rap...

İsteyen de koyar paylaşır, oyuncu Fırat Çelik’in yeğeniyle yaptığı disko şovlar karantinanın en karanlık günlerinde hepimizi mest etmedi mi?

Yazının Devamını Oku

En zor 14 Şubat geçmiş olsun

Kimse çaktırmıyor ama en zor Sevgililer Günü’nden birini yaşamışız. Karantinayı ilişkisi için avantaja çevirenler de var elbette ama çoğunluk ya ayrı düşmekten ya da çok dip dibe olmaktan şikâyetçi. Özel alan yetersizliği gibi sebeplerden 40 yıllık evlilikler bile çatırdamaya başlamış.

Nişantaşı’nda kameralara yakalanan Aleyna Tilki, “Sevgililer Günü’nü nasıl geçireceksiniz?” sorusuna “Ben ve ben olacağız” diye cevap verdi. N’apsın kızcağız? Sevgili bu, sorulunca cebinden çıkarıp gösteremezsin ki. Yoksa yok işte...
Bir Sevgililer Günü’nü daha atlattık, kurtulduk. İlişkisi olanlar, birini bulmuş olmanın verdiği “haklı bencillik”le sevgilisini ve mutluluğunu sergiledi, biz de elimizde telefon, kaydır kaydır seyrettik.
Yetmiyormuş gibi ideal çift seçmeleri yapıldı, Burak Özçivit-Fahriye Evcen’cilerle Kaan Yıldırım-Hadise’ciler ikiye bölünüp birbirine girdi. Elimde istatistik yok ama bu tür şeylerle uğraşanların çoğu da sevgilisi olmayanlardı bence.
Aynı gün Hürriyet Pazar’da Melis Çalapkulu’nun çok ilginç bir araştırması yer aldı.
Çalapkulu, çiftler ve uzmanlarla konuşarak “Pandemi ilişkilerimizi nasıl etkiledi?” sorusunun peşine düşmüş.
Kimse çaktırmıyor ama en zor 14 Şubat’lardan birini yaşamışız.
Karantinayı ilişkisi için avantaja çevirenler de var elbette ama çoğunluk ya ayrı düşmekten ya da çok dip dibe olmaktan şikâyetçi.

Yazının Devamını Oku

Çirkinlik insanı geliştirir

Leman Kültür’deki stand up gösterilerinin namı kulaktan kulağa yayılırken “1 Erkek 1 Kadın” dizisinin senaristi olduğunu öğrendik. Ama asıl patlamasını YouTube’daki “Konuşanlar” adlı talk show’uyla yaptı; pandemi günlerinin neşesi oldu; “yeni Cem Yılmaz” olarak anılmaya başladı. Şimdi yoluna Exxen platformunda devam ediyor. İkilemli soruların bu haftaki konuğu sevilen komedyen Hasan Can Kaya.

◊ Sahne almak mı senaryo yazmak mı?
- Dönem dönem değişiyor... Ne yazdığıma veya ne sahnelediğime bağlı. Ama genel olarak sahne almak.
◊ Canlı seyirci mi canlı yayın mı?
- Kesinlikle canlı seyirci! Direkt performans testi...
◊ Evdeki haliniz: YouTube-Instagram-telefon mu, pijama-terlik-televizyon mu?
- Pijama-terlik-bilgisayar. Çünkü evde durduğum bütün vaktim senaryo yazarak geçiyor neredeyse.
◊ İstanbul’un... Anadolu yakası mı Avrupa yakası mı?

Yazının Devamını Oku

Emina Jahovic’in ne acelesi varmış anlamadım

Emina Jahovic, nafaka alamadığı eski eşi Mustafa Sandal’ın evine ve ofisine haciz yollamış. Hesaplarına da tedbir koydurmuş. Tabii ki hukuki hakkı. Hele de söz konusu olan “çocukların nafakası” gibi hassas bir meseleyse... Ama içinde bulunduğumuz salgın koşullarında iki ay nedir ki? İki yetişkin insan kafa kafaya verip bu meseleyi çözememişler mi?

10 yıllık evliliklerini iki yıl önce bitirmiş ama “dostça” ayrılmışlardı.

Bu ayrılık sonucunda Jahovic’e ülkesi Sırbistan’da bir ev alınmış, kendisine ve oğullarına da 25 bin lira nafaka bağlanmıştı.

“Düzgün boşanabilen” nadir çiftlerdendiler.

Jahovic eski eşi için “Ben evliliğimde kötü bir tecrübe yaşamadım, sadece ayrıldım” diyordu.

Üstelik işleri de iyi gidiyordu. Daha yeni, “Yaemina Beauty” adında bir kozmetik markası çıkarmıştı Sırp şarkıcı.

Ama Mustafa Sandal cephesinde her şey o kadar parlak yürümüyordu.

Müziğe uzun süre uzak kalmıştı. Tam Zeynep Bastık’la yaptığı “Mod” düeti falan derken işler açılacaktı...

Herkes gibi onun da omzuna pandemi çöktü. Konserler iptal, mekânlar kapalı derken müzisyenler en olumsuz etkilenen gruplardan biri.

Yazının Devamını Oku

Tünel’e doğru birkaç insan göreceksin; şaşırma...

Onlarca kafe, bar, sahne, meyhane... 10 sene öncesi daha iyiydi ama daha geçen yıla kadar hâlâ kent nabzının attığı, müziğin kahkahaya karıştığı canlı bir bölgeydi Asmalımescit ve onun birbirini kesen dört-beş sokağı. Semtin pandemideki ve hafızalarımızdaki halleri arasında hızlı bir tura var mısınız?

Arabadan Şişhane’deki The Marmara Oteli’nin önünde iniyorum. Günün ve gecenin her saati bir tıkanıklık olan bu küçük meydan bomboş. Eskiden sağ tarafta Pera Taksi’nin sıra sıra arabaları dizilmiş olurdu. Şimdi altı-yedi araç ya var ya yok. 

Fakat taksi parkının hemen yanındaki Pera Palas her zamanki gibi ışıl ışıl. Zaten işgal günlerinde bile sönmemişti ışıkları...

Niyetim, Oteller Sokak’tan Asmalımescit Caddesi’ne bağlanmak. Solda, Balyoz Sokak’ın bir köşesinde Art On İstanbul sanat galerisi var. O da Pera Palas gibi ışıl ışıl ama meydan gibi bomboş. Karşısı The Junction Pub. Otel içinde olduğu için açık. Masalarda tek tük turistler...

Oteller Sokak’taki börekçi-tostçu-pideci faal. Eksik olan, sokağın bitimindeki Ece Bar ve hemen karşısındaki Koridor kulüpten gelen neşeli uğultu. Koridor’un kaldırımındaki smirting’çilerin kahkahaları, karşısındaki Ece’nin masalarından yükselen müdavim kahkahalarına karışırdı. Şimdi sanki hiç açılmamışlar, hiç var olmamışlar, o sohbetler, o geceler hiç yaşanmamış gibi. Zurna-darbuka çalıp para isteyen Romanlardan da eser yok.

Kıyamet filmi gibi

Koridor’un kapısında bir afiş... Bir ucu kopmuş, rüzgârda sallanıyor. Aslında bir bilgilendirme broşürü: ‘Virüs Riskine Karşı 14 Kural’. Kıyamet filmlerinde eski bir gazete uçuşur, manşeti ‘Zombi İstilası’ falan olur ya... Onun gibi.

Yazının Devamını Oku

Hande Erçel gülüp geçmeli

Hande Erçel fotoğrafını paylaşıp altına “bazlama surat” yazan sosyal medya fenomeni Lütfü Alp Kılınç’a açtığı ilk davayı kazandı. Manevi tazminat davası 25 Şubat’ta.

Mahkeme “bazlama” benzetmesini hakaret olarak kabul etti.

Hande Erçel’in bu işin böyle hukuki olarak peşine düşmesinin en başından beri yanlış olduğunu düşünüyorum.

Çünkü “bazlama” lafından bu kadar rahatsızsa bile davalarla konuyu gündemde tutuyor, her seferinde tekrar yazılıp çizilmesine neden oluyor.

Baksanıza ben bile şu son yazıda üç kere “bazlama” demişim.

İkincisi ve daha önemlisi, biraz nasıl desem... Dışarıdan özgüven eksikliği gibi görünüyor.

Sen ekranların tescilli güzelisin. Adın, Türkiye’nin en yakışıklı jönlerinden biriyle anılıyor. Markaların yüzü oluyorsun...

Böyle bir şeye bu kadar takılıp kalmak yerine gülüp geçebilir, hatta yüzyılımızın iletişim kurallarına daha uygun şekilde, durumla dalga bile geçebilirdin.

Ben olsam #bazlama1, #bazlama2 diye en güzel fotoğraflarımı koyduğum bir seri bile yapabilirdim.

Yazının Devamını Oku

Et sevenle sevmeyenin veganlığı bir mi?

Keşke veganlık bamya, pırasa, karnabahar yemeyerek olsaydı mesela. Bekara boşanmak kolay, en başa beni yazın derdim. Ama biz etoburlar, et yemedikçe doyduğunu hissetmeyenler için mesele iki misli çetrefil.

Zülal Kalkandelen Cumhuriyet’teki köşesinde geçen hafta yazdığım vegan kasap yazıma değinmiş; “Vegan kasap, vegan döner, vegan sucuk demeye ne gerek var, veganlar neden etobur terminolojisini yeniden üretiyor?” diye sorduğum bazı soruları “kafa karışıklığı” olarak nitelendirmiş.

Olabilir, bu konuda kafamız çok karışık, kimse kusura bakmasın ama bir süre de öyle olmaya devam edecek.

Çünkü veganlık biz etoburların önüne baş etmemiz gereken ciddi hayat duruşu sorgulaması getiriyor.

Hele de doğaya saygılı ve hayvansever bireylersek...

Hem kuzuyu seveceksin hem pirzolasını...

Olacak iş mi?

Hem Yulin’de köpek yeme festivali düzenliyorlar diye Çinlilere kızacaksın hem kendin her hafta sonu mangal yapacaksın... İnsanın kendine izah etmesi zor.

Hem “

Yazının Devamını Oku

Omurilik elmacığı

Bak bunları tıp fakültelerinde falan okutmazlar, iyi dinle. Soğan, beynin sol lobunda yer alır, içinde bir de cücüğü vardır. Bu cücük erkeklerde daha küçük olduğu için “erkekler ağlamaz”. Elmacık ise kendini koruma içgüdüsünden sorumlu.

"Kim Milyoner Olmak İster” yarışmasında programa joker olarak bağlanan bir doktorun omurilik soğanıyla ilgili basit soruyu bilememesi üzerine başlayan tartışma devam ediyor.

Neden tartışma?

Çünkü mesela Ahmet dün, Atatürk’ün “Beni Türk hekimlerine emanet ediniz” sözüne gönderme yaparak, “Gel de kendini emanet et” diye yazdı.

Buna mukabil karşı blokta doktora yüklenilmemesi gerektiğini, bu tür “halk terimlerinin” tıp eğitiminde yeri olmadığını savunan meslektaşları var.

Konu bu kadar dallanıp budaklanınca genel halk sağlığı açısından bazı “ilmi” verileri açıklamak, kitleleri “aydınlatmak” tıbbi bir zorunluluk oldu.

Arkadaşlar kafamızın içinde hem soğan hem de sarımsak var.

İkisi de mevcut.

Soğan, duygularımızdan sorumlu.

Yazının Devamını Oku

Burcumun oburluğundan şikayetçiyim! Hep beş kilo fazlam var

Sosyal medyada onu yüzbinler takip ediyor; yapacakları işlerde, alacakları kararlarda tavsiyelerine kulak veriyor. Bütün bu mesajları derli toplu olarak da hafta sonları Hürriyet okurlarıyla paylaşıyor. Astrolog Dinçer Güner’i bu kez biz “danışan koltuğu”na oturttuk, ikilemli sorularla kendi kendisini analiz ettirdik.

◊ Bir astrolog için en merak ettiğim sorudan başlayayım: Zaman makinesi icat ettiniz nereye giderdiniz: Geçmişe mi, geleceğe mi?

- Vallahi yaptığım iş icabı sürekli geçmişle gelecek arasında mekik dokuyorum zaten. Geçmişte meydana gelmiş olaylardan istatistiki veri yaratıp gelecekte ne olacağını tahmin etmeye çalıştığım için enteresan bir soru oldu. Ama bu soruya gelecek cevabını veririm zira uzaya yolculuğu çok merak ediyorum.

◊ Hayatınız bir film olsa: “Nostradamus” mu olurdu “Geleceğe Dönüş” mü?

- Nostradamus’u “Geleceğe Dönüş”te oynatsak olmaz mı?

◊ Müzede görevlisiniz, yangında ilk hangisini kurtarırsınız: Mısır astrolojisi mi Fransız edebiyatı rafını mı?

Yazının Devamını Oku

Burcu Biricik’in yaptığı 4 faul

Cihangir’deki bir mekanda arkadaşlarıyla bir araya gelen oyuncu Burcu Biricik “Hepimiz test yaptırdık, negatif olduğu için gönül rahatlığıyla buluştuk” dedi. Ne masum bir cümle, değil mi? Ama öyle değil.

CİHANGİR MEKANLARI
Herkes orada görüntüleniyor, “birkaç saat sonra mekandan ayrıldı” bilgisiyle veriliyor. Herkese yasak varken müşteri ağırlayabilen bu yerler nereleri? İsim zikredip hedef göstermek yanlış. Ama kabaca sistem şöyle işliyor: Paket servis serbest. Mekana güya sipariş vermek için gidiyorsunuz, paketiniz hazırlanana kadar “bekliyor” görünüyorsunuz. Hani eski normalde kebabınız hazırlanırken size çay-kahve ikram edilirdi. Yahut beklerken önünüze küçük ikramlar koyarlardı... O kontenjandan görünüyorsunuz. Soran olursa: “Oturmalı müşteri değilim, paket yaptırmaya geldim, o sırada önüme ikramlar koydular...”Biz de çok sıkıldık salgın önlemlerinden ama böyle şey olmaz. Madem eşitlik var, o zaman pandemide de eşitlik, önlemde de eşitlik!
NEGATİF TESTLER
“Testlerimiz negatif çıkınca gönül rahatlığıyla buluştuk” diyor ya Burcu Biricik.. Afiyetinin yerinde olmasına çok sevindim ama bir şeyi yanlış anlamış: Bizim derdimiz onun ve arkadaşlarının sağlığı değil ki. Zaten Şeyma Subaşı’nın, Şevval Şahin’in yalı partilerinde de kendileri için korkmamıştık. Bize ne? İsteyen kendini korur, isteyen korona olur. Sadece kurallara uyulmaması yüzünden biz uyanların da karantina süresi uzuyor, önlemler sertleşiyor.

AŞI OLANLAR İPLERİ KOPARACAK MI?
Testi negatif çıkan Burcu Biricik gibi, aşı olup kendini sağlama alanlar da kuralları çiğnemeye böyle kalkmaz inşallah. Çünkü kendileri için risk oluşturmasa bile taşıyıcılıklarının devam edip etmediği hâlâ belli değil. Mesela ben: Nedense en başından beri koronayı ayakta atlatanlardan olacağıma inanıyorum. Cahil cesareti işte... Ama yine de aylarca evlerine kapatılan 65 üstü yaşlıları düşününce çok utanıyorum, önlemleri harfiyen yerine getiriyorum. Çünkü o yaşlılardan bizim evde de iki tane var.

NE FARK EDER Kİ?

Yazının Devamını Oku

Aldatılmanın formülü

“Aldatılan kadın kendini suçlamasın” diyen Melis Sezen kuyuma bir taş attı, çıkaramıyorum. Çünkü kuyumcu titizliğiyle ele alınması gereken çok boyutlu bir konu bu aldatma meselesi.

Sadakatsiz”de evli bir erkekle aşk yaşayan “Derin” karakterini canlandıran Melis Sezen, “Aldatılan kadın asla kendini suçlamamalı” dedi. Her zaman ilgi çekecek, aldatılan/aldatılmayan, aldatıldığından şüphelenen, kadın/erkek herkesin pürdikkat kesildiği bir konu. Sadece Türkiye’de değil, dünyada da böyle.

Hatta aldatma/aldatılma hikayelerinin anlatıldığı bir program bile var, ara sıra denk geldiğim.

Yurtdışından hikayeler ama konu evrensel olduğu için orada birinin başından geçen bir detayı (mesela telefonda bir erkek ismi kayıtlı. Ama arayınca karşınıza bir kadın çıkıyor) kendi hayatınıza uyarlıyorsunuz.

İnsanı bütün aşk geçmişinden şüpheye düşürebilecek kadar paranoid.

Kuyumcu titizliğiyle ele alınması gereken, çok boyutlu bir konu aldatma meselesi.

Bir kere daha en baştan şöyle bir matematiksel abukluk var...

Türkiye’deki erkeklere sorsanız yüzde 99.99’u çapkın.

Yazının Devamını Oku