GeriSaffet Emre TONGUÇ Tarihi köşkler arasında: Kastamonu
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Tarihi köşkler arasında: Kastamonu

Sonbaharın muhteşem renkleri eşliğinde rotamızı Anadolu’ya çevirelim. Karadeniz Bölgesi’nin tarihi ve doğasıyla en özel şehirlerinden biri olan Kastamonu’ya misafir olalım bu hafta. Anadolu’daki en eski camiden kanyonlara gezecek çok yeri var.

Hayat bir keşif yolculuğu. İnsanın kendini tanıdığı sonsuz bir hikâye. Yaşadığı coğrafya da bu hikâyenin belki de en önemli parçası. Hem 35 yıllık meslek hayatımda, hem de yaptığım bütün projelerde Türkiye hep önceliğim oldu. Çünkü beni ben yapan değerler bu topraklarla olan bağımdan doğdu...

Hep duyulan ama hakkında çok az şey bilinen Kastamonu, daha fazla ilgiyi hak ediyor. Mesela ‘Çanakkale içinde Aynalı Çarşı’ diye başlayan o meşhur türkünün, Çanakkale’ye değil, Kastamonu’ya ait olduğunu biliyor musunuz? Veya coğrafya derslerinden hatırladığınız Küre Dağları Milli Parkı’nın Türkiye’nin ilk PAN Park’ı olduğunu? Avrupa’nın en bakir kalmış yaban alanlarını korumak için çalışan bir organizasyon PAN Park. Bence ilk fırsatta yolunuzu Kastamonu’ya düşürün.

Müzeleri ve mimarisi...

Kastamonu, iki sarp tepe arasına kurulu bir şehir. Manzara konusunda birbirleriyle yarışan bu iki tepeden birinin üzerinde tarihi kale, diğerinde Saat Kulesi yükseliyor. Kalenin 12’nci yüzyıla kadar uzanan bir geçmişi var ama ne yazık ki ilk halinden sadece iç kale kalmış. Bugünkü görüntüsü Türk mimarisi özelliklerine sahip çünkü Candaroğulları döneminde yapılan yenilemelerden yadigâr. İçinde sarnıçlar, zindan, kaçış tünelleri ve Bayraklı Sultan Türbesi var. Saat Kulesi ise 1885’ten kalma. Burada manzaraya karşı çayınızı yudumlayabileceğiniz bir teras var.

Tarihi köşkler arasında: Kastamonu

Şehirde ziyaret edebileceğiniz üç müze var. Arkeoloji Müzesi’nde, Kastamonu ve civarından çıkarılan Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerine ait çeşitli eşya ve sanatsal obje sergileniyor. 1917’de İttihat ve Terakki Kulübü olarak yapılan binadaki Atatürk Salonu’nda, Atamızın Şapka Devrimi’ni yaptığı yer olan Kastamonu gezisinden fotoğrafları ve bu gezide kullandığı çeşitli eşyayı görebilirsiniz. 19’uncu yüzyıl sonlarında yapılan Liva Paşa Konağı ise 1997’den bu yana Etnografya Müzesi. Türkiye’nin ilk Kent Tarihi Müzesi’ne ise Hükümet Konağı ev sahipliği yapıyor. Burada 1904’ten kalma, Anadolu’nun ilk el yapımı konsol piyanosu, Kastamonu Sanayii Nefise Mektebi’nde 1907’de dokunan 40 metrekarelik halı gibi nadir eserler sergileniyor.

Kastamonu tam bir eski evler cenneti. Kentte 1.400’den fazla tarihi konak var; 600 kadarı kent merkezinde toplanmış. Diğerleri başta İnebolu, Taşköprü ve Tosya olmak üzere ilçelere dağılmış durumda.

Yıllar içinde farklı kültürlerden farklı gelir düzeylerine sahip insanların uğrak yeri olan kent, bu zenginliği mimariye yansıtmış. İnebolu’daki evlerse hem güzellikleriyle hem de yapısal özellikleriyle dikkat çekiyor. Çatıları yöreye özgü arduaz taşıyla kaplanan yapıların aşı boyalı cepheleri birbirinden güzel renkleriyle göz alıyor.

Kentin en eski camisi, 1273’te yapılan Atabey Gazi Camisi, 40 direğe oturtulmuş ahşap tavanından dolayı halk arasında Kırk Direkli Cami olarak da biliniyor. 1475’ten kalan ve Sinan öncesi mimarinin güzel örneklerinden olan İsmail Bey Camisi’nin külliyesi restore edilmiş. 1506’da dönemin kadısı için inşa edilen Nasrullah Camisi, mutlaka görülmesi gereken bir başyapıt. Kalenin tam altındaki tepeye kurulan Yakup Ağa Camisi’nin yapım yılı 1547.

Tarihi köşkler arasında: Kastamonu

1 milyon yaşında sarkıtlar

Prehistorik dönemden bulguların olduğu Ilgarini, dünyanın en büyük 4’üncü mağarası. 1.250 metre rakımdaki mağaranın girişinde Bizans dönemine ait bir köy kalıntısı karşılayacak sizi. İçeri girer girmez önünüze çıkacak yol ayrımından sağa doğru gidince zamanın acımasızlığına maruz kalmış bir su sarnıcı ve sarkıtlarla dolu odalar göreceksiniz.

Bu sarkıtların yaklaşık 1 milyon yaşında olduğunu aklınızda tutup gezmeye devam edin. Sola giden yol sizi 250 metre derinliğe ve MÖ 2000’li yıllara götürecek. Burada o dönemlerde insanların yaşadığını kanıtlayan bulgular tüm ziyaretçilerin nefesini kesiyor. Geç Roma ve Bizans dönemlerine ait şapel, mezarlar ve sarnıçlar da görecekleriniz arasında.

Zemzem kadar tatlı bir su

Kanuni Sultan Süleyman’ın saltanatı sırasında inşa edilen camiye girmek için dönemin ihtişamına uygun bir kapıdan geçiyorsunuz. 1571’den yadigâr Sinan Bey Camisi’nin vitrayları harika. Şeyh Şaban-ı Veli Külliyesi, cami ve iki muhteşem Osmanlı konağının baktığı küçük bir avlusu olan türbeden oluşuyor. Külliyeye her gün sadece su içmek için gelen çok sayıda insan var; suyun zemzem kadar tatlı olduğu söyleniyor.

Daday yakınlarındaki Kasaba Köyü’nde, 1366’da Candaroğulları döneminde yaptırılan muhteşem Mahmutbey Camisi, 2014’ten beri UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’nde. Harikulade ahşap çatısı, sütunları ve galerisiyle hiç çivi kullanmadan inşa edilen olağanüstü bir yapı. İçi tamamen ahşap; tüm yüzeyleri kökboyasıyla kalem işi süslenmiş. Özellikle kirişler boyunca devam eden ve galeriyi süsleyen ustalıkla işlenmiş geometrik şekillere dikkat edin. En önemli parçalarından olan ve Ankaralı Nakkaş Abdullah tarafından yapılan ana kapısı Kastamonu Etnografya Müzesi’nde sergileniyor; camideki kapı sonraki yıllarda yapılan kopyası.

Tarihi köşkler arasında: Kastamonu

Doğa sizi büyülesin

Kastamonu; doğa yürüyüşleri, dağ ve kaya tırmanışları, bisiklet turları, atlı sporlar, avcılık, safari gibi birçok aktiviteye uygun coğrafyaya sahip. Özellikle Aydos Kanyonu tam macera düşkünlerine göre. 10 kilometrelik Aydos Çayı rafting tutkunları için davetkâr bir adres.

Kastamonu-Bartın Küre Dağları Milli Parkı sadece Kastamonu’nun değil, ülkemizin de gözbebeği. Toplam büyüklüğü 172 bin 119 hektar. Ender bulunan doğal alanlardan biri. Milli parkta 14 ayrı tur güzergâhı var. Hangisini tercih ederseniz edin, doğanın büyüleyici güzelliği zihninizi de ruhunuzu da esir alacak. Valla Kanyonu da 800 metre ile dünyanın en derin ikinci kanyonu. Geçilmesi zor ve tehlikeli olan 12 kilometre uzunluğundaki bu kanyonu, Devrekani Çayı binlerce yılda oluşturmuş. Kanyonu yerel rehberler eşliğinde gezin. Derinliği 1.200 metrelik uçurumlar var...

Tarihi köşkler arasında: Kastamonu

Şehirde ve kırsalda iki tarihi öneri

Bol ödüllü Uğurlu Konakları, şehrin nostaljik dokusunu yansıtıyor. İki dönüm bahçe içinde biri 19’uncu, diğeri 20’nci yüzyıl yapısı iki konak var. Zevkinize göre ister tarihi binalarda, ister sonradan eklenen modern binada konaklayabiliyorsunuz. Otantik atmosferi, kentin merkezinde, kalenin hemen altındaki güzel bahçesi ve başarılı mutfağıyla iyi bir tercih. Şehir merkezinden uzaklaşmak isterseniz, Daday’da doğanın ortasına kurulan İksir Town’ı deneyebilirsiniz. Burası da tarihi bir çiftlik binasıyla etrafındaki tatil ve doğal yaşam kasabası. Binicilik dersi de veriliyor.

X

Rengârenk Belgrad Ormanı ve hazineleri

Sonbaharı geride bıraktık ama dinginliği sürüyor İstanbul’da. Hâlâ sahnede olan sarılar, kırmızılar, turuncular havanın serinliğine inat ısıtıveriyor içimizi. Kara kış gelmeden bence rotanızı ilk fırsatta şehrin yanı başındaki Belgrad Ormanı’na çevirin şimdi. Tüm koşturmacanıza bir ara verin, bırakın doğa bütün renkleriyle sizi büyülesin.

Belgrad Ormanı adını bir zamanlar bölgede kurulu olan Belgrad Köyü’nden alıyor. Köyün adıysa Kanuni Sultan Süleyman’ın 1521’de, günümüzde Sırbistan’ın başkenti olan Belgrad’ı aldıktan sonra buraya getirdiği ve şehrin su dağıtım sisteminin sorumluluğunu verdiği göçmenlerden gelmiş. 18’inci yüzyılda bazı yabancı büyükelçilikler yazlıklarını köy civarında inşa etmişler. Leydi Mary Wortley Montagu, diplomat eşiyle beraber 1717’de birkaç gününü ormanda geçirmiş. “Burası, cennet tarlaları tanımına mükemmel uyan bir yer” diye bahsettiği bu ziyaretini ‘Türk Sefareti Mektupları’ isimli kitabında ölümsüzleştirmiş.  19’uncu yüzyılda yazlıklar Tarabya ve Büyükdere kıyılarına taşınınca, Belgrad Köyü küçülmeye başlamış.

İstanbul’un akciğerleri bir zamanlar şehir dışındayken bugün neredeyse ‘şehrin göbeği’ konumunda. Trakya’daki Istranca Dağları’ndan başlayıp Karadeniz sahiline kadar uzanan Belgrad Ormanı geçen yüzyılda bugünkünden yaklaşık üç kat daha büyük bir alanı kaplıyormuş. Bugün kayın, meşe, akkavak, çam, çınar ve kestane ağaçlarıyla dolu orman, piknik için gidilecek en popüler yerlerden biri. Buradaki göl manzaralı 6.5 kilometrelik parkurda yürüyüş yapabilir ya da koşabilirsiniz. Yol boyunca spor aletleri de var. Orman, Taksim ve Kırkçeşme su dağıtım sistemlerine bağlı olan tarihi su kemerleri ve bentlerine de ev sahipliği yapıyor. Günümüzde hâlâ kullanılan ve harika bir onarım geçirmiş olan bu eserlerin bazıları Roma dönemine aitken, diğerleri Mimar Sinan dehasının ürünleri.

Ağaç gibi su sistemi

En güncel haliyle 68’inci baskısı çıkan ‘İstanbul Hakkında Her Şey’ kitabımı yazarken su dağıtım sisteminin nasıl çalıştığını tüm çabalarıma rağmen çözemeyip en sonunda İSKİ’deki uzmanlardan destek almıştım. Ardından sistemin izlerini adım adım takip ettim. Kazım Çeçen’in ‘Roma Suyollarının En Uzunu’ kitabında da belirttiği gibi sistem aslında çok karmaşık bir düzene sahip. 400 kilometrelik bir mesafeyi aşarak suyu şehre taşıyan sistemin en çarpıcı kollarından biri; yaklaşık 250 kilometre uzaktaki Kırklareli, Vize’den toplanan suların, bir yerden değil ağaç dallarına benzeyen bir yapılanmayla birçok yerden alınması. 4 açık hava ve 100’den fazla yeraltı sarnıcının sisteme bağlandığını söylersek antikçağlardan beri bilinen en muhteşem hidrolik mühendisliklerinden biriyle karşı karşıya olduğumuz daha iyi anlaşılır. TEM üzerindeki bir sitenin yakınında bile, bu sisteme ait havuzları gördüm.

Eskiden üç ayrı sistem varmış: Kırkçeşme sistemi, suyu Belgrad Ormanları’ndan Eğrikapı’ya; Taksim sistemi, Belgrad Ormanları’ndan Taksim Meydanı’na ve Bozdoğan Kemeri’nin de dahil olduğu Halkalı sistemi, Trakya’dan Beyazıt Meydanı’na ulaştırırmış. Mimar Sinan camileriyle tanınır ancak 1554-1563 yılları arasında Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle birçok su kemeri yapımının da sorumluluğunu üstlenmiş.

Zamanının en büyük su tesisi ve Sinan’ın en muazzam eserlerinden olan bu kemerler, hassas eğimleriyle Tarihi Yarımada’ya su taşımış.

4 bent ve 33 kemer aracılığıyla suyu surlardaki Eğrikapı’nın hemen dışına kadar getiren Kırkçeşme sistemi iki kola ayrılıyor. Bir kol Ayvad Bendi’nden, diğeri Büyük Bend’den geliyor ve Galata Kulesi yüksekliğinde derinliği olduğu söylenen taş sarnıç Başhavuz’da birleşiyor. Aynı dönemde Süleymaniye ve Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan külliyeleri inşaatlarıyla da uğraştığı düşünülürse, mimarbaşının zekâsının yanı sıra çalışkanlığı ve azmi de şaşırtıcı. Kırkçeşme sisteminden günümüze ulaşan en muhteşem yapı, iki katlı Mağlova Kemeri’nin diğer adı Muallakkemer. Yolu olmayan, ormanın derinliklerindeki kemer Alibey Deresi’ni ikiye bölüyor. Kendi türündeki eserler arasında bir başyapıt sayılan Mağlova Kemeri’nin merkezdeki dört kemeri, dünyadaki en geniş kemerler... Alibey Deresi üzerinde 165 metre uzunluğundaki iki katlı Güzelce Kemeri’ni de 1563-1564 yıllarında Sinan yapmış.

Yazının Devamını Oku

Taş ancak bu kadar taş değilmiş gibi işlenebilir

Kelimelerin anlatmaya yetersiz kaldığı bir sanatkârlık, mühendislik ve mimari harikası Divriği Ulu Cami ve Darüşşifası için Evliya Çelebi’nin tarifiyle söylersem... “Methinde diller kısır, kalem kırıktır.” Ben gördüğümde “Taş ancak bu kadar taş değilmiş gibi işlenebilirdi” demiştim. Zaten bu müthiş detaycılık nedeniyle sadece ülkemiz için değil, dünya için de nadide taş yapılardan biri kabul ediliyor.

Sivas, MÖ 7 binlere dayanan geçmişiyle hem tarih boyunca ev sahipliği yaptığı kültürlerin hem de çevre bölgelerin bir sentezi gibi. Doğu Anadolu, Karadeniz ve İç Anadolu birbirine karışır bu ilin sınırları içinde ve ortaya bambaşka bir tablo çıkar. Milli Mücadele’nin başlangıcında yapılan ve bir ulusun kaderini değiştiren son kongre için bu şehrin seçilmiş olması bir rastlantı değil. Dikkat ederseniz Sivas’ın merkezinden çok ilçeleri bilinir. Bu da her birinin ne kadar özgün olduğunun bir işaretidir aslında. Divriği gibi...

Divriği ve civarında en erken yerleşime dair yazılı kaynaklar Hititlere kadar gidiyor. Mengücekoğulları’nın yönetimi altında olduğu dönemde yapılan Divriği Ulu Cami ve Darüşşifası ise kentin zengin tarihinden kalan en önemli miras. 1985’ten bu yana UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde ve bu listeye ülkemizden giren ilk yapı olma özelliğini taşıyor. 2015’te başlayan restorasyona pandemi döneminde ara verildiği için kısa bir süre daha bakım altında kalacak olan yapının yeniden ziyarete açılmasını heyecanla bekliyorum. Böylesi önemli yapıların bütünüyle değil parça parça restorasyona alınması turizm açısından daha doğru. En azından restorasyonun devam etmediği yerler ziyaret edilebilmeli.

Cami, Ahmet Şah ve eşi Melike tarafından yaptırılmış. İnşası 1228’de başlamış, 1243’te tamamlanmış. İslam mimarisinin başyapıtlarından biri sayılıyor. Mimarı Ahlatlı Hürremşah. Öyle bir eser tasarlamış ki plan tipi ve süsleme özellikleri bakımından bir benzeri yok. Darüşşifa taç kapısı, cami kuzey taç kapısı, cami batı taç kapısı ve şah mahfili taç kapısının her biri birbirinden farklı ve müthiş süslemeleriyle göz kamaştırıyor. Yapı neredeyse 8 asır önce yapılmış ve üzerinde binlerce motif var. Üstelik hiçbir desenin birbirini tekrar etmediği muazzam bir bütün ortaya çıkarılmış. Kâinattaki varlıkların biricikliğini simgeleyen bu özelliğe ek olarak hayranlık uyandıran bir detay daha var. Caminin batı kapısında mayıs-eylül arasındaki dönemde, her ikindi namazından 45 dakika önce insan silüeti şeklinde dev bir gölge beliriyor. İncelemelere göre bu bir tesadüf değil; çok ince hesaplamalara ve derin fizik–astronomi bilgisine dayanıyor.

Camiye bitişik olarak inşa edilen, iki katlı, avlulu ve eyvanlı bir yapı olan Darüşşifa, geçmişte hastaların su sesiyle iyileştiği bir sağlık merkeziymiş. Bu kısım Anadolu’da ayakta kalan en eski hastanelerden biri. Ruh ve sinir hastalarının tedavisi için kullanılmış. İçeride öyle bir akustik hesaplaması var ki başta su sesi ve tasavvuf müziği olmak üzere ortadaki avludan tedavi amaçlı yayılan tüm sesler, hastalık derecesine göre odalardan duyulmuş. Hastalığa ve tedavi sürecine göre, kiminin daha yüksek kiminin daha az duyması gerekiyormuş ve hesaplama buna göre yapılarak sesin yankılanması sağlanmış.

Yazının Devamını Oku

Akdeniz’den Atlas Okyanusu’na FAS

Bir yandan bembeyaz zirveleri kayak pistleriyle süslü Atlas Dağları, diğer taraftan gizemiyle büyüleyen ve büyüklüğüyle insanda hiçlik duygusu yaratan Sahra Çölü... Tezatlar diyarı Fas’tayız. Afrika, Arap, Berberi ve Avrupa kültürlerinin harmanlandığı, Batı’dan birazcık çalmış ama özünde Doğulu kalmış insanların yaşadığı, sürprizlerle dolu bir ülke Fas.

Osmanlıların Afrika’da ulaşamadığı tek ülke olan Fas; Marakeş, Fez ve Meknes gibi dünyanın en iyi korunmuş ortaçağ şehirleriyle ziyaretçilerini hayal kırıklığına uğratmayan egzotik bir diyar.

1912’de Fransızların egemenliğine giren Fas, 1956’da tekrar bağımsızlığına kavuştu. Anayasal monarşiyle idare edilen ülkede, kral ‘Müminlerin Amiri’ olarak adlandırılıyor ve ekonomi dahil bütün gücü elinde bulunduruyor.

Bizim güvece benzeyen ‘tajin’ denen yemeğin, kuskusun ve güvercinden yapılan dürüm ‘pastilla’nın milli yemekler olduğu ülkede, Dünya Kültür Mirası Listesi’ndeki olan Eski Fez, Marakeş, Meknes ve Volubilis Antik Kenti gibi görülecek çok sayıda yer var.

Önce Marakeş’te turumuza başlayalım. Turunç ağaçlarıyla süslü bulvarları, renklerin dansına sahne olan ‘suklarıyla’ (pazaryeri) meşhur olan Marakeş, Fas Sultanlığı’nın ilk başkenti; 1062’de kurulmuş. Sahra Çölü’ne açılan kervan yollarının kuzeydeki kapısı olan şehre, binalardan yollara, duvarlardan toprağa kadar her yer kızıl olduğundan ‘Kızıl Şehir’ deniyor. Eskiyle yeninin büyüleyici uyumundan dolayı Ağa Han Mimarlık Ödülü’ne de sahip olan Marakeş’e ‘Güney’in İncisi’ ve ‘Güney’in Mücevheri’ gibi isimler de veriliyor.

Kentin eski şehir merkezine ‘Medine’ deniyor. Buralar bizdeki Kapalıçarşı’yı andırıyor. Kokuların dışarıya taştığı baharatçılar, geometrik desenlerin büyülü uyumunun göz kamaştırdığı halıcılar, kuyumcular, seramikçiler, bakırcılar, tahta oymacıları gün boyu müşterilerini bekliyor. Fas viskisi dedikleri, milli içecek olan nane çayı da esnafa yarenlik ediyor. Bu çarşılarda pazarlık çok yaygın. Fiyatın dörtte birini ya da yarısını teklif ederek pazarlığa başlayın. Argan yağıysa alınacaklar listesinin en başında olmalı. Medine’deki Nomad ve Le Jardin restoranları otantik bir öğlen yemeği için tercih edebilirsiniz.

Marakeş’in ünlü meydanı Cema Ül Fena ise zamanın durduğu bir ortaçağ panayırı gibi. Gündüz saatlerinde oldukça hareketli olan meydan, UNESCO tarafından koruma altına alınan ilk meydan olma özelliğine sahip. Eski dönemde idamların gerçekleştiği yer olduğu için yerli halk tarafından ‘Kıyamet Meydanı’ olarak da adlandırılan alan akşamüstü 5.00 gibi bambaşka bir görünüme bürünüyor ve ortaya Spielberg’ün film platolarını anımsatan bir atmosfer çıkıyor. Her türlü yemeği pişirip satan seyyar satıcılar, müzisyenler, falcılar, akrobatlar, şifalı ot satıcıları, yılan oynatıcıları, sokak bahisçileri başaktörler olarak sahnedeki yerlerini alıyor. Her gösterinin bir bedeli var, bahşişleri hazırlamayı unutmayın. Sahte rehberlere ve yankesicilere de dikkat edin.

Marakeş’in sembol binası olan ve 67 metrelik görkemli minaresiyle dikkat çeken Kutubiye Camisi ise yaklaşık 800 yıldır şahitlik yapıyor bu renkli dünyaya. 19’uncu yüzyılda inşa edilen Bahia Kraliyet Sarayı, Fas’ın en çok fotoğraflanan yerlerinden olan Menara Bahçeleri ve Ahmet el Mansur tarafından 1602’de yaptırılan El Badi Sarayı şehrin mutlaka görülmesi gereken yerlerinden.

Yazının Devamını Oku

Geçmişten bugüne ‘Diğer taraftaki incir bahçesi’...

Bir arada olmanın güzelliğini hatırlatan dönem dizileri yeniden gündemde. İzlerken kaybedilenlere, ihmal edilenlere üzülsek de geçmişle bağ kurmak ve hatırlamak adına seviniyorum bir hikâyede veya bir dekorda eskinin izlerine rastlayınca. ‘Masumlar Apartmanı’ ve ‘Kulüp’ten sonra ‘Pera Palas’ta Gece Yarısı’ dizisi de gündeme gelince bu hafta istedim ki size şehrin karşısından, Pera’dan bahsedeyim. Eski günlerin zarif izlerini hâlâ taşıyan Meşrutiyet Caddesi boyunca zaman, katman katman açılsın önümüzde...

Asya ve Avrupa’nın kavuştuğu İstanbul, hep cezbetmiş insanları. Merkez, Tarihi Yarımada’ya konumlandırılmış ama karşı taraftaki Galata ve Pera, bu şehrin çekimine kapılanlara ev sahipliği yapmış. Her gelen hem kalbinden hem de kültüründen bir parça bırakmış bu şehre. Sonuçta dün ve bugünün bir arada, zamansızca yarattığı bir mozaik çıkmış ortaya. Pera, bir zamanlar yabancı diplomatların ve Levanten olarak bilinen Avrupa kökenli tüccarların yaşadığı, İstiklal Caddesi’nin çevresindeki bölgeye verilen isimdi.

Bu adlandırmanın Yunanca ‘diğer taraftaki incir bahçesi’ anlamına gelen ‘peran en skai’den türediği sanılıyor. 19’uncu yüzyılda buradaki evler, dayanıklı olsun diye taş malzemeden inşa edilmiş. Böylece son derece tehlikeli yangınların da önüne geçilebilmiş. Cumhuriyet’in ilk yıllarından sonra Pera yerine Beyoğlu ismi kullanılmaya başlamış. İstiklal Caddesi’ne paralel, güney ucunda Şişhane, kuzey ucunda da İngiliz Konsolosluğu olan Meşrutiyet Caddesi bir zamanlar buradaki mezarlıklardan dolayı Le Petit-Champs (Küçük Mezarlık) olarak adlandırılmış. Pera Palas Oteli’nin yanındaki Haliç manzaralı açık alanda, Petit Champs Tiyatrosu varmış. Darülbedayi, 1914’te İstanbul Belediye Başkanı Cemil Topuzlu tarafından bugünkü Şehir Tiyatroları’nın temeli olarak kurulmuş. Petit Champs Tiyatrosu da 1916’da Darülbedayi’ye verilmiş. Şimdi yerinde TRT binası ve bir otopark var.

Zengin Avrupalılar oturdu

Geçmişte caddenin iki yanında zengin Avrupalıların oturduğu, muhteşem 19’uncu yüzyıl binaları sıralanırmış. 20’nci yüzyılda bu binalar farklı şekillerde kullanılmaya başlamış; örneğin Casa d’Italia, önce İtalyan Evi, sonra da İtalyan Kültür Merkezi olmuş. Orijinal olarak 1801’de inşa edilen Pera Evi, 1844’teki yangından sonra, William James Smith ve Londra’daki Avam Kamarası’nın mimarı olan Charles Barry tarafından yapılmış. Günümüzde İngiliz Konsolosluğu olarak kullanılan binanın bahçesine girebilen şanslı kişiler, her temmuz ayında verilen partiye ev sahipliği yapan, harika bir İngiliz bahçesiyle karşılaşıyor. Konsolosluğun bahçesindeyse St. Helena Şapeli var. Mösyö Glavany’nin eviyse, Belle Vue Otel (şimdiki Büyük Londra Oteli) olarak 1892’de açılmış.

Yazının Devamını Oku

Osmanlı’nın izinde Macaristan ‘Tuna Nehri akmam diyor...’

Macaristan’la ta Orta Asya’ya uzanan ve aynı köklerden başlayan ortak bir tarihimiz var. Yüzyıllar boyunca da hep kesişmiş yollarımız. Bu hafta 200 yıl Osmanlı hâkimiyetinde kalan ülkedeki bu izlerin peşine düşelim istiyorum hep birlikte. Gezerken her adımda bir olduğumuzu hatırladığım bu toprakları tanıdıkça eminim siz de bana katılacaksınız.

Macaristan’ın hem siyasi hem de turistik merkezi olan başkent Budapeşte’nin ilk sakinleri Romalılarmış. 451’de Attila’nın önderliğinde Hunlar gelmiş. Attila’nın ele geçirdiği Roma kolonisi 9’uncu yüzyılda Macarların başkenti olmuş. Hem Macarların hem de Türklerin ataları, Orta Asya’dan 10 kavim olarak yola çıkmışlar. Sonra bunların 7’si Karpatlar’ı geçip Macaristan’ın şimdiki topraklarına gelmiş, 3’ü de Anadolu’ya gitmiş. Macarların Karpat Dağları’nı geçmeden önce Türklerin yakınında yaşadığı ve On Ogur Kavimlerarası Birliği’nin parçası olduğu düşünülüyor.

16’ncı yüzyılda, Osmanlı’nın Balkanlar’daki gücü giderek artarken yollar bir kere daha kesişmiş. Kanuni Sultan Süleyman’ın Belgrad’ı almasının hemen ardından yapılan Mohaç Savaşı’nda Macar kralı yaşamını yitirmiş ve Osmanlı başkent Budin’e girerek bağımsız Macaristan Krallığı’nı sona erdirmiş. Anadolu’yu yurt edinmişiz ama Balkanlar’a da kök salmışız bu tarihten itibaren.

Avrupa’da bir Osmanlı

Macaristan’a Batı dillerinde verilen Hungary ve Ungarn gibi isimler, Orta Asya’daki köklerine atıfta bulunduğu gibi, Türkçe ‘On Ogur’ yani ‘On Kişi’den geldiği de söyleniyor. 800 ortak kelimemiz varmış, bunların 200’ü günümüze gelmiş.

Ülkenin güney sınırındaki Pec yaklaşık 2 bin yıllık bir tarihe sahip. Hıristiyanlığın ilk dönemlerine ait nekropolü 2000 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınmış. 2010’da İstanbul ile birlikte ‘Avrupa Kültür Başkenti’ seçilmiş. Porselenleriyle ünlü kentin bir başka özelliği de yine porselenleriyle ünlü Kütahya’nın kardeş şehri olması. Krallardan biri Macaristan’ın ilk üniversitesini burada kurarak şehri bilim ve ilim merkezi haline getirmiş.

Topraklarında pek çok kültür olunca bir o kadar da ismi olmuş bu zarif şehrin. Ortaçağda ‘Beş Katedral’ diye adlandırılmış. Sonra da katedrallerin Vatikan temsilcisi barındırmak zorunluluğu nedeniyle ‘Beş Kilise’ demişler.

Osmanlılara geçtiğinde bu kez de Peç olmuş şehrin adı. 1543’teki fetihten sonra bazı kiliseler camiye dönüştürülmüş. Yeni camiler, hamamlar, okullar, türbeler ve anıtlar yapmışlar. Yaklaşık 150 yıllık Osmanlı egemenliğinde pek çok eser kazanmış.

Yazının Devamını Oku

İstanbul’un kalbine yolculuk

İstanbul aşkımı bilmeyen kalmadı... Nereye gidersem gideyim dönüp geldiğim, sığındığım yuvamın böyle etkileyici bir yer olması benim için gurur kaynağı. Her sokağı sürprizlerle dolu çok az kent var. Serinlik henüz üşütmezken şehrin kalbinde, Tarihi Yarımada’da bir gün geçirelim. Şehrin sembolleşen yapıları bize hikâyelerini anlatsın.

Boğaz’ı, 7 tepesi, tüm dinleri kucaklayan kozmopolit yapısı, muhteşem tarihiyle her an yeni bir şeyler öğretiyor bu şehir bize. Napolyon Bonapart boşa dememiş “Dünya tek bir ülke olsaydı, başkenti İstanbul olurdu” diye. Bu aşkı şimdiye dek 12 kitapla, sayamadığım kadar çok gazete ve dergi yazısıyla, binlerce turla, iki sezon ‘Paha Biçilemez İstanbul’ TV programıyla ilan ettim. Ama onu ne kadar anlatsam ‘az kaldı’ diye düşünüyorum. Hep yeniden başlayayım, bir şeyler daha söyleyeyim istiyorum. Bana göre kenti anlamak ve ruhuna nüfuz etmek için ilk yapılması gereken, rotayı Tarihi Yarımada’ya çevirmek. Yerli yabancı, ünlü ünsüz ziyaretçilere İstanbul’u gezdirirken benim ilk durağım hep burası oluyor. Gelin şimdi yarımadanın tarihi yapıları arasında birlikte bir tur atalım.

HİPODROM
Güç, zafer ve ihtişam
Tarih MS 203; İmparator Septimius Severus, bugün İstanbul’un en turistik mekânı olan meydana oval bir hipodrom inşa ettirmiş. Büyük Konstantin zamanında genişletilmiş ve 480 metreye 118 metre boyutlarına ulaşmış. Meydanı adımlarken karşınıza üç farklı sütun çıkacak. Theodosius Sütunu olarak anılan dikilitaş, MÖ 1450 yılında, Firavun III. Thutmose için yapılmış ve Mısır’ın antikçağ kenti Thebes’in karşısına dikilmiş. İstanbul’a İmparator Theodosius döneminde, 390 yılında getirilmiş. Hipodrom’daki Yılanlı Sütun ya da Burmalı Sütun olarak anılan sütunun tepesindeki yılan başları bugün maalesef yok. Birbirine dolanmış üç yılanın başının altın bir vazonun üç ayağını oluşturduğu sütun, MÖ 478’de Yunan şehir devletlerinin birleşerek Persleri yendiği savaş anısına yapılmış ve Delfi’deki Apollo Tapınağı’nın önüne dikilmiş. 330’lu yıllarda sütunu İstanbul’a getirten İmparator Konstantin olmuş. Biraz daha kaba bir işçiliğe sahip olan Örme Dikilitaş hakkında çok az şey biliniyor. Konstantin ya da I. Theodosius tarafından buraya yerleştirildiği düşünülüyor.

AYASOFYA

Yazının Devamını Oku

Güneş hâlâ bizi çağırıyor

Yurdun genelinde sonbaharın tatlı esintileri hüküm sürerken yazın sıcaklığını hatırlatacak mekânlara davet ediyorum bu hafta sizi. Hem çalışmak hem de dinlenmek için geçen iki hafta boyunca Side’den Datça’ya kadar Akdeniz’i adım adım gezdim. Hazır gündüz güneşin, akşam serinliğin tadını çıkarabileceğiniz günler sürerken size nefis bir liste hazırladım. Fırsat yaratın ve düşün yollara.

İlk durağım Side. “Manavgat’ta yaşanan yangın felaketinin ardından buradaki yaraları sarmaya destek olalım” dedik ve düzenlediğimiz tura ek olarak Haluk Levent ve Rus Kızıl Ordusu konseri organize edip gelirini Ahbap Platformu üzerinden mağdur ailelere bağışladık. Projede cansiperane çalışan Miramare Beach Hotel, Side’nin klasikleşen adreslerinden biri. Yaklaşık 1.000 palmiyenin süslediği açık alanlarda vakit geçirmek çok güzel. Ana restorana ek olarak dünya mutfağından örnekler tadabileceğiniz harika restoranları var. Benim gibi tatlı sevenler otele bir artı daha eklesin, çünkü 24 saat açık bir pastanesi var.

Jakuzili 99 lüks villa

Yol üzerindeki Belek ikinci durağım oldu. Sakin doğası ve özellikle golf tesisleriyle önce çıkan beldede Gloria Serenity Resort, farklı konseptteki odaları, havuzlu, teraslı ve jakuzili lüks 99 villasıyla ayrıcalıklı bir tatil deneyimi sunuyor. Doğa ve spor dostu otelin mutfağında her damak zevkine uygun tatlar var. Burada önereceğim bir başka adres Kaya Palazzo Belek. Geniş SPA merkezi, özel havuzlu süitleri, 45 bin metrekare alanda 13 özel villası, +16 yaş havuzu ve çocuklara sınırsız eğlence sunan Mini Club’ıyla hem yetişkinleri hem de çocukları mutlu edebiliyor.

Dionysos Otel

Yazının Devamını Oku

Peri masallarının başkenti Budapeşte

Kalesi, görkemli parlamentosu, Tuna Nehri üzerindeki köprüleri, tarihi sokakları, termal hamamları, parkları, adaları, müzeleri ve oya gibi işli mimari yapılarıyla masal gibi bir şehir Budapeşte. Uzun süre Doğu Bloku’nun bir parçası olması nedeniyle pek de bilinmeyen şehir, günümüzde dünyanın yıldız kentlerinden biri haline geldi. Etkisinde kaldığım bu güzel kentin önemli noktalarını birlikte gezelim.

Televizyon programım ‘Ayrıcalıklı Rotalar’ın Macaristan bölümünü çekmek için gittiğim Budapeşte ister özlemden deyin ister büyüsünden yine beni etkisi altına aldı. Şehri başka bir gözle görmemi sağlayan ve açılmayan kapıları açtıran bir desteğim de vardı bu yolculukta. Türkiye ile ticaret ilişkilerini canlı tutan Macaristan İhracat Teşvik Ajansı’nın (HEPA) ilgisi ve yardımları da şehrin büyüsünü bambaşka bir boyuta taşıdı benim için.

Gündüz güzel ama asıl...

Tuna Nehri’nin iki yakası üzerine kurulmuş Budapeşte. Budin ve Peşte’ymiş bu iki yakanın adları. Görkemli zincirli köprülerle birbirlerine bağlanmışlar. Tuna Nehri’nin bir tarafında, yemyeşil bir yamacın tepesine konumlanmış Buda. Bu yaka, geçmişte devlet idarecilerine ve soylulara ev sahipliği yapmış. Diğer taraftaki Peşte ise önce tüccarların bir araya geldiği, daha sonra da sanayinin geliştiği bölüm olmuş. Buda, hükümdarlığı temsil ederken Peşte anayasal rejimlere ait kurumların merkezi haline gelmiş.

Balıkçı Tabyası

Yazının Devamını Oku

Güz daveti

Doğu Karadeniz’i keşfetmek için güzel zamanlardayız. Sonbahar renklerinin adeta hediye gibi her yana saçıldığı bu coğrafyayı ziyaret etmek için farklı yollar izleyebilirsiniz. Benim tercihim Kars’a uçup önce Ardahan’a uğramak, ardından Artvin’i her yönüyle doyasıya keşfetmek oldu.

Karadeniz seyahati planlarken iki önemli noktayı bilmeniz gerek. Öncelikle tur rotaları yayla odaklı ve yaylalarda sel tehlikesi yok. Gönlümüz doğal afet acılarını yaşamamaktan yana ama afetin vurduğu yerlerin yaralarını sarmasının yollarından biri de ekonomisinin canlı olması. Ne yazık ki sel haberleri geldiğinde Karadeniz’e gitmekte çekimser kalanlar, bölge halkını yalnız bırakıyor. İkinci doğru sanılan yanlış ekim ayı sanki bol yağışlı ve Karadeniz’e gitmek için yanlış zamanmış gibi düşünülüyor. Oysa üzerine basa basa “Karadeniz’in en güzel zamanı sonbahardır. Biz dört gözle eylül-ekimi bekleriz” diyorlar.

İlk istikamet Çıldır Gölü

Biz de Karadeniz gezimiz için İstanbul’dan kalabalık bir ekiple yola çıktık. Kars Harakani Havalimanı’na indikten sonra atladık bir minibüse ve ilk istikamet Çıldır Gölü kıyısı oldu. Eskiden Batum’un bağlı olduğu bir sancak olan Çıldır’ın nüfusu 2 bin 600. Aktaş Sınır Kapısı’na çok yakın. Biz Çıldır Gölü kenarındaki Atalay’ın Yeri’ne gittik. Lokanta salaş ama çok güzel. Sahibi Atalay Bey de tam bir Anadolu bilgesi. Gidince sadece yemek yemenizi değil, onunla sohbet etmenizi de öneririm. Sessizliğin sesini dinleyerek taze balıkların tadını çıkarabilir, ayrılmadan önce bahçedeki ağaca bir çaput da siz bağlayabilirsiniz. (0535) 211 03 48 @atalayin_yeri_cildir

Güzel bir öğle yemeğinin ardından Çıldır’dan ayrılıp biraz yürüyeceğimiz bir noktaya hareket ettik.

Ortaçağdan kalma kale

Ardahan’daki Şeytan Kalesi’ne giden yolu adımlarken, aslında ne kadar etkileyici değerlere sahibiz ama tanıtmakta ne kadar yetersiz kalıyoruz diye kim bilir kaçıncı kez düşündüm. 35 yıllık profesyonel meslek hayatım ülkemi tanıtmaya çalışmakla geçti ama sık sık bu hisse de kapıldım.

Yazının Devamını Oku

Side’yi yeniden keşfedin, şaşıracaksınız

Yıllar sonra yeniden keşfettiğim ve eskisinden daha güzel bulduğum Side’ye yakın zamanda yolunuzu düşürmediyseniz bence adını keşfedilecekler listenizin başına ekleyin. Bir müzekentle karşılaşacak, şaşıracak ve etkileneceksiniz. Biz de birlikte Side’de bir tarihi keşif turuna çıkalım.

Side’yi bir yarımada gibi düşünün. Konumu çok güzel. Manavgat Belediyesi ve Side halkının işbirliğiyle de yepyeni bir kimlik kazanmış. Öncelikle tarihi ortaya çıkarmak için harekete geçmişler. Binalar yıkılmış, yeraltındaki tarihi gün yüzüne çıkarmak için başarılı bir kazı çalışması yürütülmüş. Sonra o dokunun üzeri camla kaplanmış ve yeni yapılar bu cam zeminler üzerine inşa edilmiş. Adeta bir müze kent çıkmış ortaya. Çarşıda, mesela girdiğiniz bir halı dükkânında yerde cam zemin, altında da tüm güzelliğiyle büyüleyen mozaikler göreceksiniz. Oturduğunuz kafede de sütunlar, su kanalları karşılayacak sizi...

Olduğu yerde koruma 

Her şeyi müzeye taşımak yerine olduğu yerde muhafaza edip korumaya alınmış. Bu da katman katman tarihle örülmüş bir şehircilik anlayışı çıkarmış ortaya. Side’nin harika bir antik tiyatrosu var. Merkezde ve yarımadanın en dar noktasındaki yapı, Anadolu’nun en büyük tiyatrolarından biri.

MS 2’nci yüzyılda inşa edilen tiyatro, sonrasında yapılan eklemelerle bir dönem arena olarak da kullanılmış. Side’nin geçmişinde, piskoposluk merkezi olduğu bir dönem var. MS 5’inci ve 6’ncı yüzyıla denk gelen bu dönemde, tiyatro bu kez açık hava kilisesi olarak kullanılmış.

Muhteşem tapınaklar 

Side Yarımadası’nın güney ucunda, limanın doğusunda iki büyük tapınak var. Athena ve Apollon’a adanan bu tapınakları, özellikle akşam saatlerinde ışıklandırılmış halde görmenizi öneririm. Tarih keşfi antik kentle sınırlı değil. Yolunuzu mutlaka Side Müzesi’ne de düşürün. MS 2’nci yüzyıla tarihlenen ve sonrasında birkaç değişikliğe uğrayarak günümüze kadar ulaşan bir hamam binasının ev sahipliği yaptığı müze soğukluk (Frigidarium), terleme (Sudatorium), iki ılıklık (Tepidarium) ve sıcaklık (Caldarium) olmak üzere çeşitli büyüklüklere sahip beş bölümden oluşuyor. Helenistik, Roma, Bizans kalıntılarının yanı sıra İslamiyet dönemi eserlerini de görebilirsiniz.

Yazının Devamını Oku

Son demlere kulaç atalım

Havası, suyu, toprağıyla her yerinden bereket fışkıran; tarih boyunca sahnede olmuş, büyük olaylar görmüş bir coğrafya Anadolu... Değeri biliniyor mu tartışılır ama bence hiçbir şey için geç değil. Kendi çevremizden başlayarak yaşadığımız toprakları öğrendikçe etkilenmemek ve gelişmemek mümkün değil. Gelin, sonbaharın ılık havalarını bahane edip en güzel ve en sakin mevsiminde Ege ve Akdeniz sahillerine uzanalım.

Bir süredir hem ‘Butik Oteller Türkiye’ kitabım hem de meslekteki 35 yıllık deneyim ve birikimimi size en kolay yoldan ulaştırabileceğim Saffet Emre Tonguç (SET) uygulaması için gezdiğim yerlerden en beğendiklerimi ve en güncel bilgileri toparladım. Kalacak yerleri önermek benden, çevresini adım adım keşfetmek sizden. İşte ‘sarı yaz’ı en güzel geçireceğiniz adresler...


Ida Costa

Kuzey Ege’nin tertemiz havası

Yazının Devamını Oku

Özgürlüğün ve rüzgârların adası

“Hayat bir gündür, o da bugündür” sözünü benimsemiş bir insan olarak geçen hafta sonu aniden gelen bir daveti fırsat bilerek sadece üç gün için Mikonos’un yolunu tuttum. Gündemden ve gözlerden uzak geçen birkaç gün boyunca yerlisinden dinlediğim kadarıyla sizin için öneriler de hazırladım. Umarım bu yazı, kendinize ayıracağınız anlara ilham olur.

Mikonos, Kikladlar (Cyclades-Halkalar) diye geçen adalar topluluğunun bir üyesi. Kışın 10 bini bulmayan nüfus, yazın 100 binin üzerine çıkıyor. Ortaçağda farklı uygarlıkların egemenliğine giren adayı 1207’de Venedikliler ele geçirmiş. 300 yıl Venedikliler tarafından yönetilen ada, 1537’de başlayıp 1829’da Yunanistan bağımsız bir krallık oluncaya kadar Osmanlı hâkimiyetinde kalmış.

Adada yer gök şapel dolu. Bazı aileler kendi ibadetleri için bu küçük kiliseleri yaptırıp aynı zamanda mezarlık olarak kullanmışlar. Mikonos’ta limandaki Arkeoloji Müzesi küçük ama eserler muhteşem. Adadaki ufak müzelerden benim favorim Maritime (Denizcilik) Müzesi. Türkiye ile ilgili eserlerin çokluğu sizi şaşırtabilir.

Plaj, yemek ve eğlence dışında ne yaparım diyenler, Mykonons Town ya da Chora olarak geçen merkezde önce Meryem Ana’ya adanan Paraportiani Kilisesi’ne dışarıdan bir bakın, sonra Little Venice (Küçük Venedik) diye anılan ve eskiden kaptanların oturduğu evlerin olduğu bölgede bir kahve için, ardından da Kato Myli’deki değirmenlerin önünde resim çektirin. Adanın rüzgârına karşı güzel bir manzara istiyorsanız yolunuzu Armenistis Deniz Feneri’ne düşürün. Alışveriş içinse günün erken saatleri ya da geç saatleri uygun. Adanın en güzel dükkânları Matoyiannia Sokağı’nda.

Ege’nin sularına dalın

Mikonos’un rüzgârından korunmak için labirent gibi tasarlanmış sokaklarında kaybolmak ayrı bir keyif. Her keseye uygun mağazaların yanı sıra birbirinden lüks markaları da görebiliyorsunuz. Mikonos’ta çok sayıda galeri de var. Dünyadan birçok sanatçının eserlerini sergileyen Artion Galleries’de karşıma, çok beğendiğim ressam Ahmet Güneştekin’in eserinin çıkması benim için tatlı bir sürpriz oldu. Çok güzel bir sokaktaki Rarity ve Elixir (Timeless) Gallery sanat için uğramanız gereken duraklardan.

85 kilometrelik adada mobilet ya da cip kullanarak dolaşmak en akıllıca iş. Pire’ye 180 kilometre uzaklıktaki adaya feribot ya da uçakla gidebilirsiniz. Adadaki küçük havalimanından şehir merkezine giderken Chora (Hora) tabelalarını takip edin.

Adanın gözdesi Scorpios’a muhakkak uğrayın. Zevk, vizyon ve profesyonellik bir araya gelince çok büyük paralar harcamadan ortaya süper işletmeler çıktığını göreceksiniz. Akşamüstü partileri 18.30’dan gece yarılarına kadar sürüyor. Restoranı da çok başarılı.

Yazının Devamını Oku

Trabzon’dan Rize’ye 34 adım

Geçen haftalarda Karadeniz’e bir destek gezisi yaptık. Sel felaketinin yaralarını sarmaya çalışan Karadeniz’in hem morale hem de turizm ekonomisini canlı tutmaya ihtiyacı var. Bir Karadeniz keşfi için en güzel mevsimin eylül-ekim olduğunun altını çizerek size 34 adımlık bir Trabzon-Rize rotası hazırladım. Neden 34 diye sormayın; o da benim İstanbul aşkımın imzası olsun. Ne de olsa bu yazı İstanbul’a dönünce hazırlandı...

Butik Oteller Türkiye ekibi olarak Karadeniz’deydik. Gezimize Bukla Tur (@buklatur) ve Sendagez (@sendagez_) eşlik etti. Karadeniz’i gerçek anlamda, turist gibi değil de hayata dokunan deneyimlerle keşfetmek isterseniz ikisini de gönülden öneririm. Karadeniz için aşkla çalışan ve turizmin yöreyi yıpratmasını değil, özünü koruyarak geliştirmesini isteyenleri görmek içime su serpti. Gelin adımlarımızı atmaya önemli bir restorasyondan geçen Sümela’dan başlayalım.

Gito Yaylası
Adını dağlardan alıyor
Sümela Manastırı

Maçka’ya bağlı Altındere Köyü’ndeki manastır, Karadağ’ın eteklerinde sarp bir kayalık üzerine inşa edilmiş. Sümela, ‘siyah’ anlamına gelen ‘melas’ sözcüğünden geliyor. Manastırın inşa edildiği dağların koyu rengi nedeniyle bu adı almış. Bizans İmparatoru I. Theodosios zamanında Atina’dan gelen Barnabas ve Sophronios isimli iki rahip temellerini atmış. Efsaneye göre ikisi de aynı rüyayı görerek birbirinden habersiz biçimde aynı yerde buluşmuşlar. Sümela; ana kaya kilisesi, birkaç şapel, mutfak, öğrenci odaları, misafirhane, kütüphane ve kutsal ayazmadan oluşuyor. Ama gittiğinizde bir kısmını gezebiliyorsunuz. Yaklaşık 6 yıl önce başlayan kapsamlı restorasyon çalışması sürüyor. Tamamını görmek bir süre daha mümkün olmayacak. Müzekart ile ziyaret edebilirsiniz.

Yazının Devamını Oku

Mavinin cazibesini arttıran mekânlar

Bir süredir hem ‘Butik Oteller Türkiye’ kitabımı, hem aplikasyonumu güncel tutmak ayrıca da turizme destek olmak için yollardaydım. Geçen hafta gezdiğim Doğu Karadeniz’den sonra şimdi sıra yeniden güney sahillerinde, Göcek’teyiz. Türkiye’nin en güzel koylarının olduğu bölge güzelliği kadar yeme-içme ve konaklama adresleriyle de ziyaret etmeye değer bir yer.

Göcek aslında küçük bir yerleşim bölgesi. Bir uçtan diğerine yürümek 10 dakika. Popülaritesinin artmasıyla hızla gelişen ilçede her geçen gün yeni işletmeler açılıyor veya mevcut işletmeler el değiştiriyor. Temiz ve rafine bilgiye ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde işte size Göcek lezzet rotası önerilerim...

LEZZET ADRESLERİ

Dursun Usta: Portakal ağaçları altındaki restoranın etlerini herkes methediyor.

Göcek Köftecisi: Etseverler için iyi bir adres.

West Cafe: Ambiyansına bayıldım, işlerinde titizler.

West Sushi Bar: Uzakdoğu lezzetleriyle ön plana çıkıyor, gayet iyiler.

Can Restoran:

Yazının Devamını Oku

Zümrüt yeşili yamaçlara serpilmiş kaleler, kiliseler, camiler...

Karadeniz’e yüzünü dönmüş sarp dağların engin yeşilinde doğayla iç içe yaşar Doğu Karadeniz. Gelin bu hafta Artvin’in köylerinde dolaşalım, kayıp tarihin izinde Yusufeli’ne doğru küçük bir gezi yapalım. Bu satırları okuyup yolunuzu düşürürseniz bilin ki ciğerlerinize dolan temiz havayı, muhteşem sofraları ve hoş sohbetleri de ekleyeceksiniz anılarınıza.


Başka uluslarla benzerliklerimizden bahsettiğimizde Ege ve Akdeniz’e kıyı olan ülkeler gelir ilk akla. Gerçekten de hem coğrafyamız hem mutfağımız hem de insanımız benzer bu kıyılardaki komşulara. Ama yüzünüzü biraz doğuya çevirirseniz orada da sadece sınırların ayırdığı insanları görürsünüz; dili aynı, mutfağı aynı, tarihi aynı... O yüzden Karadeniz’i gezdiğinizde aslında devasa bir coğrafyayı tanımış, anlamış olursunuz.

Bölgenin tarihine bakarsak 9’uncu yüzyıla kadar geri gidebiliyoruz. Gürcistan Krallığı 9’uncu yüzyıldan 14’üncü yüzyıla kadar Kafkasya’da kurulmuş bir Gürcü devleti. Bölgeye birçok konuda altın çağını yaşatan bu devleti kuran Bagratlılardan günümüze pek çok manastır ve kale ulaşmış. Van Gölü’ndeki Akdamar Adası’nın Surp Haç Kilisesi de bu hanedanla bağlantılı. Çünkü Gürcü Bagrat Hanedanı, ortaçada Ermenistan’ı yöneten Bagrat Hanedanı ile akraba. Mimari tarzları da birbirine benziyor.

 

İLK DURAK TBETİ MANASTIRI

Yolumuz üzerinde ilk karşımıza çıkan Şavşat Cevizli Köyü’ndeki Tbeti Manastırı. Tbeti ismi Cevizli Köyü’nün eski adı. Ortaçağda Gürcistan’ın en önemli el yazmaları ve kültür merkezi olan manastırdan günümüze kiliseden başka bir yapı kalmamış. 1880’lerde camiye çevrilen kilisede herhangi bir değişiklik yapılmamasına rağmen freskler ve tasvirler zarar görmüş. Yeni bir caminin inşasıyla da kaderine terk edilmiş. Fakat anlaşılmaz bir kararla 1961’de dönemin yerel yönetimi tarafından dinamitle patlatılmasına karar verilmiş. Karşısında dururken böyle önemli bir merkezin günümüze ulaşmasının sevincine, yaşadığı kötü muamelenin üzüntüsü karışıyor.

Yazının Devamını Oku

Tarihin değiştiği yer… Çanakkale

Bu hafta otomobilimize atlayıp Trakya’nın ayçiçeği tarlalarının eşlik ettiği bir yoldan, Marmara’nın Ege’ye açılan kapısına, Çanakkale’ye çevirelim rotamızı. Hem bereketli toprakları hem de stratejik önemiyle hep ilgi odağı olmuş, destanlarıyla adını dünya tarihine yazdırmış bir yer Çanakkale. “Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı!” sözlerinin adeta can bulduğu bu coğrafya, ziyaretçileri için çok daha fazlasını vaat ediyor; tertemiz bir hava, içinizi serinleten esintili rotalar, sıcacık bir güneş ve pırıl pırıl bir deniz.

Önce 70 kilometre uzunluğundaki Çanakkale Boğazı’nın iki yakasında, Gelibolu Yarımadası ve Asya kıtasında kalan Çanakkale şehir merkezi boyunca yol alalım. Assos’tan geçmişe selam verip Adatepe’de Kaz Dağları’nın temiz havasını içimize çekelim. Her fırsatta bu ülkede sahip olduklarımızla ne kadar şanslı olduğumuzu dile getiriyorum ama sadece şans yetmez! Bize düşen çok okuyup, daha fazla öğrenip tarihimize ve değerlerimize sahip çıkmak.

Yoldaki ilk durağımız Yunanca ‘Güzel Şehir’ anlamına gelen Gelibolu Yarımadası. Feribot iskelesine giderken geçeceğiniz merkezde, eski sahil kasabasının izlerini görmek mümkün. Gelin boğazın diğer tarafına geçmeden önce, 106’ncı yılını kutladığımız Çanakkale Zaferi’nin gerçekleştiği toprakları ziyaret edelim.

ANZAK KOYU’NU GÖRÜN

Gelibolu Yarımadası’nda şehitliklerin olduğu bölgenin girişinde Kabatepe Müzesi var. Müzede, savaşla ilgili çok sayıda belge, fotoğraf ve malzeme görebilirsiniz. Bu bölgedeki Arıburnu ve Anzak Koyu en sık ziyaret edilen yerlerden. Conk Bayırı’na doğru çıkarken en önemli mezarlıklardan biri olan Lone Pine (Yalnız Çam) bulunuyor.

Biraz yukarıdaki 57. Alay Şehitliği’nin girişinde 1994’te 108 yaşındayken ölen gazimiz Hüseyin Kaçmaz’ın heykelini göreceksiniz. 1992’de dikilen devasa boyutlardaki heykelse Mehmetçik Anıtı adını taşıyor. En tepedeki Conk Bayırı Anzakların hep asıl hedefi olmuş ve sadece 8-10 Ağustos 1915’te çok kısa bir süre Yeni Zelandalılar tarafından ele geçirilmiş. Buradaki Atatürk Anıtı’nın üzerinde Atamızın saatine isabet etmesi sayesinde bir şarapnel parçasından nasıl kurtulduğu anlatılıyor. Yarımadanın en ucunda Seddülbahir’deki Çanakkale Şehitler Abidesi’nden Ege açıklarına doğru bakarken minnet duygularınızın en üst seviyeye ulaşacağı kesin. 

Çanakkale merkezdeki Mavi Bayraklı plajların yanı sıra 10 kilometre uzaklığındaki sayfiyesi Güzelyalı Köyü’nde de çok sayıda plaj var.

KALEYİ FATİH YAPTIRDI

Yazının Devamını Oku

Sakin bir liman... Bartın

Bugünlerde hepimizin aklı da kalbi de ülkenin güney kesiminde. Günlerdir süren yangınlar hepimizin içini yakıyor. Belki bir nefes olur diye ülkemizden başka bir cenneti anlatmak istiyorum size. Son yıllarda plajlarıyla da ön plana çıkan Bartın hem tarihi hem de doğal güzellikleriyle her mevsim cazip bir davet sunuyor.

Bartın adı, Yunan tanrılarından biri olan Sular Tanrısı Parthenia’nın adını buradaki nehre vermesinden geliyor. ‘Muhteşem akan su’ anlamındaki Parthenios Nehri kıyısına kurulan şehir bu isimle anılmış ve zamanla ‘Bartın’a dönüşmüş. Doğal bir liman olan ve tarihi MÖ 14’üncü yüzyıla dayanan Bartın’ın kaderini ilkçağlardan itibaren doğası belirlemiş. 13’üncü yüzyıldan sonra şehre Hitit uygarlığı damgasını vurmuş. 200 yıldan fazla süren Pers hâkimiyetine Makedonya kralı Büyük İskender MÖ 334 yılında son vermiş. Amasra ve Bartın uzun yıllar süren kanlı savaşlar ardından MÖ 279’da Pontus Krallığı’nın sınırlarına dahil edilmiş. MÖ 70 yılındaysa Romalılar almış Bartın’ı ama Roma İmparatorluğu’nun ikiye bölünmesiyle şehir Bizans tarafında kalmış. Türkler 1084 yılından itibaren Bartın ve Amasra sahnesinde görülmeye başlamışlar. 1392 yılında Osmanlı’ya katılan şehir, daha sonraki yıllarda ticaret potansiyeli sayesinde yerleşim alanı olmaktan çok bölgenin pazarı haline gelmiş ve ‘Oniki Divan’ (Nahiye-i Oniki Divan) adıyla anılmış.

Maviyle yeşili buluşturan Amasra, Bartın’ı ziyaret edenlerin en çok rağbet ettiği ilçe.

TAŞ VE AHŞAP BİNALAR

Bölgede sahnenin yıldızı Amasra olsa da Bartın yoldan geçenlerin ilgisinden çok daha fazlasını hak ediyor. Merkezin büyük kısmı trafiğe kapalı, yani adım adım şehri keşfedebiliyorsunuz. Kentteki en ünlü eserlerden biri 20’nci yüzyıl başlarında Bartın Müdafa-i Hukuk Cemiyeti kurucularından Hacı Arif Bey’in yaptırdığı Karakaşoğlu Hacı Arif Kaptan Şadırvanı. Özellikle dini günlerde akına uğrayan ve Hz. Muhammed’in sancaktarı anısına yaptırılan Ebu Derda Türbesi, Taşhan ve Dervişoğlu Hanı da (namı diğer Okurhan), günümüzde Kültür Evi olarak kullanılan, 1319 yılında inşa edilen Aya Nikolas Kilisesi ve 1872 yılında Kozançayı üzerine inşa edilen Kemerköprü görülmeye değer. Antikçağlardan kalan Çeştepe Höyüğü, Manastırtepe Tümülüs ve Nekropolü gerçek tarih meraklılarını kendine çekiyor.

Anacaddede yürürken 19’uncu yüzyıl sonları ve 20’nci yüzyıl başlarında yapılmış birçok bina size eşlik edecek. Bunlardan biri harika bir taş binadaki belediye, bir diğeri de yeşilliğiyle sizi şaşırtacak eski bir han. Evlerin sadece birkaçı Safranbolu tarzında yapılmış, yarı ahşap konak, çoğuysa tamamen ahşap. En güzellerinden biri de eski belediye başkanı Kemal Samancıoğlu’nun evi. Amasra’ya giderken karşınıza çıkan ev, Etnografya Müzesi olarak hizmet veriyor. Müzede halkın bağışladığı eserler ve Samancıoğlu ailesine ait parçalar sergileniyor.

Kemal Samancıoğlu Etnografya Müzesi

Bartın’da özünü yitirmemiş Oğuz, Türkmen ve Kıpçak lehçelerine rastlamak mümkün. Salı ve cumaları kurulan Garıla Pazarı yaklaşık 200 yıldır farklı kültürlerin, farklı renklerin buluşma alanı olmayı sürdürüyor. Bu çeşitlilik mutfağa da yansımış. “Araştırmalara göre 100’den fazla yemeğimiz var” diyor Bartınlılar. Hamur işi, sebze ve balık yöre mutfağının temel taşları. Pirinçli mantı, pumpum çorbası, kabak burması, gartlaç, kırtıl, halışka, çibörek, çöven ekmeği en bilinen ve sevilen yemekler.

Bartın’dan güzel bir anı yanınıza almak isterseniz; ‘tel kırma’ veya diğer adıyla ‘Bartın işi’ iyi bir tercih olur. Bugüne kadar ulaşan el sanatı, altın ya da gümüş ipliklerle tül gibi seyrek dokunmuş kumaşlara çeşitli motifler işleyerek yöre kadınının duygularını ifade etme şekli.

Yazının Devamını Oku

Badem ağaçlarının gölgesinde huzurun adresinde

Bu hafta kaldığımız yerden, Datça’yı daha yakından tanımaya devam edelim. Bu kez Eski Datça’nın otantik sokaklarında geziyoruz. Son yıllarda açılan kafeler ve tasarım dükkânlarıyla daha da renklendi. Eski Datça’nın yazı meşhur olsa da huzurun sezonu, bademlerin çiçeklendiği şubatta başlıyor…

Yarımadanın batısına Betçe, doğusuna Datça dendiğini biliyor musunuz? Bu isimler Dadya ve Bedya efsanesinden geliyor. Rivayet bu ya; çok eski zamanlarda, bu topraklarda hüküm süren bir kralın biri oğlan, biri kız ikiz çocuğu varmış. Oğlanın adı Dadya, kızın adı Bedya imiş. Zaman geçmiş çocuklar büyümüş. Kral topraklarındaki barış devam etsin diye yarımadanın batısını akşamları temsil eden Bedya’ya, doğusunu şafakları temsil eden Dadya’ya vermiş. Ama günlerden bir gün kral hastalanmış. Ölümünün yaklaştığını hisseden kral, ülkesindeki huzur ortamının sürekliliği için iki krallığın tam ortasında kalan, günümüzde Hacamat Dağı denilen tepenin yamacında kendine bir mezar yapılmasını istemiş. Dağın yakınından geçerken dikkatli gözler yamaçtaki kayalarda kralın silüetini görebilir. Yıllar boyunca bereket içinde yaşamış krallık. Dadya ve Bedya hayata veda ettikten sonra ülkeleri kendi adlarıyla anılmış; başta da belirttiği gibi doğu kısmına Dadya, batı kısmına Bedya denmiş.

Sokaklar rengârenk begonvillerle ve sardunyalarla süslü.

 

SAKİNLİK ARAYANLARA...

Amasyalı Strabon bu toprakların bereketine ve güzel havasına ithafen boşuna “Tanrı, yarattığı kulunun uzun ömürlü olmasını isterse Datça Yarımadası’na bırakır” dememiş. Günümüzde biraz sakinlik arayanların gözdesi olduğu gibi birçok sanatçı ve tasarımcı da yaşamak için bu ilham veren coğrafyayı tercih ediyor. Özellikle yaz aylarında gündeme gelse de şubatta, Badem Çiçeği Festivali zamanı buralar bambaşka oluyor. Sevgili arkadaşım, birçok tasarımcıyı bir araya getiren Eski Datça’daki şirin Astrantia Datça’nın sahibesi, turizmci ve Datça âşığı Sena Pir’in önerileriyle güzel bir gezi rehberi hazırladım size. Gelin, Datça’nın sokaklarında birlikte kaybolalım.

Yazının Devamını Oku

Denizi ayrı deniz, havası ayrı hava...

Bir tarafına Ege Denizi’ni, diğer yanına Akdeniz’i alan Datça Yarımadası; zeytini, çamı, balı, bademi, büyüleyici manzaraları, koyları ve tertemiz havasıyla insanın ömrünü uzatan bir yer. Burada denizler, rüzgârlar ve hayaller karışır birbirine ve ‘İyi ki’leriniz arasındaki yerini alır hemen Datça. Bu hafta bu yarımadayı şöyle bir tanıyalım.

Datça, Yunan mitolojisinde ‘Olağanüstü nitelikler taşıyan ülke’ diye geçiyor. Tarihin en eski tıp okulları burada... Ege Denizi Datça’dan da esirgememiş girintili çıkıntılı koylarını. Tam 52 koy süslüyor kıyılarını. Bazı koylara ulaşım gayet rahat ama bazıları biraz emek istiyor. Hangisini tercih ederseniz edin huzur ve muhteşem manzaralar garanti.

İKİ DENİZ, BİR YARIMADA

Datça’nın Ege’ye bakan tarafında; Gökçeler Bükü, Küçük Çatı, Çatı, Kızılağaç, Alavara, Çakal, Damlacık, Mersincik, Murdala ve İskandil kıyıları var. Akdeniz tarafındaysa Datça’nın en uzun sahil şeritlerinden biri olan Palamutbükü, Akvaryum, Akçabük, Kurubük, Ovabükü, kum sahili ve sığ deniziyle çocuklu ailelerin tercihi olan Hayıtbükü, Kızılbük, Domuzbükü, merkeze yakın Kargı, Karaincir, Sarı Liman, Karabük, Çiftlik, Kurucabük, Günlücek ve Lindos denizin tadını çıkarabileceğiniz koylar. Akşamlarıysa merkezde ve Eski Datça’nın sokaklarında her zevke uygun bir köşe var.

Datça Liman

Güney Ege tarih boyunca insanlığın gözde coğrafyalarından biri olmuş. Bunun en büyük kanıtı antik kentler. Ege ve Akdeniz’in birleştiği noktada, yarımadanın en ucundaki Tekir Burnu’nda kurulan Knidos, Batı Anadolu’nun önemli kıyı kentlerinden. Kökeni Dorlara kadar uzanıyor. Anakara ve ada kısmı olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Küçük Liman savaş zamanı savunma, barış zamanında ticaret için kullanmış. Güneydeki Ticaret Limanı’na bugün gezi tekneleri yanaşıyor. Antikçağda hem bir ticaret merkezi hem bir kültür-sanat kentiymiş.

Akdeniz ile Ege’nin birleştiği noktadaki Knidos, iki tiyatro kalıntısına sahip. Merkezden 35 kilometre uzaktaki limanın berrak, tertemiz suyunda yüzdükten sonra Knidos Feneri’nde günbatımının tadını çıkarın. Dönüş yolu için fenerleriniz de yanınızda olsun.

SELİMİYE BİR SIĞINAK

Datça Yarımadası’na giderseniz görülecek çok yer, yüzülecek çok deniz var. Bybassos ve Kastabos antik kentinin kalıntılarını ziyaret edebilir, Hemithea Tapınağı’ndan günümüze ulaşanları görebilir; biraz daha uzaklaşırsanız meşhur Kızkumu Plajı’na ve Turgutlu Şelalesi’ne gidebilirsiniz. Marmaris’e bağlı Selimiye Köyü’nü de mutlaka keşfedin. Popüler olandan uzak durmak isteyenlerin gidince mutlu olduğu bir yer. Yola devam ederseniz Bozburun’da güzel bir balık yemenizi öneririm.

Yazının Devamını Oku