Moda’yı ‘moda’ yapan köşkler

Semtin adını anınca akla hemen dondurmacısı, çay bahçesi ya da yeni popüler mekânları geliyor ama ben size şimdi başka bir yüzünü anlatmak istiyorum. Geçenlerde yayımlanan bir habere göre Tubini ailesine ait tarihi bir köşk 16 milyon 500 bin liraya satışa çıkmış. Haber sıradan gibi görünüyor belki ama bu ailenin hikâyesi aslında Moda’nın da hikâyesi demek... ‘İstanbul Hakkında Her Şey’ kitabımı hazırlarken buradaki köşkler beni büyülemişti. Eminim sizi de çok etkileyecek...

SEMTİN KADERİNİ DEĞİŞTİREN AİLE

Moda’yı ‘moda’ yapan köşklerTubini Köşkü

Kadıköy antikçağdan beri hep bir yerleşim yeri olarak geçse de Çarşı’dan Kurbağalıdere’ye kadar olan alanda bir burun şeklinde uzanan Moda uzun süre bağlık, bahçelik ve çayırlık olarak kalmış. Bizans ve Osmanlı zamanlarında Rumlara ve Ermenilere ait tek tük evlerin bulunduğu bölge genellikle avcılık, balıkçılık ve piknik için tercih edilmiş. Sakız Adası’ndan göç eden Levanten bir aile olan Tubini’lerin Moda’da oturmaya karar vermesiyle semtin kaderi de değişmiş. Bankerlik yapan Tubini’ler varlıklı bir aile, hatta padişaha borç verecek kadar! Önce Pera ve Beyoğlu’nda ikamet eden, sonra da Rumelihisarı çevresinde yaşayan aile 1850’lerde şu an üzerinde Sular İdaresi’nin bulunduğu alana büyük bir malikâne yaptırmış. Ailenin sonraki kuşakları da babalarının izinden giderek büyük malikâneler ve süslü köşkler yaptırarak bu bağlık-bahçelik alana yeni bir sima kazandırmışlar. Hatta bu sebeple semt Tubini Mahallesi olarak anılmaya başlamış. Daha sonra devrin diğer aristokrat aileleri olan Lorando’lar, Whittall’lar, Lafontaine’ler, Furstenberger’ler de onları izleyip bu mahalleye gösterişli konutlar yaparak yerleşmişler. Semtte oluşan bu Avrupa kökenli topluluk âdetleriyle ve yaşam tarzlarıyla yeni bir moda başlattıkları için semtin adı ‘Moda’ olarak anılmaya başlamış. Maalesef bu köşklerden geriye ailelerin adlarından başka fazla bir şey kalmamış.

“BARIŞ MANÇO, MODA, 81300”

Moda’yı ‘moda’ yapan köşklerWhitthall Köşkü/Barış Manço Müze Evi

Whittall ailesinin Moda’da birkaç köşkü varmış ama herhalde en bilineni rahmetli Barış Manço’nun evi. Günümüzde Barış Manço Müzesi’ne ev sahipliği yapan köşk Mr. Dawson tarafından 1895-1900 arasında Rum asıllı Pape Kalfa’ya yaptırılmış. Zaman içinde birçok kez el değiştirmiş fakat 1965’te John Whittall tarafından satın alınmış ve Whittall Köşkü olarak anılmaya başlamış. Barış Manço kendisiyle anılan evi İngiliz Whitthall ailesinden 1984’te satın almış. Hatırlar mısınız, Barış Manço (1943-1999) televizyon programında seyircilerinin kendisine yazabilmesi için adresini “Barış Manço, Moda, 81300” diye verirdi. Sevilen sanatçının Yusuf Kamil Paşa Sokak’taki evi ölümünden sonra müzeye ve müzik okuluna dönüştürüldü. Pazartesi günleri hariç her gün ziyaret edebilirsiniz.

GERİYE BİR TEK KAPISI KALMIŞ

Şair Nefi Sokak’tan Küçük Moda Burnu’na doğru giderken solda göreceğiniz kapı kalıntısı Moda’nın tarihine imza atan ailelerden birine ait malikânenin kapısıymış bir zamanlar. Lorando’lar, Sultan Abdülaziz döneminde sarraflık yapan varlıklı bir aile. Pera ve Beyoğlu çevresinde yaşarlarken sonradan Tubini’ler gibi Moda’yı kendilerine mesken edinmişler. Hatta Küçük Moda onların adıyla anılmaya başlamış. Maalesef malikâneden geriye bir kapıdan başka bir şey kalmamış.

BİNA OKUL OLDU, EŞYALARI SATIŞA ÇIKARILDI

Moda’yı ‘moda’ yapan köşklerMahmut Muhtar Paşa Köşkü

Moda’da Levantenlere veya gayrimüslimlere ait olmayan az sayıda köşkten biri de Moda Caddesi’nde iskeleye doğru giderken sağ tarafta kalan Mahmut Muhtar Paşa Köşkü. Şimdi içinde bulunduğu okulun bahçe duvarlarının arkasında kalan bina mermerle kaplı olduğu için Mermer Konak olarak da anılırmış. 1886’da James Baker adlı bir İngiliz için yaptırılan köşk daha sonra ölene kadar burada yaşayan Mısır Hıdivi İsmail Paşa’nın kızı Prenses Nimetullah Hanım ve eşi Mahmut Muhtar Paşa tarafından satın alınmış. Vefatlarından sonra köşk çocuklarına kalmış. Fakat aralarındaki anlaşmazlıktan dolayı köşkü Milli Eğitim Bakanlığı’na satmışlar. Bina 1957’den itibaren Kadıköy Kız Lisesi olarak kullanıldı, sonra Kadıköy Lisesi oldu. Lise halen eğitime devam ediyor ama köşk harap halde. Milli Eğitim Bakanlığı’na satılınca içindeki değerli eşyaları da müzayedeyle satışa çıkarıldı. Bu eşyaların arasında köşkün bahçesinden iki de heykel vardı; bir at ve bir ceylan heykeli. Müzayedede kıyasıya bir rekabet sonucu at Sabancı ailesinin oldu. Sakıp Sabancı Müzesi’ne gittiğinizde ana binanın önünde heykeli görebilirsiniz. Biliyorsunuz bahçenin girişinde de bir at heykeli karşılar sizi. Köşke adını da veren bu heykel, Venedik San Marco Meydanı’ndaki meşhur dört bronz attan birinin reprodüksiyonu. Ceylan heykeliyse Koç ailesinin oldu, o da Elmadağ’daki Divan Otel’in önünde dikkatli gözlerden kaçmayacaktır.

HAZİN BİR HİKÂYESİ VAR

Moda’yı ‘moda’ yapan köşklerAntipa Köşkü/Ferit Tek Evi

Moda burunda dolaşırken hemen gözünüze çarpacak bu gri bina Dr. Andreas Antipa adında Yunan bir hekim için yapılmış. Dr. Antipa’nın bu köşkte ne kadar oturduğu bilinmiyor. Köşkün en son sahibi bulunduğu sokağa ismini de veren, Tokyo Büyükelçiliği yapmış olan Ferit Tek. Köşkle ilgili hazin bilgiyse şöyle: 1. Dünya Savaşı sırasında köşkün kiracısı olan bir askerin ailevi sebeplerden dolayı burada intihar ettiği söyleniyor.

KARİKATÜRİST CEMİL CEM’İN EVİ

Cem Sokak’ta Assomption Kilisesi’nin karşısında göreceğiniz köşk 1909’da Romanya Büyükelçisi’nin kızları için yaptırılmış iki köşkten biri. Diğer köşk maalesef günümüze ulaşamamış. 1937’de Türk karikatür sanatının ilk ustası sayılan Cemil Cem tarafından satın alınan köşk halen Cem ailesine ait.

PADİŞAHI İYİLEŞTİREN DOKTORUN KÖŞKÜ

Moda’yı ‘moda’ yapan köşkler

Mahmut Muhtar Paşa Köşkü’nü geçip Moda İskelesi’ne doğru giderken ileride solda kalan köşk Sultan II. Abdülhamit’in doktoru Dr. Arif Sarıca Paşa’ya aitmiş. Paşa padişahın hastalığını iyileştirdikten sonra Yıldız Sarayı doktorluğu mertebesine yükseltilmiş. Kardeşi Ragıp Sarıca Paşa dönemin önemli bürokratlarından ve onun da Caddebostan sahilde bir köşkü var. Doktor Sarıca’nın köşkü Rum asıllı Pape Kalfa tarafından 1903’te yontma taştan beş katlı bir bina olarak inşa edilmiş. Şu anda halen Sarıca ailesine ait olan binada Devlet Sanatçısı piyanist Ayşegül Sarıca oturuyor.

Moda’yı ‘moda’ yapan köşklerEski Sarıca Arif Paşa Konağı

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Boğaz’ın en güzel camileri

8 bin 500 yıllık tarihi ve doğal güzellikleriyle İstanbul bir cevher. Taşı, toprağı, denizi, martıları, dilsiz sanılan duvarları bile öyle hikâyeler sunar ki bize, hayran kalmamak mümkün değil. O yüzden bu şehirde yaşanan her kayıp hem dünya kültürünün hem de her birimizin kalbinde büyük bir yara açıyor. Maalesef bu kayıplara bir yenisi eklendi; Vaniköy Camisi geçen hafta yandı. Bu vesileyle Boğaz’ın incileri yalıların arasında birer mücevher gibi duran yalı camileri yazdım.

Geçen hafta sonu Vaniköy Camisi namı diğer Vani Mehmet Efendi Camisi gözlerimizin önünde yandı. 1665’te döneminin din âlimlerinden Vani Mehmet Efendi için inşa edilmiş. Mehmet Efendi, Vanlı olduğu için Vani olarak anılmış ve Vaniköy’e de adını yadigâr bırakmış. Ahşap karkas caminin tek şerefeli minaresi kagir zemine oturtulmuş ve betonarme. Caminin deniz tarafında bir duvar çeşmesi var. Koru tarafı yüksek sütunlarla sundurma şeklinde inşa edilmiş. Kâgir, kırma yapılı duvarlarıysa maalesef artık yok. Bu talihsiz olaydaki tek tesellimiz, yangının arkadaki koruya sıçramaması.




Ben her fırsatta hatırlatmaya çalışıyorum ama maalesef günlük hayat o kadar hızlı akıyor ki bazen önünden geçerken bile görmüyoruz bu güzel eserleri. Kaybedince daha da çok yanıyor içimiz. Yalı camilerini gezerken ilk durağımız Üsküdar sahilindeki, 1580’de Mimar Sinan’ın yaptığı fakat çok da bilinmeyen Şemsi Paşa Camisi. Cami ve külliye aslında diğer Sinan eserlerine kıyasla daha küçük. Fakat büyük mimarın ustalık dönemi eserlerinden biri. Hem klasik Osmanlı mimarisini başarıyla uygulamış hem de dar bir alana farklı bir planla yerleşmiş. Caminin giriş kapısında kırmızı-beyaz mermerler kullanılmış. Şemsi Paşa’nın türbesinin de ilginç bir özelliği var; içeriden camiye bağlı olarak yapılan nadir örneklerden biri.

Yazının Devamını Oku

Kilistra: Bir küçük Kapadokya

Bir şehrin ruhunun parçasıdır o şehrin mimarisi, insanların iletişimi, gelenekleri hatta mutfağı… “Ne olursan ol gel” diyen Mevlana Celaleddin Rumi’nin şehri Konya önce çağırır sizi, sonra da ruhunuzun bir parçası olur. Ama bu coğrafyada bir kez ziyaret ettikten sonra hayatınızın bir parçası olacak birçok güzellik var. Onlardan biri de Kilistra...

Konya’ya yapılan ve çoğu kişinin katıldığı hızlı turlar sadece Mevlana’nın göz kamaştıran turkuvaz kubbeli türbesini ve bilemediniz bir ya da iki yerel müzeyi gezmelerine olanak sağlar. Eğer zamanlama doğruysa Kapadokya’ya geçmeden ya da sahile doğru inmeden önce profesyonel dervişler tarafından sunulan bir sema gösterisini izleme şansını da yakalayabilirler. Öte yandan birkaç günlük zamanı olanlar için şehrin çok hoş sürprizler barındırdığını, şehrin civarında gezilesi harika yerler olduğunu belirtmek isterim. Üstelik bu yerleri o kadar az insan geziyor ki kendinizi sessizliğin ortasında gerçek bir kâşif gibi hissedeceğiniz garanti.

Konya’nın dışına çıkıldığında görülmesi gereken en ilginç yerlerden biri Kilistra… Şehrin aşağı yukarı 50 kilometre kadar güneybatısında. Kilistra, Lystra veya Göktürk isimleriyle bilinse de yerel halkın verdiği ismi Gilisıra. Konya’dan Kilistra’ya doğru giderken, etrafa serpiştirilmiş gösterişsiz köyleri ve oradan oraya zıplayan hayvanlarıyla kendinizi bir tablonun içinde yolculuk ederken bulacaksınız. Kayalık bir platoya oyulmuş evleri ve kiliseleriyle bu antik kente vardığınızda, kendisine göre daha ünlü olan Kapadokya’nın küçük ve orijinal bir versiyonu karşılayacak sizi. Uzaktan bakıldığında birbirinin üzerine yaslanmış küçük tepeleri andırıyor. Platonun dış kısmında göze çarpan büyük ve tuhaf mağara, içeride sizi nelerin beklediğine dair bir fikir veriyor. Kiliseler ve diğer yapıların çoğu devasa bir kayadan meydana gelmiş duvarın arkasına saklanmış. Romalılar döneminde Hıristiyanlığı kabul etmeleri Lystra halkının başına iş açmış belki ama bize şaheserler bırakmalarına da neden olmuş.




Yazının Devamını Oku

Türkiye’nin dünyadaki simgelerinden biri: Pamukkale... Mucizevi ve şifalı bir tarih masalı

Türkiye’nin hazineleri arasındaki Pamukkale, Hierapolis ve Laodikya üçlüsü görenleri hem doğanın gücüne hayran bırakıyor hem de tarih yolculuğuna çıkarıyor. Ayrıca hepsinin mevsimsiz bir güzelliği var. Yıl boyunca ne zaman yolunu tutsanız, muhteşem bir karşılama bekliyor sizi. Özellikle de havaların soğuduğu bugünlerde sizin de aklınıza termal suların sıcaklığı ve sağlığa faydası düşüyorsa keşfe Pamukkale’den başlayın derim.

Pamukkale uzun yıllar kararan travertenler, çekilen suyla üzdü hepimizi. Neyse ki toparlandı. Özellikle pandemi nedeniyle bir süre ziyarete kapalı kalması, doğanın birçok yerinde olduğu gibi kendi kendini yenilemesini sağladı. UNESCO Dünya Miras Listesi’ndeki Pamukkale her yıl en çok ziyaret edilen turizm noktalarından ve şimdi eski güzelliğine kavuşma yolunda ilerliyor. Denizli’nin merkezine 20 kilometre uzaklıktaki bu doğa harikası, benzerine az rastlanır cinsten... O yüzden de misafiri eksik olmuyor. 2019’da Pamukkale’yi 2.5 milyondan fazla kişi ziyaret etti. Çal Dağı’ndan çıkan termal sularda çözülmüş halde bulunan kalsiyum bikarbonatın tepelerden aşağıya doğru süzülmesi; süzülürken de içindeki karbondioksidin havaya karışarak teraslarda sertleşip birikmesiyle travertenler oluşmuş. Bu bembeyaz güzelliğin ortaya çıkması binlerce yıl almış. Ziyaret ettiğinizde o binlerce yıla dokunabilir, ayakkabılarınızı çıkarıp travertenlerde yürüyebilirsiniz. Burada günbatımını izlemenin keyfi de tarifsiz.




Kutsal havuz
Pamukkale’de Roma Dönemi’nden bu yana kullanılan bir de ‘kutsal havuz’ var. Giriş ücreti ödeyerek günübirlik yararlanmak mümkün. Mermer parçalarının ve kolonların olduğu 35 derece sıcaklıktaki havuz, Pamukkale’deki diğer sular gibi tam bir şifa kaynağı olarak görülüyor. Termal suyun kalp, damar sertliği, tansiyon, romatizma, deri ve sinir hastalıklarına iyi geldiği söyleniyor. Kış aylarındaki güzellikse hava soğukken sıcak suda yüzme ayrıcalığı... Pamukkale sadece travertenlerden ibaret değil elbette. Özellikle geçen yıllarda tamamen gün ışığına çıkarılan ve İmparator Domitian’a adanan Sütunlu Cadde’ye de dikkat edin. Onu geçtikten sonra karşınıza Roma hamamları çıkacak. Bugün müze olarak kullanılan bu hamamlar küçük ama eser varlığı açısından ilgi çekici. Uğrarsanız heykeller, kabartmalar, paralar ve lahitler görebilirsiniz. Genelde zenginlerin gömülmesi için yapılan lahitler, işlemeleriyle ayrıca değer taşıyor. Lahitlerin diğer adı ‘sarkofaj’ yani ‘et yiyen’ demek. Eskiden lahitlerin içine koydukları cansız bedenlerin birkaç yıl sonra sadece kemikten ibaret olduğunu görünce böyle bir adı uygun görmüşler.

Yazının Devamını Oku

Türkiye’nin en iyi saklanan sırrı! Beyşehir ve gölü

Türkiye’nin Göller Bölgesi’nden bahsedilirken ilk akla gelen, ikiz adalarıyla Eğirdir Gölü olur. Oysa Konya’ya bağlı Beyşehir, sakladığı doğal ve tarihi hazineleriyle keşfedilmesi gereken değerlerimizden. Bu yazıyı okuduktan sonra eminim siz de bölgeden benim kadar etkilenip ilk fırsatta tarihe açılan bir kapı gibi misafirlerini bekleyen Beyşehir’e yolunuzu düşüreceksiniz.

Modern Beyşehir, kalabalık bir anacaddeyle adeta tarihinden koparılmış. Buna rağmen sayısız tarihi esere ev sahipliği yapan bir ilçe. Bunlardan biri de Bedesten ya da diğer adıyla Bezzarlar Hanı. Taş işçiliğinin en zarif örneklerinden olan yapı, Anadolu’daki en yaşlı bedestenlerden biri. Eşrefiye Camisi civarında ortaçağdan kalma birbirinden ilginç yapılar göreceksiniz. Çok kubbeli Dokumacılar Hanı ve tarihi 13’üncü yüzyıl ortalarına kadar uzanan Çifte Hamam’ın kalıntıları en çok ilgi çekenler... 1900’lü yılların hemen başında Anadolu Osmanlı demiryolu ortaklığı için yaptırılmış olan Beyşehir Köprüsü ilçenin simgesi olarak kabul ediliyor. Trafiğe açık ama bu yoğunluğa yeterli gelmediğinden hemen yanında yeni bir köprü yapılmış. Estetik ve zarafet açısından kıyasladığınızda geçmişe olan hayranlığınız bir kat daha artacak.




Kıyıda durun, ufka bakın
Beyşehir Gölü, Göller Bölgesi’ndeki en büyük ve ülkedeki en geniş tatlı su gölü. En güzel manzarası akşamın ilk saatlerinde yaşanıyor. Beyşehirliler güneşin batışını seyretmek üzere çıktıkları Dedegöl Dağı yürüyüşlerini bu saatlerde tamamlayıp geri dönüyor. Kıyıda durun ve ufka doğru bakın, birçok adacığın suyun üzerinde adeta ‘yüzdüğünü’ fark edeceksiniz. Bu adalardan bazıları yağmurun fazla yağdığı yıllarda ortadan yok oluyor.

Göle kısa bir yürüme mesafesindeki Eşrefiye Camisi beni Beyşehir’de en çok etkileyen yapıların başında geliyor. Selçuklu sonrası ortaya çıkan beylikler döneminde Batı Anadolu’yu 1277’den 1326’ya kadar yöneten Eşrefoğlu hanedanından Eşrefiye Seyfeddin Süleyman için 1299’da yapılmış. Eşrefiye Camisi, dışarıdan baktığınızda içinde nelerin olduğuna dair çok az ipucu veriyor, ancak içeri adım attığınız anda iş değişiyor. Geniş ve aydınlık holün resimlerle bezenmiş düz tavanıyla onu destekleyen ve ‘orman’ imajını yaratan

Yazının Devamını Oku

Işık Ülkesi Likya

Geçen gün Fethiye seyahatim sırasında Faralya’da, Likya Yolu’nu yürüyenleri gördüm. Yılın 300 günü güneşle yıkanan bu toprakların çağrısına kulak verin. 540 kilometre uzunluğundaki Likya Yolu, dünyanın en iyi 10 uzun rotasından biri.

 Hititlerle Kadeş Antlaşması öncesindeki savaşta işbirliği yapan, Troya Savaşı’nda Troyalılara destek veren Likyalıların bu güneşli ülkesinin Türkçedeki anlamı Işık Ülkesi. Ülkelerinin sınırları Dalyan’dan başlayıp Phaselis’e kadar devam eden Anadolu kökenli Likyalıların, güney sahillerimizde 40 civarında şehri var. Belki tüm rotayı yürümek herkesin ilgisini çekmez ama aşağıdaki satırlarda, Likyalıların yaşamına ışık tutan, Grek ve Roma dönemlerinde de gözde olan şehirlerden birkaçını bulacaksınız. Gerek antik kentleri gerek doğasıyla bu topraklar sizi, sürekli değişen gündemlerden sıyrılıp Türkiye’yi tüm nimetleri ve güzellikleriyle yaşamaya davet ediyor. 

Dünyadaki cennetler

Fethiye, eski bir Likya şehri olan Telmessos’un üzerine kurulmuş. Yerleşim bir dönem, bir Bizans imparatoruna ithafen Anastasiopolis olarak adlandırılmış. Ardından aynı İstanbul’daki Bakırköy gibi Grekçe Makri demişler, Türkler bunu Meğri olarak kullanmış. Savaş kahramanı bir pilot olan Fethi Bey ise Fethiye’nin adına kaynak olmuş. Fethiye çevresinde Likya için çok önemli şehirler var... Bu şehirlerden Kadyanda, körfez manzarasına hâkim. Letoon tüm Likya’nın kutsal merkezi, Tlos da en geniş şehri. Pınara ilgi çekici ‘yuvarlak’ yapısı nedeniyle bu anlama gelen adı almış. Ksanthos UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde. Her birini gezerken geçmiş gözünüzde canlanacak.


Yazının Devamını Oku

Pandemide keşfettiğim sıradışı küçükler

Pandemi sürecinde turizm sektöründe değişen pratikleri bizzat görmek için son üç ayda 200’e yakın otel ziyaret ettim. Şimdi size felsefesi, tasarımı, konumu ve işletme anlayışıyla ayrıcalıklı olduğunu düşündüğüm adreslerden 10 tanesini anlatacağım. Bir kısmı yıl boyu açık, bir kısmı kasıma kadar misafir kabul edecek.

Alaçatı-Agrovela
Kalabalık içindeki vaha

Bir yüzü yel değirmenlerine, bir yüzü rüzgârgüllerine dönük. Tarihi 400 yıla dayanan taşlar kullanılarak inşa edilmiş. Defneden limona, lavantadan zeytine, nardan begonvile Ege’yi adım adım yansıtan bitki örtüsüyle merkeze konumlanmış saklı bir vaha gibi… Objeler, odaların dekorasyonu, yataklar, mobilyalar, havuz için seçilen renkler gibi her detayda zevkli dokunuşlar çarpıyor göze. Atmosfere ahşap ve doğal tonlar hakim. İki binada toplam 31 oda var ve altısı süit tipi. (0232) 716 88 90

Alaçatı-The Stay Warehouse
Çağdaş sanat galerisi gibi

Yazının Devamını Oku

Bir şehir, iki nehir... Belgrad’da sonbahar

Pandemi günlük alışkanlıklarımızı değiştirdi. Bu değişimden tatillerimiz de nasibini aldı. İngiltere’nin de Türkiye’den gelenlere karantina uygulama kararı alması, gidebileceğimiz rotaları iyice kısıtladı. Yaz boyu Türkiye sahillerini karış karış gezdim. Yurtdışı içinse tercihim sonbaharın renkleriyle Belgrad’ı yeniden görmek olacak. Üstelik yakın… Üstelik vizesiz…

Avrupa’da ortasından iki nehir geçen bir şehri gezmek için harika bir fırsat şu günler. Özellikle de yurtdışı tutkunları için bulunmaz fırsat Sırbistan’ın başkenti Belgrad. Sırpçası Beograd, Türkçesi ‘Beyaz Şehir’. Yaklaşık 2 milyon nüfusuyla hem Sırbistan’ın hem de Balkanlar’ın en büyük şehrini en çok Türkler ziyaret ediyor... Hem vize yok hem uçakla 1 saat 20 dakika. Üstelik yeme-içme ve konaklama pek çok ülkeye göre daha ucuz. Tarihi merkezine Stari Grad, yeni yerleşim bölgesineyse Novi Beograd dedikleri kentin iki yakasını Sava Nehri ayırıyor.




Kale ve İstanbul Kapısı...
Kanuni Sultan Süleyman, 1521’de fethetmiş şehri. Sadece Belgrad’da değil, Sırbistan’da da pek çok iz var Osmanlı’dan. Hatta öyle ki pek çok sözcük Türkçeden geçmiş. Size çok tanıdık gelecek isimler göreceksiniz sık sık.  Kent merkezinden trafiğe kapalı ve hep çok kalabalık olan çok sayıda kafe, restoran ve mağazanın sıralandığı Knez Mihailova Caddesi boyunca yürürseniz, kocaman parkı ve şahane manzarasıyla Kalemegdan’a varırsınız. Şehrin tam merkezindeki kale haftanın her günü ziyarete açık, üstelik de ücretsiz.

Yazının Devamını Oku

İstanbul’da renklerin canlandığı mevsim... 5 noktada doğayla baş başa

İstanbul, yakın rotalarıyla şehrin temposundan kaçma fırsatı veriyor; ister deniz kenarında ister orman havasında... Ben de sizinle favori rotalarımı paylaşıyorum bu hafta; sonbaharın renkleri ve hafif esintileri eşliğinde ruhunuz dinlensin diye.

Oldukça yoğun ve alışılmışın dışında bir bahar geçirdik, evlerimizden çıkmadan ve doğanın uyanışına şahit olamadan... Sonra üzerimize yaz rehaveti çöktü. Eksik kalanları tamamlayalım, biraz da nefes alalım derken yine geldi sonbahar. Tatiller bitti, kış hazırlıkları başladı. Böyle anlatınca bu mevsim size biraz karamsar geldiyse, sonbahara başka bir gözle bakalım bu sene.
Sonbahar, ruhu ve bedeni serbest bırakmaktır
Sonbaharda bitişleri hatırlarız ama aslında yeni başlangıçlar vardır hep. Doğanın kanunu, döngüsü belki de en canlı sonbaharda hatırlatır kendini. Sonbahar serbest bırakmaktır bedenini ve ruhunu. Yükleri atıp tazelenmektir. Yeniden başlamak için bir döngüyü kapatmaktır. Vedalar zor gelse de siz de bugünleri fırsat bilin ve kendinize bir iyilik yapın. Sonbaharin tadını doğada tazelenerek çıkarın.
Bu iyilik için de Zeynep Şahin Tutuk ile birlikte yazdığımız ve karantina günlerinden hemen önce basılan ‘Kanatlarımda İstanbul’ kitabına göz atın.

Bir kuşun kanadında güzel bir İstanbul masalı
Bu kitapta Halit Bilen’in muhteşem kareleriyle bir kuşun kanadında yola çıktığımız güzel bir İstanbul masalı sunduk. Çok kısa sürede 9 baskı yapınca İngilizcesi olan ‘Istanbul A Bird’s Eye View’ ve Almancası ‘Beflügelndes Istanbul’u da yabancı misafirler için çıkardık.

Yazının Devamını Oku

Eylül öyle güzelsin ki…

Ülkemizde sonbaharın tadı bir başka oluyor. Geçen haftaki yazımda size doğa içinden rotalar önermiş, bağbozumu yapmaya davet etmiştim. Bu hafta da birlikte bu topraklardan geçen medeniyetleri hatırlayalım. Yüzyıllar öteden hikâyeler, sonbaharın ılık rüzgârlarıyla fısıldasınlar kulağımıza...

Anadolu’yu nasıl tanımlarsın deseler; medeniyetlerin, tarihin, dinlerin, hikâyelerin, efsanelerin beşiği derim... Farklı coğrafyalardan göçle bu topraklara gelen her topluluk bir iz bırakmış. Mısır, Ege ve Yunan medeniyetlerine yakın konumu farklı kültürlerle kaynaşmasını sağlamış. Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu topraklar İpek ve Baharat yollarının denize açıldığı yer olmuş. Ticaret, savaşlar ve göçler insanlık tarihine şahitlik etmiş bu toprakları beslemiş. Adları, kahramanları, dilleri değişse de âdetler, hikâyeler, ninniler kalmış bize miras. İşte bu sebeple Anadolu, hem kültürler arası bir köprü hem de zamansızlığın sembolü, dünü bugüne taşıyan bir zaman tüneli gibi.

5 bin yılda dokuz şehir

Homeros’un ‘İlyada’sını elimize alalım ve bu destanın içinde kaybolalım. Troya’nın öyküsü çok büyüleyici ama şehirdeki kalıntılar biraz hayal kırıklığı yaratıyor. 1996’da UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine alınan Troya’da yapmanız gereken, hayal gücünüzü kullanıp bu eserlerin binlerce yıldır burada olduğunu düşünmek. Mitolojiye göre Zeus, dünyanın ilk güzellik yarışmasında üç tanrıçadan birini seçme görevini Paris’e verilir. Kendisine dünyanın en güzel kadını Helen’i teklif eden güzellik tanrıçası Afrodit, verdiği rüşvet sayesinde ödülün sahibi olur. Ve Sparta Kralı Menelaus’un karısı Helen kaçırılıp Troya’ya getirilir. Bunun üzerine kral karısını ve şerefini kurtarmak için ordularıyla beraber Troya’ya yelken açar. 10 yıl süren savaşta iki taraf da bir sonuç elde edemez. En sonunda Yunan tarafı bir hileyle geri çekiliyormuş gibi yapar ve Troya’nın kapısına tahta bir at bırakır. Zafer sarhoşluğuna eğlenceler de eklenince Troya halkı gecenin ilerleyen saatlerinde sızıp kalır. Gerçek zaferse şehrin içine alınan atta saklanan Yunan askerlerin olur.

Troya tarih boyunca çok sayıda şehrin üst üste kurulduğu bir yerleşim. 5 bin yıllık süreçte dokuz farklı şehir kurulmuş. Savaşın geçtiği dönem 6. şehir ve yaklaşık olarak MÖ 1250 yılları. Şehir çok sayıda lidere ve medeniyete ev sahipliği yapmış, sonra unutulup gitmiş. İnsanlar bir efsane olarak bakmışlar bu isme, ta ki Schliemann adında bir adam ortaya çıkana kadar!

Yazının Devamını Oku

Sonbaharın bereketli bağları

Bağbozumu bir şenliktir, yüzyıllardır tekrarlanan bir coşkuya ortak olursunuz. Bağlardaki üzümleri toplarken doğanın, insanın yüzlerce yıllık emeğini hissedersiniz. Hem doğayla buluşmanız hem de orta halli bütçelerle güzel tatiller yapmanız için bağbozumu mevsiminde, cennet ülkemizin bağlarını birlikte keşfedelim.

Sonbahar genellikle hüznü ve bitişleri çağrıştırsa da aslında renklerin, bereketin, ektiğini biçmenin mevsimi. Ruhumuz aynı doğa gibi, yaz sıcağında olgunlaşan meyvelerini toplar ve soğuk kış günlerine hazırlar kendini. İşte bu hazırlıklar içinde, şehrin karmaşasından kaçıp yazın son güneşlerinin eşlik ettiği bağlarda bir bağbozumuna katılmak, belki de en güzel kutlama olur. Bağbozumu bir şenliktir; yüzyıllardır tekrarlanan bir coşkuya ortak olursunuz. Bağlardaki üzümleri toplarken, doğanın ve insanın yüzlerce yıllık emeğini hissedersiniz.

Ülkemizdeki birbirinden güzel bağları gezmeye başlamadan size biraz üzümün tarihinden bahsedeyim. Asmanın tarihi insanlık tarihinden daha eski. İnsanlık, üzümün tadını aldığında aralarında bir bağ oluşmuş. İnsan üzümü işlemiş, üzüm ona şifa vermiş. Ülkemizin bağcılık için en uygun iklim kuşağında olması bağcılığın yüzyıllar boyunca Anadolu uygarlıklarıyla iç içe olmasını sağlamış. En eski yabani asmanın Kafkaslar ve Anadolu topraklarında bulunması, bağcılık kültürünün bu topraklar için ne kadar kadim bilgi olduğunun kanıtı.




Yazının Devamını Oku

Bodrum ve Alaçatı’nın yeni ve güçlü rakibi: Side

Bazı yerleri bıraktığı gibi bulamayınca üzülür insan. Side de en son hatırladığım halinden epey uzak karşıladı beni ama bu, mutsuzluk değil, bilakis mutluluk kaynağı oldu. Değişmiş, tarihini parlatarak güzelleşmiş, çok kaliteli mekânlar kazanmış ve ortaya yepyeni bir Side çıkmış! Ben sevdim bu yeni halini. Hatta o kadar sevdim ki bana göre Bodrum ve Alaçatı’nın yeni rakibi Side olacak.

Yıllar var ki Side’ye gitmemiştim. İş ya da tatil nedeniyle Antalya sıklıkla gittiğim bir durak olsa da yolumu Side’ye düşürecek bir neden olmayınca açıkça söyleyeyim biraz ihmal etmişim. Geçen hafta yeniden ‘merhaba’ deyince fark ettim 10 yıldan fazladır Side’ye gitmediğimi.Side’yi bir yarımada gibi düşünün; konumu çok güzel. Manavgat Belediyesi ve Side halkının işbirliğiyle de yepyeni bir kimlik kazanmış. Öncelikle tarihi ortaya çıkarmak için harekete geçmişler. Binalar yıkılmış, yeraltındaki tarihi gün yüzüne çıkarmak için başarılı bir kazı çalışması yürütülmüş. Sonra o dokunun üzeri camla kaplanmış ve yeni yapılar bu cam zeminler üzerine inşa edilmiş. Böylece ortaya adeta bir müze kent çıkmış. O yüzden Side Çarşısı’na gittiğinizde sürprizlerle karşılaşacaksınız. Mesela girdiğiniz bir halı dükkânında yerde cam zemin, altında da tüm güzelliğiyle büyüleyen mozaikler göreceksiniz. Ya da bir şeyler içmek için oturduğunuz kafede sütunlar, su kanalları karşılayacak sizi... Her şeyi müzeye taşımak yerine olduğu yerde muhafaza edip korumaya almışlar. Bu da katman katman tarihle örülmüş bir şehircilik anlayışı çıkarmış ortaya. Bu arada çarşıda kilimlerden dekoratif yastıklara, aksesuardan giyim kuşama, tablolardan hediyelik eşyalara uzanan yelpazede birçok şey bulabilirsiniz. 




Muhteşem tiyatro
Side’nin hem içinde hem civarında keşfedecek çok şey var. Tarih ve doğa başrolde burada. Harika antik tiyatrosu mesela... Merkezde ve yarımadanın en dar noktasındaki yapı, Anadolu’nun en büyük tiyatrolarından biri. MS 2’nci yüzyılda inşa edilen tiyatro, bir dönem arena olarak da kullanılmış. Side’nin geçmişinde, piskoposluk merkezi olduğu bir dönem var. MS 5-6’ncı yüzyıla denk gelen bu dönemde, tiyatro bu kez açık hava kilisesi olarak kullanılmış. Side Yarımadası’nın güney ucunda, limanın doğusunda iki büyük tapınak var. Şehrin iki büyük tanrısı Apollon ve Athena’ya adandığı düşünülen bu tapınakları, özellikle akşam saatlerinde görmeniz gerek. Muhteşem bir büyüsü var. Büyük tapınak baştanrıça Athena’ya, küçük olan Apollon’a ait. Şehre ait sikkeler üzerinde de Apollon küçük tapınağın önünde ayakta duruyor, Athena büyük tapınağın maketini elinde tutuyor.

Yazının Devamını Oku

Güneşin yurdu, tarihin beşiği

Antalya bana göre Türkiye’nin köşe bucak keşfedilmesi gereken ilk beş şehrinden biri. Tarihine ve doğasına, birbirinden güzel otellerini ve lezzet duraklarını ekleyince neden bir turizm yıldızı olduğu ortaya çıkıyor. Hem tatil yapayım hem tarihi havasını soluyayım hem güzel yemekler yiyeyim diyenler için bir öneri listesi hazırladım. Ama bilin ki yazamadıklarım yazdıklarımdan çok daha fazla!

Antalya’yı II. Attalos kurmuş. ‘Attalos yurdu’ anlamına gelen ‘Attaleia’ adı verilmiş; o isim günümüze kadar çeşitli değişikliklere uğramış ve nihayet Antalya olmuş. Şehrin kurucusu olan Kral Attalos’u heykelinin Saat Kulesi’nin karşısına dikilmesi sırasında yaşanan tartışmalardan hatırlarsınız… Tarihi MÖ 150’lilere dayanan şehrin çok zengin bir tarihi var. Bunda konumunun etkisi büyük. Geçmişte Antalya’nın kuzeyine Pisidya, doğusuna ‘tüm kavimlerin ülkesi’ anlamında Pamfilya, batısına da ‘ışık ülkesi’ anlamında Likya denmiş. Dolayısıyla şehir önemli yolların kavşağında kurulup geliştiği için müthiş bir mirasın sahibi olmuş.



Gezginlerin durağı

Haçlılar için önemli bir liman olarak ‘kutsal topraklar’a giden yolda askerlere hizmet etmiş. Osmanlı topraklarına katılmasıysa Yıldırım Bayezid dönemine denk geliyor. Kurtuluş Savaşı yıllarında iki sene kadar İtalyan işgali yaşamış. Antalya sadece şimdi gözde değil. Geçmişte de gezginlerin vazgeçilmez durakları arasındaymış. 14. yüzyılda Antalya’yı ziyaret eden İbn-i Battuta, Güney Anadolu’nun bu en önemli limanından ihraç edilen limonlar yüzünden Mısır’da limona ‘adaliya’ denildiğini yazmış. 1671’de şehre bu kez Evliya Çelebi gelmiş. Düden Nehri’nden akan suyun 200 çeşmeyi beslediğini, şehir surlarının 4 bin 400 metre uzunluğa ve 80 kuleye sahip olduğunu yazmış.

Eski evlerin güzelliği

Yazının Devamını Oku

‘Doğu’nun maneviyatının simgesi’

Anadolu Yakası’ndan Boğaz Köprüsü’nü geçip Ortaköy’e doğru ilerlediğinizde ‘pagoda’ya (Budist tapınağı) benzeyen bir ev göz kırpar size. Burası Alman mimar Bruno Taut’un kendi adıyla anılan evi. İşte bu ev geçen günlerde 95 milyon liraya satışa çıktı. Ben içine girip gezebilen şanslı insanlardanım...


Bir zamanlar Neslişah Sultan’ın oturduğu bordo renkli bina Boğaz’dan bakıldığında Alarko’ya ait Şifa Yurdu’nun solunda kalıyor. İstanbul’un en sıradışı evlerinden biri... Bu nedenle yıllardır görmeyi çok arzu ettiğim bir yerdi. Ve ilk kez bir aralık ayının 24’ünde, mimarı Bruno Taut’un 75’inci ölüm yıldönümünde gitmiştim.Evin girişinde, hemen solda yemek odası, önünde bir balkon ve muhteşem bir Boğaz manzarası var. Salon sade ama şık bir şekilde döşenmiş. Dünyanın farklı köşelerinden objeler birbiriyle uyum içinde. Yeşilliklerin arasından Boğaz sizi kucaklıyor. Burhan Doğançay’ın Leyla Gencer’li bir eseri salonu süsleyen sanat eserlerinden sadece biri.

En üst kattaki yuvarlak cihannüma (seyir köşkü) muhteşem; ev sahibi çalışma ofisi olarak kullanıyor. Adeta kaptan köşkü gibi. Salondan, çok hoş metal işçiliği olan merdivenlerle alt kata, yatak odalarının olduğu bölüme iniyorsunuz. Ev çok büyük değil, mimari olarak dıştan çok güzel ama kullanım olarak bazı zorlukları var. Yan tarafındaki bahçeyse ömre bedel ve teraslar şeklinde devam ediyor. Korunun içinde bir dönem Taut Evi’nde de yaşayan Osmanlı Hanedanı’nın en güzel kadınlarından Neslişah Sultan’ın yaşamının son yıllarını geçirdiği apartman ve başka binalar yer alıyor.

Nazilerden kaçan mimarTaut Evi İstanbul’un bağrında sakladığı çok sayıda sürprizden biri ve şehrin güzelliğine apayrı bir hava katıyor.

Mimarı Bruno Taut bu ev hakkında “Doğu’nun manevi değerlerinin insan üzerindeki etkisini modern bir evle açıkladım” demişti. Bu vesileyle Taut’u ve hayatını anmak da yerinde olacak. Taut, 4 Mayıs 1880’de ünlü Alman filozof Kant’ın da yaşadığı Königsberg’de tüccar Julius Taut’un ikinci oğlu olarak doğmuş. Berlin Üniversitesi’nde kent planlaması eğitimi almış, 1909’da kendi bürosunu açmış. Özellikle Berlin’de yaptığı modern binalarla kendine haklı bir ün sağlamış.

Çok sayıda eseri var. Alman asıllı bir Yahudi olan Taut, 1933’te Nazilerin iktidara gelmesi üzerine Japon Uluslararası Mimarlık Derneği’nden aldığı bir daveti kabul etmiş ve Naziler’den kaçıp Japonya’ya sığınmış. Ardından 1936’da Türkiye’ye davet edilmiş. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Akademisi’nde profesörlük yapmış.

“Atatürk uzmanlık alanlarına karışmıyor”

Yazının Devamını Oku

Mavinin krallığı Fethiye ve dahası

Türkiye doğayla tarihin buluşmasına ev sahipliği yapan sayısız köşeyle dolu… Fethiye de o buluşmaların en güzellerini harmanlayarak sunuyor. Ben de bu hafta size hem Fethiye merkezde hem de çevresinde “mutlaka görün” dediğim noktalardan bir rota hazırladım, denemeniz gerekenleri sıraladım.

Paspatur’la tanışın

Adını havacılık tarihimizin kahramanlarından Tayyareci Fethi Bey’den alan Fethiye uzun süredir Çinli turistlerin gözdesi. Bu nedenle çarşısında gezerken bolca Çince tabela görebilirsiniz. İngilizlerin de en sevdiği tatil adresleri arasında. Ama pandemiyle birlikte tatil ve seyahat pratikleri değişince şimdilerde sadece yerli turistin keyif adresi oldu. Fethiye’nin tarihi çarşısı Paspatur birçok sokağın birleşiminden oluşan ve farklı giriş kapıları olan bir açık hava çarşısı. Burada giyim, aksesuar, hediyelik gibi farklı içerikte dükkân ve balık lokantaları bulabilirsiniz. Çarşıya yürüme mesafesindeki Unique Otel, 2016’da ‘Avrupa’nın En İyi Lüks Tasarım Oteli’ ödülünü almıştı. Unique Otel sanki bir yelpaze gibi açılan mimarisiyle kayaların üzerinde yükseliyor. Dışarıdan bakınca çok anlamıyorsunuz ama içine girince dört ayrı binadan oluştuğunu ve onların ortasına gizli bir bahçe kondurduklarını fark ediyorsunuz. Her detayında geçmişin yeniden yorumlanışı var. Mesela binaları planlarken Kayaköy’deki Rum evlerinden ilham almışlar.

Ölüdeniz’in tadını çıkarın

Ölüdeniz yıllar yılı  Türkiye’nin turizm ikonlarından oldu. Mavinin

Yazının Devamını Oku

Kalbiniz bu kıyılarda kalacak

Popüler rotaları sevenleri de sakin-yalın kaçış durakları arayanları da mutlu eden bir yanı var Güney Ege’nin. Çünkü her ikisini de sunabilen, aradığınızı mutlaka bulacağınız bolca seçenek vaat eden bir zenginliğe sahip. Bu hafta size hem küçük ve sade hem eğlenceli ve hareketli mekânları derledim. Yazması benden, seçmesi sizden...

Bodrum hep popüler

Bodrum vazgeçilmezlerimden. Hem mekânların kalitesi ve çeşitliliği hem de her köşesinde sakladığı zengin tarihiyle seviyorum. Antik çağların Halikarnassos’u, kimleri ağırlamış kimleri! Tarihin babası sayılan Herodot’tan Kaptan-ı Derya Turgut Reis’e, Halikarnas Balıkçısı’ndan sanat güneşi Zeki Müren’e kadar Bodrum denince anılacak öyle çok isim var ki... Geçmişin bu küçük balıkçı ve süngerci kasabası, şimdilerde Türkiye’nin St. Tropez’si oldu. Susona Bodrum kısa süre önce kaldığım otellerden biri. Öyle keyifle dinlendim ki “Ne iyi yapıp gittim” diye düşündüm. Bizim Hürriyet Seyahat jürisi de Türkiye’nin en güzel evcil hayvan dostu 10 otelinden biri olarak seçmişti. Otelde haftada 10 civarı konser var; akşamlar çok renkli geçiyor. İçindeki Frankie Beach ise bence sadece Bodrum’un değil, Türkiye’nin en iyi plajlarından biri. Yine otel bünyesinde açılan Malva Restoran’ı çok sevdim, Bodrum’un en iyilerinden. Kaya Palazzo Resort & Residences Le Chic Türkiye’nin en yeni 5 yıldızlı otellerinden.  Cape Bodrum, favori otellerimden bir diğeri... Caresse Resort SPA ve içindeki Buddha Bar da mutlaka listenizde olsun. Yalıkavak Marina hâlâ Bodrum’un gözdelerinden. Yeni açılan Novikov Restoran bu yaz çok popüler; deneyin derim. Türkbükü’ndeki No: 81 ise içim rahat kaldığım yerlerden. Gündüz deniz-güneş-kum üçlüsüne, gece dansın ritmine kendinizi bırakın.




Yazının Devamını Oku

Sadelik ve huzur adası Kıbrıs

Bu yıl tüm tatil planlarının temel belirleyicisi pandemi ve onun hayatlarımıza getirdiği yeni normal. Nispeten riski az bulunan rotalar ve oteller tercih sebebi olarak öne çıkıyor. Kıbrıs da öyle bir yer işte. Vaka sayısı yok denecek kadar az. Üstelik, KKTC’ye gittiğinizde hem doğa hem kültür tatili için pek cömert olduğunu göreceksiniz. İster deniz-güneş-kum üçlüsünün tadını çıkarabilir ister tarihte katman katman bir yolculuğa çıkabilirsiniz.

Kıbrıs her zaman gözde bir tatil adresi. Ama pandemiyle birlikte daha da gözde oldu çünkü salgından çok az etkilenen yerlerden biri. Turizm adanın ekonomisinin ana kaynaklarından. Adadaki vaka sayısının yok denecek kadar az olması önlemleri esnetmelerini değil tam aksine daha titiz davranmalarını sağlamış. Hastalığın seyri ve resmi tablolara göre ülkeleri A, B, C kategorilerine ayırmışlar. Hangi kategorideki ülkeden geliyorsanız, ona uygun prosedürlere tabi tutuluyorsunuz. Türkiye B kategorisinde. Buna göre adaya girişte, en fazla 5 gün önce yaptırdığınız PCR testinin sonucunu göstermeniz gerekiyor. Ayrıca ülkeye girişte size ikinci kez PCR testi yapıyorlar ve sonuç çıkana kadar ister otel ister ev, nerede konaklayacaksanız izole olarak orada kalmanız gerekiyor.

Adanın kalbi Lefkoşa
Adanın tam ortasındaki Lefkoşa, ticari ve politik başkent. Lüzinyan, Venedik, Osmanlı ve İngiliz izlerini kentte takip edebilirsiniz. 11 burçlu kent surları, Venedik kumandanlarının adını taşıyor. Girne Kapısı’ndaki 2. Mahmut’un tuğrasına dikkat edin. Adadaki ilk ve en önemli Osmanlı eseriyse 68 odalı Büyük Han. Şehri keşfetmeye surların içinden başlayın. Bana göre adadaki en çarpıcı eserlerden biri Ayasofya Katedrali. Camiye çevrilince Kıbrıs fatihi II. Selim’e ithafen Selimiye adını almış. Lüzinyan krallarının taç giyme törenlerinin yapıldığı gotik bina 1326 yılında bitirilmiş. Merit Hotel ve Grand Pasha, “Lefkoşa’da nerede kalınır?” sorusunun bendeki yanıtı. Eziç Restoran ise dünya mutfağından lezzetlerle kesinlikle denenmeyi hak ediyor.

Etkileyeci bir Akdenizli
Kuzey Kıbrıs’ın en güzel kenti bence Girne... 2000 yıllık tarihi, güzel limanı, şirin kafeleri, lezzetli restoranları ve otele dönüştürülen eski yapılarıyla etkileyici bir Akdenizli. Şehri izleyebileceğiniz en güzel yer kale. İçindeki 2300 yıllık batık gemi, Akdeniz’in en eski ikinci batık ticaret gemisi olarak geçiyor. Kaya Palazzo Girne, adadaki en sevdiğim otellerden biri. Çıtası yüksek tutulmuş, çok özel bir adres. Mimarisinde Versay Sarayı’ndan ilham almışlar. Dekorasyondaki rafine zevki çok beğeniyorum. Buna servis kalitesini de eklemeyi başardıkları için ortaya ayrıcalıklı bir tatil deneyimi çıkıyor. Merit Grubu, Lord Palace, Colony, Elexus, Acapulco ve Savoy oteller bu kentte rahatlıkla kalabileceğiniz adresler. Girne’de yemek yiyebileceğiniz çok güzel restoranlar var. Deniz ürünleri için Ambians ve Shell Wi, kebap için Niyazi Restoran, Yorgo’nun Yeri ve Sarayburnu Ocakbaşı’nı önerebilirim.

Yazının Devamını Oku

Hep cazip hep romantik: Assos Cunda

Kuzey Ege her mevsim sevdiğim yerleri saklar koynunda. Sahilini ayrı, dağ köylerini ayrı severim. Her zaman romantik ve sade bir havası vardır. Pandemi nedeniyle yıldızı daha bir parladı çünkü uçağa, otobüse binmekten kaçınan tatilcilerin rotası oldu. Ben de bu hafta Kuzey Ege kıyılarının en sevdiğim noktalarından ikisini anlatacağım.

Assos’taki Athena Tapınağı’nda dünyadaki ilk güzellik yarışmasının yapıldığını, Athena’nın tacını entrikasever Afrodit’e kaptırdığını hatırlayın. Tapınak mimari açıdan da çok önemli çünkü burası, Anadolu’da ‘dor’ düzeninde yapılmış ilk tapınak. Geçmişte Troas diye adlandırılıyormuş bu bölge. Günümüzde Behramkale diye biliniyor. İlk yerleşimin kayıtlarına MÖ 2 bin yılında rastlanıyor. Sonrasında karşısındaki Midilli Adası’ndan gelenlerle bir Yunan koloni şehri olmuş. Perslerin ve Lidyalıların egemenliğine girmiş bir süre. Sonra ‘Atina Birliği’ne katılmışlar.




Aristo’nun aşk şehri
Çanakkale’ye 92, Ayvacık’a

Yazının Devamını Oku

İkisi de birbirinden güzel! Bozcaada ve Gökçeada

Başta maske ve sosyal mesafe olmak üzere tüm uyarılara dikkat edildiği sürece, kendimizi yola vurup ülkenin güzelliklerini keşfedebiliriz. Birkaç gün önce çıkan ‘Butik Oteller - Ege ve Akdeniz’den Seçtiklerim’ kitabımdaki rotalardan biri Bozcaada, diğeri Gökçeada. İkisi de birbirinden güzel bu adalarda hem doğayla buluşmanız hem orta halli bütçelerle tatil yapmanız mümkün.

Bozcaada
Soğuk denizin sıcak toprakları

Eski adı ‘Tenedos’ olan Bozcaada, Türkiye’nin köyü olmayan tek ilçesi. Feribottan iner inmez solunuzda deniz restoranlarının çevrelediği şirin bir liman, sağınızda muhteşem bir kale göreceksiniz. Adanın içine doğru yürüdükçe de kendinizi bir Osmanlı-Rum kasabasının dar arka sokaklarında kaybolmuş olarak bulacaksınız. Cam gibi sularda yüzmek ve dalış için birebir. Ama ağustosta bile suyun serince olduğunu unutmayın. Ayazma Plajı en kalabalık ve suyun en ılık olduğu yer. Kumunun da şifalı olduğu söylenir. Daha sakin alternatiflerse Mermer Burnu, Akvaryum Koyu, Sulubahçe, Habbele.

Polente’de günbatımı
Bozcaada ilkçağdan beri üzümüyle biliniyor. Evliya Çelebi Seyahatname’de Bozcaada’yı “Dünyanın en güzel çavuş üzümlerinin yetiştiği yer” olarak anlatmış. Üzümler güzelliğini adanın eksilmeyen rüzgârına ve neme borçlu. Balık ve deniz ürünleri de adada çok lezzetli. Asma yaprağında sardalye, ada lokması ve bademli kurabiye denemeden dönmeyin. Çınaraltı’nda sakızlı Türk kahvesi için. Güneşi batırmak için de Polente’yi seçin.


Yazının Devamını Oku

Aileler için güvenli ve özenli büyük oteller

Geçen hafta Türkiye’nin en iyi butik otellerini yazdım. Bu hafta da aileyle tatilin en iyi adreslerini paylaşıyorum sizinle. Seçimlerimi yaparken, özellikle sosyal mesafenin korunduğu ve COVID-19 önlemlerinin tam olarak alındığı tesisleri tercih ettim. İşte zevkli ve güvenli bir tatil geçirebilmeniz için iyi seçenekler...

Herkese aynı lüks
Kaya Palazzo / Belek - Antalya
Bu yaz hizmete açılan 75 metrekarelik 120 adet ‘Luxury Lagoon Suites’, çam ormanı içinde. Çocuklu aileler için her detayın düşünüldüğü bahçeli süitlerde, odadan çıkıp özel havuza ulaşılıyor. Odalardaki seperatörler, ebeveyn odasını kolaylıkla ikiye bölerek aileler ve çocukları için ayrı ve konforlu bir konaklama çözümü sağlıyor. Özel restoranı, mini club’ı tatili minikler için de ayrıcalıklı hale getiriyor. (www.kayahotels.com.tr)

Minikler etkinliğe doysun
On’LIve Deluxe Çeşme / İzmir
Ege’nin yeni lüks oteli On’Live Deluxe Çeşme sade ve modern odaları, havuzu, kendine ait plajı ve mavi bayraklı denizi, çocuklara özel aktiviteleriyle bir ailenin tüm tatil ihtiyaçlarını karşılayacak kapasitede. Dalyan’da, 73 odasıyla hizmet veren tesis; çocuk kulübü, oyun alanları ve atölyelerle Yaşam ve Nefes Koçu Merva Onur’un ‘Çocuklarla Bilinçli Farkındalık’ programlarına da ev sahipliği yapıyor. (www.onlivedeluxe.com)

Yazının Devamını Oku