İmparatorların aşkı, ünlülerin gözdesi Capri

Zaman çizgisinde 2000 yıl geriye gidin…

 İmparator Sezar Augustus bu adaya ayak basmış ve öylesine etkilenmiş ki adeta âşık olmuş. Tarih tekerrür etmiş, bu kez İmparator Tiberius hayran kalmış Capri’ye, adaya taşınıp hayatının sonuna dek burada yaşamış. Bunları düşününce, tarihi adanın ‘cennet bahçesi’ anlamına gelen ismini boşuna almadığını düşünmek elde değil. Aklıma İngiliz yazar D.H. Lawrence geliyor; “Dedikodulu, villalarla dolu, kat kat kireç taşlarıyla bezenmiş, cenneti çok andıran ama dünyayı hiç andırmayan bir yer” diye anlatıyor Capri’yi.

 

İmparatorların aşkı, ünlülerin gözdesi Capri

Elizabeth Taylor’dan Brigitte Bardot’ya, Frank Sinatra’dan Jacqueline Onassis’e, Mariah Carey’den Julia Roberts’a kadar ünlüler Capri Adası’nın büyüsüne kapılanlar arasında. 

 

Balayı çiftlerinin de gözdesi olan Capri, Napoli Körfezi’nin girişinde yer alan küçücük bir ada. Gözünüzde canlanması için büyüklüğünü bizim Büyükada kadar düşünebilirsiniz. Ne var ki ünü de, turizm potansiyeli de kıyaslanmayacak kadar büyük Capri’nin. Lüks villaları, her yandan fışkıran limon ağaçları, zamanın nasıl aktığını anlamadığınız keyifli kafeleri ve muhteşem manzaralarıyla Capri sadece anakaradan değil, andan da bağımsız...

 

Sonbaharda gereksiz kalabalıkların el ayak çektiği ada, Capri ve Anacapri olmak üzere iki bölüme ayrılıyor. Kalabalık noktalar Capri’de toplanıyor, lüks villaların yer aldığı Anacapri ise daha sakin. Adanın ana limanı Marina Grande, Capri bölümünde yer alıyor, burası turistlerin ilk adım attığı yer. Hediyelik eşya dükkânlarını, restoranları ve adadaki tüm ulaşım araçlarının duraklarını burada bulabilirsiniz. Capri’nin en hareketli yerlerinden olan Umberto I Meydanı da bu limana bir füniküler mesafesinde. Geçmişte halk pazarı olarak kullanılan bu meydanı yerel halk Piazzetta olarak adlandırıyor. 

 

1938 yılında Rafaella Vuotto isimli bir adalı bu meydandaki barının önüne birkaç sandalye atmış. Sanki herkes böyle bir girişimi bekliyormuş gibi birbiri ardına açılan kafelerin sandalyeleriyle meydan dolmaya başlamış. Caprili turistler burayı bir buluşma mekânı olarak seçmekten oldukça memnun. Meydanda bir katedral yükseliyor. Ünlü Quisisana Hotel ve lüks dükkânlar da burada bulunuyor. İmparator Tiberius için yaptırılan ve ölümüne dek yaşadığı Jovis Villası da Capri’de görülmesi gerekenler arasında. Napoli Körfezi manzaralı villaya, merkezden yürüyerek yaklaşık 40 dakikada ulaşabilirsiniz.

 

 

ADANIN EN YÜKSEK NOKTASINA TELESİYEJ YOLCULUĞU

 

Anacapri bölgesine gitmek için merkezden minibüslere binebilirsiniz. Adanın en yüksek noktası olan Solaro Dağı bu bölgede yer alıyor. Tepeye kadar minibüslerle çıktıktan sonra, telesiyeje binerek en yukarıya kadar ulaşabiliyorsunuz. Bu yolculuğa değecek bir manzara selamlıyor sizi, böyle güzel manzaraları her zaman göremeyeceğinizin farkına varmanız birkaç saniyenizi alıyor ve geriye anın tadını çıkarmak kalıyor. Tepe deniz seviyesinden 412 metre yükseklikte bulunuyor.  

 

İmparatorların aşkı, ünlülerin gözdesi Capri

Capri’nin en hareketli yerlerinden olan Umberto I Meydanı ile adanın ana limanı Marina Grande bir füniküler mesafesinde.

 

 

GÜNEŞİN MAVİYE BOYADIĞI MAĞARA

 

Sadece küçük bir ada diye düşünmeyin, Capri’ye birkaç gün ayırarak gidin ve görecekleriniz arasına mutlaka Mavi Mağara’yı da alın. Orijinal adı Grotta Azzurra. Güneş ışığının mağarada oluşturduğu masmavi görüntü muhteşem! Marina Grande’den kalkan tekneler ile ulaşabilirsiniz. Yüksekliği sadece 1,5 metre olan mağaranın girişi çok alçak. İçeriye küçük kayıklarla girebiliyorsunuz, herkesin başını eğmesi gerekiyor. Aslında çok eski bir mağara olmasına rağmen Alman şair August Kopisch sayesinde bu kadar meşhur olmuş. Şimdilerde ise özel tur yapılan, girişte ücret ödeyeceğiniz kadar popüler bir yer haline gelmiş. Adanın etrafında yaklaşık iki saat süren tekne turu yapabilirsiniz. Mavi Mağara dışında çok sayıda başka mağarayı görme ve tekneden denize girme imkânınız olacak. 

 

 

MAGAZİN BASINI KAMPTA

 

Tarih boyunca imparatorları büyüleyen Capri, 1960’lardan itibaren de ünlülerin gözdesi olmuş. Tatil için Capri’yi tercih edenler saymakla bitmiyor. Elizabeth Taylor’dan Brigitte Bardot’ya, Frank Sinatra’dan Jacqueline Onassis’e, Mariah Carey’den Julia Roberts’a kadar sayısız ünlü, adanın büyüsüne kapılanlar arasında. Dolayısıyla adadan magazin basını hiç eksik olmamış. Sanatçılar, politikacılar, sporcular ve iş dünyasının patronları hâlâ Capri’nin müdavimi. 

 

 

NEREDE KALINIR?

 

Otel Ceasar Augustus, Vezüv Yanardağı ve Napoli Körfezi’ne bakan muhteşem bir manzaraya sahip. (+39 081 8373395, www.caesar-augustus.com)

 

Anacapri’de yer alan Capri Palace muhteşem tanımını sonuna kadar hak eden bir otel. Özellikle sanat ve tasarım meraklıları için hazine değerinde. Otelden çok bir müzeyi andırıyor. Lobisi ve otelin birçok noktası dikkat çekici sanat eserleriyle dolu! Rafine bir zevkle döşenmiş odalardan ve teraslardan gün- batımları adeta bir görsel şölen. Yüzme havuzuna sahip otelin restoranı hem sunumları hem lezzetleriyle oldukça başarılı. Kendine ait bir plajı da var. (+39 081-97 80 011, www.capripalace.com)

 

Limana yakın olan J.K. Palace adadaki en güzel manzaralı oteller arasında. Beyazın yarattığı huzur ve derinlik hissinin lacivert ve siyahın etkileyiciliğiyle birleştirildiği modern hatların öne çıktığı bir tasarım anlayışına sahip. (+39-0818384001 & www.jkroma.com)

 

İmparatorların aşkı, ünlülerin gözdesi Capri

 

 

CAPRİ LEZZETLERİ

 

Bodrum ve Datça’da da şube açan Il Ricchio ilk önerim. Michelin yıldızlı restoranın yemekleri müthiş ama en çok tatlıları aklınızı başınızdan alacak. Öyle bir tatlı büfesi var ki görüntüsü de lezzetleri de uzun süre hafızanızdan silinmeyecek. Adadaki bir diğer Michelin yıldızlı restoran Olivo’da yemek yemek adeta bir ritüel, servis de müthiş. Limon ağaçları altında İtalyan mutfağının tadını çıkarmak isterseniz adresiniz Paulina olsun. Al Grottino ise Capri’deki en eski restoranlardan biri; makarna ve kırmızı et seçenekleri çok başarılı. Pizza için Aurora’yı tercihleriniz arasına ekleyin; carpaccio da deneyebilirsiniz. La Fontelina Plajı’nda ise hem denize girebilirsiniz hem de lezzetli yemeklerin tadını çıkarabilirsiniz.

X

Bizi mutlu eden tarihi hanlarımız

Kimi şehir kalabalığından kaçıp huzura sığınmanın, kimi ticaretin, kimi de geçmişte olduğu gibi konaklamanın adresi. Hepsinin çatısının altında yüzlerce yıl geriye giden canlı bir tarih var. Ne mutlu ki hanların birçoğu günümüzde de ayakta. Ben aralarından en sevdiğim ve içinde olmaktan mutluluk duyduğum 10 hanı sizlere anlatacağım.

Doğu ve Batı medeniyetleri tarih boyunca hep bir şekilde temas halinde olmuş. Göçler, ticaret, savaşlar, gezginler... İki taraf birbirini hep merak etmiş ve ulaşmanın yollarını aramış. Her buluşma, rekabetin yanında iki tarafı da zenginleştirmiş.

İpek ve Baharat yollarının önemli durak ve limanlarına ev sahipliği yapan Anadolu toprakları da bu ticaretin tam ortasında hem Doğu hem de Batı’dan beslenmiş. Doğu’nun lezzetleri, kumaşları, icatları önce Anadolu topraklarından geçip Batı’ya ulaşmış; Batı’nın Doğu’yu keşif yolculukları da hep bu topraklardan başlamış. Bu sebeple ülkemizde farklı dönemlere ve medeniyetlere ait sayısız eser var.

Zanaatkâr ve tüccar buluşması

Yerel zanaatkârları ve mallarını satmaya gelen tüccarları buluşturan hanlar da bu eserler arasında özel bir yere sahip. Sosyal ve ticari hayatın en önemli merkezleri olan hanlar genellikle iki katlı ve avlulu yapılmış, bazılarının alt katı binek hayvanlar için ahır olarak kullanılmış. Zaman içinde bazıları kaderlerine terk edilip ihmal edilmiş olsa da neyse ki günümüzde birer ikişer ayağa kaldırılmaya, yeniden ziyaretçilere açılmaya başladı.

Yazının Devamını Oku

Manolyalar uyanıyor

İstanbul’da bahar denince Boğaz’ı süsleyen erguvanlar hatırlanır ama benim aklıma Bebek gelir... İnşirah Sokak’ın başındaki beyaz köşkün bahçesinde pembe manolyanın çiçekleri bugünlerde görünür oldu bile. Bu muhteşem manzarayı görmek için yolunuzu Bebek’e düşürün. Gitmişken parkı, camisi, badem ezmesi, kafeleri ve bir saray yavrusu görünümündeki Mısır Konsolosluğu’yla meşhur semti bir daha keşfedin.

Bir zamanlar küçük bir balıkçı köyü olan semtin tarihi Hıristiyanlık öncesi döneme kadar uzanıyor. Bilinen ilk adı, ‘Skallai’ yani ‘İskeleler’ kelimesinden türemiş olan ‘Hallai’. Bugünkü ismi kimilerine göre “Bebek kadar güzel” benzetmesinden, kimilerine göreyse fetihten sonra bu bölgeyi kontrol eden Bölükbaşı Mustafa Çelebi’nin yakışıklılığından dolayı verilen ‘Bebek Çelebi’ lakabından geliyor.

Semt, 18’inci yüzyılda Sultan III. Ahmet’in burada Hümayunu Abad Sarayı’nı inşa ettirmesiyle önem kazanmaya başlamış. Genelde yazlık bir semt olarak kullanılan Bebek, 19’uncu yüzyıl ortalarında vapur ve tramvay seferlerinin başlamasıyla sürekli ikamet edilen bir yer olmuş.

Semtin en etkileyici yapısı olan Mısır Konsolosluğu’nun yerinde bir zamanlar Sultan I. Abdülhamit’in şeyhülislamlarından Dürrizade Esseyyid Mehmed Ataullah Efendi’nin yalısıymış. Ataullah Efendi’nin ölümünden sonra yalı Sadrazam Mehmed Emin Rauf Paşa’ya, ardından da Sadrazam Âli Paşa’ya geçmiş.

Paşanın 1871’de yalısında ölümünden sonra Sultan II. Abdülhamit burayı satın alıp son Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa’nın annesi ve eski Hıdiv Tevfik Paşa’nın eşi Hıdiva Emine’ye hediye etmiş. Art nouveau üslubundaki bina 1902’de yapılmış. Adı Hıdiva Sarayı olarak da geçiyor. Hıdiv, 1914’te İngilizler tarafından görevden alınana kadar burayı yazlık olarak kullanmış. Emine Hanım binayı büyükelçilik olarak kullanılması koşuluyla Mısır Devleti’ne vermiş. Yapı, 2010’da baştan aşağı, çok başarılı bir şekilde restore edildi.



Yazının Devamını Oku

Doğudan yükselen güneş

Doğu’nun mutfağıyla, misafirperverliğiyle ve tarihiyle ünlü şehirlerinden biri olan Gaziantep’in ‘Gazi’ unvanı alışının 100’üncü yılı yarın kutlanacak. Yüzlerce yıllık hanları, kahveleri, camileri ve özgün evleriyle ziyaretçilerini karşılayan şehirde kebap ve tatlı dışında pek çok yöresel lezzet daha bulacaksınız.

Gaziantep’i keşfetmeye kentin aynı zamanda tarihi merkezi de olan Kültür Yolu’nu adımlayarak başlayın. Yolun başlangıcı Dereboyu Sokak. Burada özgün Antep evlerini göreceksiniz. Sonra da binlerce yıllık kalıntıların üzerine inşa edilen merkezdeki kaleye geçin. Kimler tarafından, ne zaman yapıldığı bilinmeyen yapı bugünkü görkemine MS 6’ncı yüzyılda kavuşmuş. 36 kulesinden sadece 12’si günümüze ulaşabilmiş. Geçmişte ‘Kala-i Füsus’ (Yüzük Kalesi) olarak da adlandırılan kalenin bu isminin bir zamanlar inşaatı devam edebilsin diye dönemin bey kızının sattığı yüzükten geldiği rivayet edilir.




Kültür Yolu’nu yürüyün
Kültür Yolu boyunca birçok han, çarşı, cami, Mevlevihane, hamam ve kahvehane var. İki katlı Yüzükçü Han zamanında yüzük esnafının dükkânlarına ev sahipliği yapmış. Yanında mağara şeklindeki ahır, halk arasında develik olarak biliniyor. Günümüzde Halıcılar Çarşısı olarak hizmet veren Anadolu Hanı diğer hanlardan farklı olarak iki avluya sahip. Tütün Hanı ise şehirdeki en küçük hanlardan biri. Kayaya oyulmuş bodrum kısmını mutlaka görün. Kürkçü Han, kitabesine göre 1890’da inşa edilmiş. 19’uncu yüzyılda yapılan Buğday Pazarı (Arasası) da Osmanlı han mimarisinin tipik örneklerinden. Bir ana avlu ve onun etrafını saran dükkânlardan oluşan yapı, eskiden buğday ticaretinin merkeziymiş. L planlı, yaklaşık 80 dükkânlı bedestenin beş kapısı var. Bir dönem et ve sebze hali olarak da kullanılmış. Asıl adı Hüseyin Paşa Bedesteni olan, halk arasında Zincirli ya da Kara Basamak Bedesteni olarak bilinen yapı, 1718’de Hüseyin Paşa tarafından yaptırılmış.

Yazının Devamını Oku

Pandemi başladıktan sonra ilk Avrupa seyahatim

Pandemi herkes gibi benim de yaşam standartlarımı değiştirdi. Yeni düzen bana stres ve fazladan birkaç kiloyla birlikte uyku problemleri, reflü, terleme gibi sağlık sorunları da getirdi. Sağlık konusunda ne zaman ölçüyü kaçırmış hissetsem arınmak için gittiğim yer Avusturya’daki Vivamayr Maria Wörth. Önümdeki engel yine pandemi diye düşünürken hiç bilmediğim bir şey öğrendim. Sağlıkla ilgili nedenlerle yurtdışına çıkmak mümkünmüş.

Tam ihtiyacım olan zamanda gelen ‘sağlık için yurtdışına çıkmak mümkün’ haberi üzerine benim için bir arınma merkezi olan Avusturya’daki Vivamayr Maria Wörth’e rezervasyonumu yaptırdım. Onlardan gelen belgeyle Avusturya’ya online başvurdum ve bir izin belgesi aldım. Elimde bir izin belgesi olmasına karşın 10 ay sonra ilk kez yurtdışına çıkacak olmanın verdiği tuhaf hisle sanki birçok zorluk yaşayacakmışım gibi geldi. Hatta sınırdan çevrileceğimi bile düşündüm. 2 saatlik bir uçuşla Slovenya’ya vardım, 1 saat içinde de Maria Wörth’e ulaştım. Sebep sağlık olunca yol da sorunsuz oldu. Hem bedenimin hem de ruhumun doğayla detoks yaptığı bu merkezi ve sağlıklı yaşam için bazı ipuçlarını sizlerle de paylaşmak istedim. Şifa olması dileğimle...



Ruhunuz da arınıyor
Burada güne erkenden tuzlu su içerek başlıyorsunuz. Ardından, ‘base powder’ denen bir toz içiyorsunuz. İçinde çeşitli minerallerin olduğu bu özel karışım hem bağırsaklarınızın temizlenmesini hem de gün boyu tokluk hissi yaşamanızı sağlıyor. Uygulanan tüm tedavilerin ortak noktasında bağırsakların rahatlatılması var. Çünkü tüm yükü bağırsakların çektiği ve bu organın düzgün çalışmasının diğer organları da rahatlatacağı söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Düşlerime giren dört ada

Yeni normalde kimi zaman sıkılmış, kimi zaman umutsuz hissedebiliyoruz. Madem evden çıkamıyoruz ben de sizi bu hafta biraz daha sıcak memleketlere, gitmeyi hayal ettiğim uzak cennetlere götürmek istedim. Egzotik tatlarıyla lezzetli mutfakları, renkli kültürleri ve eşsiz doğalarıyla beni büyüleyen adaları yazdım.

Hayata geri döndüren ada: BALİ

Dünyanın en büyük Müslüman ülkesi olan Endonezya’nın neredeyse 18 bin adası var. Bunlardan en bilineni olan Bali’ye İstanbul’dan yaklaşık 15 saatlik bir uçuştan sonra ulaşıyorsunuz. Uçaktan biraz yorgun inebilirsiniz ancak Bali, enerjisiyle sizi hayata hemen geri dön-
dürüyor.  ‘Kraliyet şehri’ olarak da anılan Ubud, adanın tam ortasında bir kültür vahası. 19’uncu yüzyılda inşa edilmiş ve geleneksel mimarinin tüm özelliklerini taşıyan Puri Saren Ubud (Ubud Sarayı) bunun bir kanıtı gibi.  Endonezya’da Müslümanlar nüfusun yüzde 86’sını oluştururken Bali’de halkın yüzde 90’ı Hindu. En çok ilgi çeken yerlerin başında maymunların krallıklarını ilan ettikleri Monkey Forest var. Üç tapınağın olduğu ormanda yüzlerce maymunla karşılaşacaksınız. Petulu ise doğanın kendi çabalarıyla yarattığı bir cennet. Mümkün olduğunca fazla şey görmek için rehberli turları tercih edin. Ubud aynı zamanda bir tapınaklar şehri. Tanah Lot Tapınağı, Bali mitolojisinde önemli bir yere sahip yedi deniz tapınağından biri. Bratan Gölü de adadaki en büyük ikinci göl. Manzara muhteşem, renkler olağanüstü ama sizi bekleyen sürpriz, gölün tam ortasında olanca zarafetiyle yükselen, 17’nci yüzyılda Bali’nin denizler, ırmaklar ve göller tanrıçası Dewi Danu için yaptırılmış Pura Ulun Danu Bratan Tapınağı. Bali’nin ‘Ana Tapınağı’ olarak adlandırılan Besakih Tapınağı da adada hâkim olan Hindu tapınaklarının en büyüğü ve en kutsalı. Nasıl ki Ubud, Bali’nin kültür başkentiyse eskinin balıkçı köyü Kuta Bölgesi de günümüzde adanın adeta eğlence merkezi. Farklı zevklerden herkesin üzerinde anlaştığı ve önerdiği tek konuysa Kuta’da mis kokulu yağlar ve mumlar eşliğinde yapılan Bali masajı...



Yazının Devamını Oku

Boğaz’ın beş butik güzeli

‘Butik Oteller’ kitabımın yazım aşamasında Ege ve Akdeniz başta olmak üzere farklı rotalarda çok güzel otellerde vakit geçirme şansım oldu. Mesleğim gereği gezmek benim için yaşamın ta kendisi ama İstanbul’a, evime dönmek her zaman yolculuğun en heyecanlı kısmı. Bu hafta kitabımda da yer verdiğim Boğaz’ın beş güzel otelini anlatacağım. Onlar da size İstanbul’un büyüsünü hatırlatsın...

İki köprüyü de görüyor: BOSPHORUS PALACE

Hasbahçe olarak kullanılan Beylerbeyi, Osmanlı ileri gelenlerinin gözdesi olmuş yıllarca. Debreli İsmail Hakkı Paşa da yalısı için bu semti tercih etmiş. 1983’te atlattığı yangın sonrası aslına uygun restore edilen yalı, bugün Bosphorus Palace olarak ağırlıyor misafirlerini. Önce güzel bir avlu ve ortasında huzur veren sesiyle havuz karşılıyor sizi. Avlunun arkasında bütün güzelliğiyle yükselen yalının bahçe tarafı eskiden harem kısmıymış. İçeri girince çatıdan zemine kadar inen bir aydınlık ve zarif merdivenler göze çarpıyor. Lobide her iki köprüyü de içine alan enfes bir Boğaz manzarasıyla göz göze geliyorsunuz. Otelde her biri farklı cephelere bakan 12 oda var. Bahçe tarafına bakan odalarda avlunun dinginliğini, deniz tarafına bakan odalarda Boğaz’ın huzurunu hissediyorsunuz. Benim en sevdiğim bölümlerden biri, restoran olarak düzenlenen kayıkhane. Tavan alçak olmasına rağmen kullanılan aynalar sayesinde denizin yansımalarıyla dolu ferah bir mekân yaratmışlar. (Telefon: 0216 422 00 03)




Yazının Devamını Oku

Bir Osmanlı başkentinin tüm ihtişamını taşıyor

Genellikle Osmanlı mimarisine ilgi duyanların seyahat rotasında olsa da aslında keşfetmeyi seven herkesin mutlaka görmesi gereken yerler arasında. Adım adım tarihin izini sürün Edirne’de çünkü Osmanlı İmparatorluğu’na 92 yıl başkentlik yapan şehir; tarihi dokusu, doğal güzellikleri ve lezzetli mutfağıyla her zaman ilgi odağı olmayı hak ediyor.

Anadolu topraklarının Avrupa’ya açılan kapısı Edirne’deyiz. Meriç ve Tunca nehirlerinin bereketiyle beslenen bu kadim topraklar kimi zaman Dersaadet (mutluluk kapısı) diye anılmış, kimi zaman İstanbul’u kıskandıran ‘Şenlikler Şehri’ olmuş, kimi zaman da büyük acılara tanıklık etmiş. Sınırda olması kültürel çeşitliliğini arttırırken geleneksel değerlerini korumayı da başarmış. Edirne’yi gezmeye başlamak için ilk adımı Selimiye Camisi’ne atmalısınız. 1569-1575 arasında tamamlanan bu görkemli yapının, Koca Sinan’ın diğer eserlerinin güzelliğini geride bıraktığı düşünülür. Yerden yüksekliği 43 metreyi bulan 31 metre çapındaki kubbesiyle dikkat çeker. 2011 yılında kültürel varlık olarak UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınan cami, iç tasarımında kullanılan ve dönemin en iyi örnekleri kabul edilen taş, mermer, ahşap, sedef ve çini işçiliğiyle ayrıca değer taşır. Sanat tarihçisi Ernst Diez, Selimiye için “Mekân, büyüklük, yükseklik, topluluk ve ışık etkisi bakımından yeryüzündeki bütün yapılardan üstündür” der.




Minareleri eğri miydi?
Selimiye Camisi ile ilgili birçok hikâye vardır ama en yaygını yaşlı bir kadının Koca Sinan’ın kulağına caminin minarelerinden birinin eğri olduğunu fısıldamasıyla başlar. Yaşlı kadını büyük bir ciddiyetle dinleyen mimarbaşı, bir işçiden elinde iple minareye çıkmasını ister. İpin bir ucunu aşağıda duran başka bir işçiye tutturur ve yaşlı kadının gösterdiği yöne doğru ipe asılmalarını söyler. Minarenin düzeltildiğini düşünen kadını mutlu eder. İşçilerde biraz şaşkınlık, biraz da kızgınlık vardır. Ama Nasrettin Hoca’nın filozofluğundan izler taşıyan Koca Sinan durumu açıklar; tartışmayı seçmesi durumunda kadının yayacağı dedikodular yüzünden caminin asırlar boyunca ‘eğri minareli’ damgasını taşıyacağını, bunu önlemesi gerektiğini anlatır.

Yazının Devamını Oku

İstanbul’a imzasını atan aile

Osmanlı İmparatorluğu’nun son, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarının tanığı Dolmabahçe Sarayı, zarafetiyle büyüleyen Ortaköy Camisi, Beyazıt’taki Yangın Kulesi, hâlâ hizmet veren Selimiye Kışlası ve daha niceleri... Bu hafta, İstanbul’a karakterini kazandıran en önemli yapılar arasındaki bu binaların mimarı olan Balyan ailesinin izini birlikte sürelim.

İstanbul’u ziyaret edenlerin birçoğu 17’inci yüzyılın büyük Osmanlı mimarı Sinan’ın adını duyar. Ancak özellikle Boğaz’ı süsleyen birçok sembolik yapının mimarları olan Balyan ailesini pek kimse bilmez. Hatta İstanbul’da yaşayanlar her gün eserlerini görseler de adlarını belki hiç duymamışlardır. Oysa dört kuşak boyunca altı padişaha hizmet eden aile, fazlasıyla miktar ve çeşitte eseri İstanbul’a miras bırakmış. Eserlerinin en önemli özelliği, süsleme sanatının tüm inceliklerini iç alanlarda olduğu kadar dış cephede de bonkörce kullanarak Batı tarzı bir mimari uygulamaları. Böylece dışarıdan bakıldığında göze oldukça sade görünen, ancak süslemelerin daha çok içeride yoğunlaştığı eski Osmanlı tarzını tamamıyla tersyüz etmişler.

Öykü, Anadolu’da başladı
Aile, Orta Anadolu’dan, Karaman yakınlarındaki bir köyden gelmiş. Ailenin ilk bilinen üyesi Meremetçi Bali Kalfa. Sultan
IV. Mehmet’in sarayındaki Ermeni mimarların kulağına gitmiş Bali Kalfa’nın başarıları. O da İstanbul’a gelmiş ve kendisine sarayda daha sonraki yıllarda oğlu Magar’a devredeceği bir yer edinmeyi başarmış. Magar, Sultan I. Mahmut ile bir şekilde ters düşünce Bayburt’a sürgün edilmiş. Sürgün yerinde oğulları Krikor ve Senekerim’e mimarlık eğitimi vermiş. Krikor Amira Balyan (1764-1831) zamanında aile şirketinin başarısı ciddi olarak artmış. Ama maalesef eserlerinin bir kısmı zaman içinde kaybolup gitmiş. En önemli eseri 1826’da Sultan
II. Mahmut’un yeniçeri isyanını bastırması şerefine yaptırılan Tophane’deki Nusretiye (Zafer) Camisi. Eyüp’ün Haliç kıyısındaki ve bir zamanlar şehirdeki feslerin üretildiği Feshane ile Belgrad Ormanları’nda hâlâ ayakta olan Valide ve Topuzlu su bentleri yine Krikor Balyan’ın şehre kazandırdığı eserler arasında. Ayrıca Selimiye Kışlası’nın üç kanadının yapımını üstlenmiş. Krikor’un kardeşi Senekerim ise Beyazıt’ta İstanbul Üniversitesi avlusundaki Serasker Beyazıt Kulesi’ni inşa etmiş.

Yazının Devamını Oku

Doğu'nun hayal şehri: Kars

Hayat bu sene bizi önceliklerimizi gözden geçirmemiz için oldukça zorladı. Ben her zaman kendi değerlerimizi anlamanın ve anlatmanın içinde bulunduğumuz zor süreçlere derman olduğuna inanırım. Mimarisi, tarihi, kültürü ve mutfağıyla ülkemizin en ilginç şehirlerinden olan Kars da bence o değerlerden biri. Kars’ı sadece Doğu Ekspresi ile kışın ya da hafta sonu için ziyaret edilen bir yer olarak görmekten öte ruhunu yaşamanızı öneririm. Koruyamadıklarımız ne kadar çok olsa da gördükleriniz sizi büyüleyecek.

Kars ve civarındaki yerleşimin tarihi, milattan önceye dayanıyor ve şehir geçmişte sahip olduğu gücü bugün de hissettiriyor. Huriler, Urartular, İskitler, Sasaniler, Selçuklular, Gürcüler, Moğollar, Akkoyunlular ve Karakoyunluların da aralarında bulunduğu çok sayıda devlete ev sahipliği yapmış Kars toprakları. Müthiş bir kültürel zenginliğin mirası. Kars Osmanlı topraklarına 1535’te katılmış. 1853-1856 Osmanlı-Rus Savaşı’nda şehir halkı kahramanca savunmuş topraklarını ve 1855 Kars Zaferi nedeniyle devlet tarafından madalya verilerek onurlandırılmış. Üstelik Kars Zafer Madalyası, Anadolu’da bir kente verilen ilk gazilik madalyası. Şehit askerlerin ailelerine dağıtılan ve bir yüzünde Kars Kalesi, diğer yüzünde padişah tuğrası olan madalyaları Kars’ta değil, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin koleksiyonunda görebilirsiniz. Şehir, 1878’den 1918’e kadar tam  40 yıl Rusların işgalinde kalmış ve ortaya inanılmaz bir sentez çıkmış. Izgara şehir planlı sokakları, o muhteşem taş binalarıyla Kars, ona Batılı ve aristokrat bir hava veren kar örtüsüyle size Rusya’da bir şehir gibi de gelebilir. Yeniden Türkiye topraklarına katılması 30 Ekim 1920’de Kazım Karabekir idaresindeki Türk ordusunun şehre girmesiyle gerçekleşmiş.




Kelle koltukta savaş
Kars’a gittiğimde, önce şehre hâkim tepeye kurulmuş olan kaleye çıkarım, çeşitli işgallerde tahrip olup defalarca onarılan kalenin girişindeki Celal Baba Türbesi’ni ziyaret ederim. Celal Baba, savaş sırasında kafası kesilince kellesini koltuğunun altına alıp savaşa devam ettiğine inanılan bir savaş kahramanı. Benim için şehirde en ilginç yapılardan biri 12 kemerinde 12 havarinin kabartmasını taşıyan 12 Havari Kilisesi. Bu ilginç yapı camiye dönüştürülünce Kümbet adı verilmiş. Bu mevkiden görünen Kars Çayı üzerindeki Taş Köprü, III. Murat tarafından yaptırılmış. Hemen yanında Namık Kemal’in evi var. Ruslar döneminden kalma Vali Konağı, Defterdarlık, Belediye ve istasyon binasıyla kalın taş duvarlı, bazıları bahçeli evler size ne kadar değişik bir coğrafyada olduğunuzu hatırlatacak. Şehrin en görkemli taş yapılarından biri de Fethiye Camisi olarak bilinen eski Rus Ortodoks Kilisesi.

Yazının Devamını Oku

Yeni yılı karşılamak için ‘en butik’ 20 otel

Tüm dünya için zorlu geçen 2020 biterken 2021’i güzel karşılamanız için size bazı öneriler hazırladım. Marmara Bölgesi’nden başlayıp Bolu’dan Kapadokya ve Konya’ya uzandım, sonra Akdeniz, Ege ve Güneydoğu’dan hem konumu hem hizmet kalitesiyle çok beğendiğim oteller ekledim listeye. Malum yılbaşı ve akabindeki hafta sonu dahil dört günlük sokağa çıkma yasağı var. Ancak yıl boyu açık olan bu otellere yasak öncesi giriş yapıp bu dört günü konfor içinde geçirebilir, yıla iyi bir başlagıç yapabilirsiniz.

Kapadokya’nın kalbine yolculuk
Argos In Cappadocia / Nevşehir
Argos, rafine bir zevkin otel lüksüyle buluştuğu en güzel örneklerden. Yaklaşık 14 dönüm üzerinde birbirinden bağımsız 51 odasında mağara havasını solumanızı da sağlıyor, taş ev güzelliğini yaşamanızı da. Lounge alanına sade bir şıklık hâkim; konfor-keyif ikilisi her köşede kendini hissettiriyor. Kapadokya manzarasının yanı sıra havanın açık olduğu günlerde tüm görkemi ve güzelliğiyle Erciyes Dağı selamlıyor konukları. Özellikle günbatımındaki manzara muhteşem. Telefon: (0384) 219 31 30

‘Dünyanın en iyi manzarası’ ödüllü
Rox Cappadocia / Nevşehir
Bu otelin hayranı çok çünkü ‘Dünyanın En İyi Manzaralı Oteli’ seçilmelerini sağlayan muhteşem bir Kapadokya panoramasına bakıyor. Uçhisar Kalesi’nin hemen altında konumlanan otelin oldukça büyük terası çok güzel. Tam karşınızda Göreme, Güvercinlik Vadisi, Kılıçlar Vadisi ve Aşk Vadisi uzanıyor. Balonların kalktığı noktaya hâkim olduğu için her sabah güne gökyüzünü masal kitaplarından fırlamış gibi görerek başlıyorsunuz. Mağara ya da taş dokuya sahip 8 odası var. Dekorasyonda bohemlikle harmanlanmış yöresel bir çizgi tercih edilmiş. Evcil hayvanınızla kalabiliyorsunuz ve ek ücret alınmıyor. Telefon: (0384) 219 24 06

Yazının Devamını Oku

Hem çok uzak hem çok yakın

Sokağa çıkma yasaklarının başlamasıyla özellikle şehir hayatından kaçış için farklı seçenekler arar olduk. Zaten bu pandemi sürecinde tatil anlayışımız neredeyse kökten değişti. Şehrin yanı başında ama sanki bambaşka bir yerdeymiş gibi hissettiren tatil seçeneklerine aklınızda ve kalbinizde yer açın. İstanbul’da yaşayıp böyle bir tatil yapmak istiyorsanız benim tereddütsüz ilk önereceğim yer Şile-Ağva.

Son yıllarda gündemde olan ‘staycation’ fikri pandemiyle birlikte altın çağına girdi. Şimdi nedir bu kelime diye merak edenler olacaktır. Şöyle anlatayım; ‘kalmak (stay)’ ve ‘tatile çıkmak (vacation)’ kelimelerinin birleşiminden yaratılmış bir kavram bu. İki farklı anlamı var bu kavramın. İlk olarak yaşadığınız şehirde kalarak tatil yapmak ve unuttuğunuz veya hiç bilmediğiniz özelliklerini keşfetmek. İkincisi ise evinizde otel konforunda vakit geçirmek... Bir nevi kendini kandırmak gibi! Bu konseptin ilgi alanıma giren ilk tanımı ve pandemi şartları zaten aklımda olan planlarımı gerçekleştirmem için bana ilham verdi. Ege ve Akdeniz’deki butik otelleri tanıttığım kitabım nedeniyle Türkiye’nin farklı bölgelerinden olduğu kadar İstanbul ve çevresinde çok sayıda oteli ziyaret ettim ve bu sayede ben de ‘staycation’ın tadına vardım. Bu bilgiler ışığında böyle bir tatil için size önereceğim yer Şile-Ağva... İstanbul’un bu kaçış mekânları sizi gündemden ve haftanın yorgunluğundan uzaklaştıracak.




Gündüz de görünsün diye
Şile’nin tarihi çok eskiye dayanıyor. İsmi Yunancada bir çeşit yaban çiçeği anlamına geliyor. Antikçağda Yunanların, sonra Romalıların istilasına uğramış. Selçuklu ve Bizans hâkimiyetlerinin ardından Yıldırım Bayezit Osmanlı topraklarına katmış. İlk Bizans döneminde, sonradan Osmanlılar tarafından yeniden inşa edilen kalesi ilçenin sembollerinden biri. 1871’de Hatice Hanım tarafından yaptırılmış Hanımsuyu Çeşmesi, Demirtaş Paşa Okulu, Vergi Dairesi binası da ilçedeki tarihi yapılar arasında.Şile Feneri’yse sadece İstanbul için değil, Türkiye için de önemli. Ülkemizin en büyük deniz feneri. Dünyadaysa hâlâ çalışır durumdaki en büyük ikinci deniz feneri. Sultan I. Abdülmecit döneminde, Kırım Harbi’nde Karadeniz’den İstanbul Boğazı’na girecek gemilere yol göstermesi amacıyla yapılmış. 1859’da inşa edilen fenerin yapımıyla birlikte Şile’nin stratejik önemi artmış. Taş bina Türk mimarların elinden çıkmış, metal aksamı ve kristal sistemi Paris’ten getirilmiş. Boyu 19 metre olan fenerin siyah-beyaz çizgili hoş bir görüntüsü var. Bu görüntüsünün amacı gündüz de rahatlıkla seçilebilmesi için. Geçmişte gaz lambasıyla çalışıyormuş; 1960’ların sonundan bu yanaysa elektrikle aydınlatılıyor. Fenerin içi müze olarak ziyarete açık... Tepesine 72 merdivenle çıkılıyor ama sizi karşılayan manzara bütün yorgunluğunuzu rüzgâra katıp uçuracak.

Yazının Devamını Oku

Anadolu vicdanının ve hoşgörüsünün sesi: Mevlana

Dünya için de bizim için de 2020 zor bir yıl oldu. Ama gelin yine de yıla kırgınlıkla değil hoşgörüyle veda edelim ve “Ne olursan ol yine gel” diyen Mevlana’nın zamansız ve mekânsız çağrısına kulak verelim. Bu ay dünyanın büyük bir bölümünde İsa’nın doğumunu temsil eden Doğuş Bayramı kutlanırken, bu heyecana Mevlana’nın kavuşma günü olan ‘Şebi Arus’ coşkusunu da ekleyelim. Tarihi M.Ö. 7000’lere dayanan ve yüzyıllar boyunca ev sahipliği yaptığı uygarlıklarla ‘medeniyetler ve dinler beşiği’ haline gelen Konya, sadece Mevlana’yla değil tüm bu tarihi mirası harmanlayan kültürüyle de kucak açacak size.

Konya bana göre Türkiye’nin en mistik, huzurlu ve misafirperver kentlerinden biri. Hitit, Lidya, Pers gibi büyük uygarlıkların yaşadığı şehir, Selçuklu’ya da iki asırdan fazla başkentlik yapmış. Hıristiyanlığın önemli azizelerinden Tekla’nın ev sahibi Konya; en önemli azizlerden Pavlus ve Barnabas’ı da ağırlamış. Konya yaklaşık 4 bin yıl önce Hititlerin vatanı olmuş. O dönemde adı ‘Kuwanna’. Tarih boyunca birçok farklı adı olmuş; ‘ikonların şehri’ anlamında ‘Iconium’, Bizans İmparatorluğu döneminde ‘Tokonion, Cogna, Konien’ gibi. Araplar ise ‘Kuniya’ demiş. Şehir geçmiş adlarına çok benzeyen şimdiki isminiyse Selçuklu döneminde almış; Osmanlı da aynı adı kullanarak Konya demiş bu güzel kente. Şimdi bir gezinti yapalım, Mevlana’dan başlayıp kentte görmemiz gerekenleri keşfe çıkalım.




Evrensel hoşgörü

Yazının Devamını Oku

İstanbul’da kaybolmak için en güzel semtlerden: Şişli

Bir şehri tanımak, anlamak için ruhundan bir parçayı ruhunuza katmak gerekir. İstanbul bu konuda tam bir cevher. Fırsat buldukça sokaklarda kaybolmak, unuttuklarımı hatırlamak, yeni yerler keşfetmek bana hep iyi gelir. Kapalı mekânlara giremediğimiz bugünlerde size tavsiyem şehrin sokaklarında kaybolmanız.

Şehrin tam merkezindeki Şişli, genellikle kalabalığıyla bilinir. Burada oturanlardan çok gelip geçenlerin kalabalığıdır bu. Aslında İstanbul’un her semti gibi hazineler gizler bağrında. Tarihin sayfaları açılırken önünüzde sanat kucaklar sizi. Semti iki anacadde, boylu boyunca geçer. Harbiye’den Şişli Camisi’ne kadar uzanan Halaskârgazi ve Çağlayan’dan Pangaltı’ya kadar uzanan Abide-i Hürriyet caddeleri. Halaskârgazi Caddesi adını (Halaskâr: kurtarıcı) Atatürk’ten alıyor. Diğer caddenin ismiyse 31 Mart Olayı olarak bilinen Meşrutiyet karşıtı ayaklanmanın bastırılması sırasında şehit olanların anısına, 1911’de Şişli’nin en yüksek tepesine yapılan Abide-i Hürriyet’ten yani anıttan alıyor. Bu iki caddenin kesiştiği noktada, şehrin simgesel yapılarından biri olan Şişli Camisi var. Klasik Osmanlı mimarisi tarzındaki cami, mimar Vasfi Egeli tarafından tasarlanmış.




Atatürk’ün evi

Yazının Devamını Oku

Boğaz’ın en güzel camileri

8 bin 500 yıllık tarihi ve doğal güzellikleriyle İstanbul bir cevher. Taşı, toprağı, denizi, martıları, dilsiz sanılan duvarları bile öyle hikâyeler sunar ki bize, hayran kalmamak mümkün değil. O yüzden bu şehirde yaşanan her kayıp hem dünya kültürünün hem de her birimizin kalbinde büyük bir yara açıyor. Maalesef bu kayıplara bir yenisi eklendi; Vaniköy Camisi geçen hafta yandı. Bu vesileyle Boğaz’ın incileri yalıların arasında birer mücevher gibi duran yalı camileri yazdım.

Geçen hafta sonu Vaniköy Camisi namı diğer Vani Mehmet Efendi Camisi gözlerimizin önünde yandı. 1665’te döneminin din âlimlerinden Vani Mehmet Efendi için inşa edilmiş. Mehmet Efendi, Vanlı olduğu için Vani olarak anılmış ve Vaniköy’e de adını yadigâr bırakmış. Ahşap karkas caminin tek şerefeli minaresi kagir zemine oturtulmuş ve betonarme. Caminin deniz tarafında bir duvar çeşmesi var. Koru tarafı yüksek sütunlarla sundurma şeklinde inşa edilmiş. Kâgir, kırma yapılı duvarlarıysa maalesef artık yok. Bu talihsiz olaydaki tek tesellimiz, yangının arkadaki koruya sıçramaması.




Ben her fırsatta hatırlatmaya çalışıyorum ama maalesef günlük hayat o kadar hızlı akıyor ki bazen önünden geçerken bile görmüyoruz bu güzel eserleri. Kaybedince daha da çok yanıyor içimiz. Yalı camilerini gezerken ilk durağımız Üsküdar sahilindeki, 1580’de Mimar Sinan’ın yaptığı fakat çok da bilinmeyen Şemsi Paşa Camisi. Cami ve külliye aslında diğer Sinan eserlerine kıyasla daha küçük. Fakat büyük mimarın ustalık dönemi eserlerinden biri. Hem klasik Osmanlı mimarisini başarıyla uygulamış hem de dar bir alana farklı bir planla yerleşmiş. Caminin giriş kapısında kırmızı-beyaz mermerler kullanılmış. Şemsi Paşa’nın türbesinin de ilginç bir özelliği var; içeriden camiye bağlı olarak yapılan nadir örneklerden biri.

Yazının Devamını Oku

Kilistra: Bir küçük Kapadokya

Bir şehrin ruhunun parçasıdır o şehrin mimarisi, insanların iletişimi, gelenekleri hatta mutfağı… “Ne olursan ol gel” diyen Mevlana Celaleddin Rumi’nin şehri Konya önce çağırır sizi, sonra da ruhunuzun bir parçası olur. Ama bu coğrafyada bir kez ziyaret ettikten sonra hayatınızın bir parçası olacak birçok güzellik var. Onlardan biri de Kilistra...

Konya’ya yapılan ve çoğu kişinin katıldığı hızlı turlar sadece Mevlana’nın göz kamaştıran turkuvaz kubbeli türbesini ve bilemediniz bir ya da iki yerel müzeyi gezmelerine olanak sağlar. Eğer zamanlama doğruysa Kapadokya’ya geçmeden ya da sahile doğru inmeden önce profesyonel dervişler tarafından sunulan bir sema gösterisini izleme şansını da yakalayabilirler. Öte yandan birkaç günlük zamanı olanlar için şehrin çok hoş sürprizler barındırdığını, şehrin civarında gezilesi harika yerler olduğunu belirtmek isterim. Üstelik bu yerleri o kadar az insan geziyor ki kendinizi sessizliğin ortasında gerçek bir kâşif gibi hissedeceğiniz garanti.

Konya’nın dışına çıkıldığında görülmesi gereken en ilginç yerlerden biri Kilistra… Şehrin aşağı yukarı 50 kilometre kadar güneybatısında. Kilistra, Lystra veya Göktürk isimleriyle bilinse de yerel halkın verdiği ismi Gilisıra. Konya’dan Kilistra’ya doğru giderken, etrafa serpiştirilmiş gösterişsiz köyleri ve oradan oraya zıplayan hayvanlarıyla kendinizi bir tablonun içinde yolculuk ederken bulacaksınız. Kayalık bir platoya oyulmuş evleri ve kiliseleriyle bu antik kente vardığınızda, kendisine göre daha ünlü olan Kapadokya’nın küçük ve orijinal bir versiyonu karşılayacak sizi. Uzaktan bakıldığında birbirinin üzerine yaslanmış küçük tepeleri andırıyor. Platonun dış kısmında göze çarpan büyük ve tuhaf mağara, içeride sizi nelerin beklediğine dair bir fikir veriyor. Kiliseler ve diğer yapıların çoğu devasa bir kayadan meydana gelmiş duvarın arkasına saklanmış. Romalılar döneminde Hıristiyanlığı kabul etmeleri Lystra halkının başına iş açmış belki ama bize şaheserler bırakmalarına da neden olmuş.




Yazının Devamını Oku

Türkiye’nin dünyadaki simgelerinden biri: Pamukkale... Mucizevi ve şifalı bir tarih masalı

Türkiye’nin hazineleri arasındaki Pamukkale, Hierapolis ve Laodikya üçlüsü görenleri hem doğanın gücüne hayran bırakıyor hem de tarih yolculuğuna çıkarıyor. Ayrıca hepsinin mevsimsiz bir güzelliği var. Yıl boyunca ne zaman yolunu tutsanız, muhteşem bir karşılama bekliyor sizi. Özellikle de havaların soğuduğu bugünlerde sizin de aklınıza termal suların sıcaklığı ve sağlığa faydası düşüyorsa keşfe Pamukkale’den başlayın derim.

Pamukkale uzun yıllar kararan travertenler, çekilen suyla üzdü hepimizi. Neyse ki toparlandı. Özellikle pandemi nedeniyle bir süre ziyarete kapalı kalması, doğanın birçok yerinde olduğu gibi kendi kendini yenilemesini sağladı. UNESCO Dünya Miras Listesi’ndeki Pamukkale her yıl en çok ziyaret edilen turizm noktalarından ve şimdi eski güzelliğine kavuşma yolunda ilerliyor. Denizli’nin merkezine 20 kilometre uzaklıktaki bu doğa harikası, benzerine az rastlanır cinsten... O yüzden de misafiri eksik olmuyor. 2019’da Pamukkale’yi 2.5 milyondan fazla kişi ziyaret etti. Çal Dağı’ndan çıkan termal sularda çözülmüş halde bulunan kalsiyum bikarbonatın tepelerden aşağıya doğru süzülmesi; süzülürken de içindeki karbondioksidin havaya karışarak teraslarda sertleşip birikmesiyle travertenler oluşmuş. Bu bembeyaz güzelliğin ortaya çıkması binlerce yıl almış. Ziyaret ettiğinizde o binlerce yıla dokunabilir, ayakkabılarınızı çıkarıp travertenlerde yürüyebilirsiniz. Burada günbatımını izlemenin keyfi de tarifsiz.




Kutsal havuz
Pamukkale’de Roma Dönemi’nden bu yana kullanılan bir de ‘kutsal havuz’ var. Giriş ücreti ödeyerek günübirlik yararlanmak mümkün. Mermer parçalarının ve kolonların olduğu 35 derece sıcaklıktaki havuz, Pamukkale’deki diğer sular gibi tam bir şifa kaynağı olarak görülüyor. Termal suyun kalp, damar sertliği, tansiyon, romatizma, deri ve sinir hastalıklarına iyi geldiği söyleniyor. Kış aylarındaki güzellikse hava soğukken sıcak suda yüzme ayrıcalığı... Pamukkale sadece travertenlerden ibaret değil elbette. Özellikle geçen yıllarda tamamen gün ışığına çıkarılan ve İmparator Domitian’a adanan Sütunlu Cadde’ye de dikkat edin. Onu geçtikten sonra karşınıza Roma hamamları çıkacak. Bugün müze olarak kullanılan bu hamamlar küçük ama eser varlığı açısından ilgi çekici. Uğrarsanız heykeller, kabartmalar, paralar ve lahitler görebilirsiniz. Genelde zenginlerin gömülmesi için yapılan lahitler, işlemeleriyle ayrıca değer taşıyor. Lahitlerin diğer adı ‘sarkofaj’ yani ‘et yiyen’ demek. Eskiden lahitlerin içine koydukları cansız bedenlerin birkaç yıl sonra sadece kemikten ibaret olduğunu görünce böyle bir adı uygun görmüşler.

Yazının Devamını Oku

Türkiye’nin en iyi saklanan sırrı! Beyşehir ve gölü

Türkiye’nin Göller Bölgesi’nden bahsedilirken ilk akla gelen, ikiz adalarıyla Eğirdir Gölü olur. Oysa Konya’ya bağlı Beyşehir, sakladığı doğal ve tarihi hazineleriyle keşfedilmesi gereken değerlerimizden. Bu yazıyı okuduktan sonra eminim siz de bölgeden benim kadar etkilenip ilk fırsatta tarihe açılan bir kapı gibi misafirlerini bekleyen Beyşehir’e yolunuzu düşüreceksiniz.

Modern Beyşehir, kalabalık bir anacaddeyle adeta tarihinden koparılmış. Buna rağmen sayısız tarihi esere ev sahipliği yapan bir ilçe. Bunlardan biri de Bedesten ya da diğer adıyla Bezzarlar Hanı. Taş işçiliğinin en zarif örneklerinden olan yapı, Anadolu’daki en yaşlı bedestenlerden biri. Eşrefiye Camisi civarında ortaçağdan kalma birbirinden ilginç yapılar göreceksiniz. Çok kubbeli Dokumacılar Hanı ve tarihi 13’üncü yüzyıl ortalarına kadar uzanan Çifte Hamam’ın kalıntıları en çok ilgi çekenler... 1900’lü yılların hemen başında Anadolu Osmanlı demiryolu ortaklığı için yaptırılmış olan Beyşehir Köprüsü ilçenin simgesi olarak kabul ediliyor. Trafiğe açık ama bu yoğunluğa yeterli gelmediğinden hemen yanında yeni bir köprü yapılmış. Estetik ve zarafet açısından kıyasladığınızda geçmişe olan hayranlığınız bir kat daha artacak.




Kıyıda durun, ufka bakın
Beyşehir Gölü, Göller Bölgesi’ndeki en büyük ve ülkedeki en geniş tatlı su gölü. En güzel manzarası akşamın ilk saatlerinde yaşanıyor. Beyşehirliler güneşin batışını seyretmek üzere çıktıkları Dedegöl Dağı yürüyüşlerini bu saatlerde tamamlayıp geri dönüyor. Kıyıda durun ve ufka doğru bakın, birçok adacığın suyun üzerinde adeta ‘yüzdüğünü’ fark edeceksiniz. Bu adalardan bazıları yağmurun fazla yağdığı yıllarda ortadan yok oluyor.

Göle kısa bir yürüme mesafesindeki Eşrefiye Camisi beni Beyşehir’de en çok etkileyen yapıların başında geliyor. Selçuklu sonrası ortaya çıkan beylikler döneminde Batı Anadolu’yu 1277’den 1326’ya kadar yöneten Eşrefoğlu hanedanından Eşrefiye Seyfeddin Süleyman için 1299’da yapılmış. Eşrefiye Camisi, dışarıdan baktığınızda içinde nelerin olduğuna dair çok az ipucu veriyor, ancak içeri adım attığınız anda iş değişiyor. Geniş ve aydınlık holün resimlerle bezenmiş düz tavanıyla onu destekleyen ve ‘orman’ imajını yaratan

Yazının Devamını Oku

Işık Ülkesi Likya

Geçen gün Fethiye seyahatim sırasında Faralya’da, Likya Yolu’nu yürüyenleri gördüm. Yılın 300 günü güneşle yıkanan bu toprakların çağrısına kulak verin. 540 kilometre uzunluğundaki Likya Yolu, dünyanın en iyi 10 uzun rotasından biri.

 Hititlerle Kadeş Antlaşması öncesindeki savaşta işbirliği yapan, Troya Savaşı’nda Troyalılara destek veren Likyalıların bu güneşli ülkesinin Türkçedeki anlamı Işık Ülkesi. Ülkelerinin sınırları Dalyan’dan başlayıp Phaselis’e kadar devam eden Anadolu kökenli Likyalıların, güney sahillerimizde 40 civarında şehri var. Belki tüm rotayı yürümek herkesin ilgisini çekmez ama aşağıdaki satırlarda, Likyalıların yaşamına ışık tutan, Grek ve Roma dönemlerinde de gözde olan şehirlerden birkaçını bulacaksınız. Gerek antik kentleri gerek doğasıyla bu topraklar sizi, sürekli değişen gündemlerden sıyrılıp Türkiye’yi tüm nimetleri ve güzellikleriyle yaşamaya davet ediyor. 

Dünyadaki cennetler

Fethiye, eski bir Likya şehri olan Telmessos’un üzerine kurulmuş. Yerleşim bir dönem, bir Bizans imparatoruna ithafen Anastasiopolis olarak adlandırılmış. Ardından aynı İstanbul’daki Bakırköy gibi Grekçe Makri demişler, Türkler bunu Meğri olarak kullanmış. Savaş kahramanı bir pilot olan Fethi Bey ise Fethiye’nin adına kaynak olmuş. Fethiye çevresinde Likya için çok önemli şehirler var... Bu şehirlerden Kadyanda, körfez manzarasına hâkim. Letoon tüm Likya’nın kutsal merkezi, Tlos da en geniş şehri. Pınara ilgi çekici ‘yuvarlak’ yapısı nedeniyle bu anlama gelen adı almış. Ksanthos UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde. Her birini gezerken geçmiş gözünüzde canlanacak.


Yazının Devamını Oku

Pandemide keşfettiğim sıradışı küçükler

Pandemi sürecinde turizm sektöründe değişen pratikleri bizzat görmek için son üç ayda 200’e yakın otel ziyaret ettim. Şimdi size felsefesi, tasarımı, konumu ve işletme anlayışıyla ayrıcalıklı olduğunu düşündüğüm adreslerden 10 tanesini anlatacağım. Bir kısmı yıl boyu açık, bir kısmı kasıma kadar misafir kabul edecek.

Alaçatı-Agrovela
Kalabalık içindeki vaha

Bir yüzü yel değirmenlerine, bir yüzü rüzgârgüllerine dönük. Tarihi 400 yıla dayanan taşlar kullanılarak inşa edilmiş. Defneden limona, lavantadan zeytine, nardan begonvile Ege’yi adım adım yansıtan bitki örtüsüyle merkeze konumlanmış saklı bir vaha gibi… Objeler, odaların dekorasyonu, yataklar, mobilyalar, havuz için seçilen renkler gibi her detayda zevkli dokunuşlar çarpıyor göze. Atmosfere ahşap ve doğal tonlar hakim. İki binada toplam 31 oda var ve altısı süit tipi. (0232) 716 88 90

Alaçatı-The Stay Warehouse
Çağdaş sanat galerisi gibi

Yazının Devamını Oku

Bir şehir, iki nehir... Belgrad’da sonbahar

Pandemi günlük alışkanlıklarımızı değiştirdi. Bu değişimden tatillerimiz de nasibini aldı. İngiltere’nin de Türkiye’den gelenlere karantina uygulama kararı alması, gidebileceğimiz rotaları iyice kısıtladı. Yaz boyu Türkiye sahillerini karış karış gezdim. Yurtdışı içinse tercihim sonbaharın renkleriyle Belgrad’ı yeniden görmek olacak. Üstelik yakın… Üstelik vizesiz…

Avrupa’da ortasından iki nehir geçen bir şehri gezmek için harika bir fırsat şu günler. Özellikle de yurtdışı tutkunları için bulunmaz fırsat Sırbistan’ın başkenti Belgrad. Sırpçası Beograd, Türkçesi ‘Beyaz Şehir’. Yaklaşık 2 milyon nüfusuyla hem Sırbistan’ın hem de Balkanlar’ın en büyük şehrini en çok Türkler ziyaret ediyor... Hem vize yok hem uçakla 1 saat 20 dakika. Üstelik yeme-içme ve konaklama pek çok ülkeye göre daha ucuz. Tarihi merkezine Stari Grad, yeni yerleşim bölgesineyse Novi Beograd dedikleri kentin iki yakasını Sava Nehri ayırıyor.




Kale ve İstanbul Kapısı...
Kanuni Sultan Süleyman, 1521’de fethetmiş şehri. Sadece Belgrad’da değil, Sırbistan’da da pek çok iz var Osmanlı’dan. Hatta öyle ki pek çok sözcük Türkçeden geçmiş. Size çok tanıdık gelecek isimler göreceksiniz sık sık.  Kent merkezinden trafiğe kapalı ve hep çok kalabalık olan çok sayıda kafe, restoran ve mağazanın sıralandığı Knez Mihailova Caddesi boyunca yürürseniz, kocaman parkı ve şahane manzarasıyla Kalemegdan’a varırsınız. Şehrin tam merkezindeki kale haftanın her günü ziyarete açık, üstelik de ücretsiz.

Yazının Devamını Oku