Nostalji sevenlere...

Radyo programcısı ve Türk rock tarihçisi Güven Erkin Erkal ile Gar Müzik bir araya geldi, ortaya ‘Kaset Zamanları’ albümü çıktı. Yeni grupların eski grupları cover’laması prensibine dayanıan albüm, kaset zamanlarını özleyenleri memnun edecek.

‘Kaset Zamanları’, müzik albümlerinin kaset olarak çıktığı yıllardaki gruplara ve o grupların unutulmaz şarkılarına bir saygı duruşu... Güven Erkin Erkal projeyi şöyle özetliyor: “Geçtiğimiz yıl Kadıköy ve Ankara’da Akbaba, Mavi Sakal, Kramp ve Dr. Skull gibi grupların albümlerini kasetlerden çaldığım gecelerle başladı hikâye. Dinleyicilerin ‘kaset zamanları’nı özlediğini gördüm. Önce ‘80’ler sonu, ‘90’lar başı bu dönemin kimi kayıtlarını bir araya toplayıp yeni bir mastering’le sunsak mı derken, günümüzde sahnede olan isimlerce ve yeni kayıt koşullarında yeniden seslendirilmesini istedik.” Yani ‘Kaset Zamanları’, yeni grupların eski grupları cover’laması prensibine dayanıyor. Fakat konuya uzak olan ‘standart dinleyici’, albümün kapağına baktığında bu durumu anlamayacak ve kapakta yazılı grupları görünce otomatikman ‘Bu grupların çoğu kaset zamanlarında yoktu ki?’ diyecektir. Keşke daha akıllıca bir tasarım yapılsaydı. Neyse, gelelim içeriğe... 12 şarkılık albümde üç adet Nejat Yavaşoğulları cover’ı olması, çeşitlilik açısından sakıncalı ama icralar fena değil. Genele bakarsak; Ogün’ün, Esin’in, Son Feci Bisiklet’in yorumları gayet iyi. Pilli Bebek’in yorumu müthiş. Ama favorilerim Baba Zula ve Mekanik’in yorumları. İstanbullu thrash metal grubu Mekanik, Whisky’nin ‘Babannesi’ni uçurmuş resmen. Şarkıdan kıvılcımlar çıkıyor! Son albümü ’34 Oto Sanayi’ ile yine muhteşem işler yapan Baba Zula ise ‘Pastahanede’yi bambaşka bir forma sokup şarkıya yepyeni bir tat kazandırmış. Mevzu ‘cover’ ise, böyle bir şey yapacaksın işte. Netice itibariyle, nostalji sevenlerin ve arşivcilerin çok önemseyeceği bir albüm bu. Bu iki kitleye de dâhil değilseniz ama şarkı listesindeki gruplardan birine veya birkaçına merakınız varsa da bir göz atın derim, belki diğer şarkılar arasında sizin için yeni dünyalar gizlidir...

FARKLI BİR TAT... BUNA İHTİYAÇ VAR.

Deniz Tipigil, aslında profesyonel yaşantısına iletişim danışmanı olarak devam eden bir matematikçi. Hocalarıyla, müzisyen dostlarıyla ve piyanosuyla yıllardır gizli gizli müzik yapıyormuş, en sonunda dayanamayıp ilk albümünü çıkarmaya karar vermiş. 8 şarkılık ‘Deli Damla’daki tüm söz ve besteler Deniz’in kendisine ait. Düzenlemelerde Barış Kıratlı ve Hakan Caneroğlu’nun da imzaları var. Albümün içeriğini müzikal anlamda nu-soul, R&B ve funk çatıları altına alabiliriz. Elektro pop sularına da girişler var zaman zaman, etnik müzik havalarına da. Yani Türkçe müzik için oldukça sıra dışı bir sound ihtiva ediyor albüm. İyi ki de ediyor, zira birbirinin aynısı bir sürü albüm dinlemekten bıkmış durumdayız. Deniz ana akıma oynamaya çalışmadığı sürece başarılı olacaktır, o potansiyel var. Kendi kulvarında kalsın, hiç bozmasın isterim. Böyle gayet iyi... Sadi TİRAK

ENERJİK İKİLİ AYNI SAHNEDE

Şarkıları dillerden düşmeyen iki isim. Bitmek bilmeyen sahne enerjisiyle Sertab Erener ve canlı performanslarının şanı dilden dile dolaşan Can Bonomo. Cuma akşamı her ikisi de aynı sahnede olacak. Boğaziçililer, dönemin bitişini kutlarken siz de konserin tadını çıkarabilirsiniz.

* Cuma 19.00’da Boğaziçi Üniversitesi Güney Kampüs’te. Biletler Biletix’te.

SİVRİLMELERİ ZOR

Henüz geçen sene kurulan, iki kişilik bir rock grubu Ulan. İlk albümleri ‘Dua Tarlası’, Sony Music tarafından yayımlandı. Albüm 13 şarkıdan oluşuyor ve genel itibariyle atmosferik, saykodelik, deneysel, progresif rock sularına dalıyor. Grubun vurucu bir bestesi yok ve dâhil oldukları türler de zaten kolay kolay sivrilmelerine izin verecek türler değil. O sebeple, eğer bir kitle yaratmak istiyorlarsa, vokal/ enstrüman dengesini daha iyi kurmalı ve şarkılarını birbirinden biraz farklı kılmaları gerekiyor. Bu hâliyle, şarkılara fazla mesai harcamayan dinleyici için tüm albüm boyunca aynı şarkıyı dinliyormuş hissi yaratmaları yüksek ihtimal taşıyor. Ha ben bu türleri severim, dinlerim o ayrı. Ama genel dinleyici kitlesi için zor bir albüm, o notu da düşeyim. Sadi TİRAK

ASA GELİYOR

Dünya müziğinin enerjik ve çılgın ismi Asa, soul ve folk müziği buluşturan özgün tarzıyla Türkiye’de ilk kez İş Sanat’a konuk olacak. Renkli bir duygu dünyasına sahip olan Asa, ‘Bed of Stone’ adlı yeni albümünden en sevilen şarkılarını seslendirecek.

* Perşembe 20.00’de İş Sanat’ta. Biletler Biletix’te.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Dikiz Aynası

8 yıl aradan sonra gelen yeni Metallica albümü "Hardwired... To Self-Destruct"ın otopsi sonuçları ne gösteriyor?


İnsanoğlu her konuda olabildiğince subjektif olmaya meyilli. Söz konusu sanat olduğunda ise duygular iyice yükseliyor... Bir noktada subjektifliğin bile sınırları kayboluyor, tüm mümkünlerin kıyısında kalıyoruz. Hele bir de hayatınızı derinden etkileyen bir eser (ya da o eserin üreticisi) gündemde ise; hakkında konuşmak, yazmak, hatta düşünmek bile zorlaşıyor. Ve fakat buna engel olamıyorsunuz. Çünkü o içinizde yaşıyor. Metallica benim için bu durumu ifade ediyor. Bunu, grubun herhangi bir adımını yorumlarken hangi duygu koridorlarında ilerlediğimi belirtmek için yazıyorum. Az sonra okuyacağınız satırlar, sıradan bir “albüm değerlendirmesi”nden farklı gelecekse size, temel sebebi budur işte.

Grubun yeni albümü hakkında bir şeyler yazmadan önce; son 20 yılda neler yaşadıklarını özetlemenin, eser ve yaratıcısı hakkında sağlıklı bir bakış açısı oluşturmak adına hayati önemi olduğunu düşünmüştüm. Bir önceki yazımda o aşamayı geçtiğimize göre, gelelim yeni albüme...

Beklentim Neydi?
Metallica her daim hayatımın grubuydu ama yeni milenyumla birlikte haftalık (hatta günlük) ölçekte bile takip edebildiğim bir grup olmuştu. (Teşekkürler internet.) Dolayısıyla her projelerinden önceki öngörülerimin genellikle doğru çıkmasını üstün vizyonuma falan değil, yaptıkları her şeyi takip etmemi sağlayan takıntılı ruh hâlime bağlıyorum. Yeni albümle ilgili öngörülerim de beni şaşırtmamaya devam ediyordu. Henüz ortada albümle ilgili bir bilgi yokken, 2 CD olarak çıkaracaklarını yazmıştım mesela. Ve grup “Rick Rubin ile devam edebiliriz.” diyorken, yeni albümün prodüktörsüz çıkabileceğini söylüyordum 2014 civarlarında. (Greg Fidelman bu proje özelinde Metallica’ya prodüktörlükten ziyade ses mühendisliği yaptı.) Albümle ilgili bir diğer doğru tahminim ise, çıkış yılıyla ilgiliydi. 2015 sonunda, ertesi yıl için açıklanan konser sayısının azlığından ve özellikle de yaz dönemi için hiçbir festival performansı açıklanmamasından şüphelenmiş, peşi sıra grubun verdiği demeçlerden sinyali almıştım. Peki nerede yanıldım? Başından sonuna dek albümün kendisinde!

Yazının Devamını Oku

Hakkında Herkesin Bir Fikre Sahip Olduğu Grup

Başlığı okur okumaz Metallica'dan bahsettiğimi anlamışsınızdır. Hayatım boyunca "popüler olan kötüdür" algısını yıkmak için uğraştım ama popüler olmak bazı noktalarda lanetli bir şey. Bunu kabul ediyorum.


Herhangi bir içeriğe ortalama 20 saniye “şans tanınan” bir dönemde, akıntıya karşı yüzecek bir yazı ile karşınızdayım. Konu Metallica (ve genel olarak müzik) olunca Lars Ulrich ve ben konuşmaya, anlatmaya bayılıyoruz... O sebeple baştan anlaşalım, biraz vaktinizi alacağım.

2014 yılında Erdem Tatar ile birlikte yazdığımız “Metallica: Mahşerin Dört Atlısı” kitabında, bu grubun karakterimizin oluşmasında bile payı olduğundan bahsetmiştik. Kısaca özetlemem gerekirse; sıradan bir “en sevdiğim grup” vakası değil bu, yaşantımı belirleyen birkaç temel unsurdan biri. Aile, okul, çevre, arkadaşlar vs. gibi. Bayağı temel yapıtaşı. Bazıları için gönül verdikleri bir futbol takımıdır bu, bazıları için inandıkları din, bazıları için oy verdikleri siyasi parti, bazıları için âşık oldukları insan... Benim için de Metallica.

Aslında bu yazının yazılma sebebi, grubun 8 yıl aradan sonra çıkardığı yeni albüm hakkında düşüncelerimi aktarmaktı. Fakat albümün çıkışından sonra gündemde oluşan bilgi kirliliği, bende bir sorumluluk hissi uyandırdı. Belki de üzerime vazife değil, bilemiyorum, ama hazır el atmışken şöyle kapsamlı bir Metallica yakın tarih röntgeni çekeyim istedim. Bu konuda online bir Türkçe referans kaynağı olmadığını fark ettim.

Yazının Devamını Oku

Tarihin Gördüğü En Büyük Tabu Düşmanı

Acının sınırı nerede başlar, zevkin sınırı nerede biter? Yoksa ahlak, insan doğasını mı hapseder? 202. ölüm yıl dönümünde Marquis de Sade hakkında konuşalım mı biraz?


“Ey yanlışın ve fanatizmin kör ettiği zayıf ve saçma faniler, tepesi tıraşlı rahiplerin batıl inancının sizi gömdüğü tehlikeli yanılsamalardan vazgeçin! Onların size bir tanrı sunmalarındaki müthiş çıkarı ve bu tür yalanların sizin mallarınız ve ruhlarınız üzerinde onlara sağladığı itibarı düşünün! Yüreğinizde bir ibadet ihtiyacı duyuyorsanız, tutkularınızın somut nesnelerine yönelin. Gerçek bir şey sizi en azından bu doğal saygı içinde tatmin edecektir.”

Bugün 2 Aralık. Yukarıdaki satırların sahibi Marquis de Sade’ın ölüm yıl dönümü. 1814 yılında, pek çok kaynağa göre tutuklu bulunduğu akıl hastanesindeki peder tarafından öldürüldü. Tanrı adına, ahlak adına, din adına savunmasız birini öldürmek 17. Yüzyıl’da da yaygındı. Peki Marquis de Sade sizce bir gün haklı çıkacak mı?

Sokrates'in hırçın torunu, Aristippos'un kulağı geçen boynuzu Sade; baştan aşağıya bir rock‘n’roll metaforu. Onun hikâyesi aykırılığın, başkaldırmanın, tabu devirmenin, otorite tanımazlığın ve isyanın dışavurumu. Peki bu kural tanımaz hayat, günümüze ne fısıldıyor? Simone de Beauvoir’un sorusunu 63 yıl sonra yeniden soralım; “Sade’ı yakmalı mıyız?”

Yazının Devamını Oku

ABD Başkanlık Seçiminin Düşündürdükleri

Bunu sadece Donald Trump'ın kişisel bir zaferi olarak ele alamayız. 21. Yüzyıl Amerika'sının yaşadığımız çağa yansıttığı, istesek de istemesek de hepimizi ilgilendiren bir manzara var. Ve maalesef pek iç açıcı sayılmaz.

Time dergisinin 18 Ocak 2016 tarihli sayısında kapak konusu Donald Trump’tı. Başlıkta ise “Trump Nasıl Kazandı?” yazıyordu. Seçime henüz 10 ay vardı. Spot cümlesi ışığı biraz daha kısıyordu: “Artık sadece biraz oya ihtiyacı var.” 8 Kasım’da Amerika Birleşik Devletleri 58. başkanını seçti. Cumhuriyetçi Parti’nin adayı Donald Trump, Demokrat Parti adayı Hillary Clinton’dan toplamda daha az oy almasına rağmen, seçim sisteminin dinamiklerine göre ABD’nin yeni başkanı oldu. Bu sonucun birçok alanda sayısız yansıması olacak elbette.

Burada size teknik bilgiler vererek seçimin detaylarını anlatacak değilim, o benim işim değil. Ama “Amerika’dan bana ne?” algısıyla derdim var. Ekonomisi %70 oranında dış pazara ve özellikle de dolara bağlı bir ülkenin vatandaşları olarak aldığımız nefesin bile ilgili olduğu bir konu bu. Yaklaşık 15 trilyon dolarlık bir ekonominin (dünya ekonomisinin %30’u) başına geçecek insanın -istesek de istemesek de- attığımız her adımda etkisi var. Farkında olalım, ya da olmayalım.

Makarayı biraz geriye sardığımızda, 21. Yüzyıl Amerika’sının yeni milenyuma korku politikalarıyla girdiğini görüyoruz. Junior Bush’un başa geçmesinin arkasında yatan Arap sermayesi desteği (bkz: ticari hayatındaki iflaslarda bile kredi desteksiz ayakta kalması ve babasıyla birlikte atıldığı ticari hamlelerdeki dış sermaye ortakları) Amerikan başkanlık seçimlerinde değişmez bir kuralın altını çiziyordu: Kim daha çok para harcarsa, o kazanır. Üzerine bastıkları topraktan sınırsız para fışkıran “coğrafi şanslı” Arapların bu desteği elbette bazı vaatler karşılığında verdikleri, 2016 dünyasında bir sır değil artık. Yakın tarihte II. Dünya Savaşı, soğuk savaş dönemi ve Sovyetlerin dağılmasından sonra küresel anlamda en büyük kırılmayı 11 Eylül olayları yarattı. Arapların “Amerika’yı kullanıp” üzerine kondukları petrol rezervleri ve dağıtım kanallarına baktığımızda, 11 Eylül sonrasında Bush’un hedefini neden El Kaide’den Irak’a (Suudilerle düşman olan Saddam’a) çevirdiğini daha iyi anlıyoruz. Daha doğrusu bu kirli pazarlıkları tane tane anlatan kitaplar ve yayınlara artık daha kolay ulaşıyoruz.

Yazının Devamını Oku

Müziği Seviyorsanız Albüm Formatını Destekleyin

Albüm formatı hâlâ geçerliliğini koruyor mu? Ve ne kadar koruyabilecek? İşin sanatsal kısmını nitelikli tutmak istiyorsak bu formatı korumamız gerekiyor.

Büyük resme bakarak başlayalım. 21. Yüzyıl’ın bugünden görebildiğimiz en büyük devrimi, insanların bilgiye ulaşma şekli ve hızıyla ilgili. Tarihin hiçbir döneminde bilgiye, habere, kaynağa bu kadar hızlı ve kolay ulaşmamıştık. Peki bu durumu nasıl değerlendirmeliyiz? İnsanın en ilkel dürtülerinden “tüketme meyili”ni tetiklediği bir gerçek. Peki bilgiye ulaşma hızı ve kolaylığı, mevcut tüketim çılgınlığının ana sebebi mi? Ya da bu durumun tam olarak neresinde kalıyor? Sahi, bilgi çöplüğü içinde yaşıyor olmak salt olumlu veya olumsuz olarak değerlendirilebilecek bir şey mi? Sanmıyorum. Her devrimin artıları ve eksileri vardır. Günümüzde yaşadığımız kafa karışıklığının sebebi ise, sanırım, bilgiye ulaşma devriminin hâlâ gerçekleşiyor olmasından kaynaklanıyor. Demek istediğim; işin artı veya eksilerini, fırtınanın gözünden baktığımız için sağlıklı bir açıyla göremiyoruz. “İnsan bu kadar kolay bilgiyle ne yapar?”ın cevabı, fırtınanın geride bıraktığı manzarayla ortaya çıkacak. Peki ama teknoloji anbean katlanarak gelişiyorken, tüketim çılgınlığı fırtınasının durması (ve hatta yavaşlaması) mümkün mü? İstiyorum ki bu soruları aklımızın bir köşesinde tutalım, ama burada, cevaplarını sosyologlara bırakıp asıl konumuza geçelim.

Dijital çağda bilginin içini her şekilde doldurabilirsiniz. Buna elbette sanat da dâhil ve bu yazıya özel olarak ele alacak olursak, müziğin de bu “inisiyatife” alan açtığını söyleyebiliriz. Bilgiye ulaşma hızı ve kolaylığının ana sebebi olan internet, insan hayatını ve dünyayı değiştirdi, değiştiriyor. Ve bu kavramın müzikte yarattığı en köklü değişim, dinleyicilerin müziğe ulaşma şekliyle ilgili. Şu bir gerçek: Tüm zamanlar dâhilinde, müziğin en çok dinlendiği dönemdeyiz. Çünkü müzik dinlemek hiç bu kadar zahmetsiz olmamıştı. İnsanlar artık müzik mağazalarına gitmeden, oturdukları yerden istedikleri sanatçılara, albümlere veya şarkılara anında ulaşabiliyorlar. İnanılmaz kolay, inanılmaz hızlı. Tam da bu noktada, önceki paragraftan buraya sızan şu soru önemli: Bilgiye kolay ulaşmanın kötü yanı nedir? Bilginin değerini öldürmek? Kesinlikle. Peki sanat eserine bu kadar kolay ulaşmak, o eserin değerine olumsuz etki eder mi? Kuvvetle muhtemel.

Gelelim müziğe kolay ulaşmanın ortaya çıkardığı köklü değişimlere. Mesela müzik mağazaları. Bugün “High Fidelity” gibi bir film çekilebilir mi? Sadece 30 yaş üzeri bir kitleyi hedefliyorsanız belki. Günümüzde müziği en çok “tüketen” yaş ortalaması (14-24) için “tarihi” bir figürden öteye gitmiyor müzik mağazaları. Record Store Day neden var sanıyorsunuz? 2008’den beri her yıl nisan ayının ikinci haftasında tüm dünyada kutlanan bu özel günün amaçlarından en önemlisi, müzik dükkânlarının yaşamasını desteklemek. Evet, tıpkı nesli tükenmekte olan hayvanları korumaya alan doğa dernekleri gibi, müzik dükkânlarını korumak için de dernekler açılabilir yakında.

Yazının Devamını Oku

Türkiye'nin Woodstock'ında Neler Yaşandı?

Günlük 25-30 bin kişilik katılım ve Türkiye alternatif müziğinin en güçlü isimlerini bir araya getiren kadrosuyla Zeytinli Rock Festivali bu yıl ülke tarihinin en iyi yerli festivali olarak kayıtlara geçti... 5 gün boyunca festivaldeydim ve neler olup bittiğine dair detayları bir araya getirdim...


Timsah uyanıyor; “Abi burası İstanbul’un bayağı dışındaymış ya, bitmedi mi yol?” Herkes birbirine bakıyor, kahkahalar yükseliyor... Daha önce pek çok kez katıldığım Zeytinli Rock Festivali’nin en iyi senesine, en Woodstock ruhlu senesine, Woodstock ruhunu en çok taşıyan yerli grup Flört ile gidiyorum... Deniz, kum, güneş, rock ve tatil... Şu sıralar daha iyi bir kombinasyon düşünemiyorum...

Türkiye’de kamplı müzik festivallerinin tarihi çok eskilere dayanmıyor. Batılı anlamdaki ilk örneği için H2000’i referans alabiliriz. Festival kavramı içinde hemen hemen tüm müzik türleri yer alsa da kamplı festivaller rock müzik çatısı altında ilerlemiştir genelde. Türkiye’de de böyle oldu. ‘90’ların stadyum konserleri furyasından sonra 2000’lerde pek çok firmanın “yabancı grup / sanatçı” içeren organizasyon işine girmesiyle pazar hareketlendi ve 2013’e kadar da ülke tarihinin bu anlamda en verimli dönemi yaşandı. Rock’n Coke’lar, Rockİstanbul’lar, Rock the Nations’lar, Barışarock’lar, One Love’lar, Sonisphere’ler, Unirock’lar ve irili ufaklı konsept festivaller derken Türkiye, özellikle de rock müziğin dünyaca ünlü pek çok efsanesini ağırlama şansına erişti. Tüm bu festivaller arasında bir tanesi sadece yerli grup kadrosu, mütevazı duruşu ve “rock tatili” konseptiyle git gide büyüdü: Zeytinli Rock Festivali. İlk olarak 2005 yılında Edremit Belediyesi desteği ve Poem Organizasyon iş birliğiyle “bedava” olarak düzenlenen festival, 2008 yılına gelindiğinde ülkenin en dikkat çekici festivalleri arasına girmeyi başarmış, İsveçli metal grubu Tiamat’ı ağırlayarak yabancı grup içeriğine de yer açmıştı. Organizasyon ve belediye arasındaki anlaşmazlık sebebiyle 2009 yılında Foça’ya taşınan festival iki sene Rock Tatili adıyla gerçekleşse de devamı gelememiş, Zeytinli ise farklı bir organizasyon firmasının 2010’daki başarısız denemesinden sonra festival defterini kapatmıştı.

2014 yılında küllerinden yeniden doğdu Zeytinli Rock Festivali. Bir dönem Kral TV’de “Konuşarock” adlı programıyla dikkat çeken rock müzisyeni Umut Kuzey’in koordinatörlüğünde tekrar düzenlenmeye başlayan festival, 3 sene içinde giderek büyüdü ve bu sene yerli gruplu festivaller arasında gelmiş geçmiş en iyi kadroyu kurarak adeta gövde gösterisi yaptı. 24-28 Ağustos tarihleri arasında 5 gün süren festivale rekor katılım sağlandı, onlarca grup performans sergiledi, sadece festival içi stant sahipleri değil, bölge esnafı da ihya oldu.

Yazının Devamını Oku

Bizi Bilim Ve Sanat Kurtaracak

Madem 21. Yüzyıl Türkiye'si gibi "trajik" bir zaman dilimi ve koordinattayız, madem karamsarlık ve umutsuzluk her taraftan üzerimize yağıyor, silkinip kendimize gelmemiz için ne gerekiyor?


Bardağın dolu tarafına bakacak enerjisi kalanlara sesleniyorum: Düşünmek hâlâ yasak değil. O halde hepimiz kendimize birer çıkış yolu bulmalıyız. Benim genele bir önerim var... Bizi bilim ve sanat kurtaracak. Bu kadar dogmanın, bu kadar cehaletin ve bu kadar vicdansızlığın içinde nefes almak istiyorsak eğer, çemberimizi önce korumamız, sonra da genişletmemiz lazım. Bu çember bizim hayatımız. Okuduklarımız, yazdıklarımız var içinde. İzlediklerimiz, dinlediklerimiz, yarattıklarımız... Sevdiğimiz ne varsa içinde. Bu çember bizim tüm hayatımız.

Ülke gündeminin bulanıklığı ve yoğunluğu bizi karamsarlığa ve pasifliğe itiyor olabilir ama barış, hoşgörü ve özgürlük için mücadele etmezsek pişmanlık içinde öleceğiz. Bunu istiyor olamayız.

Son gelişmeler ışığında ülkenin bilime ne kadar ihtiyaç duyduğu ortada. “Başımıza ne geldiyse cehaletten geldi.” demek bir abartıdan öte gerçekliği işaret ediyor artık. İtaatin, diktanın ve “dava”nın ilkellik dışında bir “getirisi” olmadı bugüne kadar. Sorgulanmayan hayat, harcanmış hayat oluyor ve o harcanmış hayat, etrafına tehlike saçıyor. Tarih bunu bize öğretti. “Okumuşların şerri” vurgusuyla cehaletin övüldüğü gündemde, bu karanlığı yenmenin yolu bilimi yüceltmek. Dogmaya karşı bilimi desteklemek artık bir uygarlık, bir insanlık görevi. Bu sorumluluktan üzerimize düşeni almazsak, tarihe karşı yenik düşeceğiz.

Yazının Devamını Oku

16 Yaşıma Mektup

Sevgili Sadi... Sana bu mektubu 31 yaşındaki Sadi'nin kaleminden, gelecekten yazıyorum.


2016 yılındayız. “Geleceğe Dönüş”teki “o” tarihi bile geçtik. Ülkede iyi giden neredeyse hiçbir şey yok... Yine de geleceğe dair umutlarımı korumaya çalışıyorum bir şekilde... Bunu yaparken de en büyük sığınağım hâlâ müzik. Evet, bir açıdan hiçbir şey değişmedi hayatında: Hâlâ en çok müziği seviyorum, hâlâ en çok müzik dinlerken “yaşıyor” hissediyorum. Tam da senin yaşındayken başlamıştı bu his. Ne demek istediğimi çok iyi biliyorsun...

Şimdi sana inanamayacağın bir şey söyleyeceğim: Bir gün Dave Mustaine ile baş başa oturup bira içerek evlilik ve çocuklar hakkında konuşacaksın. Dahası, o ve grubu Megadeth ile 3 gün birlikte takılacaksın. Farkındayım, o yaşta bunu anlaman zor ama o günlerin hemen ardındayım şu an. Yaşadıklarımı en çok sana anlatmak istedim çünkü bunu en çok sen merak edersin diye düşündüm.

Hikâye 2005 yılında başladı. Yani 4 sene sonra atılacaksın “bu işlere”. Müziği sadece dinlemekle yetinmeyeceğin belliydi. Ama hayır, müzisyen olmayacaksın. Boşuna gitar alıp stüdyoya girme hayalleri kurma. Ne okuyorsan, ne dinliyorsan devam et. Bir şeyler yazmaya karşı hevesin seni tam da olmak istediğin yere götürecek. Ve o yer sana başka bir kapı daha açacak, kendini dev festivallerin sahne arkasında bulacaksın.

Yazının Devamını Oku

Çirkinliğe Övgü

Bu yaz verdikleri veda konserleriyle 44 yıllık kariyerini noktalayan kült grup Twisted Sister'ın kan, ter ve gözyaşı içeren ilk 10 yılı, bize günümüzde eşine pek rastlayamayacağımız bir müzik aşkı ve mücadele hırsını anlatıyor.


1952 New York doğumlu John Segall, ergenliğe giriş yıllarında dönemin “çiçek çocuklar” rüzgârına kapılmış, sivilceli ve gözlüklü bir gençtir. Hippilerin “Dünyayı değiştirebiliriz!” mottosuna kafayı takmış, aileden gelen politik bilinçle aktivist olarak büyümüş bir taze ruh... Etrafında pek arkadaşı olmadığı için “bir yere ait hissetme” psikolojisiyle dönemin kültür ve sanat gelişmelerine merak duymaya başlayan bu “isyankar” gencin kapıldığı ilk müzikal akım, Amerika’da ‘70’lerin ilk yıllarında yükselişe geçen glam rock’tır. Ve zaten John, birkaç yıl içinde kendisini büyük bir David Bowie ve Lou Reed hayranı olarak ifade etmeye başlayacaktır.

Dönemin yıldızlarına ve yeni patlama yapan gruplarına duyduğu ilgi sayesinde, içinde dizginleyemediği bir tutku oluşur: müzisyen olmak. Daha bir gitarı bile yokken 1965’te ilk grubu Lost 6’i kurar. Bir ay sonra ilk gitarını almasının ardından ise sıra sahne ismi seçmeye gelmiştir, ki bu, dönemin moda akımı glam rock için olmazsa olmazdır. John artık Jay Jay French’tir; gözlüğünü çıkarmış, saçlarını uzatmış ve mezuniyetine iki ay kala katıldığı bir protesto yürüyüşü sebebiyle atıldığı lisesinde kurduğu Twisted Sister adlı grubu için gelecek hayalleri kurmaya başlamıştır.

Bu yılın başında Amerika’da gösterime giren ve şu sıralar DVD / Blu-ray olarak raflardaki yerini alan “We Are Twisted Fucking Sister!” belgeseli işte tam bu noktadan sarmaya başlıyor makarayı. Hem yapımcı hem de yönetmen olarak projeyi sırtlayan Andrew Horn’un imzasıyla ekranlara ulaşan film; Twisted Sister’ın albümsüz geçen ama birçok grubun tüm kariyerine bedel ilk 10 yılını (1972-1982) gözler önüne seriyor.

Yazının Devamını Oku

Basgitarın Jimi Hendrix'i

'60'ların ortasından 80'lerin sonuna kadar süren ilginç bir müzik hikâyesi...


Meksika kökenli Amerikalı basgitarist Robert Trujillo, 2003 yılında kadrosuna dâhil olduğu Metallica’nın galaksi boyutundaki popülaritesi sayesinde hayatının en “göz önünde” günlerini yaşamaya başlamıştı. Yine de, Metallica gibi bir devde bile sessiz sakin (sahne performansları dışında) kalabilmesiyle bizi şaşırtan bu adam, bu kadar göz önünde bir hayata rağmen şimdi pek kimsenin bilmediği bir tutkusuyla gündemde: film yapımcılığı. Trujillo, yapımına 6 yıl harcadığı ve tüm süreciyle bizzat ilgilendiği “Jaco” adlı belgeseli dünyaya sunmanın gururunu yaşıyor şu sıralar.

“Jaco”, 1987 yılında hayata gözlerini yuman Jaco Pastorius’un hayatını anlatıyor. Bu ismi pek çoğunuzun bilmediğine eminim. Zaten Trujillo da böyle düşünüyor: “Jaco müzik tarihinde hak ettiğini bulamayan isimlerden. Onu kesinlikle çok daha fazla insanın bilmesi gerekiyor. Basgitarda yaptıkları benim bu enstrümana ilgi duymamı sağladı ve dolayısıyla hayatımı değiştirdi.”

Jaco Pastorius aslen bir basgitarist olmasına rağmen pek çok enstrümana virtüöz derecesinde hâkim. Çok iyi derecede davul ve gitar çalabiliyor. Ayrıca saksafon, trompet ve çelloda da oldukça yetkin. Tüm bunların yanında besteci, söz yazarı ve aranjör. Farkı isimlerin albümlerindeki katkılarıyla ve özellikle de Weather Report grubuyla imza attığı albümlerle anılıyor. Ama bu belgesel, Jaco’nun tüm ‘70’ler ve ‘80’ler boyunca hangi süreçlerden geçtiğini gözler önüne seriyor. Ve bu süreçler bizi, Jaco’nun bilinenin çok daha fazlası olduğuna ikna etmeye yetiyor.

Yazının Devamını Oku

4. Duvarı Yıkan Anti-Kahraman

Tüm zamanların en sıra dışı çizgi roman karakterlerinden Deadpool'un kendi adını taşıyan ilk filmi, Deadpool'u günümüzün en büyük sinema fenomenlerinden biri yapacak gibi.


Çizgi roman karakterlerinin beyaz perdeye transferi yeni bir haber değil. Kâğıttan film makarasına geçiş ‘40’lı yıllardan beri sürüyor ama işin bir rüzgâr hâline gelmesi ‘70’lerin sonunu bulmuştu. ‘80’lerde çıta yükseldi, ‘90’larda örnekler çoğaldı ve özellikle 2000’lerde süper kahramanlar sinemayı sırtlamaya başladı. Son 15-20 yılın en çok gişe geliri elde etmiş filmlerine baktığımızda ortalık süper kahramandan geçilmiyor.

İki büyük çizgi roman firması; Marvel ve DC Comics’in kendi alanlarındaki rekabeti artık milyar dolarlık sinema pazarına taşınmış durumda. Film yapım şirketleri en büyük kârın süper kahraman filmlerinde olduğunu keşfettiler ve artık her yıl birkaç çizgi roman uyarlaması izliyoruz sinema salonlarında. Bu rekabetin en popüler isimleri; DC’nin Superman ve Batman’i, Marvel’ın ise Iron Man başta olmak üzere Avengers karakterleri ve Spider-Man’i. Şimdi bu popüler çizgi roman kahramanlarına yeni bir isim daha katılmak üzere: Deadpool.

Fabian Nicieza ve Rob Liefeld tarafından ilk olarak 1991 yılında, “New Mutants”ın 98. sayısında kötü karakter olarak çıkıyor Deadpool. Ardından Wolverine'nin kurduğu X-Force'a katılıp iyilerin safına geçiyor olsa da tam olarak iyi bir karakter olduğu söylenemez, hatta aslında bir anti-kahraman olduğunu da vurgulamamız gerek. Yaratıcılarından Rob Liefeld bir “Teen Titans” hayranı ve oradaki Deathstroke'un parodisi olarak ortaya çıkarıyor Deadpool’u. (Deathstroke'un gerçek adı Slade Wilson, Deadpool'un gerçek adı Wade Wilson.)

Yazının Devamını Oku

Dünyanın En Tehlikeli Grubu Neden Dağıldı?

Geçtiğimiz yaz Amerika ve İngiltere'de gösterime girdiği anda fırtınalar koparan "Straight Outta Compton" sadece dünyanın en popüler hip hop yıldızlarından Dr. Dre ve Ice Cube'un kariyerlerine nasıl başladıklarını konu almıyor, bir dönemin portresini çekip hip hop'ın yükselişine de ışık tutuyor.


Hip hop tarihinin gelmiş geçmiş en büyük prodüktörü olarak anılan Dr. Dre (Eminem de dâhil olmak üzere sayısız rapstar’ı parlatan adam), 16 yıllık aradan sonra kariyerinin üçüncü ve son solo albümünü bu filmin soundtrack’i olarak yayımladı. İçinde Ice Cube, Eminem, Snoop Dogg, Kendrick Lamar, Xzibit ve The Game gibi dev isimlerin düetlerinin de olduğu “Compton” adlı albüm 2015’in en büyük hip hop olaylarından biriydi. Peki neydi Dre’yi son bir defa daha albüm yapmaya iten güç?

Her on yılda farklı bir müzik tarzının ön plana çıktığına şahit olduk hep. ‘70’li yılların sonuna kadar caz, blues, swing, rock‘n’roll, soul, R&B, punk ve disko kendi anlarını yaşadılar. ‘80’lerde işin içine MTV’nin girmesiyle ve radyo istasyonu sayısının artmasıyla manzara değişti. Pop müzik kavramı yeni bir boyut kazandı. Öte yandan heavy metal ve rap’in yükselişi başladı. “Daha büyük, daha görkemli, daha güçlü” mottosuyla hareket eden heavy metal, ‘80’lerin sonuna doğru “gerçeklik” duvarına toslayınca (ön plandaki glam metal sağ olsun), sokağın sesi olmayı başaranlar “gerçek” olduklarını kanıtladılar, sivrildiler ve kitleleri yakaladılar. Zaten siyahilerin ‘70’lerde bile Amerika’da hâlâ ikinci sınıf insan muamelesi görmesi yeterli bir toplumsal direniş zemini hazırlamışken, MTV destekli pop müziğin de göz kırpmasıyla rap’in önlenemez zirve yürüyüşü start aldı. İşte 2015 yazının en büyük sinema olaylarından “Straight Outta Compton” makarayı tam da bu noktadan sarmaya başlıyor.

Tüm zamanların en popüler rap yıldızlarından Ice Cube’un ‘90’ların başında giriştiği oyunculuk macerasındaki ilk işlerinden biri olan “Friday” (1995) ile yönetmenlik kariyerine başlayan Felix Gary Gray’in imzasını, hikâyesini anlattığı N.W.A (Niggaz Wit Attitudes) adlı grubun ise 1988 tarihli ilk albümünün adını taşıyor “Straight Outta Compton”.

Yazının Devamını Oku

Haftanın müzikleri

Orta Dünya’ya yolculuk

Power metal’in güçlü grubu Blind Guardian; çarşamba akşamı Jolly Joker Ankara’da, perşembe akşamıysa İstanbul Küçükçiftlik Park’ta sahne alacak. Ülkemizde daha önce pek çok defa sahne alan ve hepsinde de binlerce kişi karşısında unutulmaz performanslara imza atan Alman power metal grubu Blind Guardian, kariyerinin onuncu stüdyo albümü ‘Beyond the Red Mirror’ın ardından bir kez daha İstanbul ve Ankara’da çalmaya hazırlanıyor. Vera Müzik tarafından ‘%100 Metal’ serisi kapsamında düzenlenecek konserlerin biletleri Biletix’te. Ankara konserinde 18 yaş sınırının mevcut olduğunu da hatırlatalım.

Bu akşam Parkfest’te

The Dø, Olivia Merilahti ve Dan Levy’den kurulu son yılların en güçlü müzik gruplarından. Biri Fransa, diğeri Finlandiya orijinli. ‘Shake, Shock, Shaken’ adını verdikleri üçüncü albümlerini geçtiğimiz günlerde yayınladılar. Radikal değişiklikler içeren bu albümün hemen sonrası, bu akşam İstanbul’daki Küçükçiftlik Park’ta düzenlenecek Parkfest’te Kadebostany, Princess of Chelsea gibi isimlerle sahneye çıkacaklar. Olivia Merilahti, İstanbul konserinde bizi neler beklediğini şu sözlerle özetliyor: “Daha çok yeni albümden şarkılar çalacağız. Ancak araya birkaç tane eskilerden favorilerimizi de sıkıştırmayı planlıyoruz.” Konserin biletleri Biletix’ten temin edilebilir.

‘Vikings’ rüzgarna kapılın

Yazının Devamını Oku

Haftanın müzikleri

***T.I.PAPERWORKColumbia / Grand Hustle / Sony Music
T.I., Amerikan hip hop piyasasının ne uzayan ne de kısalan isimlerinden. Hiç ‘en büyüklerden’ olmuyor ama unutulup gidecek kadar kötü işlere de imza atmıyor. Kariyerinin dokuzuncu albümünde ise kritik bir karar alıp prodüktör koltuğuna Pharrell Williams’ı oturtuyor. Dokunduğu şarkıyı altına çevirme yeteneğine sahip Pharrell ise farkını yine belli ediyor. ‘Paperwork’, T.I. kariyerinin en akıcı albümü. Progresif dokunuşlar (rap flow’ları konusunda) minimuma indirilmiş, prozodi ve kafiye kaygısı tavan yapmış, ortaya klas bir hip hop eseri çıkmış. Üstelik Chris Brown, The-Dream, Iggy Azalea, Jeezy, Rick Ross, Skylar Grey, Usher ve Pharrell’in ta kendisi, daha saymadığım pek çok konukla birlikte T.I. için bir araya gelmiş. Bu albüm aynı zamanda 50 şarkılık bir üçlemenin de ilk albümü, diğer albümler de altışar ay arayla yayımlanacak. ‘Paperwork’ genelde orta tempolu bir albüm, eğer biraz daha vites yükseltirse T.I., büyük hip hop hitlerine daha da yaklaşacak bence.

****OPETHPALE COMMUNIONRoadrunner / EMI
Opeth’in sadece müzikal anlamda değil, kariyer rotası olarak da progresif bir çizgisi var. Melodik death metal ağırlıklı bir müzikleri vardı yola ilk koyulduklarında, zamanla death metal dozajı azaldı, progresif ögeler arttı. Frontman’leri Mikael Akerfeldt’in ‘70’ler tutkusu sayesinde retro rock da yaptılar. ‘Pale Communion’ sadece bir progresif rock albümü değil; akustik gitar ağırlıklı, müthiş bir ‘devinim’ albümü. Sürekli bir değişim içinde ilerliyor ve siz bu ilerleyiş içinde başınız dönmeden salınıyorsunuz. Progresif metal grupları genelde bu değişimleri kafa karıştırıcı şekillerde icra ederler, Opeth bu işi bir akıntıya kapıldığınızı hissettirecek şekilde yapıyor. Yer yer blues’a kaçan elektrogitar soloları, şarkıların belirsiz yerlerinde altyapı yapan organik sound’lu elektrogitar rifleri ve yer yer siz farkında olmadan atak üstüne atak yapan davullar albümün eski Opeth’e göz kırpan ögeleri. Opeth, melodi duymaktan keyif alıyorsanız sizi tavlayacak sayısız şey barındırıyor.

**CEM ÖZKANİNSAN NASIL UNUTABİLİR Kİ?TMC

Yazının Devamını Oku

Haftanın müzikleri

****KASABIAN48:13RCA / Columbia / Sony Music
İngiliz grup Kasabian, her adımında daha da büyüyenlerden. Belki stadyumlara oynayacak düzeyde değiller henüz ve belki devasa hitler yapmadılar ama emin adımlarla büyümeye ve iyi müzik yapmaya devam ediyorlar. ’48:13’, 1997 çıkışlı grubun beşinci stüdyo albümü. Albümün adı, içinde yer alan şarkıların sürelerinin toplamı. 48 dakika 13 saniyelik albüm, 2014’ün ana akım rock kulvarındaki en şık işlerden biriydi. Rock derken, klasik bir anlayıştan söz etmiyorum. Buradaki müziğin içinde önemli ölçüde elektronik elementler var. Modern rock terimi daha uygun aslında Kasabian için. U2’nun ‘90’larını alıp üzerine biraz Pulp, biraz Bush, biraz Blur ve biraz da Muse’un ilk dönemlerini katın, sos olarak da biraz ambient/saykodelik tınılar serpin, işte size Kasabian’ın son hâli. Albümün genel sound muhteviyatını ancak böyle özetleyebildim. Sonuç olarak; ‘90’lara damgasını vuran Brit pop/Brit rock akımı, şu an Kasabian’ın ellerinde yaşamaya devam ediyor desek, abartmış olmayız herhalde.

****DEPECHE MODELIVE IN BERLINMute Records / Columbia / Sony Music
Blue Jean dergisinden Bekir Özgür Aybar’a katılıyorum; “Depeche Mode, dünyanın en popüler underground grubu.” Ve şimdi İngiliz üçlü, 2013 tarihli “Delta Machine” albümü sonrası çıktıkları dünya turnesinin Berlin ayağında kaydettikleri şarkıların hem görüntü hem de ses kayıtlarından oluşan bir konser albümüyle karşımızda. Grubun fan’ları zaten bir Depeche Mode konserinin büyüsü hakkında yeterli ilgi ve bilgiye sahiptir diye düşünüyorum, ama gruba henüz uzaktan bakan müzik severlere sesleniyorum; yaklaşın. Burada son 20 yıla damgasını vurmuş pek çok synth pop / new wave şarkısına ve görkemli bir sahne prodüksiyonuna maruz kalacaksınız, keyfini çıkarın. Ünlü fotoğrafçı ve yönetmen Anton Corbijn yönetimindeki DVD kısmını özellikle tavsiye ediyorum. Dave Gahan, Martin Gore ve Andy Fletcher üçlüsüne sahnede eklenen davulcu Christian Eigner ve klavyeci Peter Gordeno’un elinden ve sesinden çıkan 21 şarkı, şu sıralar evinizden izleyebileceğiniz en iyi konserlerden birini oluşturuyor.

*****ROBERT PLANTLULLABY AND... THE CEASELESS ROARNonesuch / Warner Bros.

Yazının Devamını Oku

Haftanın müzikleri

***TONY BENNETT & LADY GAGACHEEK TO CHEEKInterscope / Columbia
Amerikan cazının usta isimlerinden Tony Bennett, 2006’da yayımladığı ‘Duets: An American Classic’ ile kariyerinin en çok satan albümüne imza atmıştı. Ardından da hep o yoldan ilerledi. 2011’de ‘Duets II’ albümü geldi, 2012’de ‘Viva Duets’. Pop dünyasının ‘Bay Düet’i Pitbull ise, caz dünyasında bu unvan Bennett’a ait. 88 yaşındaki usta isim, yeni albümünde ise sadece Lady Gaga ile paslaşıyor. İkili ilk kez ‘Duets II’da bir araya gelmiş, ‘The Lady Is a Tramp’ şarkısını beraber seslendirmiş ve sonucun güzelliği hepimizi şaşırtmıştı. ‘Cheek to Cheek’ ise 11 caz klasiğinden oluşuyor. Cole Porter, Irving Berlin, Duke Ellington ve Billy Strayhorn gibi büyük caz üstatlarının şarkılarını yeniden yorumlamış ikili. Fakat tek şarkıda yakalanan o uyum, bu sefer albüm boyunca yer yer sekteye uğruyor. Bazı şarkılar ‘tek sesten’ duyulsa daha iyi olurmuş gibime geliyor. Lady Gaga’nın ‘komple sanatçı’ olma hırsı ve Bennett’ın yeni kuşaklara ulaşma isteği, bu sefer vasat bir sonuç veriyor.

****ACCEPTBLIND RAGENuclear Blast
1970’li yıllardan beri heavy metal’in en büyük temsilcilerinden biri olan Alman grup, ikinci baharını yaşıyor. ‘89’da dağılan, ‘92-97 arası yeniden aktif olan, 2005’te tek yıl turlayan grup, 2009’da yine geri dönmüştü. Bu sefer orijinal vokalistleri Udo kadroda yer almak istemeyince, mikrofonu Mark Tornillo’ya emanet ettiler ve o zamandan beri de tabanca gibiler! (Gerçi geçen hafta gitaristlerden Herman Frank ve davulcuları Stefan Kaufmann ayrıldı ama olsun.) ‘Blind Rage’, 2010’da çıkan muhteşem geri dönüş albümü ‘Blood of the Nations’ kadar iyi değil ama bir önceki albüm ‘Stalingrad’a (2012) nazaran daha vurucu bence. Bir kere gitarist Wolf Hoffmann gelmiş geçmiş en iyi heavy metal gitaristlerinden biri. Sadece bu türde müzik üretmek için yaratılmış gibi. Bu albümde de yine müthiş rifler ve sürükleyici melodilerle uçuran bestelere imza atmış. 2014’ün metal adına iyi işlerindendi bu albüm. Klasik heavy metal... Ne daha fazlası ne de azı. Türü sevenin ıskalaması hata olur.

Yazının Devamını Oku

Haftanın müzikleri

****AC/DCROCK OR BUSTColumbia/ Sony Music
Damarlarınızda rock‘n’roll kanı dolaşıyorsa AC/DC’nin yaptığı herhangi bir albümü sevmemeniz mümkün değil. İlk örnekleri bundan 40 yıl önce verilmeye başlamış olan bir müzik türünün (hard rock) bugün dünyadaki en büyük temsilcisi onlar. Her albümlerinde asla düşürmedikleri bir çıta, sıkıca sarıldıkları bir tavır var. Dışarıdan bakanlar için çoğu şarkıları aynı gibi gelebilir, varsın gelsin, sevdiğimiz yemeği her seferinde aynı tatta istemez miyiz? AC/DC de bizim için anne yemeği gibidir, yerine asla başka bir şey koyamıyoruz. Efsane grup, 6 yıl aradan sonra çıkardığı ve ilk defa ritim gitaristleri Malcolm Young olmadan (Hastalığı nedeniyle gruptan ayrıldı, yerine yeğeni Stevie Young girdi) kaydettiği albümünde en iyi bildiği şeyi yapmaya devam ediyor. Rock‘n’roll bize hayat enerjisi aşılamaya devam ettiği sürece elimizin gideceği ilk gruplardan biri AC/DC ve ‘Rock or Bust’ta da gelenek sürüyor. Albümün öne çıkanları ‘Rock or Bust’ ve ‘Play Ball’. Yeniden hoş geldiniz babalar...

***JENNIFER LOPEZA.K.A.Sony Music
Bronx (New York) doğumlu olmasına rağmen Latin esintileri yedirdiği müziğiyle ‘90’lı yılların sonundan itibaren pop müzik dünyasındaki en güçlü kadınlardan biri olarak konumunu uzun süre korudu Jennifer Lopez. Fakat başarısının önemli bir kısmını ‘imajı’ ve ‘görüntüsü’ oluşturan herkes gibi, belli bir yaştan sonra gündemden düştü ve açıkçası J. LO’nun son albümleri yeniden gündeme gelme çırpınışlarından öteye geçemiyordu benim için. Tek tük iyi single’ı çıkıyor, 2007’den beri albümlerinin geneli vasatı aşamıyordu. Sekizinci stüdyo albümünde de durum değişmiyor. Latin poptan ziyade R&B ve tekno ile karışık Amerikan popu yapıyor ama birkaç şarkı dışında parlamayan bir iş bu da. T.I.’lı ‘A.K.A.’, Iggy Azalea’lı ‘Acting Like That’, Nas’li ‘Troubeaux’, Pitbull’lu ‘Booty’ ve French Montana’lı ‘Same Girl’ vasatı biraz aşan işler. Evet, J. Lo dans pistinde ama eski kalitesinden hâlâ uzakta. Bir de üzgünüm, 45 yaşında bir kadının 20’lik genç kızların ligine oynamasını (her anlamda) itici buluyorum şahsen.


Yazının Devamını Oku

Haftanın müzikleri

****SANTANACORAZÓNSony Music / RCA
Meksika doğumlu Amerikalı gitarist Carlos Santana, 40 yılı aşan kariyeriyle müzik tarihinin en büyük gitaristlerinden biri konumunda. Bir gitar virtüözü olmasına ve birçok farklı tarza hâkim olmasına rağmen ‘şarkı formu’na verdiği önem ve enstrümanistlik numaralarından ziyade bestelerinin akıcılığıyla ilgilendiği için büyük takdir ediyorum kıvırcık saçlı usta gitaristi. ‘Corazón’ onun Santana adlı grubuyla yayımladığı 22’nci stüdyo albümü. Açıkçası bu kadar yüksek bir üretim ivmesi yakalayıp da kaliteyi hep belli bir standardın üzerinde tutmak çok büyük başarı. Şahane bir kapak ve kartonet tasarımına sahip olan, toplam 12 şarkılık bu cover albümünde Carlos’a oldukça kalabalık bir müzisyen ordusu eşlik ediyor. Ayrıca konuk vokalistlerden Pitbull ve Gloria Estefan dikkat çekiyor. Santana bu albümde Latin sanatçıların klasik şarkılarını yorumluyor. Araya bir yeni beste, bir de Bob Marley cover’ı atmış. Buram buram Latin havası solumak isteyenlere tavsiye ederim bu ‘akıp giden’ albümü.

****MAROON 5V222 / Interscope
Grubun adında 5 rakamı olur, o grup beşinci albümünü çıkarır da albümün adı ‘5’ (‘V’) olmaz mı hiç? Şaka bir yana, günümüzün en seksi erkeği seçilen bir frontman’e (Adam Levine) sahip başka bir grup olsa müzikal niteliği çoktan geri plana atmış, ‘cepten yiyor’ olabilirdi ama Maroon 5 kalitesinden taviz vermiyor. Kabaca funk etkileşimli pop rock olarak özetleyebileceğimiz tarzda müzik yapan Amerikalı grup, önceki albümü ‘Overexposed’a göre daha az pop, daha fazla rock formülüne geçmiş ve yine oldukça kulak dostu bir tını yakalamış. Bu açıdan ilk dönemlerindeki havaya yeniden bürünmüş olmaları, eski hayranlarını sevindirdi tabii. Gruba yabancı dinleyici için tek sıkıntı, Levine’in bu albümde yer yer fazla incelttiği vokalleri olabilir, ama sadık Maroon fan’ları için hayat bu albümden sonra çok daha güzeldir, eminim. ‘Maps’, ‘Animals’, ‘It Was Always You’, ‘New Love’ gibi şarkılar bağımlılık yapacak kadar güzeller, benden uyarması. Yılın pop kulvarındaki en iyi rock albümlerinden biri...

****MACHINE HEADBLOODSTONE & DIAMONDSNuclear Blast

Yazının Devamını Oku

Haftanın müzikleri

*****SIA1000 FORMS OF FEARMonkey Puzzle/ RCA /Sony Music
Tam adıyla Sia Kate Isobelle Furler, Avustralyalı bir sanatçı. Şarkı yazıyor, söylüyor, aranje ediyor. Bundan 20 yıl evvel Avustralyalı bir caz grubuyla kariyerine başlamıştı, şimdi dünyanın en etkili pop müzik sanatçılarından biri. Aslında hâkim olduğu alan sadece pop değil; alternatif rock, trip-hop ve acid caz tarzlarında da üretebiliyor. Bir yandan solo albüm yapıyor, bir yandan da aralarında Christina Aguilera, Eminem, J.Lo, Shakira, Rihanna, Beyonce, Kylie Minogue, Katy Perry, Britney Spears ve Celine Dion gibi dünya devlerinin de olduğu birçok isme şarkı veriyor. ‘1000 Forms of Fear’ onun 4 yıl aradan sonra çıkardığı ilk, toplamda 6’ncı stüdyo albümü. Açılış şarkısı ‘Chandelier’, 2014’ün en büyük hitlerinden biri. Albümün geri kalanı da analog pop sevenlerin baş tacı edeceği şarkılarla dolu. Yılın en iyi albümlerinden biri bu. Enteresan bir notla kapatayım, ses benzerliğinden dolayı tüm albümü Rihanna söylüyor sanabilirsiniz! Riri bu yılı boş geçti diye üzülmeyin yani.


****JACK WHITELAZARETTOThird Man
Geçtiğimiz ay İstanbul’da, sadece bu yılın değil son yılların en klas konserlerinden birini veren Jack White’ı birçoğumuz The White Stripes günlerinden beri takip ediyor, dinliyoruz. 2000’ler rock’ının en büyük ikonlarından biri kendisi. Hem modern hem retro. Müthiş bir vizyonu, ustalık mertebesinde bir gitar hâkimiyeti var. Üstelik muhteşem bir ‘sahne adamı’. El attığı her işin, her yan projenin altından afili bir şekilde kalkıyor. ‘Lazaretto’ onun ikinci solo albümü. Rock’ın birçok türü var bu şarkıların içinde. Blues rock temelinden ilerliyor, garaj rock sound’una ara ara girip çıkıyor, alternatif rock üslubuna yanaştığı anlarda albümün heyecanını yükseltiyor, country rock ve folk rock etkileşimleriyle işin zengin altyapı kısmını hallediyor... Yetmez mi? Gitar denen mucizevi enstrümanın hâkim olduğu müzikleri seviyorsanız bu albümden keyif almamanız biraz zor. ‘Would You Fight For My Love?’, ‘Three Women’, ‘Entitlement’ ve albüme adını veren şarkıya özellikle dikkat.

***MANIC STREET PREACHERSFUTUROLOGYColumbia/ Sony Music

Yazının Devamını Oku