GeriReha ERUS Mea Culpa
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Mea Culpa

Latince “Mea Culpa” sözcüğünün en uygun karşılığı “Benim Hatam”dır. Genellikle Kilise ve siyaset dünyasında ağıza sıkça alınır: “Benim Hatam” Geçen hafta “Mea Culpa” yı Türkiye için kullananlara tanık oldum.

“Corriere della Sera” gazetesinin “Lettura” edebiyat ekinde Pierluigi Battista’nın kaleme aldığı çok anlamlı ve düşündürücü bir makale vardı. Adeta Batıyı her zaman ki gibi vurdum duymazlıkla suçluyordu. Yazının başlığı “Le Piazze” yani “Meydanlar” dı. Kahire’de ki Tahrir Meydanı, İstanbul’da ki Taksim Meydanı, Kiev’de ki Maidan Meydanı, daha da geriye giderek Pekin’de ki Tienanmen Meydanını anımsatıyor ve tek başına tanka “Meydan” okuyan genç Çinli eylemcinin canlı yayınlarla ne denli dünya kamuoyunu ilgilendirdiğini ancak olay bitip ışıklar sönünce o kişilerin sırtını başka bir yere çevirip o heyecanı çabuk yitirip, unuttuklarını anlatıyordu.

Mea Culpa

Kahire’nin Tahrir Meydanında yaşananları sahneye konmuş bir oyun gibi ekranlardan seyredenlerin o günlerde gençlere destek çıktığını ancak olaylar etkisini yitirince o simge meydanın adının bile unutulduğunu itiraf eden yazar Taksim Meydanı çocuklarının da televizyondan özveriyle desteklendiğini başkaldırıların hayranlıkla izlendiğini, karşı koymalarda taraftar konumuna geçildiğini, keza Kiev’de gece boyunca ki çatışmaları koltuğa serilip film seyreder gibi baktıktan sonra Maidan Meydanının da tele kumandaya basıp kaderine terk edildiğine değinirken adeta “Mea Culpa” diye haykırıyordu.

Pierluigi Battista Avrupa’nın dünya olaylarını günü birlik yaşadığını, ders alınmadığını, kayıtsız kaldığına adeta isyan ediyor ve ekran başından ayrılan gözlerin anında körleştiğini, bunun da başkalarına karşı çok büyük bir haksızlık olduğunu vurguluyordu.

Geçen hafta Roma’da İtalya’nın AB dönem başkanlığı nedeniyle Radikal Parti tarafından düzenlenen “Türkiye AB’n de. İtalya’dan üyelik müzakereleri için bir atılım” adlı bir panel düzenlendi. Radikal Partinin kurucularından Dışişleri eski Bakanı Emma Bonino “Türkiye hayranı” olarak konuşmacılar arasında başı çekiyordu. İtalya’nın önerdiği atılım Türkiye’nin Cumhuriyetinin 100. Kuruluş yılı olan 2023’e kadar AB’ye tam üye olması amacını taşıyordu. Kısacası 9 yıl bekledik, koca bir 9 yıl daha kapısında süründürüleceğiz Avrupa’nın. Bonino Avrupalı bazı liderlerin entrikalarını, içten pazarlığını, Kıbrıs Rum Kesiminin ayak oyunlarını anlattı. Alenen Fransa ve Almanya’yı ve onların liderlerini suçladı. Sonra artık klişeleşen “AB’nin Türkiye’ye daha çok ihtiyacı olduğunu” vurguladı. Konuşmasında bir türlü açılamayan başlıklar arasında medya ve adalet, özgürlüklerinde bulunduğunu ve o fasılların hayata geçirilememesinin büyük bir hata ile Türkiye’de yaşanan karmaşıklara neden olduğunu öne sürdü. Batının Türkiye’nin önemini hala anlamadığını Orta Doğu’da üstlendiği önemli rolünü kavrayamadığını, cesur ve dinamik ekonomisini önemsemediğini belirterek adeta bir “Mea Culpa” itirafında bulundu.

Bir yazar ve bir kurt siyasetçinin görüşleri Avrupa’nın dünyaya ve özellikle Türkiye’ye ne kadar “Fransız” kaldığını bir kez gözler önüne seriyor maalesef.

X

71'inci Venedik Film Festivali'nin ardından

71. Venedik Film Festivalinin başkanı Alberto Barbera ile ayaküstü konuşuyoruz “Gelin” filmi galası öncesi. “Türkler Venedik’e çıkartma yaptı” diyor. Haksız da değil. “Sivas” ı ana yarışma bölümüne bizzat kendisi seçmiş. Yönetmen Kaan Müjdeci’nin yapıtına gözü kapalı inanıyor. Ödül bekliyor. Fatih Akın’ın “The Cut” ını adeta Cannes Film Festivali'nden kopartmış almış.

Nihayet restore edilen filmler bölümü “Venedik klasikleri” için Ömer. L. Akad’ın “Gelin” i seçmiş ve oyuncusu Hülya Koçyiğit’i onur konuğu olarak davet etmiş.

Festival genelde ekonomik kriz ve devletin bütçeyi kısıtlamışıyla gözle görülür derecede küçülüyor her geçen yıl. Hollywood yıldızlarına istedikleri ayakbastı parası pek ödenemiyor. Başkan Barbera “Yıldız sisteminden” kaçılması gerektiğinin nedenlerini anlatıyor.

“Para yoksa, ünlü de yok”
“Sivas” tan ödül bekleniyordu. Fransız Müzisyen besteci Alexandre Desplat başkanlığındaki jüri, yönetmen Kaan Müjdeci’nin filmine “Jüri Özel Ödülü” nü layık gördü. Eleştirilerde oldu. Bazı sinema yazarları bu filmde kadın bulunmadığını öne sürerek “Kadınsız bir festival filmi olur mu?” sorusunu gündeme getirdiler. Ama “Sivas”ın içeriği beğenildi. Venedik Film Festivali çerçevesi dışında “Bağımsız” Bastio D’Oro ödüllerinde “En İyi Erkek Oyuncu” dalında “Sivas”ın minik oyuncusu Doğan İzci mutlu sona ulaştı. Ne hazindir koskoca Venedik Film Festivaline ismen davet edilmiş bir küçük çocuğa İtalyan konsolosluk yetkililerinin üç günlük vize verip ödülünü seçenlerin elinden almasını engellemesi! Yazık.

Fatih Akın’ın “The Cut” ı Venedik’e büyük ümitlerle geldi. 15 Milyon Euro’luk Ermeni soykırımını ele alan film hiçbir zaman yarışma potasına giremedi. Beğenilmedi. Karışık ve istikrarsız bulundu. Gösterildiği gala sonrası unutuldu gitti.

Ödülleri alanlar fazlasıyla hak ettiler. İtalyan filmleri yine umduğunu bulamadı. Özellikle Francesco Munzi’nin Mafyayı anlatan yapıtı ve 11 dakika alkışlanan “Anime Nere” büyük düş kırıklığına uğradı. Bence Meksikalı yönetmen Alejandro İnarritu’nun “Birdman” ı açılış filmi olmanın olumsuzluğunu yaşadı ve ödülsüz döndü.

Yazının Devamını Oku

Önce bir güle güle

Roma Büyükelçisi Hakkı Akil’den sonra Vatikan Büyükelçimiz Prof. Dr. Kenan Gürsoy’u da yolcu ettik.

Akil’in tayini Paris’e çıkmıştı. Gürsoy ise görevini tamamladıktan sonra merkeze döndü. Ama burada fazla kalmayacak ve gerçek mesleği olan öğretim üyeliği için üniversiteye dönecek. 5 yıla yakın Roma’da dinler arası diyalogda en güzel örnekleri veren ve Kilise ile Ankara arasında yoğun ilişkileri inşa eden Prof. Dr Kenan Gürsoy Vatikan’da Türkiye’nin gerçekleştirdiği kültürel etkinliklerle ön plana çıkmasını bildi. Gerek “Emerit” Papa 16. Benedikt ve gerekse yeni Papa Françesko ile iyi ve yoğun ilişkiler kuran eski büyükelçimiz 29-30 Kasım’da Türkiye’ye ziyarette bulunacak Katolik dünyasının ruhani lideri için Ankara’da çalışmalarını sürdürecek sonra Galatasaray Üniversitesine dönecek. Güle güle sevgili büyükelçim. Sizi çok özleyeceğiz.

ÇIPLAK HÜKÜMET

Şubat ayında kurulan Merkez Sol İtalya hükümetinde 16 Bakanın 8’i kadın. Üstelik hepsi genç ve güzel. Böyle olunca geçtiğimiz yaz mevsiminde paparazzilere büyük iş düştü. Amaç plajlarda kadın bakanları görüntülemekti. Bakanları bekleyen paparazziler önce Başbakan Matteo Renzi’nin eşi “First Lady” Agnese’yi beyaz ve seksi bikinisiyle yakaladılar. Sonra kabinenin en güzeli sayılan reformlardan sorumlu Bakan Maria Elena Boschi paparazzilerin ciddi kurbanı oldu. Bikini filan derken üstsüz görüntülendi. Bir başka bakan Stefania Giannini’de sele serpe göğüsleri açık güneşlenirken deklanşörlere takıldı. Eğitim Bakanı üstsüz güneşlenmekten sakınmadığını itiraf etti. Bir yaz böyle geçti. Şimdi Renzi hükümetinin kadın bakanları ciddi ülke reformlarını hazırlamakla meşguller. Gelecek yaz mevsimine kadar paparazziler rahat nefes alacaklar.

Yazının Devamını Oku

Muzip ve şamatacıydı

Robin Williams ile röportaj yapmak keyifliydi. Aslında çaktırmadan o sizinle söyleşiyi gerçekleştirirdi. Çok muzipti. Zaten hep öyle bakardı karşısındakine.

Diğer ünlü oyuncuların aksine şamata yapar, sizi eğlendirirdi. Güldürürken ağlatır, ağlatırken güldürürdü. Yerinde duramaz, zaman zaman ayağa kalkar dolaşırdı.

Vedası ise “Good morning Vietnam” diye bariton sesiyle bağırması olurdu. İki kez röportaj yaptım Robin Williams ile. O dönemde alkol tedavisi görmüş, ayrıca psikolojik destek almıştı. Kendisini iyi hissediyordu. İtalyanca aryalar söylüyordu söyleşi sırasında.

İlk belirlemelere göre intihar ettiğinden şüphe ediliyor. Geçtiğimiz Haziran ayında “Mrs Doubtfire” adlı filminin devamı için bir projesi olduğunu açıklamıştı “Ölü Ozanlar Derneği” en zeki ve en etkili üyesini yitirdi. Güle güle Robin Williams.

Yazının Devamını Oku

Kos ve Yorgo'nun yeri

“Kos” adasına seyahatte hep aynı senaryo uygulanıyor Türklere. Oysa biraz daha esnek olup Türk düşmanlığını bari yaz döneminde unutmaya çalışsalar daha az sorun yaşatıp daha çok para kazanacaklar Yunanistan’ın içinde bulunduğu derin ekonomik kriz döneminde. Ama onlar hala Türklere nasıl çelme takarız, nasıl küçük düşürürüz aleminde.

Bodrum’dan her sabah 9.30’da kalkması gereken yarı arabalı vapur Kos’tan izin gelmedikçe iskeleden halat çözemiyor. Gerekçesi Adanın polisi Türk yolcuların bilgilerini tek tek inceliyor. 1 saatlik yolculuktan sonra Kos’a ulaşılınca asıl çileyi yine Türk pasaportlular çekiyor. Yabancılar seri halinde pasaport polisinden rahatlıkla geçiyor. Türkler için konulan sıra uzadıkça uzuyor. Elimde İtalya’dan oturma müsaadesi belgesi bulunuyor. Schengen de bana serbest dolaşım hakkı vermiş. Yunan pasaport polisine bunu anlatmak her seferinde zor oluyor. Pasaportumda ay yıldız var ya! İnsan o an ulaşım olsa Bodrum’a geri dönmek istiyor. Ama geldiğin gemi ile dönmen gerekiyor.

Zaten kısıtlı olan zamanın büyük bir bölümü barakadan yapılmış gümrükte geçiren Türkler dayak yemişten beter Yunan sorgusundan sonra Marina’daki kafelerde soluklanıyorlar. Ardından sokaklarda bir turistik tur ve yemek. Yemekten sonra da içki alımı. Yemek demişken üç yıldır hep aynı restorana gidiyoruz. Zaten garson Yorgo’nun yeri olmasa KOS çekilmez. Adı “Fish House – Taverna”, sahibi Dimitris Sakfillaris. Gerçekten en güzel balığı, en güzel mezeleri ve harika deniz mahsullerini burada Babayani rakısı eşliğinde yerken mest oluyorsunuz. Üstelik Bodrum’a oranla çok ama çok daha ucuz. Yorgo kem küm Türkçe de konuşuyor karşı taraftan gelmiş müşterilerle. Servisi harika. Ama en kral tabağı bol aroma soslu midye. Sarımsaklı, taze kereviz yapraklı, maydanozlu ve sarı kıyılmış biberli ayrıca elbette şarapla pişirilmiş. Jumbo karidesler sarımsak soslu veya tereyağlı ve biberli. Ahtapot ızgara ya da salatası yumuşacık (Ahmet Hakan’ın kulakları çınlasın. Gerçekten bizden daha iyi beceriyorlar pişirmesini). Kalamarı da pamuk gibi. İnsanın yazarken ağzı sulanıyor. Balıkları taze. Çipura favorisi. Ancak kalabalıksanız önerim ortaya karışık bir tabak almanız deniz mahsulleri ve balık birlikte. Eğer Kos’a giderseniz “Fish House – Taverna” limanın meydanındaki sette mavi – beyaza bürünmüş gözlerden kaçmaz mutlak uğrayın ve yemeğinizi rahatlıkla kazık yemeden yiyin.

Artık dönüş zamanı. Adadaki bol içki mağazalarına uğrayın ve Türk rakılarını üç misli düşük fiyatına alın. Diğer içkileri de tabii. Teselliniz bu olsun. Çünkü birazdan adayı terk etmek, Bodrum’a dönmek için gümrükte yine bir işkence başlayacak. Pasaport polisleri kaçınılmaz başınızı ağrıtacak. Adaya Bodrum’dan gelen ve el üstünde tutulan yabancılar ellerini kollarını sallayarak ve sadece bir, iki kadeh bira veya meşrubat içip günü sandviçle tamamlayıp neredeyse para bırakmazken, Türkler restoranlarda yiyip içtikten sonra aldıkları içkiler ve hediyeliklerle Yunan ekonomisine katkıda bulunmanın cezasını giderayak yine çekiyorlar. Maalesef kaçınılmaz Yunan düşünme yapısı bu.

Yazının Devamını Oku

“QUO VADİS” Made in İtaly?

İtalya’nın sektörlerinde iki iddialı şirketi daha yabancılara satıldı.

Beyaz eşyada İtalya’nın simgesi Merloni ailesinin “İndesit” markası yüzde 68 hissesini 758 milyon Euro karşılığında Amerikan “Whirlpool” a devretti.

İtalyan devlet havayolları “Alitalia”da iflas batağından B.A.E’nin “Etihad” havayollarına tutunarak kurtuldu.

Aslında yabancı sermaye İtalya’ya girmiyor. Yerli malları İtalya’dan bir şekilde kaçmayı hedefliyor son 10 yıldır.

Moda evleri, gıda ve içecek sanayi, otomotiv sektörü, mobilya ve beyaz eşya pazarı, hatta futbol kulüpleri İtalya’dan teker teker kaçanlar giderek artıyor. Büyüklü küçüklü yabancılara satılan firmaların sayısı 487’yi bulmuş Dış Ticaret Bakanlığının rakamlarına göre!

İtalya’nın en saygın şekerleme sektörünü devi “Pernigotti” bilindiği gibi Toksoz Holding’e satılmıştı.

Elbette yabancıların “Made in İtaly” ye itibarı son derece yoğun. “Made in İtaly” bünyesindekilerin hepsi dünyaca tanınmış markalar. Hele moda ve lüks eşya sektöründe olanlar peynir etmek gibi yabancı alıcı bulabiliyor. Ancak bütün satım işlemleri yapılırken sendikalar büyük tepki gösterip öfke kusuyor, devlete hesap soruyor. Her yeni alıcı öncelikle çalışanları anında işten çıkartma yoluna gidiyor. Tazminat konusu pazarlığın başını çekiyor. Örneğin “Etihad”, Alitalia için pazarlık yaparken 2.251 çalışanının isten çıkartmasını şart koştu. İtalyan havayollarının karşısına sendikalar dikildi. Tüm yasal ve sendikal haklar için savunmaya geçildi. Adres olarak mahkemeler gösterildi. Güçlü sendikalar asla pes etmedi. Sonunda 1.021 çalışanın işlerini kaybetmeden havayollarının yan kurumlarına transferi uygun görüldü. 250 pilot ve kabin memurlarının Abu Dabi’ye kaydırılması kararı alındı. 980 çalışan içinde devlet başka sektörlerde iş bulacağına söz verdi. Ama “Made in İtaly” engellenemeden giderek yabancılaşıyor. İsterseniz sektörlerine göre hangi belli başlı markaların hangi ülkelere satıldığının listesine bir göz atalım:

MODA VE LÜKS EŞYALAR:

Yazının Devamını Oku

Papa Francesco’nun ikinci barış harekatı girişimi

Geçtiğimiz 24-26 Mayıs tarihleri arasında İsrail’e bir ziyaret gerçekleştiren Katolik dünyasının ruhani lideri Papa Francesco, Kutsal Topraklarda Ortadoğu’daki savaşın sona erdirilmesi için gerek İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres ve gerekse Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas’ı Vatikan’a davet ederek “Gelin benim evimde barış için hep birlikte dua edelim” önerisinde bulunmuştu.

Öneriye iki lider de olumlu yanıt vermiş ve çok kısa sürede, 8 Haziran’da Vatikan’ın bahçelerinde o barış duası gerçekleşmişti. Papa Francesco bu tarihi olaya Fener Patriği Bartholomeus’u da davet etmişti.

Tarafların barış umudu için duası bütün dünyada yankı görmüş ve Papa Francesco’nun arabuluculuğu büyük ses getirmişti.

Hatta barış duasının ertesi günü Fener Patriği Bartholomeus’un Roma’da Vatikan Büyükelçiliğine Büyükelçimiz Prof. Dr. Kenan Gürsoy’a yaptığı nezaket ziyaretinde bir sorumuza, “Bu kez umutluyuz. Dinler arası diyaloglarla Ortadoğu’ya barışın getirilmesi için sarf edilen çabalar umarım meyvesini verir. Dualarımız kabul olur ve iki taraf savaşa son verir” demişti.

Maalesef o barış duasından dört beş hafta sonra Gazze’ye bombalar yağmaya başladı. Kadınlar, çocuklar öldü. Tüm ateşkes çabaları sonuç vermedi.

Papa Francesco tekrar ortaya çıktı. 27 Temmuz’da Pazar ayini “Angelus”da Sen Piyer Meydanı’ndaki vaazında Ortadoğu’da yaşanan savaşı ele aldı ve şöyle konuştu: “Tüm kalbimle rica ediyorum. Yalvarıyorum. Artık durun. Savaş olmasın, insanlar ölmesin. Lütfen durun, yapmayın. Artık durma zamanı. Ateşi insanlık adına kesin”

Kimse Papa’yı dinlemedi. Bombalar hala Gazze’ye düşüyor. İnsanlar ölüyor. Okullar, hastaneler hedef alınıyor. Dünya ve özellikle Batı temenninin ötesine gidemiyor. Savaş durdurulamıyor.

Papa Francesco bu kez sporu ve özellikle futbolu alet ederek son bir çaba ile barışı getirmek için stadın adresini veriyor.

Yazının Devamını Oku

'Mare Nostrum'

'Mare Nostrum' Latince'den gelen bir sözcük. 'Bizim Denizimiz' yani Akdeniz... İnsanın içini ısıtan, sevecen bir tanımlama. Özellikle sıcakkanlı Akdeniz havzasına bağılı ülkeler için.

'Mare Nostrum' şimdilerde İtalyan hükümeti tarafından kaçak göç ile ilgili seri ve kalıcı operasyonlar için kullanılan bir parola.

Yılbaşından bu yana İtalya’ya teknelerle tam 59 bin mülteci geldi. İtalya bu büyük göçle başa çıkamıyor. Hele yaz ayları geldiğinde ve deniz çarşaf gibi olduğunda 'umuda yolculuk' tekneleri birbirinin ardından Sicilya Adası'na doğru rotayı çeviriyor. İtalyan Hava ve Deniz Kuvvetleri zaman zaman aşırı istif ve yığılmadan alabora olma tehlikesi geçiren bu köhne, son yolculuğuna çıkan tekneleri zorunlu denizin ortasında tahliye ediyor. Sicilya Adası akın akın gelen mültecilere konaklayacak yer kalmadığını Roma’da ki hükümete anlatmaya çalışıyor. Belediyeler, kaymakamlıklar, sivil savunma örgütleri resmen pes etmiş durumdalar. Başbakanlık ve İçişleri Bakanlığı da AB’den yardım elini uzatmasını istiyor. Tek başına bu büyük göçe karşı koyamayacağını sürekli “Fransız” kalan Brüksel’e boşuna anlatmaya çalışıyor. Sadece son iki ayda 'umuda yolculuk' 84 mültecinin İtalya’ya ulaşma sırasında boğulmasına neden oldu. Aralarında hamile kadınlar ve çocuklarda var. Çoğu Suriyeli, Somalili, Afgan... Son olaylarla birlikte Iraklılar da buna tekrar dahil oldular. Kısacası savaştan kaçma artık bahane değil bir gerçek. AB’den umudu kesen İtalya, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği'ne başvurdu hem de “İmdaatt” haykırışları ile. O örgüt İtalya’ya Türkiye, Lübnan ve Ürdün’ü örnek göstererek binler değil bu ülkelerin yüzbinlere, milyonlara sınır kapılarını açıp bağrına bastığını hatırlatarak “59 binin lafı mı olur!” demeye getirdi.



'Mare Nostrum' da insan kaçakçılığı artık ciddi bir gelir kaynağı. Mafya’nın elinde bir darphane sanki.

Yazının Devamını Oku

Katolik Kilisesi'nde reformu Papa Françesko değil süper rock star Rahibe Cristina yaptı

Buenos Aires Başpiskoposu Kardinal Jorge Mario Bergoglio Papa seçilip 'Françesko' adını aldıktan sonra ilk demecinde öncelikle Kilise'deki reformlardan söz etmişti. Değişik bir din adamı portresi çizerken, sıradışılığı ile Katolik dünyasında etkili bir lider olacağı sinyallerini vermiş ve en önemlisi rahiplerle rahibelere seslenerek “Manastırlara kapanmaktansa, saklandığınız yerlerden çıkın inançlılar arasına girin, kendinizi her yerde gösterin Tanrıyı, oğlu Hz. İsa’yı ve Kutsal Ruhu anlatın, sosyalleşin” isteğinde bulunmuştu.

Nitekim kendisi de kokuşmuş papalar doktrininden sıyrılarak medyatik bir süper star haline dönüşmüş, Vatikan tabularını yıkarak, protokolü silerek ve toplumun arasına karışarak bir yıl gibi kısa bir sürede belki dünyanın en etkili ayrıca çok sevilen, sayılan lideri haline gelmişti.

Papa Françesko’nun Kilise'de reformlar yapma çağrısına kardinaller kararsız kalırlarken, kuşkuyla bakarlarken Sicilya Adası'ndan 25 yaşında ki bir Rahibe (Cristina Scuccia) “Madem Papa hazretleri bizim kabuğumuzdan çıkmamızı emretti o zaman bende sesime güvenerek 'The Voice of Italy' (İtalya’nın Sesi) yarışması elemelerine katılmak istiyorum” diyerek bağlı olduğu 'Orsoline' rahibe okulundan gerekli izni istedi. Kopardı da. Daha ilk gün ön eleme jürisinin karısına rahibe kıyafeti ile çıkan ve İngilizce söylediği şarkı 'Oh Maria' ile büyüleyen din kadını anında bir fenomen oldu ve 'Sister Act' filmindeki Woopy Goldberg ile özdeşleşerek 'Yırtık Rahibe' lakabını aldı.



Tam16 hafta boyunca İtalyan ekran severler Rahibe Cristina’yı izleyip koyu taraftarı oldular. Öyle ki RAI televizyonu bu din kadını rock star sayesinde reytingleri altüst etti. İzlenme payı yüzde 62'yi zorladı. Finalde dört şarkıcıydılar. Rahibe Cristina 'Flashdance- What a Feeling'le uzak ara şampiyon oldu.

Yazının Devamını Oku

“Kış Uykusu” Oscar’ı alır mı?

Nuri Bilge Ceylan’ın “Kış Uykusu” 67. Cannes Film Festivalinde “Altın Palmiye” ödülünü uzak ara kazandıktan sonra şimdi akılları yoklayan bir soru gündeme düştü: “Türkiye’nin gururu bu yapıt Oscar’ı alır mı?” diye.

2012’de Oscarlarda “En İyi Yabancı Film” dalında aday adayı olarak son 9’a kalan “Bir Zamanlar Anadolu” için bakın yönetmen Nuri Bilge Ceylan hangi yorumu yapmış: “Tahmin yürütmek zor. Çünkü sinema görüşleri çok farklı bir jüri var.”

Avrupa’daki festivallerde jüriler genelde 7 bilemediniz 8 üyeden oluşur. Yarışmaya katılan yapıtlarda 20 sayısını pek geçmez. Jüri başkanı ve üyeleri filmleri toplu halde sinema salonlarında seyircilerle birlikte izlerler buna göre tartışırlar, görüşürler, değerlendirirler ve kararlarını ortak olarak açıklarlar.

“Kış Uykusu” filmi için Cannes Film Festivali jüri başkanının yorumlarını anımsayalım. Avustralyalı yönetmen Jane Campion “Altın Palmiye” ödülü için alınacak kararın daha adil olabilmesi için gizli oylama yapıldığını itiraf etti. Her ne kadar filme hayranlığını ödül Nuri Bilge Ceylan’a verildikten sonra yansıtsa da kullandığı övgü dolu sözler inanılmaz etkileyici ve çarpıcıydı. Sinema dünyasının dikkatini fazlasıyla çektiği kesin.

Türkiye’nin zor günler geçirdiği, olumsuzlukların ardı ardına yaşandığı bir dönemde “Kış Uykusu”nun Cannes zaferi ülkemize ilaç gibi geldi. Şu bir gerçek ki festival filmleri aşırı kült ve sanat ağırlıklı olup genelde seyirci - hasılatta bekleneni alamazlar.

Oscar’larda ülkemizi temsil edecek filmin “Kış Uykusu” olacağı su götürmez. Tekrar Nuri Bilge Ceylan’ın sözlerini hatırlatmakta yarar var. “Sinema görüşleri farklı olabilecek bir jüri var.” Çok haklı ardı ardına başyapıtların mimarı ayrıcalıklı yönetmen. Oscar dünyası bir başka. Ellinin üzerinde ülkenin filmleri önce izlenecek, sonra aday adaylığına hak kazanan 9 film tekrar izlenecek ve sayıları 5’e düşürülecek. Jüri üyeleri filmleri ne sinema, da ne de birlikte izliyorlar. Evlerinde belki içkilerini içerken, belki divana uzanırken video dan seyrediyorlar. Belki o an telefon çalıyor ve ara veriyorlar. Yada sıkılıyorlar, yarım bırakıyorlar sonra bıraktıkları yerden seyre devam ediyorlar. İşte burada Amerikan jürisinin olumsuzluklarından biri ortaya çıkıyor “Kış Uykusu” için. Eser 3 saatten fazla sürüyor. Jüri deyince sayıları beş binin üzerinde. 24 dalda en az beşer film izleyecekler. Zamanlarını nereye kadar harcarlar? Bir de Amerikalı jüri üyeleri aşırı dramatik yapıtlardan pek hoşlanmazlar. Süreç sonrası finalde mutlu sona ulaşmak onları rahatlatır, sevindirir buna göre oy tercihlerini kullanırlar.. Aksiyonu tercih ederler. Akıcılığa prim verirler. Tabii doğal güzelliklerin çekim tarzı onları etkiler. İşte “Kış Uykusu” için bir avantaj. Elbette Avrupa’daki en prestijli festivalde en büyük ödül sahibinin filmini o jüri üyeleri biraz daha özen göstererek izleyecek ve değerlendirecektir. Bunun içinde 22 Şubat 2015’ te ki 87. Oscar tören gününü beklerken 19 yıldan beri bu dev sinema şölenini izleyen bir gazeteci olarak en büyük önerim daha şimdiden özellikle Amerika da ki tanıtımı için kolları sıvamak ve hiçbir masraftan kaçınılmadan dev sponsorlar ve PR şirketleri aracılığı ile etkili bir propagandaya start vermektir.

Bir örnek: 2014 Oscarlarda “En İyi Yabancı Film” in galibi İtalyan “La Grande Bellezza” (Muhteşem Güzellik) geçen yıl Cannes Film Festivalinden eli boş dönünce hemen Oscar’ı hedeflemiş ve hemen Amerika’ya ayak basmış, İtalyan Kültür ve Sanat Bakanlığının madde ve manevi yardımı ile tanıtımını kusursuzca ve sistematik olarak yaparak o heykelciğe ulaşmıştı. Ödüllü “Kış Uykusu” bu nedenle daha şanslı bir konumda yeter ki gerçekten zaferin rehavetiyle kış uykusuna yatılmasın! Çünkü 22 Şubat’a kadar olan zaman çok ama çok değerli.

Yazının Devamını Oku

İZMİR&İZMİR VE DE İZMİR

Geçen hafta İtalyan medyasında İzmir’in adı çok yoğun geçti. Maalesef Soma maden faciasını yerinde 26 gazeteciyle izleyen İtalyanlar Soma’yı tarif ederken İzmir’e yakın olduğunu ve söz konusu kazaya ilk tepki mitinglerinin bu laik kette başladığına dikkat çektiler. Soma ile ilgili medya iletişim merkezlerini günlerce İzmir’de kurdular.

İtalyanlar İzmir’e “Smirne” derler ve Levanten açılımından kendilerine yakın hissederler.

Geçen hafta İtalya’da yepyeni bir yolsuzluk skandalı patladı ve “Temiz Eller” adeta tekrar hortladı. Expo 2015 Milano için yapılan ihalelerde Mafya parmağı savcılarca saptandı. Rüşvet ve yolsuzluk kol gezerken organizasyonun başkanı dahil 7 üst düzey yönetici tutuklandı. Başbakan Matteo Renzi dev fuar şöleninin açılışına bir yıldan az bir zaman kala Milano’ya giderek “Hırsızlar durdurulur ama Expo’yu tamamlamak ruhu ülke adına doludizgin sürer” diyerek her şartlarda Milano’nun bunun üstesinden gelebileceğini ve yetiştirileceğinin garantisini hükümet adına verdi.

Bilindiği gibi Expo 2015 için Milano finalde İzmir’in üstesinden gelmişti. O tarihte anımsıyorum dönemin Başbakanı Romano Prodi İzmir’i önemli bir oy farkı ile geçtiklerini hatırlatarak “Expo 2015 Milano İtalya’nın gururu olacak” demişti. Ne var ki başta muhalefet ve ana muhalefet lideri Silvio Berlusconi böyle bir dev organizasyonun sorumluluğunu almanın ekonomik açıdan ülkenin belini bükeceğini söylemiş ve “Keşke Expo’yu bizden daha hazır ve yine ekonomik açıdan daha sağlıklı Türkiye’ye bıraksaydık” diyerek İzmir’in kazanmamasına üzüldüğünü açıkça belli etmişti. Bu süre içerisinde İzmir, Expo 2020 için ikinci adaylığında da Abu Dabi’ye karşı havlu atmış belki de bundan sonraki Expo’lar için pes etmişti. Bugün hala Expo 2015 Milano’nun başa bela olduğunu söyleyenler İzmir’i anımsayarak, “Yanlış zamanda yanlış yerde yanlış bir projeyi üstlendik. Henüz şantiyeler işin başında. Rakip İzmir’i bu aşamada anımsamamak elde değil” yorumu yapmaktalar.

Geçtiğimiz hafta İzmir bir başka konu ile ilgili yine gündemdeydi. Artık pehlivan tefrikasına dönüşen ve 32 kişiye mezar olan “Costa Concordia” yolcu gemisinin kaza sonrası yüzdürüldükten sonra hangi tersanede sökülmesi kararı. Halen kaza yeri Giglio Adası’nda yüzdürülmek için yeni teknolojinin denendiği dubalara bağlanan “Costa Concordia”nın sökülmesinde iki tersane finale kaldı. Biri İzmir Aliağa diğeri ise Cenova. Son karar 15 Mayıs’ta verilecekti. Ancak dubalardan biri batınca yolcu gemisinin nerede söküleceği konusu görüşmeleri 15 Haziran tarihine sarktı. İtalyan Çevre Bakanlığı prestij açısından “Costa Concordia”nın İtalya’da sökülmesini istiyor. Ne var ki Cenova tersanesi 80 milyon euro’dan bir euro aşağıya inmiyor. Aliağa’nın teklifi ise kesin. 40 Milyon Euro. Son sözü söyleyecek olan İtalya Sivil Savunma Kurumu Başkanı Franco Gabrielli.

Unvanı İtalya’da cumhurbaşkanının birinci olduğu devlet protokolünde 6. sırada. Kısacası itibarı ve mevkii çok önemli. Kendisi ile Roma’da konuştuk. Her yönden İzmir Aliağa’nın şartlarının daha uygun olduğunu söylüyor. Aradaki iki misli fiyat farkının karar aşamasında göz önünde tutulması gerektiğinin üzerine basıyor. İtalya’daki ekonomik kriz nedeniyle “Costa Concordia”nın uğrayacağı son limanının İzmir Aliağa olması gerektiğini de hissettiriyor ama diğer yandan İtalya’nın denizcilik sektörünün pahalı da olsa sökülme işlemlerinin Cenova’da gerçekleşmesinin şartı ile ilgili büyük bir baskı oluştuğunu da söylemeden edemiyor. Şimdilik 15 Haziran’ı beklemekten başka çare yok ama “Costa Concordia”ya İzmir Aliağa adeta göz kırpıyor.

Yazının Devamını Oku

Sıra dışı bir “First Lady” Agnese Renzi

Şu sıralarda İtalya’nın hatta Avrupa’nın en medyatik siyasetçisi şüphesiz genç Başbakan Matteo Renzi.

Floransa Belediye Başkanıyken Merkez Solun başına engel tanımadan rahatlıkla geçen ve Demokrat Parti içerisinde basit bir oylama darbesiyle ile Enrico Letta’yı Başbakanlık koltuğundan eden Matteo Renzi 39 yaşında evli ve üç çocuklu.

Eşi Agnese Landini Renzi yaklaşık 70 gündür İtalya’nın “First Lady” si. Matteo ile izciyken tanışmış. Henüz 15 yaşındaymış, 2 yıl sonra çıkmaya başlamışlar. 1999’un 27 Ağustos’unda da hayatlarını birleştirmişler. Agnese Floransa yakınlarında ki bir banliyöde lise edebiyat öğretmenliğini üstleniyor. Zaten Çağdaş İtalyan edebiyatı uzmanı. İşini çok seviyor. 12 yaşındaki Francesco, 9 yaşındaki Emanuele ve 7 yaşındaki Ester’e kusursuz annelik yapıyor.

Agnese Renzi kocası Matteo Başbakan seçildiğinde uzaktan “First Lady” olmayı tercih etti. Öncelikle öğretmenliği bırakmayı ya da ücretsiz izne çıkmayı ve Roma’ya yerleşmeyi aklına bile getirmedi. Çocuklarıyla Floransa’da kaldı. Arada bir trene atlayıp kocasının yanına gidebileceğini söyledi. Bunu yaparken de 2. mevki kompartımanda seyahat etmeye özen gösterdi. Medya ile arasına büyük mesafe koydu ve “Bana bir şey sormayın. Yanıt alamazsınız” diyerek kestirip attı. Paparazzilere yüz vermedi. Onlardan kaçmadı da. Çocuklarının, kendisinin hatta eşinin giysilerini kuru temizlemeye kendisi götürdü, getirdi görüntülendi.. Evine hizmetçi almadı, aşçıda, şoförde. Her gün kendi otomobiliyle 20 kilometre mesafedeki okuluna gitmeyi sürdürdü.

“Uzaktan First Lady” ye ilk itiraz Cumhurbaşkanı Giorgio Napolitano’dan geldi. Yabancıların resmi ziyaretlerinde ki resepsiyonlara Başbakan Renzi tek başına katılıyordu. Napolitano protokol gereği Agnese’nin de hazır bulunması gerektiğini anlattı. Ama Agnese sadece Papa Francesco’nun kabulünde hazır bulundu o da ailece.

Bunun dışında Floransa’da tiyatroya, sinemaya, operaya gitmeyi sürdürdü. Alış verişlerde kasa kuyruğuna girdi. Öncelik vermek isteyenleri tersledi. Başbakan Renzi’yi dış ülke gezilerine yalnız gönderdi. “Hele bu ders yılı böyle geçsin. Sonrasına bakarız” diyerek Roma yolunu kendi kendine kapattı.

Yazının Devamını Oku

Tanıdığım iki “Aziz” Papa

1958 yılında İtalya’ya ilk geldiğimde Katolik dünyasının başında 12. Pius vardı.

Çok geçmeden öldü ve yerine Kardinal Angelo Giuseppe Roncalli “23. Johannes” adını alarak Vatikan’ın başına geçti. Rahmetli annemin rahmetli dayısı Raşit Şaman bana bir mektup yazarak Büyükada karakolunda görevliyken Vatikan’ın Türkiye temsilcisi Başpiskopos Roncalli ile tanıştığını ve elinden likör içtiğini gururla belirttikten sonra, “Türkleri çok sever ve vasat da olsa Türkçe konuşur hatta Türkçe dua ederdi” bilgisini verdi. O dönemde okuduğum Amerikan okuluyla Vatikan’a Papa “23. Johannes”in bizleri kabulüne gittik.

Hepimizi başını okşadığını ve aslında din farkı bulunmadığını yine hepimizin tanrının evlatları olduğumuzu söylediğini hatırlıyorum. Biraz zor hareket ediyor ve de kesik kesik konuşuyordu. Zaten birkaç ay sonra kanser hastalığından öldü. Ama “23. Johannes” 9 yıl Türkiye’de kalmasından ve çok sevilmesinden dolayı “Türk Papa” olarak tanımlandı. İtalyanlar ise onu hep “İyi Kalpli Papa” olarak andı. Mucizesi kanıtlandı ve “Aziz” payesi almaya hak kazandı.

“Demirperde’den gelen Papa” olarak bilinen Polonyalı Kardinal Karol Wojtyla bir tabuyu yıkmış “Papa dediğin İtalyan olur” ezberini bozmuştu. Hakkında çok şey söylendi ve yazıldı. KGB ajanı bile olduğundan şüphe edildi. Uzatmayalım.Aldığı “2.Jean Paul” adıyla ilk resmi gezisini ülkesi Polonya’ya, ikincisini ise Türkiye’ye yaptı. Yıl 1979’du “Milliyet” gazetesinin spor servisinde çalışıyordum. Yeni Papa henüz kimseye röportaj vermemişti. Polonya’da bile. Aklıma Vatikan Konsolosluğu’nda görevli rahmetli Monsenyör Georges Marovitch geldi.

Fikrimi açtım, “Papa asla bu başvuruyu kabul etmez. Ama İstanbul’daki son günün sabah erkenden Polonezköylü Polonyalıları kabul edecek. Aralarına girersen belki olabilir” dedi. Eşime bile söylemeden gece yarısı sevgili foto muhabiri Garbis Özatay ile Harbiye’ye gittik, Monsenyörü bulduk.

Bizi özür dileyerek bahçede yağmur altında bekletti. “Şimdi dua ediyor. Şapelden çıkınca sizi içeriye alacağım. Yanına gidersiniz gerisi sana kalmış” dedi. Garbis Özatay benden daha heyecanlıydı. Kapı camından şapelden çıkışını gördük. Monsenyör Marovitch hemen bizi içeriye aldı. Ben Papa’nın yanına gittim. Kendimi tanıttım ve spor dünyası için bir demeç rica ettim. Birden “Oooo” diye sesini yüksek çıkartarak, “Ben eskiden boks yaptım şimdi gardını al!” dedi ve benim omzuma hafifçe vurdu.

Garbis’te bu tarihi enstantaneyi ölümsüzleştirdi. Papa o demeci yazılı olarak Polonezköylüleri kabulünden sonra bana ulaştırdı. Gazeteye gittim kimseye Papa’nın bana gard aldığına inandıramadım. Ama resimler banyodan çıktıktan sonra birden dünyada üne kavuştum. “Papa’ya gard aldıran muhabir” oldum. O gece eve gittiğimde henüz yürümeyen oğlum Rehacan eşim kapıyı açınca bana doğru koşarak geldi bacaklarıma sarıldı. İki mucize yaratan ve “Aziz” mertebesine çıkacak “2. Jean Paul” galiba mucizelerinin ilk provasını İstanbul’da gerçekleşmişti.

Yazının Devamını Oku

Güle Güle Sayın Büyükelçim

Tam 32 yıldır Roma’da yaşıyorum. Daha önce de babam diplomat olarak görev yaptığında 9 yılım yine İtalya’da geçmişti. Eder 41 yıl...

Tabii çok büyükelçi gördüm, tanıştım. Bir de Vatikan büyükelçileri de var. Hatta bir ara Birleşmiş Milletlere bağlı FAO, Tarım ve Gıda Örgütü içinde büyükelçilerimiz olmuştu. Yani bir dönem Roma’da üç büyükelçimiz vardı aynı anda.Kısacası hepsini toplarsak 35’i geçer benim Roma’da tanıdığım ülkemizin temsilcileri.

Kimisi gerçekten çok değeriydi, kimisi iz bile bırakmadan gitti. Son büyükelçimiz Hakkı Akil’di.

Roma’ya ayak bastığı günden itibaren inanılmaz bir tempo ile Türkiye için olumlu ne gerekiyorsa canla başla gerçekleştirdi. Kendi deyimi ile kuzeydeki Bolzano’dan Sicilya Adası'nın Palermo’suna, Cenova’dan Venedik’e kadar her yere uzandı konferanslar verdi, toplantılara, etkinliklere katıldı. İtalya’nın ileri gelen siyasetçilerini, tarihçilerini, kültür adamlarını tanıdı ve sıkı dostluklar kurdu Türkiye’yi sevdirdi. Elçilikte moda defilesi bile düzenledi. Sinema dünyasına el attı. Bir başka dalda sanat elçimiz ünlü yönetmen Ferzan Özpetek ile Roma’da 'Türk Filmleri Haftası'nı hayata geçirdi. Fotoğraf ve resim sanatçılarımız için sergiler açılmasını teşvik etti. Spora golf oynayarak, İtalyan golfçülerle Antalya’ya bizzat giderek onlarla oynayarak katkı sağladı. Galatasaraylılığını hiç unutmadı. İtalyan medyası kadar Roma’da bulunan bir avuç Türk gazetecisine kucak açtı. Bugüne kadar aklımızın bile ucundan geçmeyen aylık hatta zaman zaman iki hafta da bir bizlere brifingler verdi. Elçilik ekibiyle aramızda köprü görevini gönüllü üstlendi. Basın bültenleri ile bizleri haber açısından besledi. Yine bizleri önemli konuklarının arasına kaynaştırdı. Bunu yaparken harika bir şekilde dengeledi. Sosyal ağa çok önem verdi. Gerek vatandaşlarla gerekse yabancılarla elçilik arasında çok kolay ve yapıcı iletişim kurdurdu. Eşi İnci Hanım zarifliği, her zamanki şıklığı ve hoşgörüsü, yardım severliği ve ev sahipliliği ile elçiliğimize renk kattı “Sefire Hanım” örneği ile başta yabancıların hayranlığını kazandı.

Ve Sayın Büyükelçim Hakkı Akil’in tayini çıktı. Hem de Paris’e. Belki daha önemli ve zor bir misyon için. Biz çok üzüldük kendi adımıza ama görev bu. Veda resepsiyonun da hepimiz duygulandık. Anıları tazeledik ve uğurladık Akil’leri.

“Güle güle Sayın Büyükelçim” derken doğrusu şimdi Paris Temsilcimiz Arzu Çakır Morin’i kıskanmamak elde değil diye düşünüyorum.

Yazının Devamını Oku

Beni ‘selfie’ ile Wenders tanıştırdı

Geçenlerde bir İtalyan gazetesinde ‘selfie’ ile ilgili bir haber okudum. Son bir yıl içerisinde ‘selfie’ fotoğraf çektirenlerin sayısı, sıkı durun yüzde 64 bin artmış. Ayrıca dünya genelinde günde 35 milyon ‘selfie’ de Instagram’a yüklenmiş. Sanırım bu rakam Oscar ödül töreninde bir mobil cihaz sponsor firmasının isteği üzerine sunucu Ellen DeGeneres’in sahneden inip birçok ünlü oyuncu ile birlikteki ‘selfie’sinden sonra daha da artmıştır. Anında Twitter’a konan o ünlü fotoğraf 20 milyondan daha fazla tıklandı bir ay içerisinde.

Aslında benim ilk ‘selfie’m spontane oluştu. 2008’de 65’inci Venedik Film Festivali’nde jüri başkanlığı yapan Alman yönetmen Wim Wenders ile ünlü “Des Bains” otelinde söyleşi randevum vardı.

O dönemde “Palermo Shooting”i çevirmişti. Jüri başkanı olarak bir yarışma filmini izlemeye gideceğinden ancak 10 dakika ayırabildi bana. Ne var ki birlikte gazete için fotoğrafımızın çekilmesi gerekiyordu. O an etrafımızda kimseyi bulamayınca fotoğraf çektirmek için ani bir hareketle elimdeki küçük makineyi alarak ve “Arkama geç” komutu verdikten sonra objektifi ters çevirip deklanşöre bastı. Ve benim ilk “selfie”m böyle oluştu.

Bugün “selfie” modasına en çok uyanlardan biri, Katolik dünyasının yeni ruhani lideri Papa Francesco. Sen Piyer Meydanı’nda gezdiği papa mobil araçtan sık sık inerek “selfie” fotoğraf çektiriyor inançlılarla.

Zaten Hollywood’da bile moda oldu. Kırmızı halı hangi film festivalinde yapılırsa, ünlüler hayranlarının çağrılarına uyarak yanlarına gidip ‘selfie’yi içtenlikle uyguluyorlar.

Geçenlerde İtalya’nın yeni Başbakanı Matteo Renzi Brüksel’de ilk kez katıldığı AB zirvesinde elindeki iPhone ile bütün liderlerle, hatta Angela Merkel ile bile “selfie” çektirdi.

Yazının Devamını Oku

Papa bir yılda tarih yazdı

Katolik Kilisesi’ni A’dan Z’ye değiştiren Arjantinli kardinal Bergoglio bir yıl önce Kardinaller Meclisi’nde (Conclave) yapılan seçimlerden Papa Francesco olarak çıkmıştı. Bir yıl boyunca sergilediği sıra dışı hareketler ve aldığı kararlar ile Katolik dünyasını kökten değiştirmesini bildi.

Papa 16’ncı Benedikt’in görevinden istifa edip “Emerit” Papa olarak Vatikan’da kalma kararından sonra Kardinaller Meclisi’nde yapılan seçimlerden sürpriz bir şekilde Papa Francesco olarak çıkan Buenos Aires Başpiskoposu Kardinal Jose Mario Bergoglio, bir yılda Kilise’de değişim rüzgarları estirdi.

Papa seçildikten sonra Sen Piyer Katedrali’nin balkonuna çıkarak kendisini görmeye ve selamlamaya gelen inançlılara, “İyi akşamlar kız ve erkek kardeşlerim” demesi Bergoglio’nun Katoliklerle çabuk kaynaşabileceğinin ilk işareti oldu.

Papa seçildikten hemen sonra bugüne kadar diğer ruhani liderlerce alınmamış “Francesco” adını kendisine yakıştıran ve bunun “Fakirliğin simgesi” olduğunu hatırlatan Bergoglio daha ilk günden sadeliği, alçak gönüllülüğü ve kararlılığı ile gönülleri fethetti.

Peki Papa Francesco bir yılda ne yaptı da Katoliklerin sevdalısı oldu?

Öncelikle şatafata son verdi. Altın ve mücevherlerle kaplı haç yerine bakırdan oluşanını taktı.

Kırmızı ayakkabı yerine “misyonerliğin” simgesi siyah klasik ayakkabı giymeye devam etti.

Seçildikten hemen sonra Vatikan’da kaldığı misyon evine, kendisini seçen kardinallerle aynı otobüsle gitti. Bir gün sonra Santa Maria Maggiore Katedrali'ne Meryem Ana’ya şükranlarını sunmak için resmi araç yerine özel bir otomobile bindi. Ardından Conclave için geldiği Roma’da kaldığı otele bizzat giderek borcunu nakit parayla ödedi.

Diğer dinlere saygı için meydanlarda haç çıkartmadı, inançlıları eliyle selamladı. Papa Mobil ile Sen Piyer Meydanı’nı gezerken sık sık indi ve özellikle çocukları kucağına alarak öptü, kutsadı. Hastaları, engellileri bağrına bastı.

Yazının Devamını Oku

Oscar'lara doğru

Bu benim 19’uncu Oscar’ım olacak. Dile kolay tam 18 kez üç değişik tiyatroda ödül töreni izlemişim. “Shrine”, “Dorothy Chandler” ve “Kodak” yeni adıyla “Dolby” tiyatrosunda.

Ancak hiçbir zaman kulise, yani röportaj odasına alınmamıştım. 86’ncı Oscar ödül töreni için 2 Mart’ta “Back Stage” denen sahne arkasındaki röportaj odasında benim gibi çok şanslı ama az sayıda meslektaşlarımla birlikte yer alacağım ve heykelciği taze kazanmışlara soru sorabileceğim. İlk yorumlarını alabileceğim. Onların sahneden indikten sonraki ilk izlenimlerini dinlerken mutluluk hareketlerini doyasıya seyredebileceğim. Bu anı tam 18 yıldır beklemiştim. Nihayet gerçekleşecek. Elbette heyecanlanıyorum. Çünkü bir tür “Upgrade” oldum akreditede! Yani sınıf atladım onca yıl sonra.

Tahminlerim de var. Kim alır, ya da kim almalı diye. Belli başlı dallarda sıfır çektiğimde oldu, hepsini bildiğimde. Kişi tahminleri duygusal da olabiliyor. Örneğin “En İyi Kadın Oyuncu” dalında Cate Blanchett “Blue Jasmine” ile kesin favori. Ama benim gönlüm Sandra Bullock’tan yana. Venedik’te “Gravity” (Yerçekimi) için röportaj yaparken “Heykelcik için beklentiniz var mı?” diye sormuştum. “Kim istemez ama şansım olmadığını biliyorum” demişti. Aday gösterildi Meryl Streep, Judi Dench, Amy Adams gibi. Bullock bütün filmi tek başına götürdü. Ama önünde bir Cate Blanchett gerçeği var.

“En İyi Erkek Oyuncu” dalında Leonardo Di Caprio şeytanın bacağını kıracak mı? “”The Wolf of Wall Street”te kendini aşıyor. Jüri belki bu kez kendisine insaflı davranabilir. Ama diğer yandan da olağanüstü bir Chiwetel Ejiofor karışında dimdik duruyor “12 Years Slave”deki (12 Yıllık Esaret) nefis oyunu ile.

“En İyi Yönetmen” olarak “Gravity” filminin Meksikalı Alfonso Cuaron’u ile “12 Yıl Esaret” in yönetmeni Steve Mc Queen sanki ile at başı gidiyorlar.

“En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu” dalında Jennifer Lawrence “American Hustle” ile ikinci kez arka arkaya heykelciğe ulaşması bekleniyor. Burada da duygusal davranılacak olursa “Ye, Dua Et Sev” filmi için Roma’da yaptığım röportajda beni kucağına oturtmak için davet eden Julia Roberts’i seçerdim.

Yazının Devamını Oku

Matteo Renzi: Bir Yavru Kurt’un engellenemez yükselişi

Başlangıçta minik bir Yavrukurttu. Zaten büyük adam olacağı o dönemde dağınık ve ürkek takım arkadaşlarına çeki düzen vermeye başlayınca, değişik fikirleriyle izci ağabeylerinin gözlerine girince belli oldu.

Doğuştan liderdi. Bunu çok iyi kullanmasını bildi, izcilik onun dünyasıydı. Toscano bölgesinin izci takımının beyniydi. Zaten kendisine üç çocuk veren eşi Agnese’yi de burada tanıdı. İzci selamı ile evlendi.

Tam bir komitacıydı. O dönemlerde ailesinden gelen gelenekle Merkez Sağ eğilimliydi. Sonra Hukuk Fakültesine yazıldı. Çok başarılı bir üniversite öğrencisi oldu. Öğrenci birliği başkanlığını hiçbir dönem başkalarına kaptırmadı.

2004 yılında birden saf değiştirdi. Başbakanlığa soyunan Merkez Sol lideri Romano Prodi’nin seçim kampanyasına gönüllü katıldı. Ürettiği inandırıcı sloganlarla yerel alanda çok etkili oldu.

Floransa’nın gazetesi “La Nazione”ye siyasi makaleler yazmaya başladı. Vilayette danışmanlık yaptı. Halkın sesini dinleme, çevrecilik ve atıkların geri dönüşüm projesi ile ön plana çıktı.

Bir Tony Blair hayranıydı. Ama kalktı ABD’ye gidip Demokrat Parti’nin kongresine katıldı. Bir Barack Obama hayranı olarak İtalya’ya döndü.

Dar alanda sıkışıp kalmak istemedi. Demokrat Parti’den Floransa Belediye Başkanlığına aday oldu ve yüzde 58 oyla kazandı. Temiz yüzü, yakışıklılığı da ek oy getirdi şüphesiz.

Rönesans geleneklerinin aristokrat tutumuna karşın çok rahat hareket edip Floransalıların hayranlığını elde etti. Kentte bisikletle dolaşıyor, sıkı blucin giyiyor, meşin ceketten vazgeçmiyordu. Mecbur olmadıkça kravatta takmıyordu. Protokol onun için bir angaryaydı.

Demokrat Partinin içindeki kutuplaşmaları, liderlik eksikliğini fırsat bildi. Merkez Sol’un D’Alema, Bersani, Fassino, Francheschini gibi dinozorlardan kurtulması gerekiyordu. Zaten yoklukta “Yoldaş” Cumhurbaşkanı Giorgio

Yazının Devamını Oku

Sayılmayan gol

Bu yazı, son dakikada gelen gol olmasaydı bambaşka yazılacaktı. Şu bir gerçek ki Trabzonspor Avrupa’da çok daha kişilikli, rahat oynuyor.

Hele ikinci yarıda uzatmada yediği gol dışında Juvertus’a “Mamma mia” (Aman anneciğim) dedirtti. Gerçekten yazık oldu.
Conte Şampiyonlar Ligi’nde Galatasaray’a elenme duygusu ile sahaya Türk takımına karşı tam takım çıktı. Olcan’ın suratına patlayan sol kroşe ile Juventus, Osvaldo’nun şanslı bir gollüyle öne geçti. Sonrasında Trabzonspor rakibinin borsa değerine kafa tutan bir oyunu sergilemeye başladı.
Bu maç boyunca sürdü. Ve o an! 72. dakika maçı canlı yayınlayan SKY TV Sport’un arka arkaya gösterdiği pozisyonda topun dörtte üçünün çizgi dışında dörtte birinin çizgi içerisinde olduğunu itiraf edip “Bu bizim için iyi bir karar” yorumu Trabzon’un beraberliğinin yenmesinin bir itirafıydı. O uzatmada gelen gol olmasıydı Trabzonspor umutlu dönecekti. Ama Trabzon’da koca 90 dakika var.

Yazının Devamını Oku

Julianne Moore doğru tercih

Turizm ve Tanıtma Bakanlığı Türkiye’nin tanıtımı için ünlü ABD’li sinema oyuncusu Julianne Moore’u seçmiş.

Özellikle İtalya’da orta yaşına karşın pek çok aksesuar ve kozmetik ürününün tanıtım yüzü olan Moore, Hollywood’da adı dedikodulara karışmayan, örnek eş ve yine örnek anne imajını fazlasıyla taşıyan star olarak bilinmekte ve hayranlıkla sevilip, sayılmakta.

Kendisi ile geçmişte üç kez röportaj yaptım. Türkiye’yi çok sevdiğini sık sık tekrarlarken İstanbul’un mistik görüntüsünden etkilendiğini, antik tarihini ve geçmişini fazlasıyla araştırdığını söylemişti.

Dört kez Oscar’a aday gösterilen Julianne Moore Türkiye’nin tanıtımı için gerçekten doğru bir seçimdir ve mutlak meyveleri alınacaktır.

Elbette karşı çıkanlar olacaktır. Ama ben çok yakından tanıdığım aile dostum olan tanıtım eserinin mimarı büyük tasarımcı, sanat elçimiz Emrah Yücel’in Julianne Moore’u Türkiye’nin yeni kültür ve turizm yüzü olarak seçmesi öncesinde çok geniş kapsamlı bir araştırma yaptığını biliyorum.

Özellikle Türkiye’yi fazla tanımayan Amerikalı turistleri Julianne Moore’un o kibar yüzü ve etkileyici sesiyle ikna edebileceğine inanıyorum.

Yazının Devamını Oku