Reha Erus

Berlusconi'nin istifa kararındaki en büyük faktörün adı La Repubblica gazetesi

16 Kasım 2011
Seks ve yolsuzluk skandallarını ortaya çıkartarak sürekli yıpratma kampanyasını giderek yoğunlaştıran gazete, ana muhalefetin adeta görevini üstlenerek Silvio'yu koltuğundan etme başarısını göstermiş oldu.

İtalya’da Başbakanlıktan istifa eden Silvio Berlusconi’nin koltuğunu altından adeta ana muhalefetin görevini üstlenen ve bunu sabırla, strateji ile, baskıyla ve yoğun eleştiriyle başaran La Repubblica gazetesi aldı.

 

2008 yılında seçimleri kazanarak üçüncü kez iktidarın başına geçen Silvio Berlusconi, 2009 yılında La Repubblica gazetesinin fotoğraflarla ortaya attığı 18 yaşındaki Naomi Letizia'nın doğum günün partisine katılması ardından eşi Veronica Lario'nun bu gazeteye gönderdiği boşanma kararı aldığı açıklamasıyla 17 aylık bir süreç başlamış oldu. Aynı gazete Naomi Letizia skandalından sonra Silvio Berlusconi'nin Milano, Sardunya Adası ve Roma saraylarına giren ve Silvio ile cinsel ilişkiye giren başta Patrizia D'Addario olmak üzere bir çok eskort ve telekızı ortaya çıkartarak ve kendileriyle söyleşiler yaparak başbakanı ciddi bir yıpratma kampanyası başlattı.

 

La Repubblica, Bunga Bunga partilerini de resimleyerek Silvio Berlusconi'nin boş zamanlarında başbakanlık görevini üstlendiğini ve asıl görevinin kadınlarla ilişki kurmak olduğunu iddia ederek yayın yoluyla yanıtlaması için kendisine her gün aynı sayfa ve kolondan 10 soru sordu.

 

Sorular arasında eskortlara para veya armağanlar verip vermediği, ilişki karşılığında siyasi çıkarlar sağlayıp sağlamadığı da bulunuyordu. La Repubblica'nın Berlusconi'ye son darbesi 18 yaşından küçük olduğu saptanan Faslı eskort Ruby B. lakabıyla tanınan Kerime Mahruki oldu.

 

Yazının Devamını Oku

Inter'in ikinci bidonu!

15 Eylül 2011
INTER’de en son Quaresma “bidon” diye yuhalanmıştı.

Dün ise Inter’in çiceği burnunda antrenörü Gasperini hedefteydi. San Siro Meazza Stadı’ndaki taraftarlar,  “Evine dön bidon, evine dön” diye haykırdılar. Çünkü Inter, 1926 yılından bu yana arka arkaya 3 maç kaybetmemişti. Inter, önce Milan’a, geçen hafta Palermo’ya dün de Trabzonspor’a yenildi. Ve Şampiyonlar Ligi’ne çok kötü başlarken futbol adına ortaya hiçbir şey koymadı.
Eğer Trabzonspor bunu erken fark etseydi, galibiyete çok daha önceden uzalabilirdi. Ne var ki, Trabzonspor gol atmak yerine gol yememeyi tercih etti. Öyle ki, Tolga topu aldığında bütün futbolcular sanki Fransız olmuşcasına Tolga’ya değil önlerine bakıyorlardı. Ama Inter’in son Palermo yenilgisinden sonra arkay ıdörtlemesi, önlerine de Cambiasso ile Snejder’i alması hiçbir şekilde fayda etmedi.

Tebrikler Tolga’ya

İlk yarıda Inter adına 7 korner, Trabzon adına ise yüzde 51’lik bir topu ayağında tutma vardı. Bilmiyorum Ünal Karaman devre arasında ne dedi? Çünkü herhalde fark etmişti ki, Inter gerçekten sahada ne oynadığını bilmeyen, bütün milyonluk oyuncularına karşılık futbol adına hiçbir şey vermiyordu. Kısacası Gasperini, Mourinho sonrası gelen antrenörler de hiçbir şey yapmayınca teknik direktör Gasperini daha üç maçta tartışılır hale geldi. Ve Quaresma sonrası Inter’in ikinci bidonu oldu.
Tebrikler, gerçekten tebrikler kaptan Tolga’ya. Çok iyi oynadı. Defansın hatalarını telafi etti. Ama Trabzonspor’un golü de geliyorum dedi. Halil Altıntop’un direkten dönen müthiş şutunun ardından Celustka’nın attığı golle birlikte seyirciler de Trabzonspor’u alkışlamaya başladı.

Çok eksiği var

Trabzonspor hiç beklemediği bir başlangıç yaptı. Üç altın puanı San Siro Meazza’dan çıkararak gecenin de en büyük sürprizini yaptı.Tabii daha çok erken. Trabzonspor’un çok eksiği var. Bence bu inanılmaz bir moral oldu. Inter ise dün geceden itibaren yeni bir antrenör arayışı içerisine girdi. Çünkü hiç kimse Gasperini’nin takıma ne oynattığını anlamadı.

San Siro Meazza’daki taraftarlar, “Evine dön bidon, evine dön” diyerek teknik direktör Gasperini’yi hedef seçtiler.

Yazının Devamını Oku

Ermiş'le röportaj yapmak

29 Nisan 2011
Polonyalı Papa 2. Jean Paul Ermiş ilan edildi. İtalyanlar buna unvana “Beato” diyorlar. “Ermişlik” veya “Cennetlik” payesi alması içinde birden fazla mucize gerçekleştirdiğinin kanıtlanması gerekiyor.

Papa 2. Jean Paul’ün dört mucizesi olduğu biliniyor.1 Mayıs yani Ermişlik payesinin resmen verileceği tören öncesi pek çok yabancı meslektaşım beni arıyor. Soru şu: “Ermiş biriyle ilk röportajı yapmak nasıl bir duyguydu?”  1978 yılında 33 günlük bir Papalık sırasında esrarengiz bir şekilde ölen Papa 1. Jean Paul’ün yerine seçilen Demir perdeden gelen yeni Papa, Katolik Kilisesinin ruhani liderlerinin “Genelde İtalyan olur” ilkesini yıkması ayrıca Sovyet Rejiminin rahatsız etmesiyle bir anda dünya siyaseti için odak noktası olmuştu.

Papa 2. Jean Paul ilk resmi ziyaretini kendi ülkesi Polonya’ya yaptıktan sonra Türkiye’ye geldi. 1979 Kasımının son günleriydi. O zamanlar Milliyet Gazetesi Spor Servisinde çalışıyordum.  Papa’nın geçmişinde din adamlığı dışında sporculukta yattığını biliyordum. Kayak, boks ve atletizm dallarında amatörce kendisini göstermişti. Papa ile röportaj yapmak imkansızdı. Zaten kimseyle konuşmamıştı. Hoş hala Papalar teke tek röportaj vermezler.

O dönemde Vatikan’ın İstanbul temsilcisi Monsenyör George Marovich idi. Aklıma bir fikir geldi. Bunu Marovich’e açtım “Çok zor ama bakarız” dedi. Papa, Fener Patriğini ziyarete gitmeden önce Harbiye da ki Vatikan Temsilciliğinde Polonezköylüleri kabul edecekti. Ben de aralarına girecektim.

Bir gece evvel onay geldi. Foto muhabiri sevgili Garbis Özatay ile gece yarısı Harbiye’ye gittik ve Temsilcilik yetkilileri bizi bahçeye aldı. O gece evden çıkarken eşime bile nereye gittiğimi söylemedim. Feci yağmur yağıyordu. Monsenyör George Marovich, “Aklıma bir fikir geldi. Papa hazretleri saat beşte kendi ayinini yapar. Oradan çıktıktan sonra seni bahçe kapısından içeriye sokarız. Seni karşısında bulur hem sorularını ayaküstü sorarsın hem de resim çektirirsin” dedi. Zaman geçmek bilmedi. Nihayet temsilciliğin bahçeye açılan kapısı aralandı ve Garbis’le birlikte sessizce içeriye girdik. Papa tam kaşımızdaydı.

Hemen İtalyanca “Papa Hazretleri, ben burada dünya spor basınını temsil ediyorum. Siz de bir eski sporcusunuz. Spor dünyasına bir mesaj verebilir misiniz? diye sordum. Papa ani bir hareketle “O zaman gardını al” dedi ve kendisi gard alarak bana bir yumruk attı. İşte o an Garbis flaşları patlatırken Papa’nın korumaları beni karga tulumba kenara fırlattılar. Papa araya girerek “Yapmayın yapmayın. O’na ben şaka ile vurdum. Boksörlük günlerimi hatırlattı.” dedi. Sonra tekrar karşısına geçtim soruları sordum hatta gazete için kendi el yazısıyla bir de mesaj yazdı.

O dönemde dijital fotoğraf makineleri yoktu. Garbis bana film makarasını verdi. Onu elimde sımsıkı tutarak Papa’nın İstanbul programını izledikten sonra gazeteye geldim. “Papa ile röportaj yaptım” dedim. Kimseyi inandıramadım. Film makarası 33 dakikada banyo edilene dek başında bekledim. Sonra cam gibi resimlerle rahmetli Spor Müdürümüz Namık Sevik’in yanına coşku ile gittim. Resimleri gösterdim. Milliyet Gazetesinin başında bulunan yine rahmetli Turhan Aytul “İşte manşet” diye bağırdı ve beni kucakladı.

Ertesi gün Papa’nın bana yumruk atma enstantanesi yayınlandı. Papa sayesinde o yıl Türkiye’de ve Avrupa’da yılın gazetesi seçildim. O akşam gazetecilik kariyerimin en güzel anısı ile eve gittim. Kapıda beni eşim ve 11 aylık oğlum Rehacan karşıladı. Onu kucağıma aldım. Sevdim. Yere bıraktım ve oğlum birden yürümeye başladı. Belki Papa ilk Ermişlik mucizesi sınavını o gün vermişti.

Yazının Devamını Oku

Günlük ekmek param: Berlusconi

27 Nisan 2011
Eşimle birlikte İstanbul’dan Roma’ya dönüyoruz.

Pasaportlarımızın sayfaları giriş-çıkış damgalarından hayli dolu.

İtalyan pasaport polisine  “Lütfen şu sayfaya damga vurabilir misiniz?” diye rica ediyoruz. Aynı ricayı başka hiçbir Batı ülkesinin polisine soramazsınız. İşine karıştığınız için sorgulayıp, gözaltına almaktan beter eder inanın. 

Genç pasaport polisi oturma izni belgemize bakıyor ve istediğimiz sayfalara damgayı vuruyor. Sonra “Gazeteciymişsiniz İtalya’da. Bari bizim başbakan Silvio Berlusconi ve özel yaşamını takip edip hakkında sık sık yazı yazıyor musunuz?” diye soruyor.

Yanıtım tez oluyor. İtalya’da çok kullanılan “E İl Mio Pane Quotidiano” (O benim günlük ekmek param) deyimini söylüyorum. Pasaportlarımızı iade ederken sadece gülümsüyor ve “Buonasera” (İyi Akşamlar) diyor.

Bagaj bölümüne yürürken düşünüyorum.

Yaklaşık 30 yıldır İtalya’da muhabirlik, yazarlık ve temsilcilik yapıyorum. Zaten İtalya’ya gelişimin nedeni Mehmet Ali Ağca’nın Papa’ya düzenlediği suikast girişimi. Bugün İtalya’da bir Türk gazetesinin temsilciliğini yapmak tabiriyle “Tekkeyi bekleme”nin çok ötesinde bir görev.

İtalya ile Türkiye birer Akdeniz ülkesi. Birbirlerine benzeyen yanları hayli çok. Üstelik “Made in Italy” ürünleri Türklerin dikkatini ve albenisini fazlasıyla çekiyor. Ekonomi derseniz bugün Türkiye’de 900’e yakın İtalyan firması bulunuyor. Bunun moda sektörü de var, spor derseniz özellikle futbolda Serie A ülkemizde çok yakından izleniyor.

Son dönemlerde İtalyan mutfağı da damak tadımızı zorluyor. Roma sanat dünyasının de uğrak yeri. Çok sık buraya gelen ünlü sinema oyuncuları ile röportaj yapma olanağım oluyor. O yönden de şanslıyım. Siyaset derseniz bakın gazetemizin dünya sayfasına hemen hemen her gün imzalı bir veya iki haberim çıkabiliyor.

Yazının Devamını Oku

Bir Türk gazetecinin Başbakanına “Hödük” deme lüksü ve hakkı var mıdır?

26 Ocak 2011
Son bir ay süresince İtalya, renkli Başbakanı Silvio Berlusconi’nin seks skandalları ile çalkalanıyor. Dünyada ve özellikle Türkiye’de olduğu gibi Çizme’de de “Yandaş Medya” ile “Tarafsız Medya” ayrımları var.

Sol eğilimli basın Silvio’yu yerden yere vuruyor, ipliğini pazara döküyor. Ülkede çok geniş tabanlı bir demokrasi var. Fikir özgürlüğü de var. Herkes dilediğini söyleyebiliyor, yazabiliyor. Otorite korkusu asla yok.  

Berlusconi’nin partilerine katılan eskort kadınlar daha sonra bir bir ekranlara çıkıp para karşılığı Silvio ile yaşadıkları intimi ballandıra ballandıra en ince ayrıntıları ile, hatta abartarak anlatıyorlar. Berlusconi’nin de içinde bulunduğu milyonlarca seyirci de bu görüntüleri izliyor. Milano Savcıları tetikte konu ile ilgili yeni ipuçları bulmaya çalışıyorlar.

Başbakan ise kısmen dokunulmazlığını sonuna kadar kullanmayı amaçlıyor. İfade vermeye gitmiyor. Ama eskort kadınların sayısı çığ gibi büyüyor.

Berlusconi’nin Milano’da bir apartmanı onlar için kiraladığı ve kızların orada oturdukları da biliniyor. Gece parti olduğunda Arcore Villasına kontrolden bile geçmeden rahatlıkla giriyorlarmış. Berlusconi bunlara itiraz etmiyor. “Günde 18 saat ülkemin iyiliği için çalışıyorum.  4 saat uyuyorum. Ayda bir düzenlediğim bu eğlenceleri bana lütfen çok görmeyin” diyor.

Geçenlerde La7 televizyon kanalında “L’İnfedele” (Sadakatsiz) adlı bir haber programında sivri dilli sunucu Gad Lerner, çoğu eskort kadınlarla Berlusconi’yi gerçekten acımasızca eleştirip hakarete varan sözler sarf edince Silvio canlı yayına öfkeyle bağlandı. İzlediği haber programının ne denli iğrenç olduğunu söyledi. “Orayı randevuevine çevirdiniz. Utanın” diye bağırdı. Gad Lerner’de bütün pişkinliği ile Berlusconi’ye yanıt verirken “Asıl sen utan. Eğer benim de Başbakanımsan önce git medenice vatandaş olarak Milano savcılarına ifade ver “Cafone” (Hödük)” diye hakaret etti. Berlusconi de “Sen bana karışamazsın. Ama orada bulunanlara bir çift sözüm var. Böylesine tiksinti veren bir programa konuk olmayın. Hemen stüdyoyu terk edin” çağrısında bulunarak” telefonu kapattı. Kimse stüdyoyu terk etmedi. Program dolu dizgin devam etti.

Soru şu? Türkiye’de bir gazetecinin yada program sunucusunun Başbakanına veya üst düzey ülke yöneticisine ulu orta milyonların gözü önünde “Hödük” sözüyle hakaret etme  lüksü veya hakkı var mıdır?  Karşı soruyu duyar gibiyim. Cevabı; “Hayır. Başbakan Silvio Berlusconi, haber programı yöneten gazeteci Gad Lerner’i ne mahkemeye verdi, ne hakkında tazminat davası açtı, ne de tehdit etti.”

Gerçek demokrasi Batı’da bu olsa gerek!   

Yazının Devamını Oku

Olmadı 'Il Sole 24 Ore' gazetesi

16 Aralık 2010
Avrupa’nın gözde, itibarlı ve etkin ekonomi gazetelerinden biri “İl Sole 24 Ore” dır. “Financial Times” gibi sarı kağıda basılır. İtalyan Sanayiciler ve İş Adamları Konfederasyonu “Confindustria” nın yarı resmi yayın organıdır.

İtalyan ekonomisine ışık tuttuğu gibi tahminleri ile bu dalda dünyada saygınlık elde etmiştir. Gazete her ay bir ek verir “İntelligence in Lifestyle” diye. Bir tür iş adamlarını yönlendirecek yaşam faktörü önerilerinde bulunan, ekonomi ağılıklı bilgiler veren çok iyi hazırlanmış bir magazin dergisi. Aralık sayısında “İl Sole 24 Ore’nin bu eki “Sultan Geri dönüyor” başlığı ile Türkiye’ye tam 32 sayfa ayırdı. Yazının içeriğinde Türkiye’nin AB kapısında beklemekten usandığını ve kendisine uluslararası arenada yeni bir kimlik arayışı içerisinde olduğunu ve güçlü ekonomisi ile bunu başarabileceğini yorumladı.

Gazete, AKP yönetimini kast ederek ılımlı İslam hükümetinin bölgede istikrarını gücüyle birleştirerek liderliğe soyunduğunu, diğer yandan üçüncü nesil Türklerin Avrupa’da ve özellikle Almanya’da ön plana çıkarak dikkat çektiğine değinerek “Yeni Osmanlılar aramızda” yorumu yaptı.

Burada Türk ekonomisinin nasıl geliştiği, büyüme hızı, serbest rekabette ki tutarlılığı turizm alanında ki patlamaları, Çin’le  kıyaslanması anlatılırken “İl 24 Sole 24 Ore” ekinin kapağına “Sultan geri dönüyor” u simgeleyen fotoğraf olarak Edirne Kırkpınar Er Meydanında güreş tutmuş bir pehlivanın çıplak pek hoş olmayan görünümünü kullanmış. İtalyanların “Sultan” diyince akıllarına “İl Magnifico” (Muhteşem) olarak anımsadıkları Kanuni Sultan Süleyman gelir. Ya da İstanbul’un Fethini gerçekleştiren Fatih Sultan Mehmet. Daha da ileriye gidersek İtalyan sanatçıları İstanbul’da ki sarayında toplayan Sultan 2. Abdülhamit.

Ama Türkiye’yi böylesine öven bir yayında kapağa ürkütücü bir görünüm yaratan bir yağlı güreş pehlivanının çirkin bir resmini koymak yakışmadı.  Sanırım gazetenin yazı işlerinin bilincinin altında hala “Mamma li Turchi!” (Anneciğim Türkler geliyor!) fobisi, Türkiye’nin modern çağdaki son başarılarına hamlelerine karşın hala sürüyor.      

Yazının Devamını Oku

Julia Roberts'in kucağına neden otur(a)madım?

12 Ekim 2010
Telefonlar susmadı, gelen maillerin çoğuna yanıt veremedim. Herkes soruyordu. “Böyle bir fırsat kimsenin eline geçmez. Dünya’nın en pahalı Hollywood yıldızı seni resmen kucağına davet ediyor hem de eliyle de dizine vurarak. “Haydi gel otur” diyor. Kucağına hangi akla hizmet oturmadın? Eşin Müjgan’dan mi çekindin?” diye!

Söylemesi kolay. Tekrar yazıyorum. “Ye, Dua et, Sev” filmi için Roma’da Grand Hotel’de CNN Türk adına teke tek röportaj yapacağız Julia Roberts’la. Süite giriyorum ve Sony film şirketi sorumluları beni kendisine takdim ediyorlar. Benden önce röportaja girenler “Julia çok şeker ve rahat. Her soruya içtenlikle yanıt veriyor” yorumu yaparak bir tür üzerimdeki stresi atmaya çalışıyorlar. O zaman ben de cesaretlenerek “Mrs Roberts röportaj sonunda yanınıza gelip iki üç saniyelik bir görüntü alabilir miyiz?” diye soruyorum. Julia Roberts sağına bakıyor maden suyu şişeleri, fincanlar, bardaklar, soluna bakıyor koca bir aydınlatma perdesi ve spotlar. “Nereye oturacaksınız? Yer yok. O zaman kucağıma oturursunuz” yanıtını veriyor. Neyse 5 dakikalık çok hoş ve keyifli röportaj bitiyor. Teşekkür ediyorum. Sağ elini dizine vurarak “Haydi gel kucağıma otur” diyor. Yerimden kalkıyorum ve yanına hafif abanarak ilişiyorum. Görüntüler çekiliyor. Sonrası ortada. 

Şimdi neden oturmadığımı veya oturamadığımı anlatayım. Bu tür röportajların klasik bir yöntemi vardır. Röportajlar yapılmadan 30 dakika önce gidersiniz, Sizi karşılarlar, listede ki sıranızı söylerler ve bekleme salonuna götürürler. Sonra bir sorumlu gelir sizi alır röportajın yapılacağı oda veya süitin önündeki kanepeye oturtur. Sıranız geldiğinde içeri alınırsınız. İçeride sizi başka bir sorumlu karşılar ve sizi takdim eder. Röportaj yapacağınız yönetmen veya oyuncu arkasında filmin posterleri koltukta oturur. Bir kamera onun üzerindedir. Sizde karşısındaki koltuğa oturursunuz ve başka bir kamerada sizi görüntüler. Elinde kronometre olan sorumlu size sürenin 5 dakika olduğunu hatırlatırken özel sorular sorulmaması konusunda uyarır. Röportaj yaptığınız kişinin menajeri onay verdikten sonra söyleşi start alır. Eğer röportaj yaptığınız kişi çok ünlüyse örneğin Julia Roberts gibi kapıda iki koruma bulunur. Onlar biraz uzaktadır. Şimdi ben Julia Roberts’in kucağına otursaydım o korumalar yerlerinden üzerime uçar ve beni orada benzetirlerdi. Menajeri de röportaj kasetlerine el koyar, Sony Film gibi tüm Hollywood sinema sektörü beni boykot eder bir daha Oscar’lar ödül törenine bile akredite edilmezdim.

İşte o an bütün bunlar bir film şeridi gibi gözümün önünden geçince belki fırsatı teptim ama oturmuş kadar olarak beklenmedik şekilde gündeme düştüm. Julia Roberts daha sonra Hürriyet için yapılan yuvarlak masa röportajlarında şakayla karışık sitemkar bir sesle “Biliyormusunuz? Bu arkadaşınız kucağıma oturma önerimi kabul etmedi” diyerek bana kredi sağlaması da bu unutulmaz söyleşinin artısı oldu. 

Yazının Devamını Oku

İstanbul ve 12 dev adam

15 Eylül 2010
67. Venedik Film Festivalindeydim. Hemen yansıtayım. Bütçesi kesilen festival bu sene çok yavandı. Düşünün festivalde tek parlayan yıldız jüri başkanı yönetmen Quentin Tarantino idi. Natalie Portman, Jessica Alba ve Ben Affleck dışında Hollywood’dan da kimse yoktu.

Oysa geçmişte Red Carpet (Kırmızı Halı) üzerindeki resmi geçitte George Clooneyler Brad Pittler, Tom Cruiseler, Nicole Kidmanlar, Julia Robertsler, Catherine Zeta Joneslar Charlize Theronlar arka arkaya çıkar sinemaseverleri ve hayranlarını mest ederlerdi.  

Neyse konu film festivali değil. Venedik Bienali artık oturmuş bir kültür gerçeği. Sürekli etkinlikleri olan bir sanat şöleni. İçinde bulunduğumuz yıl yani 2010’da İstanbul Avrupa’nın Kültür Merkezi. İster inanın ister inanmayın ama Venedik’te bunu çok az bilenlerle karşılaştım. Sesimizi duyuramamışız maalesef. Zaten bilenlerde bu işin içinde olanlar.

Aynı İstanbul ise Dünya Basketbol Şampiyonası'nın büyük bir bölümüne yani final günlerinde ev sahipliği yaptı. Televizyonlar, gazeteler hep İstanbul’dan söz etti. Turnuvada İtalya Milli takımı yoktu bile. Buna karşın İstanbul kültürle değil sporla adından söz ettirdi. Hem de inanılmaz bir yoğunlukla. “12 Dev Adam” ve hocaları Tanjeviç hiç gündemden düşmedi. Yabancı gazeteciler her zaferimizden sonra beni kutladılar. Hoş bir duygu. Ama aynı gazeteciler İstanbul’da bu maçlar oynanırken kentteki diğer kültür etkinliklerinden habersizdiler. Üstelik bu medya grubu sinema uzmanı yani kültür ağırlıklı haberler yapıyordu.

Haberler Avrupa’nın daimi kültür ve sanat merkezi kabul edilen Venedik’ten çıkıyor ama İstanbul’un bu yılki önemi bilinmiyordu. Tekrar ediyorum. Sanırım suç bizim. Böylesine bir organizasyona Kültür Bakanlığı'mız gereken tanıtım ilgisini göstermemiş. Şurada topu topu 3.5 ay kaldı yılın tamamlanmasına. Türkiye’miz ve İstanbul için 8.5 ayda sanat alanında yapamadığımızı 12 Dev Adam 15 günde becerdi. Ay yıldızlı basketbolcularımızı Dünya ikinciliği başarıları dışında ülkemiz için yaptıkları propaganda içinde kutlamak gerekir. 

Yazının Devamını Oku