Zengin ve ünlü olunca yapılacaklar listesi

Tabii tabii eminim, insanlara yardım edeceksin, fakir fukara doyuracaksın, babaanneni daha iyi bir eve yerleştireceksin... Ama parayı bulanların bunlarla yetinmediğini biliyoruz herhalde! Ünlü erkeklerin neler yaptığını hatırlayalım...

İLK İŞLERİ SON MODEL ARABA ALMAK

Ardından o arabayla ilgili abuk subuk haberleri çıkıyor. Yok valeye emanet edemedi, yok magazincilerin ayağını ezecekti...

ABUK SABUK İNSANLARLA MAGAZİNCİLERE YAKALANMAK

Ama artık mekân mekân gezmek popüler değil biliyorsunuz. Yeni trend, ev partileri. Parayı bulan bir ev partisi çıkışında ‘yakalanıyor’.

SAÇMA TATİL POZLARI VERMEK

Tomarlarca paran da Türkiye piyasası görsün diye illa ki o yurtiçi tatili yapılacak... Altta alev desenli şortla, nargile takımı-tavla ikilisiyle poz verip sosyal medyada paylaşılacak. Olmadı bir-iki kız iskeleden denize -şakasına- fırlatılacak.

‘ÇOK EMEK HARCADIK’ GEYİĞİ YAPMAK

Nazar diye bir şey var, millet o parayı kazanmak için canla başla uğraştığını da bilmeli. O yüzden “Bir haftadır stüdyoda yatıyorum”, “Üç gündür çekimden başımı kaldıramadım” diye dert yanman şart.

KONSOL OYUN PARTİLERİ DÜZENLEMEK

‘Camia’dan arkadaşlarla toplanıp saatlerce oyun oynayacaksın. Sağa sola da uzun bacaklı, sarışın kızlar serpiştirdin mi tadından yenmez.

KAVGAYA KARIŞMAK

Elbette bu harika ötesi hayatın birilerinin gözüne batacak ve kavga kaçınılmaz olacak. Kavga demişken, öyle ağız burun dalmalı değil. Ayı mısın oğlum, artık paran var! Başkasına yaptıracaksın ne yaptıracaksan...

UZATMALI SEVGİLİ YAPMAK

Çapkın olmak artık out. ‘Zamanını bekliyoruz’ adamları daha iyi tutuyor. Çapkınlık yapacaksan da yanında bir uzatmalı sevgilin mutlaka olacak.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Bir saniye, bedenimi olumluyorum

Geçen hafta Hürriyet Pazar’daki röportajı okumuşsunuzdur. Bir de ben kendi tarafımdan anlatayım: Sadece beden, vücut, güzellik değil hayatımız. Sen zorbalığından vazgeçeceksin. Ve ben kendimi gerçekten mutlu hissettiğim bedeni bulacağım.

Geçen hafta bizim gazetedeki ‘beden olumlama’ röportajını okuduktan sonra büyük aydınlanma yaşadım. Doğumdan sonra artık nasıl korkmuşsam, altıncı gün (doktorun izniyle) boksa başladım. Ardından yoga, pilates, sürekli yürüyüş... Emziriyorum diye de litre litre su içtim. Yok ama, bir gram veremiyorum! Sütümde sorun da yok ama olmuyor! Millet anlatıyor; “Doğumdan bir kalktım, hooop 12 kilo  gitmiş, ay yatağa gidene kadar da tak gitti 5 kilo ödem, aa tuvalete gittim falan derken hastaneden bikiniyle çıktım şekerim!” Benimkinin plasenta 2 gramdı herhalde, geldiğim gibi çıktım hastaneden!

Bu arada sinirleniyorum da; “Yeni çocuğun olmuş senin, salak mısın kızım, kafayı yiyeceksin artık” diyorum. Sonra birileri bana pat! “Ayı gibi olmuşsun, az ye az! Hâlâ kilo veremedin mi!” türü şeyler yazıyor. ‘Lohusa bedduası kabul olur’ mantığıyla o dönemi düşmanlarıma karşı çok iyi kullandım!

Başta hoşlanmadım ama...

Sonra bir gün, “Ya sıvarım böyle işe” diyerek bıraktım kendimi. Aaa, bir baktım, kilo vermişim. İnternette sadece ‘doğumdan sonra nasıl kilo verilir’ türü şeyler arattığım için, neden veremediğimi aratmak aklıma gelmemişti. Sonra bir baktım, “Emzirirken şak diye 25 kilo verdim!” diyenler biraz abartmış. Emzirirken vücudun yağa ihtiyacı var, zaten o yüzden kilo alıyorsun. Hemen bedeni yağdan kesersen, o zaten panik halde, elinde ne var ne yoksa süt için tutar! Bunu da öğrenince “Alllaaaah” dedim! Az, öz gidiyor nasıl olsa. Milletin ne dediği kısmına gelirsek, işte bu noktada, ‘beden olumlama’ ile tanıştım.

Öncelikle belirteyim, bu hareketten başta hoşlanmadım. Ama diğer karşı çıkanlar gibi “Sağlıksız, şişmanlığa özendiriyor, kilo veremeyen beden olumluyor” da demedim.

Benim için gerekli olan, çatlaklarıma isim verip öpücükler kondurmak değil. Benim ihtiyacım olan, birinin beni kilom yüzünden aşağılamaması!

Benim ihtiyacım olan, yemek yerken o ‘daha nerene yiyeceksin!’ bakışını görmemek. Benim ihtiyacım olan, beni gördüğü zaman ‘popomun ne kadar büyüdüğüne’ değil, gözümün içine bakan insanlar.

Bir fotoğraf attığım zaman, “Ohaaa be, utanmadın mı bunu atmaya!” yazan biri beni aşağı çekiyor. Çünkü ben biliyorum ki o kilo benden gidecek. Ama o halimi de görmek istiyorum.

Yazının Devamını Oku

Hangi bayramcısınız?

İyi bayramlar! Şimdi sizin evde de tatlı bir kurban telaşı vardır. Gelecek olan akrabalar, dağıtılması gereken etler, misafirler, bayramlıklar falan derken yıllardır değişmeyen Kurban Bayramı tipleri de yine evlerimizde...

- ‘Bak o eti böyle yiyeceksin’ciler...

Öff altı üstü bir kavurma işte, niye abartırsın? Yok sabah ezanından hemen sonra onu testinin içine koyacaksın da vay bahçede şöyle büyük ateş yakıp... Ohoooo o! Sar sunu lavaşın içine, ben öyle de gömerim! Bir de bunlar o hayvanın her zerresini kullanır, tırnağından tut, postunun üstünde duran siyah kıla kadar pişirecek bir yemeği vardır.

- Mangalcı dayı...

Günler önce bütün mangal takımını almış, hanıma domatesleri ince ince soydurmuş, olay bitse de bir parkta bahçede, iki yellesem diye heyecanlanan kişidir. O mangalın başında aldığı tadı, o adama başka hiçbir şey veremez.

- ‘Kan akıtacaksın kan’cılar...

“Biz bu sene kurbanımızı bağış olarak verdik” der demez bir akraba büyüğü hemen atlar: “Kan akıtılmadan sevap işlenmez, işte keseceğin hayvanı göreceksin” diye diye yaptığın iki hayırdan da seni soğuturlar. Bütün bayramı “Lan ya haklıysa, kabul olmadıysa?” diye içinde şüpheyle geçirtir.

- Otelde tatil yapan linççi akraba...

Akrabalardan bir evli çift, bu bayramı kendi çekirdek ailesiyle Ege kıyılarında tatile giderek geçirmek istedi. Allaaaaaahhh! Gelsin dedikodular: Bütün yemeklerde “Daha geçen ay borcum var diye ağlıyordu, bak bak şimdi otellerden çıkmıyor!” muhabbetinin ana kaynağı olur kendileri.

Yazının Devamını Oku

Bu güneş bir bana mı tutuluyor?

Çoluk çocuk sahibi insanım, uzayda olan bitenin hızına yetişemiyorum. Yok gezegen keşfedildi, yok Ay tutuldu... Yarın bir de Güneş tutulması varmış. Uzmanlar “Depremle ilgisi yok” diyor ama birer deprem çantası hazırlasak mı n’apsak?

Geçen hafta gerçekleşen Ay tutulması bir kez daha astrolojiye şaşırmama neden oldu. Kime “Selam canım nasılsın” diye sorsam, “Ay tutulması mahvetti beni” cevabını alıyordum. Astrolojiden pek anlamıyorum ama gördüğüm kadarıyla tutulma kimin hangi evinde gerçekleşiyorsa o ev kişinin canından can alıyor. Mesela kardeşimin ilişkiler evinde gerçekleşmiş. Sözde astrolojiden anlıyor, o kadar gitti eğitimini aldı. “Tutulma seni nasıl etkileyecek” diye sorduğumda “Ay benim ilişkiler evimde gerçekleşiyor, kesin evlenme teklifi alacağım” diyordu. Hoop kız tutulmanın haftasında terk edildi.

Astrologlar ikiye ayrılıyor

Bu tutulma zamanlarında da astrologlar ikiye ayrılıyor: Bir taraf; her şey harika olacak, başımıza takım takım yıldızlar mucizeler yağdıracak derken diğer taraftan “Öleceksinizzz!” diyor. Valla ben tutulma falan hissetmedim, çocuğum olduğundan beri yıldızlar beni teğet mi geçiyor nedir? Çocuğu tutmaktan belim tutuluyor sadece o kadar! Astroloji benim için bıçak sırtında bir noktada yer alıyor: Gerçekten doğru mu değil mi, ben inandığım için mi öyle oluyor yoksa öyle olduğu için mi inanıyorum? Sevmek mi, sevilmek mi sorunsalı gibi bir şey. Yine de yarın gerçekleşecek olan Güneş tutulmasını biraz araştırdım. “İstanbul depremiiii!” diye bağıran astrologlar da var, tıpkı 2012’de kıyamet senaryolarının sonundaki aydınlanma gibi topluca aydınlanacağımızı iddia edenler de var. Şimdi kafayı taktım ama ben, hemen Osi’ye söyledim, deprem çantasını hazırladık. İçine koyulabilecek en saçma şeyleri koydum; Batı’nın ilk patiği, ev kafama yıkıldığında beni kurtaramaz herhalde! “Deprem çantasına para koyun” yazmışlar, bizim çantaya koyduğum parayı her nakit bulamadığımda tırtıkladığımdan hemen tükendi bile. Yok anacım Güneş tutulması, deprem falan getirmesin, ben daha hazır değilim, çantam bile hazır değil!

Yazının Devamını Oku

Tatlım yanlış anladın!

Adriana Lima’ya bile “Aşkım saçmalama, o çocuk eşcinsel” dedirttik ya, daha ne olsun!

Adriana ve Metin Hara aşkı ülkeyi bir salladı pir salladı. “Bu ne biçim aşk!” ile başlayan beğenmezliğimiz, bu kez kadın ülkesine dönünce “Bir kalemde seni silecek seni Metinnn!”e döndü. Kadın ne yapsa, Türk usulü ilişki mantığına bir türlü oturtamadık. Çünkü biliyorsunuz, bizim ülkede aşk eşittir kölelik! Biz bekledik ki kadın hemen çıplak fotoğraflarını silsin. İşini gücünü bıraksın, çat diye üç çocuk yapıp burada şirin bir pastane açsın. En son artık eski sevgilisi görünümlü en yakın gey kankisiyle eğlenirken pozlar verince “Bunu Metin Abimize nasıl yaparsın!” tadında ama alttan alttan “Ohhhhhh!” diye iç yağı eriten yorumlar yapıldı. Kadın da dayanamadı, oturdu açıkladı. Tahminimce mesaj içinde bırakmıştır kadını, “Şu insanları sustur” gibisinden. Yani ben olsam öyle yapardım. Valla Metin Hara da kusura bakmasın, bunu kendi istedi. “Yengenizin selamı var, yengeniz şöyle, yengeniz böyle” diye havasını atıyordu. Bunları da düşünecekti kadını Türk kalıbına sokmaya çalışırken.


Adriana’nın Miltiadis Kastanis ile karesini (altta) Instagram’a koymasıyla ortalık karıştı. “Bunu Metin Abimize nasıl yaparsın!” tadında ama alttan alttan “Ohhhhhh!” diyen yorumlar yapıldı. Lima, çare olarak kareyi sildi, ne yapsın...

Aşkım, o kız kim?

Adriana’nın açıklamasından sonra şöyle düşününce aslında, “Onu nereden tanıyorsun?” sorusu hepimizin başına gelmiştir. Sakin sakin otururken, artık şeytan mı dürtüyor, ne oluyorsa sevgilinin arkadaşlarını didiklemeye ihtiyaç duyuyorsun. Daha doğrusu, öncesinden zaten planını yapmışsın. Adamın sosyal medya hesaplarında gözüne kestirdiğin, “Bu kim ya?” diye düşünüp düşünüp bulamadığın o kişiyi sormak için zaman kolluyorsun. O zamanı yakalamak en önemli kısım. Alt tarafı soracağın soru “Şu koca göğüsleri, pardon kızı nereden tanıyorsun?” Ama işte o işler öyle olmuyor. Bir kere asla kıskandığını düşünmemeli. Kısıtlandığını hissetmemeli. Köşeye sıkıştırmış gibi de davranmamalısın. İşte, atıyorum, adamın elinde telefon, Instagram’da seri beğeni yaparken. Dünyanın en sakin ses tonuyla, “Aaa, bu şey değil mi? Hani şu AIDS’li kız...” Buraya tabii siz başka bir kelime ekleyin. Sizin hayal gücünüze bırakıyorum. O da ölümüne susamadıysa artık nereden tanıdığını söyleyecektir. Vereceği cevaba göre kavga çıkarıp çıkarmamak artık sizin tekelinizde. Zaten size vereceği cevap büyük ihtimalle, “O kız benim kardeşim gibidir!” O nasıl kardeşse?

Bir de işin diğer kısmı var tabii. Arada sırada “Bu çocuk kim?” sorusuna maruz kaldığımız anlar oluyor. Erkekler bize göre daha düz düşünen canılar olduğu için, hiç sağa sola çarpmadan çat diye soruyor tabii. Özellikle de fotoğraf yarı çıplak ve spor salonundaysa soru öbeğinin yanına mutlaka bir küfür koymayı da ihmal etmiyor tabii. Böyle durumlarda hemen Adriana Ablamız gibi açıklama yapıyoruz. Şimdi nasıl tanıştığımızdan, ortak arkadaşlarımıza kadar bir bir anlatıp boşuna yorulmaktansa, “Tatlım lütfen, o çocuk zaten kızlardan hoşlanmıyor” deyip konuyu kapatıyoruz. Zaten bu sorular yüzünden kaç adamın hakkında yalan yanlış dedikodular dönüyor kim bilir.

Yazının Devamını Oku

Alişan modeli sevmek

Her ilişkinin dinamiği farklı, her ilişki kendinden mesul. Kiminde tutku fazla, kimi huzur dolu, kimi acı çekmeli... Önemli olan kısmı ‘en azından’ toplum önünde saygıyı kaybetmemek. Aslında, tüm ülkeye sevgilisini güzel bulmadığını, görücü usulü evleneceğini, eve hizmetçi aradığını anlatan Alişan çok umurumda değil. Alişan sadece kendi gibi hemcinslerinin temsili hali. Zaten nişanlısı da ‘ben çok eğleniyorum, size b.k yemek düşer’ diyerek çat diye kapattı ağzımızı. O da haklı, neticede ikisi yaşıyor bu durumu. Ama bana bu Alişan tipi aşk yaşayan adamlardan gına geldi artık.

◊ Uzun ilişki yaşayamamalarının en büyük nedenini kadınlar olarak görürler. Onlar harikadır, onlar mükemmeldir; kadınlar sorunludur. Ağızlarından sürekli ‘kadın dediğin şöyle olmalı...’ diye bilmiş bilmiş laflar çıkar.

◊ Sürekli olarak anaları gibi kadın ararlar. ‘Vefa’ adı altında kocasının her türlü zorbalığına ses çıkarmamış, yuva yıkılmasın diye kan kusup kızılcık şerbeti içtim demiş bir kadın. Ki elinden kaçmasın...

◊ İstersen politikacı ol, ne bileyim Nobel üstüne Nobel al, hatta ölümsüzlüğü bul. Evinde kocanın önüne iki kap sıcak çorba koyamıyorsan kadın değilsin. Zaten bu saydıklarımı, onlara göre, elinin hamuruyla kadınlar yapmaz.

◊ Kadınların ne giyip ne giymeyeceğiyle ilgili saatlerce konuşabilirler. Koluna takıp ailesiyle tanıştıracağı kişi asla ‘açık’ giyemez. Ama baktıkları, takıldıkları, eğlendikleri istediğini giyebilir.

◊ Sevgilisinin, evleneceği kişinin bir birey olduğunu her zaman unutur. Yemesinden gezmesine, arkadaşlarından kuzenine kadar her şeyine karışır.


Haftanın tartışılan çifti Eda Erol-Alişan.

◊ ‘Türk kızı kaprisi!’ adı altında aşağılamak, en sevdikleri şeydir. Sonra bu aşağıladıkları kızlar gibi birini bulamıyoruz diye dizlerini döverler.

Yazının Devamını Oku

Sinek kadar kocam olsun, başımda bulunsun (!)

Tam “Ebru Şallı bu aralar biraz sessiz kaldı, acaba bir şey mi oldu” diyorduk ki geçen hafta sevgilisiyle aşk dolu fotoğrafları basına sızdı. “Bu adam da kimmiş, neyin nesiymiş” demeye kalmadı, hoop karısı çıktı ortaya. Aslında yazıyı Ebru Şallı’ya ve sevgilisine giydirmek üzerine planlamıştım. “Evlilik kurumuna biraz saygınız olsun” minvalinde carlayacaktım. Ama beyefendinin eşi öyle bir açıklama yaptı ki ne kadar saçma şeyleri ‘ilişki’ sandığımızı yazmak istedim...

"Dokuz haftalık hamileyim. İki kez boşanma davası açtım. İkisi de darp davası. Eşim üç sene önce kıskançlık yüzünden çıkan kavgada kolumu üç yerinden kırdı. Geçen sene de burnumu ve kaburgamı kırdı. Hepsinin raporu var. Ve ceza davaları ben şikâyetimi çektiğim halde devam ediyor.” Karşında senin kolunu, burnunu, kaburganı kırmış bir adam var. Nasıl bunu devam ettirip kendine bu işkenceyi yapıyorsun? Bu kadar mı değersiz görüyorsun kendini? Bu adamdan ayrılmak için medyatik biriyle boy boy fotoğraflarının düşmesini mi bekledin?

Peki tek sorun başka bir kadın mı sence?

Yanlış anlaşılmasın, kendisini suçlamıyorum ama buradan yola çıkarak ne kadar saçma şeyleri ilişki zannettiğimizden bahsediyorum...

Tamam, her ilişkinin dinamiği farklı ama bazı şeyler var ki insan hakları mahkemesine versen, müebbet yiyecek adam, o derece! Bizi dövebilir, sevgisindendir. Bize hakaret edebilir, aşkındandır. Aklımız yok gibi kıyafetimize karışabilir çünkü bizi bizden daha iyi düşünür. Bana istediği zararı verebilir çünkü bu beden artık bana ait değildir, onundur. Gittiği yeri söylemez, takıldığı insanları bilmeyiz çünkü onun işi başından aşkındır...

Sonra yanında başka biri olunca, “Ay ben ayrılayım”. Ee tek sorun başka kadın olması mı sence? Evren sana bu adamın kötü biri olduğunu zaten binlerce kez göstermedi mi?

Eskilerin düşünce yapısından kopamadık bir türlü: “Yuvanı yıkma”, “Amaan ses çıkarma, ağzınızın tadı kaçmasın”, “Erkektir yapar, boş ver sen”, “Çocuklarını düşün”... O çocuğa günah değil mi? Annesinin sürekli istismar edildiği bir yuvada büyüyor. Sonra o çocuk, babası annesine nasıl davrandıysa o da karşısındakine aynı şekilde davranıyor. Kız çocukları da öyle... Hayatlarında ilk âşık olduğu kişi babası olduğu için yaşadığı her şey ona normal geliyor. Ve bu döngü devam ediyor.

Yazının Devamını Oku

Adriana ile berabersin tamam bir sakin olur musun?

Kızı her bulduğu yerde löp löp öpmeler, her fırsatta üstüne çullanmalar falan. Hayır, oturup tek nefeste -ünlü- eski sevgililerini sayıyorsun; belli ki açlık da çekmiyorsun da nedir bu coşku seli?

Biliyorum artık içimiz dışımız Adriana Lima-Metin Hara aşkı oldu ama konuşmadan edemeyeceğim. Adam yardırıyor: “Vay ben Amerika’ya gideceğim, tarih beni yazacak. Herkes haddini bilecek!” minvalinde epeyce agresif, bir ton şey... İyi de kardeşim, asıl merak ettiğimiz bu mu sence? Bizim asıl merak ettiğimiz... İlk mesajı kim attı? Birbirinize kamera açtınız mı? Kızı Bodrum’a getirtmek için hangi cümleleri kurdun? Bir de kurban olduğum, Bodrum’un o sıcağında kalın kalın sweat’lerle neden dolaşıyordunuz?

Modern zaman dervişi

Adriana Lima’nın Metin Hara ile reklam yapmadığını aklı başında olan herkes anlamıştır. Kadın Forbes’ta en fazla kazanan mankenler arasında. Ama Metin Hara’nın açıklamalarına bakınca, ‘hazır kız bana yanıkken arada ben de ekmeğimi çıkartayım’ durumu oluşmuş. Kızı her bulduğu yerde löp löp öpmeler, her fırsatta üstüne çullanmalar falan. Hayır, oturup tek nefeste -ünlü- eski sevgililerini sayıyorsun; belli ki açlık da çekmiyorsun da nedir bu coşku seli?

Bir de Metin Hara ‘modern zaman derviş’i sayılıyor. Böyle kalpten, sufilikten bahseden birinin ‘hıyar’, ‘yenge’, ‘işte soda içsinler’ diye celallenmesi? O kelimeler araya sıkışınca, istersen bağdaş kurup havalan; sonuç: Marmaris’te İngiliz turist avına çıkan garson izlenimi...

Ayy bir de demeden edemedim, “Gazeteciler bana alışacak, ben böyleyim!” demiş ama kuzum, gazeteciler Adriana için oradalar. Yani kusura bakma ama sen onlara alışacaksın. Aslında biz bu merakın aynısını Tarkan, hayranıyla evlenince de göstermiştik. Neyse ki kız bu kadar gaza gelmemişti. “Eski sevgililerimi Google’a sorun, artık Türkiye’de herkes benden bahsedecek” gibisinden açıklamalar yapmadı. Oluyor böyle şeyler. Bizim de birkaç güne geçer merakımız, normalleşiriz.

Yazının Devamını Oku

Affetmek-barışmak-sindirmek!

Biliyorsunuz Murat Boz-Aslı Enver cephesinde sonunda barış sağlandı. Aslı Enver babamızın kızıymış gibi sinirlenenler de oldu. Boz’u amcaoğlu gibi savunanlar da. Peki, gerçekten araya ayrılık girince ilişki daha güçlenir mi yoksa daha da çamura mı saplanır? Varsa sizin de ‘barışırız’ umuduyla beklediğiniz biri, karşılaşacağınız olası problemleri yazmak istedim.

◊ Tabii ilk mevzumuz güven, güven, güven! Aynı şeyi bir daha yapacak mı? Gerçekten pişman mı? Telefonunun şifresi neden değişti, onunla hâlâ görüşüyor olabilir mi? Hatta kimlerle görüşüyor acaba? Beni gerçekten istediği için mi barıştı yoksa alışkanlık mıyım onun için? Aynı şekilde o da benim, ya sadece tanıdık, bildik biri diye istiyorsam. Bunları çok düşünmemek lazım, yoksa sonunda beyni yakıyorsun.

◊ Ayrıldıktan sonra o ara verme esnasında yapılanları sindirmek biraz zor olsa gerek. İsterse adam evden dışarı çıkmadan, Ninja Kaplumbağaların, splinter ustası gibi o dönemi geçirmiş olsun, “Ayrıldıktan sonra Begüm’ün fotoğraflarını daha bir iştahlı beğenmişsin” bile kendini kahretmek için büyük bir neden. Bir de sanki o bölümde, millete hep seni kötülüyormuş gibi geliyor. Sevgilin ve 50 squatı 5 dakikada yapabilen üstün varlıklı bir sürü kız bir yerde oturmuş senden bahsediyorlar, sanki “Eski sevgilim berbat bir insandı, iyi ki ondan ayrılıp sizle takılıyorum. Ohh be memeye, popoya doydum yemin ederim!” diyormuş gibi geliyor. O dönemi nasıl geçirdi bir bir bilmek istiyor insan.

◊ Kavga için yanıp yanıp tutuşmak. Bir şey olsa da geçmişi açsam, bir şey dese de bana yaptıklarını bir  bir söylesem. Barışmak yetmiyor çünkü, o içinde olan öfkeyi dindiremiyor. İsterse 7-24 yalvarsın, yatağını güllerle donatsın, yine de durup durup laf sokası geliyor insanın. Sonrası freni boşalmış kamyon gibi dambıl dumbul geri dönüşü olmayan yola ilerliyor.

◊ Sosyal medya hesaplarını yeniden güncellemek. Silinen fotoğrafları geri getiremiyoruz tabii ama yenisini de koymak burada biraz cesaret işi geliyor. O sürekli kafanın içinde seni yiyip bitiren ‘Ya bir daha ayrılırsak’ korkusu...

◊ Bence diğer maddeleri silin geçin, en önemli olan kısmı bu tarafı. Her ne kadar, “Yok başkası için yaşamıyorum, insanların düşüncesi beni ilgilendirmiyor” diye beylik beylik konuşsak bile gerçeği ikimiz de biliyoruz. Hatta çoğu ‘barışma fantezisi’ kurarken bile, ‘Peki ben bunu kızlara nasıl anlatırım’ durumu içten içe bizi mahvediyor. Çünkü o sadece senin eski sevgilin değil, eşinin dostunun yeni düşmanı. Adamın yaptıklarını sen unutsan onlar unutmuyor. İşin kötüsü barıştıktan sonra sürekli onu göz hapsine alıyorlar. ‘Ben demiştim’ demek için sansar gibi pusuda bekliyorlar.

“Yani demem odur ki, eski sevgiliye dönmek; sanki ev tişörtüyle dışarı çıkmak gibi. Rahat, bildik ama özel değil. Hep bir huzursuzluk, keşke giymeseydim hissi.”

Yazının Devamını Oku

Gelin olmuş gidiyorsun ama...

Düğün sezonunu Fahriye Evcen ve Burak Özçivit ile açmış bulunuyoruz, hayırlara vesile olsun! Evcen’in ‘gelinlik pişti’si ve ‘garip’ kına gecesi akıllardan kolay kolay silinecek gibi değil. Bu durumlara düşmemek ya da söylentilere hazırlıklı olmak için birkaç tüyo vereyim dedim.

Malumunuz havalar ısınmaya başlar başlamaz düğün sezonu açılmış oldu. Bu yazın ilk düğünü ise, uzun zamandır evlenmesi beklenen, birbirlerine çok yakışan Fahriye Evcen ve Burak Özçivit çiftinden geldi. Eskiden olsa fesatlanarak bu süreci izlerdim de evli çocuklu olunca artık düğün nefretinin anlamı kalmıyor. Yalnız, Fahriye Evcen’in kına gecesi ne kadar felaketse; düğünü de o derece güzel görünüyordu. Tabii Neslihan Atagül’ün gelinliğinin neredeyse aynısını giymeseydi. Yani tamam, belli ki kızla konuşmuyorsun,aranız limoni de bi baksaydın ahh düğün fotoğraflarına! Yani hiç mi “Ben bu gelinliği bir yerden hatırlıyorum” demedin!


Fahriye Evcen, Neslihan Atagül'ün (sağda) gelinliğini çok beğenmiş olmalı ki 'pişti olurum' filan demeden giydi.

Neyse, artık o da işin nazarı olsun. Hazır düğün mevsimi demişken size birkaç tüyo vereyim;

-- Bir kere gelecek olan altınları düşünüyorsanız, ne bileyim “Altınlarla balayı yaparız, yok düğün salonunu kapatırız” gibisinden o zaman o düğünü aileler için yapacaksınız. Arkadaşlardan toplanacak olan altınla ancak çıkışta çorbacıya gidersiniz çünkü.Yok, ille “Düğünde halamın eniştesi gelmesin, ben hayvan gibi eğlenmek istiyorum” diyorsanız ise nikâhı akrabalara yapıp, düğünde siz eğleneceksiniz.

-- O çıkışta millete hatıra olarak verdiğiniz şekerler olsun kavanozların içinde kekik mekik artık neyse dolduruyorlar ya; onlar için de çok para harcamayın derim. Gelenlerin çoğu o hediyecikleri masada bırakıyor. Kalanı ise iki üç gün sonra çöpe atıyor. Haa sapık gibi saklayan vardır onu bilemem. Ben mesela, kit dağıtmıştım. İçinde prezervatifinden göz bandına kadar her şey vardı. Arkadaş düğünü yaptığımız için, düğün sonunu tahmin etmiştik çünkü.

-- Kına gecesi mevzuuna gelirsek, ben pek sevmiyorum ama hastası var orası ayrı. Kimisi de düğünde hiç eğlenmiyor, kınada basıyor göbeği. Bekârlığa veda yapıyorlar bir de. Hatırlarsanız, bir ara bir olay kopmuştu. Sosyete düğününden önce, kadın parti veriyor. Sonra Amerika’ya gidiyorlar. Hoop çocukları bir oluyor, çocuk siyahi! Partideki dansçılardan biri “Çocuğuma bakmaya hazırım” diye açıklama yapmıştı hatta. Böyle bir örnek olunca tabii, bizim bekarlığa vedalar kafasına kırmızı tütü giyip, eller havaya yapan kızlarla oluyor. Erkeklerin ise rakı masası konseptli.


Yazının Devamını Oku

ADAMlık müessesesi

Binlerce kez ofsaytı anlattığınız halde hâlâ boş gözlerle size bakan insanlar vardır ya, hah işte o benim! Futboldan zerre anlamıyorum ama Arda Turan’ı biliyorum. Ben kendisini eski mahallemizde kız lisesinin önünden ayrılmayan bilardocu Hikmet Abi’ye benzetiyorum. Ve bir de kendini sürekli ‘adam’ diye tanıtanlara bakınca ‘iyi ki kadınım’ diyorum.

Sürekli ha evlendi ha evlenecek diye kenarda tuttuğu bir uzatmalısı var Arda Turan’ın da bizim Hikmet Abi’nin de. Bu arada ikisi de başka kızlara yürümekten, flörtlerden de vazgeçmezler asla.

Mahalleye her yeni gelen kızı koruyup kollama ihtiyacı duyardı Hikmet Abi. Yeni kan gördüğü anda hemen o ahtapot gibi ellerini kızın üstüne sarar, “Bir şeye ihtiyacın varsa, bak çekinme hemen söyle” diye bunaltırdı. Arda Turan’da İspanya’ya yolu düşen kim varsa sağ olsun hemen yardımına koşuyor. En son ‘Kısmetse Olur’un kalbi kırık gelini Cansel’e bile şehir turu yaptırmayı teklif etmişti. O kadar mı yalnızsın yahu orada? Göğüs dekolteniz iddialı mı, yolunuz Arda’nın olduğu şehre mi düştü? Hemen instagram DM kutunuza bakın. Belki Arda Turan size de mesaj atmış olabilir.

"Sinem başkasıyla görüştüğü gün benim için bitmiştir" çıkışını unutmak mümkün mü?

Hikmet Abi hikâye anlatmasıyla ünlüydü bir de. Bazen coşar hızını alamazdı. Bir gün işte buna ‘Kurtlar Vadisi’nden teklif gelmiş, ‘Çakır’ı sen vur’ diye. Bu Oktay Abisine ayıp olur diye kabul etmemiş. Arda’nın da var böyle ‘çıkışları’. Hani maç esnasında Messi’yi motive etmiş, “Ayağa kalkmalıyız” falan demiş ya...

Sevgiliden ayrılmak ya da ilişkinin bitmesi onların görüşüne göre sadece kendilerinin özgür kalması demektir. Hikmet Abi kız arkadaşından mı ayrıldı, üstüne evlenip boşansa bile ayrıldığı kız arkadaşı onu evinde beklesin isterdi. O kız ona aittir çünkü. Bütün mahalle, o kızı onla bilmiştir. Arda Turan’ın Sinem Kobal’dan ayrıldıktan sonra yaptığı açıklamayı hatırlamayan yoktur; ‘Sinem başkasıyla görüştüğü gün benim için bitmiştir!” Eee o zaman neden ayrıldın, sen gezip tozarken iyiydi ama değil mi?


Arda Turan 'Kısmetse Olur'dan Cansel'e şehir turu teklif etmişti...

Bir de sürekli Hikmet Abi kendisinin övülmesini isterdi. Tekel bayiinin önünde tahta tabureye bacaklarını ikiye ayırarak oturur, etrafına bizim liseden çocukları alır, paso kendini anlatırdı. Mahallede uyuşturucu satacaklarmış ama işte bu izin vermemiş. Müstesna apartmanında oturan kız öğrencilere mahalleli saldıracakmış, bu hepsini tutmuş. “Kızlarla ben konuşurum merak etmeyin mahalle bana emanet” diye. Arda Turan da sürekli, “Ben gururunuzum, kıymetim bilinmiyor” bilmem ne de bilmem ne.

Yazının Devamını Oku

Bir ibret öyküsü olarak Mustafa Ceceli vakası

Popçu Ceceli, çoğu evin nur yüzlü küçük oğlu, annelerin ideal damat adayıydı. Sonra söylediği bir yalan dağ gibi oldu, başka yalanları doğurdu, eşinden pat diye boşanıp Selin İmer’le evleneceğini açıklamasıysa ‘Cecelist’lere son darbe oldu.

Tam da geçen hafta zengin ve ünlü olunca yapılacakları yazmıştım ki Mustafa Ceceli olayı patladı. Biliyorsunuz kendisi çoğu evin, nur yüzlü küçük oğlu. Arkadaşları, içkili âlemlerde gününü gün ederken o evde ailesinin dizinin dibinde oturuyordu. Derslerinin hepsi beş pekiyi, anaya babaya hürmeti tam istenildiği gibiydi. Nice anne, “Bana da böyle bir damat nasip eyle!” diye dualar ediyor, nice genç kız kendine ‘Cecelist’ diyip, büyüyünce onun gibi biriyle evlenmek istiyordu. Dokuz senelik gözlerden uzak, mütevazı bir şekilde yaşadığı evliliği, mis gibi de bir çocuğu vardı. Konserlere bile eşini götürüyor, onsuz adım atmıyordu. Sonra bir şey oldu. Artık erken girdiği orta yaş bunalımından mıdır yoksa insanoğlunun da bunca şöhrete, paraya bir dayanma sınırı vardır diyerek mi bilmiyoruz, önce saç ekletti. Ardından son model arabalara merak sardı. Ama yine de gönlü onu sevenlerden yanaydı tabii. Olan var, olmayan var diyerek, Ferrari’si ile yakalanmasına rağmen ufacık bir yalan söyledi. “O araba benim değil!” dedi. Öyle gözlerimizin içine baka baka. Yine de Cecelistler ona inandı. Sonuna kadar savundular. “Benim Mustafam yapmaz, almaz öyle arabalar!” diye sırtladılar sevdikleri sanatçıyı. Her yalan elbet eninde sonunda ortaya çıkar, bu da öyle oldu. Hatta yanında bir kadın var dediler. Bu sefer de arabayı kabul etti ama kadını kabul etmedi. Ufacık bir yalan dağ gibi olup, ardı ardına yalanları doğuruyordu. “Ferrari’yi indirimden aldım!” diyerek kurtuldu. Yanındaki kadın içinse ‘patronumun eşi’ dedi.

Ardı ardına yaptığı hatalar yüzünden büyük ihtimalle vicdan azabı çekiyordu. O yüzden bir Ceceli gibi davrandı ve eşinden pat diye boşandı. Daha iki gün önce evlilik birliğinden, evliliği çok sevmesinden, eşine olan aşkından bahseden adam bu kez “Birbirimizin tarzlarını beğenmiyorduk. Bu da huzursuzluğa neden oluyordu” diyerek olaylar kapansın istedi.


Ünlü popçunun Selin İmer'le yanak yanağa fotoğrafları, hayranlarını şaşırttı.

Cecelistlerin şoku
Yani kısaca, eşim artık benim hayatıma ayak uyduramıyor, demek istemiş. Sen evin nur yüzlü oğlusun, nasıl bir hayatmış ki bu eşin ayak uyduramamış, diye evin büyüklerinin içine bir kurt düştü tabii. Cecelistler de bir şok yaşadı. Hayallerinde olan imrendikleri o ulvi aşk bitmişti. Daha bunun etkisinden çıkılamamıştı ki, hoooop bizim oğlan, almış yanına sosyetik güzeli, yanak yanağa pozlar, sarmaş dolaş bir haller. Fotoşop zannettiler ama Ceceli sevgilisini savunmak için atağa kalktı. Daha boşanmanın tozu bile geçmemişken tam 5 gün sonra, “Selin İmer’le Türkiye’ye dönünce evleniyoruz!” diye açıklama yaptı. Anneler şok! Genç kızlar iptal! Cecelistler vefat!

‘Adam gibi adam’ derler

Yazının Devamını Oku

10 adımda DM’den yürüme!

Hack’lenen bütün kız Instagramları’nın özel mesajlarında Arda Turan adını görmek artık farz oldu biliyorsunuz. Kendisinin de ‘Günde 1500 kişiyle yazışıyorum’ açıklamasından sonra bunu görev bildim. DM, yani sosyal medyada özel yazışma. Kimse görmeden sadece ikinizin arasında kalacak olan o sinsi, o bir sonraki adım için olan hamle! Aslında şey gibi işte, lisede başka sınıfta hoşlandığın kızı, teneffüste konuşmak için okulun arka bahçesine çağırırsın ya. Hah işte ondan.

1 İlk yapacağımız şey, sevgilisi var mı diye profil incelemesi yapmak. Etiketlendiği fotoğraflardan doğal hali nasılmış acaba diye bakmak. Sevgilisinden ne zaman ayrılmış diye inceleme altına almak. Yakın sürede atmış olduğu rakı-yalnızlık temalı fotoğrafı ve birkaç laf sokucu yazısı varsa tamamdır. 

2 Ardından gözümüze kestirdiğimiz kişiyi ve etrafında olan birkaç kişiyi takip ediyoruz. Ne olur ne olmaz, hedefin kendisi olduğunu ilk başta anlamasın. Bir de en son takip ettiği kişi olarak kendini görürse, av olduğunu fark edebilir.

3 Ardından yavaş yavaş fotoğraf beğenme ya da tweetlerini beğenme kısmına girebilirsin. Ama sinsice, az az. Bu noktada sen, fark etmeyebilir üzülme. 

4 Ortak bir tanıdığınıza attığı bir yorum varsa hemen altında kendini belli eden bir şeyler yaz bence. Ki göz aşinalığı olsun... 

5 Seni fark ettiğini anladığın an hemen ilk fotoğrafına in. Ve üç-beş bas beğeniyi. Eğer kızsa ama onca fotoğrafının arasından aç ayı gibi bikinili olanları ayıklayıp beğenme tabii.

6 Bu ilk fotoya kadar inme hadisesinin Türkçe meali, ‘seni beğeniyorum’ demek aslında. Burada cevap olarak, o da senin birkaç fotoğrafını beğenebilir. O zaman hemen atla, hiç vakit kaybetme. Bu arada seni uyarmam lazım, bu çoklu fotoğrafı beğenme kısmında eski sevgiline yakalanma ihtimalin çok yüksek. Her an ‘Allah senin belanı versin! Şimdi de ona mı asılıyorsun!’ diye bir mesaj gelebilir. 

7 Buraya kadar normal gittiyse, ilk mesajımızı atabiliriz Allah’ın izniyle. Hadi Bismillah diye, attığı bir yazıya ya da fotoğrafla ilgili bir şeyler yazmakla başlayabilirsin. “Slm, naber, merhaba” diye sakın giriş yapma. Sanki kırk yıldır tanıyor özgüveniyle gir muhabbete. 

Yazının Devamını Oku

 Bana ev aleti alma, ev al!

Bu yıl ilk anneler günüm olduğu için çok heyecanlıyım. Böyle özel gün ve haftaların hastasıyım aslında. Her özel gün benim için hediye anlamını taşıyor çünkü. Kabotaj bayramında bile bana hediye alınsın isterim.

Bir aylık sabiden hediye beklediğimden değil ama yani alsa fena olmazdı. Neticede 9 ay karnımda taşıdım. Bir aydır da gece gündüz demeden emziriyorum. Trip atmak gibi olmasın ama neyse… Bu annelere hediye konusu gerçekten artık konuşulması gereken mevzu. Allah aşkına annelere artık ev aletleri falan almayın! ‘Çalış köle!’ dermiş gibi ‘al sana süpürge evi daha iyi temizlersin.’ O süpürgeyi annen için almıyorsun aslında, ev için alıyorsun. Kadını mutlu etmek yerine, ‘senin işin temizlik kadın’ diye mesaj vermenin mantığı nedir yani? O aletlerden birine zaten ihtiyacı varsa, bir sene boyunca oturup bekleyeceğine, zamanında kalkıp gidip alsaydın, hayırsız evlat! 

Hobi kursları;  Bence mantıklı ve güzel bir hediye olabilir. Ne kursu olduğunu artık annenin isteklerine bağlı. Bir ara ahşap boyama modaydı, şu an revaçta ne var inan bilmiyorum. Yemek kurslarından birine yollarsanız sanki alınabilir gibi geldi, o sizin bileceğiniz iş tabii.  

Mücevher; Gayet güzel bir hediye. Özellikle bana alınıyorsa ve karatı fazlaysa ohh yeme de yanında yat. Ama tabii, ‘bu kadar parayı nereden buldun?’ ‘o parayla seni evlendirirdik’ ‘naaptın sen!’ gibi anne tepkisine de maruz kalabilirsiniz. Yalnız ben olsam, satıldığı zaman değerinden kaybetmeyen bir şey alırdım. Bu sayede paraya ihtiyacınız olduğunda anneniz tak diye çıkartıp size versin. Kadına çeyrek altın da alıp, niyetiniz bu kadar belli etmeyin tabii.

Evcil hayvan Ben daha bu hediyeye sevinen bir anne görmedim onu başta söyleyeyim. Hatta evcil hayvan olayının hediyeleştirilmesi bile inanılmaz itici. Bir de ana yüreği, size de bir şey diyemez.Sonra o iguanayla ne yapacağını kara kara düşünür. 

Yazının Devamını Oku

Ve Batı geldi…

Sezaryen isteğiyle başlayan hamilelik yolculuğum, normal doğumla bitti. İyi ki de öyle oldu.

Haftalardır şu durumdayım: Ha şimdi doğuracağım, doğuruyor muyum yoksa, kesin bu gece doğururum! Herkes “Doğum sancısı öyle değil, geldiğinde anlarsın” diyordu, haklılarmış. Hoş, sancı falan çekmedim olayın başında. Aslında olayın başı da biraz garipti, ceviz kabuğunu bile doldurmayacak bir şeye sinirlenip, köpeğimle beraber evi terk etmiştim. Tam otelde rahat rahat kalacaktım ki, aa doğurdum! Neyse bunu uzun uzun anlatırım, şimdi konumuz doğum. Bir anda, ‘Aaa suyum geldi’ dedim. Apar topar hastaneye gittik. Sıfır sancı ama. Ayy millet ne abartmış bu doğum sancısını derken, Allah Allah o nedir yarabbim. Belim koptu belim! Getirin şu epidurali diye bas bas bağırıyordum. O iğneyi vurduktan sonra bebiş gibi oldum. Öğlen 12 gibi doğururum diye düşünürken sabah 8’de bizim ufaklık ‘geliyorum’ dedi. O sırada işte, beni bir korku aldı. ‘Ben doğurmasam olmaz mı?’ ‘Ben ya bakamazsam.’ ‘Bebeğe ya bir şey olursa.’ Elim ayağım nasıl titriyor ama. Eşim Osi yanımda, o zaten panik atak hastası ama artık nasıl bir şeyse, beni o rahatlatıyor. Doğuma girmeyecekti, o benden daha çok korkuyordu çünkü. Bir baktım, ellerimi tutmuş, “Her şey çok iyi olacak, derin nefes, ıkın” derken; Batı’yı gördüm.

SANA SEVMEYİ ÖĞRETECEĞİM

Gerçekten herkesin bebeği kendine güzel gelirmiş. O suyun içinden çıkmış buruşuk hali bile nasıl güzel geldi. Bu arada o doğum anında öyle üstüme bir anda kutsal annelik nuru falan da yüklenmedi. Bir taraftan bebeği göğsüne bastırırken, diğer taraftan doktor orada bir şeyler yapıyor çünkü. Onu göğsüme bastırdığım an, birinin bana ihtiyacının olması. Dünyadan bihaber bir varlığı birey yapma arzusu; o savunmasız hali, o çaresizce nefes alış verişi... O kadar garip ve inanılmaz ki. Karnımın içindeyken, ben onun evreniydim. Ve şu an evreniyle tanışıyordu. O şaşkınlığı, o ne yapacağını bilemez hali... Ağzımdan herhalde onlarca kez, ‘seni çok seviyorum’ çıktı...

Bu serüvende bana prenses gibi davranan Şişli Memorial Hastanesi personeline ne kadar teşekkür etsem az. Değerli doktorumuz Altuğ Semiz sana... İyi ki karşıma çıktın, beni sürekli sakinleştirdin. Beni ikna ettin. Osi ile kafanı şişirmelerimize bile ses etmedin... Sevgilim Osi, hamilelik boyunca bütün hormon değişimlerini çektin. Desteğini asla esirgemedin. Artık bir aileyiz ve bütünüz. Onlarca ortak noktamızın yanında ikimizin de âşık olduğu birine sahibiz. İyi ki varsın, iyi ki sensin.

Ve Batı! Seni her geçen gün daha da çoğalarak seveceğim. Sana en çok sevmeyi öğreteceğim. Çünkü biliyorum her şey sevmekle başlıyor. O kadar çok korkuyordum ki ya sana bakamazsam, ya başaramazsam diye. Ama şu an anlıyorum, o korkular beni ayakta tutuyormuş. Büyük ihtimalle sen büyürken bir sürü hata yapacağım. Onlar için şimdiden beni affet. Öyle güzel bir hayat yaşa ki, “Beni neden doğurdun” deme bana. Hayatımıza hoş geldin, bakalım bizi neler bekliyor.

Yazının Devamını Oku

Bakıcı mı arıyorsunuz, köle mi?

Muhtelif forumlarda araştırdım, edindiğim sonuç: Şu yüzyılda bakıcılığı kölelikle karıştıran kadınlar var.

Doğurmadan hemen önce, bekleme anında “Acaba bakıcıya ihtiyacım olur mu” diye aldı beni bir düşünce. Yani, işin açıkçası hayatımda elime bebek almadım. Çocuk hiç bakmadım. Bunu doğurmadan hemen önce fark etmiş olmam da çok tatlı oldu gerçekten. Acaba diğer aileler bakıcılarıyla nasıl yaşıyor, nereden buluyor, nasıl güveniyor diye şöyle internetten yüzeysel bir araştırma yapayım dedim. Annelerin birbirlerine bu konuda akıl verdiği kadın forumlarından başladım. Bir kere Türk bakıcıya hepsi ‘hayır’ diyor. İlk olarak ücretleri çok yüksek diye; yatılısını bulmak çok zor ve her şeye çok müdahale ediyorlar diye devam ediyor istememe nedenleri. Genelde Filipinli, Özbek ve Türkmenlerden tercih ediyorlar. Her meslekte iyi-kötü insan olacağı gibi bakıcılıkta da mevcut tabii. Kendi çocuğunu teslim edince kılı kırk yarıyorsun doğal olarak. Ama bizim kadınların, bakıcılarla ilgili birbirlerine verdiği akılları okuyunca biraz ürperdim. Tabii ki iyi aileleri konu dışı bırakıyorum ama şu yüzyılda bakıcılığı kölelikle karıştıran kadınlar var.

Bir de pasaport saklama mevzuu var. Sebebini anlamadığım bir şekilde, kadınlar birbirine sürekli olarak bu şekilde akıl veriyor. Sanırım kaçacaklar diye korkuyorlar. “Asla pasaportunu vermeyin!” İlk olarak hemen herkes bunu yazmış.

İzin günleri mevzuu

Normal olarak bu kadınların bi izin günü olmalı. Ama bizimkilerin o bir güncük gözlerine inanılmaz batmış. Hatta bir tanesi, “Pazar günü öğlen 12.00’den 18.00’e kadar izin verin sadece. Nereye gittiğini mutlaka size haber versin” diyor. Bakıcısı sosyal olursa işini iyi yapamayacağını düşünüyor çünkü. “Arkadaşı, dostu olmasın, hele sevgilisi asla! Ajanstansa diğerleriyle görüştürmeyin, birbirlerine akıl veriyorlar” demiş. İşin kötüsü diğer kadınların bu duruma inanılmaz hak veriyor olması.

“Telefonunu sürekli kurcalayın, dolabını araştırın, odasına kamera koyun...”

Biraz haddini bilecekmiş!

İnsan, ‘madem bu kadar güvenmiyorsun, neden inatla bakıcı tutuyorsun’ diye düşünüyor. Ne bileyim, kocamızın telefonunu bile kurcalarken ‘Ayıp’ diye vicdan yapıyoruz. Evde çalışanın telefonunu kurcalamak nedir yani? “Odasına televizyon koymayın. Akşamları fazla televizyon izleyebilir.” Bir de bu kadınların biliyorsunuz, bütün ailesi memleketlerinde. Doğal olarak aileleriyle telefon ya da internette konuşuyorlar. Bunu da istemiyor aileler. Kadının elinden gün içinde telefonunu alan bile var. Bir de kapısının altından kuru ekmek su atın kadına. Hapishane hayatını öyle yaşasın bari.

Ayrı masalarda yemek yeme mevzuu kişiseldir sanırım, yani bilmiyorum. Çocuğuma ablalık eden, evde beraber yaşadığımız birine “Sen ayrı yerde ye” diyemem sanırım. ‘Aşk-ı Memnu’ gibi bir köşkte yaşamıyorsam tabii. Bu konu da biraz sorun olmuş, nerede yediklerinden çok ne yedikleri. Bir tanesi, bakıcısının çok şımarık olduğunu, o yüzden onu kovduğunu anlatmış. Şımarıklık dediği şey, “Şekersiz kola alabilir misiniz?” diye sorması. O kimmiş, ne içeceğine karar verirmiş. Kendi ülkesinde nasıl yaşadığını hemen unutmuş. Biraz haddini bilecekmiş.

Yazının Devamını Oku

Pozitif ol ki genç kalasın!

Tam bahar geldi derken havaların bir anda grileşmesinden mi yoksa gündemden mi bilmiyorum ama bu aralar içim çekilmiş gibi. Hayat enerjisi dediğimiz o şeyin bende kalmadığını hissetmeye başladım. Hani bazen olur ya, yattığın yerden kalkasın gelmez. Dedim, olmayacak böyle. Kendine gel, sen Pucca’sın, biraz pozitif ol! Ve böylece, kendimi daha iyi hissetmek için bazı yöntemler denedim. Yani diyeceğim şu, ben elimden geleni yapıyorum kendimi iyi hissetmek için. En azından çabalıyorum, bu bile bence büyük bir adım. Varsa önerileriniz valla alırım.

YOGA
Gevşeyeceğime panik oluyorum
Yoga bir kere dünyanın en güzel şeyi, onda hemfikir olalım. Sonrasında bütün kemiklerimin açılması, sırtımın dikleşmesi, bel ağrımın geçmesi ve daha bir ton şey için ona ne kadar teşekkür etsem az. Ama şöyle bir sorun var, ben daha işin özüne inemedim. Merkezde kalabalık içinde yaptığım zaman kendimi başkalarıyla yarıştırmaktan içsel huzuru bulamıyorum. Bir de son gevşeme esnasında, “Ya uyuyakalırsam, ya horlarsam, ay yere de böyle yattım ama ya soğuk çekersem, ayy herkes gider beni burada unuturlarsa” diye panik oluyorum. O yüzden evde her sabah YouTube kanallarından bakarak yoga yapmaya başladım. Bu sefer de evde duyduğum en ufak çıtırtı beni deli ediyor. Sakinleşmem gereken yerde, “Şu lanet olası evde bana bir gram huzur yok mu!” diye saçımı başımı yoluyorum.

SEBZE AĞIRLIKLI BESLENME
Yüzleşmeye hazır değilim
Bu aralar etrafımda eti hayatından çıkaran insan sayısı fazlalaştı. Kime sorsam, “Şekerim iki aydır et yemiyorum, gözlerimin ışığı yerine geldi” diyor. Bir süre denedim ama başaramadım. Daha doğrusu dışarıda yiyecek bir şey bulamadım. Üstüne üretim çiftlikleri ile ilgili belgeselleri izleyeyim dedim. Onu hiç yapamadım, ağlamaktan canım çıktı. Mutlu ineklerin, gezen tavukların olduğu yerlerden alayım, dedim. O daha kötü oldu; üç gün önce bu inek, dağlarda bayırlarda geziyordu, şimdi tabağımda diye üzülmeye başladım. Pozitif olmam gerekirken, dünya ile yüzleşmeye hiç hazır olmadığımı fark ettim.

İNSANLARA GÜZEL ENERJİ DAĞITMA

Yazının Devamını Oku

‘Onları kullananlar benim malım!’

İşadamı Ali Ağaoğlu BBC’de yayınlanan röportajında sağ olsun, nasıl biri olduğunu hiç çekinmeden dünyaya anlatmış. Hatta öyle bir anlatma ki, kameraya takılan kadın çantaları için, “Onlar değil ama onları kullananlar benim malım” bile dedi.

BBC röportajının Ağaoğlu kısmını izlemeyenler için özet geçiyorum: Ağaoğlu ve önce kızı zannettiğimiz ama ardından sevgilisi olduğunu söylediği biri, Boğaz manzarasına karşı havuz keyfi yapıyorlar. Ardından ekrana başka esmer bir kız daha giriyor. Ali Ağaoğlu, Kuveyt Prensesi’ne “S...ir git” demiş, ballandırarak anlatıyor. Ardından komşunun evini gösteriyor, ”3 milyon doları verdim, gönderdim onları”. Boğaz’da 13-14 tane daha yalısının olduğunu anlatıyor. Buraya kadar olan kısımda açıkçası çok şaşırmadım. Utandım mı, her zerremle, orası ayrı. Oturup görgüsüzlüğünden dem vuracak değilim. O kadar parası olan bir insan ne yapar, ne hisseder, ne konuşur bilmiyorum. Demek ki bu da böyle deyip geçiştiriyorsun. Nüfusun yüzde 13’ü işsizken, asgari ücretle dört kişilik ailesine bakmaya çalışan adamlar varken... İki üniversite bitirmesine rağmen hâlâ CV yollamaktan eli aşınmış nice mezunlara rağmen, Allah, Ali Ağaoğlu’nun yüzüne bakmış demek ki. O da bu şansını körü körüne görgüsüzlük yaparak, vizyonsuzluğunu öne sererek göstermiş. Kendi tercihi tabii. Asıl sorun bundan sonrası.

O İKİ KIZ NE DÜŞÜNÜYOR?

Muhabir, Ali Ağaoğlu’nun yatak odasında, koltuğun üzerinde iki tane kadın çantası görünce, içeri girmek istemiyor. Çantaları göstererek, şakasına “Bunlar da sizin mi” diyor. Ağaoğlu ise, gayet pişkin bir şekilde gevrek gevrek gülüyor ve konuşuyor: “Hayır, onları kullananlar benim malım!”

Ağaoğlu’nun bundan önce yaptığı, ‘ortanca hanım’ muhabbetleri de çok konuşulmuştu. Ama işte, üniversitede gençlerin yan yana gezmesine izin vermeyen, sevgililik denilen şeyi ahlaksızlık olarak gören toplumumuz, Ağaoğlu ve onlar gibi birkaç kaymak tabakaya nedense büyük kıyak çekti.

Onlar nikâhsız yaşayabilir. Sevgililerinin tangalı fotoğraflarını her tarafta sergileyebilir, istediğinden çocuk yapabilir. Özel hayatı onu ilgilendirir. Allah insanı ballı yaratmasın, işte her taraftan pohpohlanıyorsun, ne yapacaksın?

Ama burada “Onları kullananlar benim malım” dediği o iki kızın ne düşündüğünü merak ediyorum. Ağaoğlu umurumda bile değil. Bu kızları zorla evinde tutmuyor, bu kızların anasını babasını kaçırıp, tehdit etmiyor. O muhteşem evinde havuzda iki cıp cıp yaparak eğlendiriyor.

O pahalı çantaları onlara veriyor. Büyük ihtimal güldürüyor, yediriyor, içiriyor, güzel bir hayat sunuyor. Karşılığındaysa dünyaya, “Benim mallarım” diye yayın yapıyor. Bilmiyorum, değer mi bunun için? Acaba o sözü duyunca ne hissettiler? Benim kadar utandılar mı? Kızdılar mı?

Yazının Devamını Oku

Neden hâlâ Aşk-ı Memnu?

Aşk-ı Memnu dizisi hayatımıza 2008 yılında bir girdi, bir daha çıkmadı! Her yaz tekrar bölümleri ilk defa izleniyormuş gibi izlendi. Geçenlerde bir baktım, yine başlatmışlar. Ben yine aynı heyecan, yine aynı aşkla izlemeye başladım. Her sahnesini ezbere bilmeme rağmen, yine yine yine aynı tutkuyu hissettim yemin ederim. Peki nedir bu ‘Aşk-ı Memnu’nun bu kadar tutmasının nedeni?

Bir kere sadece zenginlerin hayatlarının içinde değilsin. Hikâyeye evin çalışanları da eşlik ediyor. Diğer zengin dizileri gibi, çalışanlar sadece yemek yaparken dedikodu yapmıyor. Bir nevi ‘Asmalı Konak’ta olan kurulum aslında.

Kıyafetler! Evin içinde abiyeyle gezen kadınlara nasıl hayran olabilirsin ama oluyorsun işte. Çünkü giydikleri o kına gecesi kıyafetleri değil. Ağzının suyu aka aka izliyorsun. Bihter çizmesi için az dolaşmadık mağazalarda.

Karakterler, iyi-kötü diye ayrılmıyor. “Hımm madem kötüyüm, o zaman dur şu umreden dönen babaanneme tekme atayım” diyen o karikatür karakterler yok. Kocasının yeğeniyle fingirdeşen Bihter’e sempati duyuyorsun. Onun aşkını anlıyorsun. Hatta onun için üzülüyorsun. Behlül’ün o gelgitlerini bile yaşıyorsun. Ayyy o Nihal uyuzunu ‘iyi’ olduğu için bağrına basman gerekirken, karakterin o iticiliği yüzünden kızcağızdan tiksiniyorsun hatta.

Anne-kız ilişkisini farklı bir konuda ele alıyor. Türk dizilerinde ‘ana’ olayı inanılmaz ulvi ve dokunulmazlık hakkı olan bir konu. Ana dediğin fedakâr, cefakâr, yemez yedirir, içmez içirir! Ama Firdevs Hanım öyle mi! Heyy gidi heyyy, göz koyduğu adamla kızı evlendi diye çıldırdı kadın. Ama yine de asil, yine de gözbebeğimiz, yine de vardır bir bildiği!

Histerik Bihter’le; saf mı, kadın delisi mi, çocuk beyinli mi anlamadığımız yakışıklı Behlül’ün o imkânsız aşkı. Her bölümün sonunda, “Kesin bu kez öpüşecekler, aha vallahi işte bu bölümde kesin” diye sündüre sündüre uzatmaları.

Paran var, 34 bedensin, yalılarda yaşıyorsun diye mutlusun sanıyorlar ama işte kocanın yeğenine âşıksın diye bütün hayatını karartıyorsun. Biz fakirlere daha güzel bi umut var mı?

Ve unutulmaz replikleri! Her repliğini ezbere biliyorum, o ayrı mevzu. Ama atasözü gibi kafamıza işleyen sözleri de unutmamalı! “Behlül Kaçar”, “Sen Bihter Ziyagil’sin aptallık etme!” ve en sevdiğim, “Ölüyorum anlasana! Gözlerimin önünde birbirlerini seviyorlar. Ben işkenceler içinde kıvranırken onların mutluluğundan ölüyorum. Anne ben ölüyorum yardım et!”

Yazının Devamını Oku

Biz bu adamla sahiden neyiz?

Adamın hakkında her hafta at-tut, bir de üzerine kitap yaz... Bir noktada hesap soracaktı tabii. ‘Şimdi Biz Neyiz’in başkahramanı, kocam Serhat Osman Karagöz sordu, ben yanıtladım bu hafta... Haydi hayırlısı...

Herkesin aklındaki soru: Neden hep ilişkilerini yazıyorsun? Ve yazarken ne kadar samimisin?
-Valla yeterince samimiyim ama anlatmadığım şeyler de vardır elbet. Onlar da bana özel kalsın istedim. Durup dururken reklamını yapmanın gereği yok diye düşünüyorum.
Bu kitap yazma olayına ilk nasıl başladın?
-Zaten çocukluğumdan beri günlük tutuyordum. 2007’de bu günlükleri artık internette ‘Pucca’ mahlasıyla, blog’da yazmaya başladım. 2010 yılında bir yayınevinden teklif geldi, ‘Küçük Aptalın Büyük Dünyası’ çıktı bu sayede. Sonrası da çorap söküğü gibi işte. Hepsi çok satanlar listesine girdi ama hepsi çıkmadan önce ‘bu kez kesinlikle kimse beğenmeyecek, artık kimse beni sevmeyecek!’ diye gecelerce uykusuz kalıyorum korkudan.
Eski kitaplarını okumamı yasaklamıştın-O yüzden bilmiyorum ama...
-Başta zaten anlaşmamızı yapmıştık, sen benim eski kitaplarımı okumayacaktın; ben senin eski ilişkilerini kurcalamayacaktım. O yüzden bu konuyu açmayalım bence.
Son kitabında bizim nasıl evlilik sürecine girdiğimizi yazdın. Anlatmadığın hikâyeler oldu mu hiç?

Yazının Devamını Oku