"Pakize Suda" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Pakize Suda" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Pakize Suda

Kim bu erkekle kadın

28 Ekim 2008
Sahilde bir kayanın üstüne oturmuş sohbet ediyorlar.

Kadın üşümüş belli ki. Erkeğin ceketi, kadının omuzlarında duruyor.

Bir süre sonra kalkıyorlar oturdukları yerden...

Kadın yerde duran çantasını almak için eğildiğinde erkek elinden tutarak yardımcı oluyor kadına.

Kadın topuklu ayakkabılarıyla çakılların üzerinde yürümekte zorlanıyor, bir süre el ele yürüyorlar.

Bu kadar.

Bu neyin işareti?

Sizce sevgili midir bu erkekle kadın?

Mantıklı bir cevap verebilmek için siz de bana birkaç soru sormalısınız...

"Devir hangi devir?"

"Erkekle kadın kim?"

"Olay nerede geçiyor?"

Yıl 2008.

Erkek sanatçı, kadın bir şirketin halkla ilişkiler departmanında çalışıyor.

İşleri gereği birkaç günlüğüne İstanbul’dan Antalya’ya gelmişler. Oturup sohbet ettikleri yer de kaldıkları otele ait.

Şunu demek istiyorum:

Dibekdüzü Köyü’nden Hatice’yle Yusuf...

Köyün çıkışındaki ağaçlık alanda bir taşın üstünde oturmuş konuşurken görülselerdi sevdalı olduklarını düşünmek abes olmazdı.

Böyle düşünmek için ne gecenin bir vakti, ne Yusuf’un ceketinin Hatice’nin omuzlarında, ne de el ele tutuşmuş olmaları gerekirdi hem.

Ama söz konusu erkekle kadının meslekleri, konumları, yaşadıkları çevre düşünüldüğünde öyle sıradan bir samimiyettir ki o ceket vermeler, elinden tutmalar falan.

* * *

Hepimiz kimbilir kaç kere yaşamışızdır o sıkıcı davetlerde...

Kalabalıktan sıkılıp uzak bir köşede biriyle sohbete dalarsınız... Arkadaşınız bile değildir çoğu zaman o kişi. Bir daha da görmezsiniz.

Yahut uzun süredir görmediğiniz bir arkadaşınızla gürültüden kaçar, rahat rahat konuşabileceğiniz bir yer ararsınız... Bahçe de olabilir orası, balkon da. O sırada ceketini de verebilir size, uzun uzun elinizi de tutabilir, belinize de sarılabilir.

Ama asla sevgiliniz değildir o, hiç olmamıştır, olmayacaktır da.

Nitekim kahramanlarımız da o gece bir davetin kalabalığından kaçıp gitmişler o görüntülendikleri yere.

Ha, sevgili olma ihtimalleri sıfır mıdır?

Değil elbet.

Ama sadece bir ihtimal bu. Hatice’yle Yusuf’un durumu gibi, "iki kere iki dört" değil.

Magazinciler bunu bilmezler mi?

Bal gibi bilirler.

Ama ne yapacaksınız, çark böyle dönüyor.

Bakın ben de çarkın bir parçası olarak sahiden bir mevzu varmış gibi oturup bir yazı yazdım.

...var biraz da sen oyalan!

MIŞ-MUŞ

Başbakan Yardımcısı Çiçek, "Yerel seçimde oyumuz düşerse çeker gideriz" demiş.Ama düşmez, şapkadan tavşan çıkarır onlar.

AKP, "kadın hatip" yarışması açmış.Aman Allahım, "Hatipstar" mı yoksa!

Devlet arşivi tezgáha düşmüş."Devlet şeffaf olsun" derken, sesimizi fazla mı yüksek tuttuk ne!
Yazının devamı...

Doğru bilinen yanlışlar

26 Ekim 2008
"Doğru bildiğimiz yanlışlar!"

Günde iki fincan kahveden fazlasının, hatta iki fincanın bile zararlı olduğunu bilirdik mesela, Mehmet Öz çıktı "Beyin sağlığı için altı fincan şart" dedi.

Bunun gibi ezber bozan bir sürü şey...

Benim de hayata ve insana dair kendi çapımda "Doğru bilinen yanlışlar"ım var. Zaman içerisinde oluşmuş...

Mesela...

İnsanlar ancak haksız olduklarında öfkelenirler!

Yok yav!

Tamam, haksızlığını örtbas etmek için gürültü çıkaranlar vardır elbet ama öyleleri var diye bir hüküm çıkarılamaz buradan.

Esas, haklı olup da haklılığını bir türlü anlatamayan insan sinirlenir.

Hem size bir şey diyeyim mi, Türkiye söz konusu olduğunda bütün kabullerin dumura uğraması kaçınılmazdır. Türkiye’de, haklı olduğunuz bir konuda, sakin ve alçak sesle, öfkelenmeden karşınızdakine haklılığınızı anlatmaya çalışın bakalım... Dinleyen bulursanız bana da haber verin.

* * *

İyilik yapan iyilik bulur!

Yalan!

O eskidenmiş.

Siz yine çok istiyorsanız iyilik yapın ama bunun yol, su, elektrik olarak geri dönmesini beklemeyin.

Hele iyilik yaptığınız insandan... Siz artık onun bir numaralı düşmanısınızdır. "Gebe" kaldı ya size... Yüzünüzü görmek istemez.

* * *

İyi düşün iyi olsun!

Asrın palavrası!

Bir kişi gösterin bana iyi düşünmüş iyi olmuş!

Ha, birtakım hikáyeler anlatanlar olacaktır... İnsan inanmak isteyince "zorlama yakıştırmalar" çıkarabilir hayatından elbet.

Kız, 25 yaşında, fıstık gibi, sağlıklı, fıkır fıkır... İyi düşünmüş "çağırmış", hayatının erkeğiyle karşılaşmış!

60 yaşında kadın iyi düşünsün bakalım bir şey oluyor mu, o zaman anlarım.

* * *

İnsan kötü gün dostu olmalıdır!

Favori "Doğru bilinen yanlış"ım bu benim.

Bin kere yazdım, yine yazacağım.

Hayır efendim!

İnsan iyi gün dostu da olabilmelidir aynı zamanda. Hani nikáh memurunun dediği gibi... "İyi günde, kötü günde..."

Kötü gününde arkadaşın yanından sıvışmak ne kadar aşağılık bir davranışsa, iyi gününü görmeye dayanamamak; buna karşılık düştüğü gün seyre gitmek, hatta ona yardım ederek kendi "büyüklüğünü" etrafa göstermeye çalışmak da aynı derecede aşağılık bir şeydir.

MIŞ-MUŞ

Samsun’da üç çocuk annesi kadın, kocası evdeyken üst kata sevgilisini almış.E, kadın kısmı "aldatma görgüsüzü" kusura bakmayın!

Bilim adamları, farelerin beyinlerindeki seçilmiş anıları beyne zarar vermeden silmenin yolunu bulmuş.Ayrılık acısına son! Ayrıldığınız sevgilinizi, bir doktora gidip beyninizden aldıracaksınız!

Türkler gripten korkmuyormuş.Ayrıca radyasyondan, alkollü araba kullanmaktan, depremden, krizden, küresel ısınmadan, arsenikli sudan... "Kısa kes" derseniz, "İdrak yok" diyebilirim.
Yazının devamı...

"İnci"ler

25 Ekim 2008
Ses, görüntüden daha etkili.

Yani dinlemek, izlemekten...

Siz de deneyin.

Televizyonu görmeyin ama sesini duyun. Haber, film, reklam... Her neyse, bir kelimesini bile kaçırmadığınızı göreceksiniz. Söylenen her şeyin adeta beyninize nakşolduğunu... Görüntü dikkatini dağıtıyor insanın.

*

á Oldu olacak tuz, şeker ve un paketlerinin üstüne de "Öldürür" yazsınlar!

Hatta kapalı mekánlarda yenmesi yasak olsun!

*

á Bakın artık kimse uğraşmasın!

Ne karşınızdakini ne kendinizi zapturapta almaya çalışın!

Horoz yumurtlar mı?

Elma ağacı üzüm verir mi?

Balık kavağa çıkar mı?

İnsanoğlu tekeşli değildir, olamaz!

*

á ABD pek büyük ülkeyse şu UFO’lar nereden gelip nereye giderler, neresidir bunların yeri yurdu, onu bulsunlar!

"Gördüm" diyenlerin sayısına bakılırsa tepemizde fink atıyor adamlar. Fakat ABD’den "tık" yok!

Ama sen, ben kaç defa helaya girdik, o sular seller gibi!

*

á Ergenekon kimine göre "balon"...

Kimine göre "devrim"...

Bir de benim gibi "Fransız"lar var.

Mecburen "Fransız" ama. Anlamadığından.

*

á Acaba diyorum, memleketi kendi haline bıraksak daha mı faydamız dokunmuş olur?

Hani ne demiş Diyojen... "Gölge etme başka ihsan istemem."

*

á Bilim adamlarının yapacağı en hayırlı iş, şu filmlerdeki "Zaman tüneli"ni hayata geçirmek olur!

Herkes bir koşu bakıp gelecek. 10, 15, 20, 50 yıl sonrasına... Bugün ne manásız işlerle uğraştığını görecek.

Nasıl bir kör dövüşü içinde olduğunu...

Bugünü kurtarmanın en iyi yolu bu bana göre.

*

á Kadınlar yılların intikamını alıyor!

Yıllarca evlenme vaadiyle kandırıldılar biliyorsunuz. Şimdi bakıyorum, neredeyse her gün "erkeği evlenme vaadiyle dolandıran kadın" haberi gazetelerde...

Oh olsun!

*

á Bakıyorsunuz, bir kenar mahallede geçen hikáyede kahramanlar kitap gibi konuşuyor.

Her biri "filozof" mübarek!

Tamam filozofun nereden çıkacağı belli olmaz, ama hepsi aynı mahalleye mi denk gelir bunların kardeşim!

*

á Erkeklerin yürekten bağlandığı tek şey belki bir futbol takımı. Öldürseniz vazgeçmezler.

Hastalıklı bir ilişki vardır tuttukları takımla aralarında.

Peki bir futbolcu nasıl olur da tuttuğu takıma karşı forma giyip onu yenmek için 90 dakika mücadele eder, goller atar?

"Profesyonel oldukları için."

Ha, sıfat takınca bütün o hastalıklı hal bir anda yok olabiliyor öyle mi?

Yok, inanmıyorum buna.

Futbolcular takım tutmuyor bana sorarsanız.

Yoksa adı ne olursa olsun, bu kadar ayrı düşemezlerdi öteki erkeklerle.

Ne tuhaf!

Futbolun tam orta yerinde ama onun ruhundan bu kadar uzak olmak!

MIŞ MUŞ

ÆSeks için ideal saat sabah 8’miş.Fısıldaşmalar da şöyle olur herhalde: Gözünün çapağını yiyim sevgilim.

ÆHindistan da Ay’a gidiyormuş.Varamasalar da yolunda ölürler!

ÆÇelikten 500 kat güçlü káğıt yapılmış.Kullandıktan sonra atmaz, evinizin üstüne kat çıkarsınız!



Yazının devamı...

Karı-koca arasına girilmez!

23 Ekim 2008
Babası, annesini döve döve öldürmüş.

Kimbilir kaçıncı defa duyuyoruz... Bir yerlerde kocalar karılarını dövüyor, bıçaklıyor, vuruyor durmadan.

Herkesin gözü önünde hem de.

Polisin gözü önünde olanını bile duyduk.

Kimse araya giremiyor.

Neden?

Karı-koca arasına girilmez çünkü!

Kim hükmettiyse buna...

Nitekim 12 yaşındaki Süleyman’ın babası, annesini ölesiye döverken jandarma araya girmemiş, "Karı-koca arasında olur böyle şeyler" demiş, gitmiş.

Jandarma haklı!

Karı-koca arasında oluyor böyle şeyler; kocalar karılarını öldürüyorlar!

Cehaletimi mazur görün, sahi yasalarda mı var bu?

Polis de girmiyor çünkü.

"Karı-koca arasına girilmez; bir elde kelepçe, bir elde kefen kapıda beklenir, cinayet gerçekleştikten sonra gereği yapılır!"

Ne bileyim... Belki böyle yazıyordur kanunlarda!

* * *

İnsanlık ne diyor peki?

Olaya şahit olan konu komşu, akraba ne yapmalı?

Olanlara bakılırsa, toplaşıp seyretmeli!

Ha, ama Süleyman’ı alıp götürmüş komşular... Babasının annesini öldüresiye dövdüğünü görmesin diye. E, bu da bir şey tabii.

Ama zavallı kadını, gözü dönmüş kocasıyla baş başa bırakmışlar.

Ölüme terk etmişler de denebilir. Olayın gidişatı belliymiş çünkü.

Ha, jandarmaya haber vermişler.

Fakat hepimiz biliyoruz ki bu topraklarda devletin, bu gibi olaylarda Hızır gibi yetişip geldiği görülmüş şey değildir.

Gelse ne olacak... "Karı-koca arasına girilmez" deyip gidiyor.

E, o zaman insanlığın devreye girmesi gerekmiyor mu?

O seyreden yirmi kişi neden çullanmaz o adamın üstüne?

Ben söyleyeyim, "bulaşmak" istemediği için.

Ha bulaştığımız zamanlar da var tabii.

İki genç bankta biraz samimi oturuyor olsalardı mesela... Evvel Allah hemen duruma el koyan çıkardı.

Öldürmeye bile kalkan olurdu.

Olmamış şey değil.

MIŞ-MUŞ

6. Uluslararası Türk Dil Kurultayı’nda Erdoğan, Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya ait diye Faruk Nafiz Çamlıbel’in şiirini okumuş.Velev ki Dağlarca’nın şiiri, n’olmuş yani!

Leonardo da Vinci’nin ünlü tablosu Mona Lisa’nın, fasulye, makarna ve lazanya kullanılarak bir kopyası yapılmış.Aslının maddi değeri, bunun besin değeri yüksek!

Daha dar ayakkabı giyebilmek için küçük parmağını aldıran kadınlar varmış.İlişkilerinin selameti için ayakkabılarıyla yatağa girmelerini tavsiye ederim.
Yazının devamı...

İlk regl

21 Ekim 2008
Haberi okumuşsunuzdur gazetelerde... Bir anne, kızının ilk reglini halaylı, pastalı törenle kutlamış. Törene baba da katılmış.

Alnından öperim ben o ana babayı.

"Utanmıyor musunuz?" diye soranlar olmuş...

İşte ben de tam bunun için kutluyorum onları. Bu işi "utanılacak durum" olmaktan çıkarmaya soyundukları için.

Evet, abartılı bir şey yaptılar, tamam ama bu topraklarda şart böylesi karşı gelmeler. Bazı şeyler alçak sesle söylenince anlaşılmıyor bu memlekette. Ailece bağırmışlar, iyi etmişler.

*

Kendi ilkimi düşündüm..

Bırakın regli, uluorta "pamuk" diyemezdik biz.

Sanki başka işlevi yoktu pamuğun.

"Pamuk" diyemeyen bu diller, bakkala girip "Bi Orkid" diyebilir miydi peki sonraları?

Mümkün mü?

Tezgáhta kadının durduğu eczane kollamakla geçti ömrümüz.

Bu açıdan bakınca marketlerin devreye girmesi, Hızır’ın yetişip gelmesi gibi bir şeydir kadınlar için.

Koy sepete, tamam.

"Kasa olayı?" diyeceksiniz.

Bir paket Orkid için eve erzak düzdüğümü bilirim. Kasadaki tepe sersemi olup Orkid’in üzerinde duramayacak.

Burada hemen bir parantez açmak isterim; Orkid deyip duruyorum, çünkü bunların hepsi Orkid’dir benim için, tıpkı bütün katı yağların Sana, tıraş bıçaklarının jilet olması gibi.

Uzatmayayım, sonra zaman değişti, e, kadınlar da değişti elbet!

Şimdi bakıyorum, 60 yaşında kadınların çantasında paket!

Göstermek için çabalıyorlar adeta.

Hey gidi!..

Nereye saklayacağımızı bilmezken, gurur vesilesi oldu!

Fakat günahlarını almayayım, "ömürler uzadı" deniyor ya, belki menopoz yaşı da 70’e çıktı otomatikman!

Bu hesapla çocukların diş çıkarma yaşı da 15’e çıkabilir, o ayrı.

*

Annemlerin ilk regl günlerine ise hiç girmeyeyim. Gençler tarih kitabı açmış gibi olmasınlar. Fakat şu kadarını söyleyeyim, yıkar, kaynatır, kurutur, ütülerlermiş!

Zahmetli iş olması durumu ayrı konu, esas olan, bütün bunları ev ahalisinden gizli olarak yapmaları.

Neden gizli?

Ayıp çünkü!

Ben de leğeni salona getirselerdi demiyorum ama öteki çamaşırların yanında kuruyamaz mıydı en azından?

Ha bir de hala, teyze, anne, ilk reglden kim haberdar olduysa, ádet olduğu üzere ondan yenen okkalı tokat var. Kim, neden çıkardıysa bu ádeti... Üstüne yorum bile yapamayacağım.

Hangisi iyi?

Bu mu, bizimki mi, davul zurnayla ilan mı?

"Normali yok mu bunun?" diyeceksiniz...

Yok demek!

Hangisinin iyi olduğunu ise zaman gösterecek. Şimdilik kadının regl olmasının utanılacak bir durum olarak görülmesiyle "namus", "töre" adı altında kadınların öldürülmesinin aynı döneme rastladığını biliyoruz bir tek. Bilmem anlatabildim mi...

MIŞ-MUŞ

Gül, "Bizde kriz görünmüyor ama hazırlıklı olalım" demiş.Aman bize "hazırlık" demeyin, biz "gafil avlanma"ların insanıyız.

Uluslararası Para Fonu, büyük bir seks skandalıyla çalkalanıyormuş.Fazla para insanı yoldan çıkarır!
Yazının devamı...

Böyle zamanlarda

19 Ekim 2008
Bakın, "Boşverin" demiyorum.

Boşvermeyin ama kendinizi koruyun.

Dayanıklı olmalısınız. Çünkü ömrünüz oldukça çok çıkacak karşınıza "böyle zamanlar".

Neler yapabilirsiniz?.. Herkesin kendine has "hava yastığı" vardır ama yine de birkaç tavsiyede bulunabilirim size.

Mesela...

Dert üstüne dert eklemeyin!

Yani bu sıralar bir de şahsi düşmanlıklar, çekişmeler falan icat etmeyin.

İyi geçinin etrafınızdakilerle.

Kendinize bir konu seçin.

İlginizi çeken ama hakkında pek derin bilginizin olmadığı...

Araştırın.

Ama ciddi ciddi. Tez hazırlıyormuş gibi.

Kediniz var mı?

Yoksa bile bir sokak kedisinin kucağınızda uyumasına izin verin. Yahut yanınızdaki sandalyenin üzerinde... Ara sıra başını okşayarak...

Sırtınızı ya da yüzünüzü sonbahar güneşine verin.

Gözlerinizi kapatın.

İnsan mayışınca istese de kötü şeyler düşünemiyor.

Çocuğunuz olsun olmasın, bir anaokulunu ziyarete gidin.

Çocukların çamurdan kurabiye yapışını seyredin.

Akıllı, bilmiş, komik, sevimli hallerine bakın bir süre.

Bir çocukla sohbet edin.

Henüz düşüncelerini süzgeçten geçirmeyi öğrenmemiş bir çocukla.

Sorular sorun ona. "Memleketin durumu"yla bile ilgili olabilir.

Sizi eğlendirsin, şaşırtsın, en önemlisi uyandırsın hatta. Pratik zekásına hayran olun.

Bir çocuğa ders çalıştırın.

İlkokul üçüncü sınıfa ait problemi denklem kurarak çözebilin, fakat bunu çocuğa anlatamayın bir türlü.

Kendinize gülün.

Yakınlarınıza hediye alın.

Ama öyle kazak falan gibi bilinen şeyler değil.

Herkesin kişiliği üzerine kafa yorun, ona uygun küçük, ilginç, esprili hediyeler bulmaya çalışın.

Ne bileyim işte... Dedim ya, herkesin "hava yastığı" kendine özel.

MIŞ-MUŞ

CHP’nin Ankara büyükşehir belediye başkan adayı Murat Karayalçın’mış.Bizde siyasetçiler "geri dönüşümlü káğıt" misali.

Alkol, beyni küçültüyormuş.Bazıları içmeden sarhoş!

Japonlar, cep telefonunu şarj eden ayakkabı icat etmiş.Bunlarınki artık "icat enflasyonu"!

Erdoğan, Genelkurmay Başkanı’na destek vermiş.Allah tamamına erdirsin!
Yazının devamı...

’Bırakmamak’ üstüne üçleme

18 Ekim 2008
Fakat bir yandan da bütün güzel genç kadınlar neden buna teşvik edilir?

Hatta sitem edilir güzelliğini "umum"a açmayanlara.

Kız evet çok güzel. Fakat kalkmış endüstri mühendisi olmuş mesela. Onu kesmiştir bu ama bizi kesmez!

"Güzelliğinizi değerlendirmeyi hiç düşünmediniz mi? Yazık olmuş."

Allah Allah!

Ne yapsaydı yazık olmayacaktı?

İlla paraya mı tahvil edecekti?

Yahut mümkün olduğu kadar çok insana gösterecekti, öyle mi?

Kadınlar güzelliklerini hayatlarının merkezine koymayacaklar belki ama etraf bırakmıyor.

*

Sanat, edebiyat, bilim, uzayın derinlikleri, denizin dibi... Bizden sorulabilirdi.

İcatlarımız olabilirdi.

Hiç olmazsa en iyi çim tohumu bizde bulunabilirdi.

Fakat bırakmadılar.

Şöyle söyleyeyim, eviniz yanıyor mesela... İtfaiye kapıda, mahalle ayakta. O sırada koltukların yüzü için kumaş seçmeyi düşünebilir misiniz?

Yahut pilavı şehriyeli mi domatesli mi yapacağınızı?

Kendimizi bildik bileli "ev"de yangın var.

Yetmezmiş gibi "aile"de kavga var. Herkes birbirinin kafasını gözünü yarıyor.

E, bu hengámede ne beklenir çocuklardan?

Ne olacaktık yani?

Alim mi?

Kıçımızı kurtarmaya bakıyoruz ancak.

Yoksa biz de bilirdik genetik bilimine katkıda bulunmayı, yahut dünyanın en iyi balerini olmayı.

Bırakmadılar.

*

Uzun bacaklı, iri göğüslü, ince belli sarışın bir "fıstık"...

On kişiden bu fıstığın ne iş yaptığını tahmin etmelerini istesem, biri bile kalkıp "fizikçi" yahut "doktor" ya da "mühendis" demez.

Yıllardır tartıştığımız şey...

Bir kadın hem güzel hem okumuş yazmış, meslek sahibi, bilgili, donanımlı olamaz mı...

Saçma elbet.

Bal gibi olur. Nice örneği var zaten.

Ama şimdi güzelliği bir yana bırakalım, "bakım"a geçelim.

Bakım dediysem temiz ve düzgün olma hali değil... "Hormonlu bakım" denilebilir anlatmak istediğime.

Hatta erkekleri de katalım işin içine; artık kadınların yaptırdığı her türlü bakımı onlar da yaptırıyor çünkü.

Manikür, pedikür, ağda, epilasyon, kaş aldırma, saç bakımı, saç ektirme, saç ekletme, botoks, dolgu, liposakşın, küçük büyük estetik operasyonlar, masaj, sauna...

Bunların üstüne şık olmak için yapılan alışverişleri de koyun...

Kısacası bir insanın çok bakımlı, çok şık olması için 24 saat yetmez!

Hiçbiri bir kerelik değil bu saydıklarımın, ömür boyu tekrarlayacaksınız. İnsan kendini on gün bıraksa mağara adamına dönüyor.

E, ne zaman "dünyanın en iyi fizikçisi" olacak bu adam ya da kadın?

"İyi görünmek için harcanan zaman" bırakmıyor.

MIŞ MUŞ

Æ Ziynet Sali "Jennifer Lopez’le benziyoruz ama onun poposu büyük" demiş.

"Einstein’le benziyoruz ama o dahi" gibi bir şey!

Æ Erkeklerin en romantik olduğu yaş 53’müş.

E, biraz da mecburen, mecburiyetten!

Æ Hülya Avşar’ın Başbakan’ı "ürkek kedi"ye benzetmesinden sonra Deniz Baykal da Erdoğan’a "suçlu kedi" demiş.

Umumi arzu üzerine, mahkeme kararıyla Minnoş Pamuk Erdoğan!
Yazının devamı...

Kadını neden ’kandırmak’ gerekir

16 Ekim 2008
Evlendikten sonra bile hatta?

Özellikle evlenmeden önceki kaçınmaların nedenleri neler olabilir, bir bakalım.

Sevişmenin ayıp olduğu düşüncesi genetik bir mirastır!

Arada "reddi miras"ta bulunanlar çıkar fakat işi bilen biri biraz deşse ruhlarını, onlarda bile bir suçluluk duygusuna rastlanacaktır.

Çoğu erkek ikiyüzlüdür!

Kadınlar bunu bilir, gereğini yaparlar.

Neredeyse bütün kadınlar eninde sonunda evlenmek isterler.

En "istemem" diyeninde bile "yan cebime koy" durumu mevcuttur.

Fakat bu ülkede kadınların "erkeği nikáh masasına oturtma" gibi bir sorunları da vardır.

"Evlenmeden sevişmemek" o sorunun üstesinden gelmenin yollarından biri olabilir.

"Kandırılmak suretiyle sevişmeye razı olmak" kadınlar için bir "avantaj"dır. Bir taşla iki kuş vurmuş olurlar. Hem "namuslu" sayılırlar, hem de karşı tarafı bir ölçüde borçlu çıkarırlar.

Israr, kadını suçluluk duygusundan biraz olsun kurtarır.

Mesela diyettesiniz diyelim... Bir parça çikolatayı kendi isteğinizle ağzınıza atarsanız kendinizi suçlu hissedersiniz. Ancak biri size ısrar eder "Bir parçadan bir şey olmaz" derse, karşı bir mazeretiniz olur ve kendinizi o kadar kötü hissetmezsiniz.

Kadınları en kızdıran şeylerden biri "mal" olarak görülmektir.

Ancak kendisini "mal" olarak gören kadınların sayısı hiç de az değildir.

"Sevişme heveslisi" olarak görünmek "mal"ı değerinden düşürebilir.

Kadınlar güzelliklerin tadını yavaş yavaş, sindire sindire çıkarmayı bilirler.

Bütün o naz niyaz cilvedir.

Aslında sevişmek için değil, üremek için yaratılmışlardır.

Fakat nasıl olduysa kendilerini sevişmelerin ortasında bulmuşlardır. E, ne yapsınlar... Ne kadar geç ve az olursa o kadar iyidir!

MIŞ-MUŞ

İngiltere’de 18 yıl iki kadını idare eden adam gazetelere konu olmuş.Ayol bizde "Köpeğin adamı ısırması" o!

Güney Koreli bilim adamları duygularını gösterebilen robot yapmışlar.Robot bir tek poker oynayamayacakmış!

TRT’de İran dizileri devri başlamış.Korkmayın! Bir zamanlar Brezilya olmadı ya bu ülke...

Dünyada "küresel kriz" yaşanıyormuş.Biz yıllardır "küresel ısınma"ya hazırlanıyorduk, küre sağ gösterip sol vurdu!
Yazının devamı...