GeriOsman MÜFTÜOĞLU Kortizolün fazlası neler yapıyor?
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Kortizolün fazlası neler yapıyor?

Stres, kortizolü yükseltiyor. Yükselen kortizol de bizi hasta ediyor. Kronik depresyonda da kortizol seviyeleri yükselişe geçiyor. Peki, artan yani kanda yükselen o kortizol bizde neler mi yapıyor? İşte ilk 10...

◊ Tansiyonu yükseltiyor.
◊ Kan şekerini zıplatıyor.
◊ Kalp hızını artırıp çarpıntıya yol açıyor.
◊ İştahı tetikleyip kilo aldırıyor.
◊ Belleği ve konsantrasyon kabiliyetini azaltıyor.
◊ Bağışıklığı baskılayıp enfeksiyonlara zemin hazırlıyor.
◊ Kronik bir yorgunluk sebebi olabiliyor.
◊ Uykuyu baltalıyor, uyku kalitesini bozuyor.
◊ Kas ağrısı ve kramplarını tetikleyip fibromiyaljiye zemin hazırlıyor.
◊ Ruhsal dengeyi bozup depresyonu davet edebiliyor.

Yükselen kortizol nasıl azaltılacak?

“Kortizol nasıl düşürülecek hocam?” diyenler için 10 tüyo...
◊ Ruhsal gevşeme çalışmalarına başlanacak.
◊ Düzenli egzersiz yapılacak.
◊ Uyku kalitesi iyileştirilecek.
◊ Eğlenceli bir yaşam tarzı oluşturulacak.
◊ Sosyal ağ genişletilecek.
◊ Manevi yaşam güçlendirilecek.
◊ Beslenme alışkanlıkları iyileştirilecek.
◊ Geçmişe takılınmayacak.
◊ Üzüntüler dozunda bırakılıp çok uzatılmayacak.
◊ Alkolden uzak durulacak.

Omega-3 zengini deniz ürünleri neler?

Omega-3 yağları bize yaz-kış lazım. Günde bir gram EPA ve DHA almak için bakın ne yememiz lazım...
◊ Ton balığı/orkinos konserve: 120 gr
◊ Sardalya, hamsi, istavrit: 100 gr
◊ Mezgit: 450 gr
◊ Dil balığı: 200 gr
◊ Alabalık: 100 gr
◊ Uskumru: 100 gr
◊ Somon: 100 gr
◊ Karides: 110 gr
◊ Deniz tarağı: 350 gr
◊ Trança: 150 gr

Menopoz-alkol ilişkisine dikkat!

◊ Alkol menopoza bağlı şikayetlerinizi (ateş basmaları, terlemeler...) şiddetlendirebilir ya da tetikleyebilir.
◊ Menopozdaki kadınlar alkolün “uyku bozan” etkilerinden daha çok etkilenebilir.
◊ Menopoz nedeniyle “hormon takviyesi tedavisi” görüyorsanız, alkol, meme kanserine yakalanma riskinizi artırabilir.
◊ Alkol menopoza bağlı “kemik kaybı” yani “osteoporoz” sorununu da hızlandırıyor.
◊ Menopozdaki bir kadının alkol almaması en iyisidir. Eğer alıyorsa en doğru parola “ölçü” kelimesidir. Ölçü bir kadehi geçmemelidir.

Baş ağrısı ne zaman acil bir sorundur?

◊ Ağrıya eşlik eden ateş varsa,
◊ Yakın bir zamanda kafa travması geçirilmişse,
◊Ağrı; efor, aksırma, öksürme gibi bir hareketin hemen arkasından ortaya çıkmışsa,
◊ Şimdiye kadar karşılaştığınız en şiddetli ve en farklı ağrıysa,
◊ Ensenizde sertlik, başınızda dönme, bulantı, kusma gibi işaretler varsa,
◊ Vücudunuzun belirli bir bölgesinde yanma, uyuşma, karıncalanma, daha da önemlisi, güç kaybı gibi bir sorun ağrıya eşlik ediyorsa,
◊ Ağrıyla birlikte konuşma bozukluğu, bilinç bulanıklığı gibi bulgular da varsa.

Yürüyüşe eklenebilecek direnç aktiviteleri hangileri?

◊ Her gün düzenli şınav çekmeyi deneyin. Tekrar sayısını giderek artırın.
◊ Çömelme egzersizlerini tekrarlayın. İdeali günde 3 defa 20 tekrardır.
◊ Nordik yürüyüş gibi, “bayır tırmanma” veya “kumda yürüme” gibi ek kas gücü gerektiren yürüyüşlere de yönelin.
◊ Makul “ağırlık çalışmaları”nı da ihmal etmeyin. 2-3 kiloluk ağırlıklar bile işe yarar. “Az ağırlık çok tekrar” harika sonuçlar verebilir.
◊ Tenis, voleybol, golf ve benzeri ek aktivitelere de zaman ayırın.

X

Bağışıklık gücü nasıl artar

Salgınla birlikte sağlıkta bir numaralı gündem maddesi “bağışıklık” konusu oldu.

Doğrusu da bu zaten. Çünkü bu belalı virüsten bizi koruyacak, kollayacak en önemli ve güvenli güç, bağışıklığımızdır. Neyse ki biz “Ne yapalım da bağışıklığımıza güç verelim” diye kara kara düşünürken imdadımıza aşılar yetişiverdi. Ama gelin biz bu yeni haftaya başlarken de bağışıklığı bir kenarda unutmayalım, bağışıklık meselesini yeniden ve kısa başlıklar/özetlerle masaya yatıralım.

BAĞIŞIKLIK SİSTEMİMİZ NE ZAMAN ZAYIFLAR?

* Hareketsiz ve tembel olduğumuzda.

* Uykusuz kaldığımızda

* Kötü beslendiğimizde

* Strese girdiğimizde

* Gereksiz yere ilaç  kullandığımızda

Yazının Devamını Oku

Sağlıklı bir soru: D3 mü, K2 mi

D vitamini daha doğrusu D3; yaşamsal vitaminlerin en önemlilerinden biri.

Ama eğer ondan hakkıyla yararlanmayı düşünüyorsanız, “D3’ü K2’yle evlendirmeniz”de fayda var. Çünkü bu iki “yağda çözünen vitamin” arasında mükemmel ve vazgeçilmez bir “görev ortaklığı” söz konusu. Biliyorsunuz güneşle cildimizde ürettiğimiz ya da takviyelerle bedenimize kazandırdığımız D3 vitamini, gıdalarla vücudumuza giren kalsiyumun bağırsaklarımızdan emilimini kolaylaştırıyor. Ayrıca böbrekler yoluyla kaybını da engellemeye çalışıyor. Yiyip içtiklerinizle yeteri kadar kalsiyum kazanamadığınızda da D vitamini kemiklerinizdeki kalsiyumu adeta “çalarak” kanınızdaki kalsiyum dengesini sürdürmeye çalışıyor. K2 vitaminine gelince...

SORU ŞU
PEKİ, K2 NE YAPIYOR

BİLELİM ki söz konusu “kalsiyum dengesi” ise K2 en az D vitamini kadar önemli bir molekül. K2 vitamini “osteokalsin” isimli bir proteini aktive ederek kanınızda dolaşan kalsiyumun kemiklerinize yerleşmesini kolaylaştırıyor. K2’nin görevi sadece bununla da sınırlı değil. Kalsiyumun kan damarları ve böbrekler gibi yumuşak dokularda birikmesini önlemek böbreklere çökerek “böbrektaşı”, damarlara çökerek “plak” yapmasını önlemek de K2’nin görevleri arasında. K2 bu önemli görevi “matris GLA proteini”ni aktive ederek yerine getiriyor. Sözü daha fazla uzatmadan isterseniz gelin süreci özetleyelim: D vitamini kandaki kalsiyumun yeterli seviyede olmasını garanti ederken K2 de o kalsiyumdan kemiklerin daha iyi istifade etmesine ve kalsiyum fazlasının böbrek ve damarlarımızda birikmesine engel oluyor. Peki, D3-K2 ilişkisi için “hepsi bu kadar” mı? Kesinlikle hayır! Bu ikili ilişkinin başka bir detayı daha var. O detayı merak ediyorsanız 1 numaralı kutuya geçebilirsiniz.


Yazının Devamını Oku

Rakamların farkında mısınız

Salgınla ilgili rakamların tamamı ürkütücü ama isterseniz gelin biz rakamlardan önce, yazımıza durumu özetleyen çok daha net, çok daha açık, çok daha acı ve çok daha ürkütücü bir cümleyle başlayalım: TÜRKİYE -maalesef- SALGININ EN AĞIR DÖNEMLERİNDEN BİRİNİ YAŞIYOR.

Evet, “fotoğrafı saklamanın, görmezden gelmenin ya da bazı bahanelerle önemsizleştirmenin mümkün olmadığı” çok özel günlerden geçiyoruz. Geçtiğimiz yıla göre, ölüm sayıları neredeyse 4 kat artmış gibi görünüyor. “Aylara göre vefat ortalamaları” dikkate alındığında ise en yüksek rakamın görüldüğü Nisan 2021’e kıyasla Eylül 2021 sonunda çok daha yüksek bir “günlük kayıp ortalaması” ile karşılaşacağımız anlaşılıyor. Kısacası hassas bir noktada, tehlikeli ve riskli bir dönemeçteyiz. Durum acilen ve hemen masaya yatırılmalı, yeni kısıtlamalar hatta kapanmalara ve de okul kapatmalarına asla fırsat verilmeyecek şekilde ciddi ve etkili önlemler alınıp süratle uygulamaya konulmalıdır. TEKRARLIYORUM: Yeni kapatmalar/kapanmalar, eğitime yeniden kısa süreli de olsa toptan ara vermeler asla olmamalıdır.

Bu arada altını bir defa daha çiziyorum: Rakamlar ürkütücüdür, bu yazının hazırlandığı saatler itibariyle Eylül 2021’de kaybettiğimiz canlarımızın ortalama sayısı 265’in üzerindedir. Ve ne üzücüdür ki rakamlar 300’lere doğru hızla tırmanmaktadır.

HATIRLATMA
SALGINLA YENİDEN SAVAŞ İÇİN 10 ‘BİLDİK’ ÖNERİ

AŞAĞIDAKİ 10 öneriyi hepimizin zaten çok iyi bildiği kesindir. Ama yine de tekrarda fayda vardır: Eğer günlük vaka sayılarını düşürmek, daha az canımızı kaybederek ve daha az hasar görerek bu sıkıntılı dönemi atlatmak istiyorsak öncelikle yapmamız gerekenler hâlâ aynıdır.

İLK 5

Yazının Devamını Oku

Aslında 4 pandemi var

Sağlığımız bakımından son derece enteresan, farklı ve önemli bir dönemden geçtiğimiz kesindir.

Hepimiz için “sağlık ana gündemi”nin birinci maddesi COVID-19 olsa da üzülerek belirteyim aslında bir değil, iç içe geçmiş 4 pandemiyi aynı anda yaşıyoruz.

BİR: COVID-19 PANDEMİSİ

İKİ: KAYGI/DEPRESYON PANDEMİSİ

ÜÇ: UYKUSUZLUK PANDEMİSİ

DÖRT: KİLO/OBEZİTE PANDEMİSİ

Gelelim detaylara...

Yazının Devamını Oku

Canımı sıkan 5 şey

Zor günlerden geçiyoruz. Her alanda pek çok sorunumuz var. Ve tabii ki “sağlık” da sorunlu alanlarımızdan biri. İsterseniz gelin “sağlıkta sorunlar gündemi”nin “can sıkıcı” ilk beşini yeniden gündeme getirelim. Hazırsanız buyurun...

SORUN 1
AŞILAMA HIZINDA YAVAŞIZ

BİRBİRİ ardına gelen yeni mutasyonlar dikkate alındığında salgını kontrol altına almamız için ulaşmamız gereken toplumsal bağışıklık oranı yüzde 60’lardan yüzde 80’lere çıkmış durumda. Ve bizim bu rakama ulaşabilmemiz için her gün en az 750 bin ila 1 milyon civarında vatandaşımızı aşılamamız gerekiyor. Oysa biz 300-400 binli rakamlara takılmış durumdayız. Bilelim ki bu rakamlar yetersiz ve endişe vericidir.

SORUN 2
ÜÇÜNCÜ DOZDA DA GEÇ KALIYORUZ

Yazının Devamını Oku

Hangi soruna hangi mineral

Sağlığımızı korumak ve güçlendirmek söz konusu olduğunda aklımıza nedense hemen ve öncelikle vitaminler geliyor.

Oysa en az vitaminler kadar önemli, değerli ve güçlü başka pek çok “SAĞLIK MUHAFIZI”mız var. Bunların ilk sırasını da mineraller (örneğin kalsiyum, magnezyum, selenyum ve çinko) alıyor. İsterseniz gelin bugün köşemizi, çoğumuzun pek de farkında olmadığı o “mineral gücü takımı”nın önemli oyuncularından birine, “MAGNEZYUM”a ayıralım. Hazırsanız buyurun...

İYİ BİLGİ
MAGNEZYUMUN MARİFETLERİ

MAGNEZYUM, sağlık savunma sistemimiz, hastalıklarla mücadele maçına çıktığında bir sağlık oyuncusu olarak sahanın her yerinde görev alabiliyor. Örneğin, geri planda kaleci ya da stoper gibi çalışıp bağışıklığımızı koruyabiliyor. Ya da bir orta saha oyuncusu görevi üstlenip kemik ve kaslarımızı destekleyerek bizi daha güçlü ayakta tutabiliyor. Gerektiğinde de etkili bir forvet oyuncusu görevi görüp sinir sistemimizi aktive ediyor, enerji üretimimizi arttırıyor, gücümüze güç, kuvvetimize kuvvet ekleyerek maçı bizim kazanmamızı sağlayacak golleri de atabiliyor.

UNUTMAYIN

Yazının Devamını Oku

Yürüyelim arkadaşlar

En sevdiğim marşlardan biri, “Dağ başını duman almış / Gümüş dere durmaz akar / Güneş ufuktan şimdi doğar / Yürüyelim arkadaşlar” dizeleriyle ruhuma motivasyon yükleyen o güzelim “Gençlik Marşı”dır.

Günde kaç adım’ tartışması ne zaman gündeme gelse aklıma hep o marş gelir. Görünen o ki o güzelim marş neredeyse yüz yıldır dillerden düşmüyorsa günde kaç adım tartışması da kolay kolay gündemden düşmeyecek. Nedeni bilimsel verilerdeki kafa karıştırıcı açıklamalar. Aslında bilimsel veriler bize hep aynı sonucu söylüyor: “Mutlaka ama mutlaka her gün egzersiz yapın” diyor. Ardından da ekliyor: “Düzenli yürüyüşler, günlük egzersizlerin en etkili, en faydalı ve en kolay uygulananıdır.” Detaylar için buyurun...




YİNE O TARTIŞMA
HARVARD GİTTİ MASSACHUSETTS GELDİ

Yazının Devamını Oku

Delta’yı hafife almayın

Son günlerde hepimizin kafasını karıştıran çok ama çok önemli bir soru var, o soru şu: Günlük kayıplarımız neden azalmıyor?

Ölüm sayıları neden bir türlü 100’lü rakamların altına inmek bilmiyor? Daha da kötüsü 200’lü rakamları bile aşıp 300’lere ulaşabiliyor. Sorunun yanıtı aslında belli: İpin ucunu bıraktık da ondan. Ne maske kaldı, ne fiziksel mesafe, ne de hijyen önlemleri. O eski şarkıda olduğu gibi “Kapıldık gidiyoruz bahtımızın rüzgârına!” bir durumla karşı karşıyayız. Öyle ki bu kötü gidişe benim gibi iyimserler, hatta Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca bile isyan ediyor ve soruyor: “NELER OLUYOR BİZE?



Aslında vaka sayılarındaki artıştan çok daha önemli bir nokta daha var, kayıplarımız beklenenden çok daha yüksek. Peki, neden? Yanıt için yine en güvenli kapılardan birini çaldım, Dr. Mehmet Ceyhan Hoca’yı aradım.

Yazının Devamını Oku

Aşıcılar mı zerdeçalcılar mı haklı

AHMET Hakan, rahmetli S. Demirel’in deyimiyle meseleyi adeta “Keli perçeminden yakalar gibi yakalamış!”, net ve açık olarak soruyor: “AŞI SAVAŞINI ZERDEÇALCILAR MI, KÜRESELCİLER Mİ KAZANACAK?”

Haklı! Sadece halkın değil, tıp camiasının da yoğun bir şekilde yaşadığı mühim bir tartışmadır bu. “Aşıdan yana olanlar, aşı karşıtlarını ‘ZERDEÇALCILAR’ diye yaftalıyor. Aşı karşıtları ise aşı taraftarlarını ilaç firmalarına aracılık yapan küresel sermayenin uşakları olarak görüp onları ‘KÜRESELCİLER’ sözcüğüyle tanımlıyor.” Peki, bu maçı kim kazanır? Zerdeçalcılar mı, küreselciler mi haklı? Ortak bir çözüm var mı? Var!

İYİ BİLGİYENİ BİR SAĞLIK YAKLAŞIMI

ŞU bilgi kesin: Sağlığımız konusunda endişeliyiz, güven kaybı içindeyiz. Yiyip içtiklerimizin sağlıklı olmadığını düşünüyoruz. Sağlığın ticarileştiğinden, hastaneler ve doktorların bizimle ilgilenirken işin ekonomisini fazlaca hesaba kattıklarından endişe ediyoruz. Daha da önemlisi ekmeklerimiz kadar ilaçlarımızın da yeterince güvenli olmadıklarını düşünüyor, sağlık sorunlarımıza “ilaçsız ve doğal çözümler” arıyoruz. Bu endişeler de bizi doğaya, doğal ve geleneksel çözümlere yönlendiriyor. Neticede de ilaçlar yerine bitkisel ürünleri, modern tedaviler yerine geleneksel önerileri, doktor, eczacı ve diğer sağlık profesyonelleri yerine alternatif tıp şarlatanlarını dinlemeye başlıyoruz. Sülük tedavilerinden, hacamat uygulamalarından, şişe çekmelerinden son zamanlarda daha çok medet umar hale gelmemizin nedeni biraz da bu. Peki, işin doğrusu ne? Çözümde orta bir nokta yok mu? “HEM ‘KÜRESEL’ HEM DE ‘YEREL’ OLMAK YANİ MODERN/BİLİMSEL TIP İLE GELENEKSEL VE DOĞAL SAĞLIK ÇÖZÜMLERİNDEN AYNI ANDA YARARLANMAK MÜMKÜN DEĞİL Mİ?” Mümkün! 

BANA GÖRE
ÇÖZÜM ‘BÜTÜNCÜL’ TIPTADIR
BÜTÜNCÜL (İntegratif) tıp yaklaşımı modern tıpla, geleneksel ve doğal tıbbın birlikte ve iç içe çalıştığı, hekimliğin eskiden olduğu gibi bir sanat olarak uygulandığı, çağdaş tıp tedavilerini destekleyici olarak geleneksel ve tamamlayıcı tıp tedavilerinin de devreye alındığı yeni bir sağlık yaklaşımıdır. Bütünleşmeyi sadece modern ve geleneksel tıbbı birleştirmekte değil, başka ortak yaklaşımlarda da arar. O arayıştaki 3 önemli kuralı, 3 temel vazgeçilmezi bir, iki ve üç numaralı kutularda bulacaksınız.

KURAL 1

Yazının Devamını Oku

'Armudun sapı Üzümün çöpü' demeyin

Daha önce de yazdım, ömrü uzatma meselesi birden çok ve son derece karmaşık süreçlerin kesişme noktasıdır ama “hastalıklardan uzak, sağlıklı, keyifli, huzurlu, formda ve fit bir yaşlılık” zannedildiği kadar ulaşılması zor bir hedef değildir.

Üstelik bunun için ödeyeceğimiz bedellerin çoğu, kolay ve ucuz yaşam tarzı seçimleri ve değişimlerinden ibarettir. Ve tabii ki beslenme bu değişimlerin en önemlilerinden biri, muhtemelen de birincisidir. İşte size önemli, basit, sıradan ve uygulanabilir bir örnek: RESVERATROL ve GÜZEL BİR DEMİREL ANISI.




DEMİREL’DEN BİR ANI
TAÇLARDA, BAYRAKLARDA HANGİ MEYVELER VAR

Yazının Devamını Oku

Efsanelerin nihayet sonu geldi

mRNA aşılarının elimizdeki en güçlü aşı alternatifi oldukları konusunda genel bir kanaat var.

Bu kanaate ben de katılıyorum. Usulünce uygulandıklarında ölü virüs ve vektör aşılarına oranla çok daha güçlü, etkili ve muhtemelen de uzun süreli bir bağışıklık sağladıkları fikri bende de var. Diğer taraftan bu aşılarla ilgili “şehir efsaneleri” de “tevatürler” de bir türlü bitmek bilmiyor. Neyse ki ünlü tıp mecmuası “The New England Journal of Medicine”da yayımlanan yeni ve mühim bir araştırmanın sonuçları bu efsanelerin üzerine kocaman ve kalınca bir “çarpı” hatta net bir “çizgi” attı. Kısacası mRNA aşıları (BioNTech ve Moderna) ile ilgili şehir efsanelerinin de sonu nihayet geldi. İsrail’de mRNA aşısıyla aşılanan 885 bin kişiden elde edilen sonuçların net özeti şunlar...

ÖZET BİLGİ
MRNA AŞILARI: NE YAPIYOR NE YAPMIYOR

- BULGU 1: Araştırmada incelenen 885 bin aşılanan kişiden hiçbirinde PIHTILAŞMA sorunu görülmemiş. Kısacası bu aşı pıhtılaşmaya yol açmıyor. Aşılamadan önce ya da sonra kan sulandırıcı kullanmanın hiçbir anlamı yok.

- BULGU 2: Aşılananlarda LENF BEZİ ŞİŞMESİ olasılığı var ama bu olasılık çok çok düşük: 100 binde 78 civarında. Ayrıca şişen lenf bezleri de kısa bir süre sonra kendiliğinden küçülüyor.

-

Yazının Devamını Oku

Yaşlanmak bir hastalık mı

Başlıktaki cümle son yıllarda gündeme en sık gelen konulardan biridir. Sorunun sahibi de ünlü bir “yaşlılık araştırmacısı”, Harvard’lı ünlü genetikçi Dr. David Sinclair’dir.

Geçen haftada yazdım, Dr. Sinclair “Resveratrol – Sirtüin” ilişkisinin önemini ilk kez tespit eden mühim bir biliminsanıdır. Üzümde (kabuk ve çekirdekte) ve daha pek çok besinde bulunan Resveratrol isimli doğal mucizenin Sirtüin genlerini etkileyerek ömrümüzün süre ve kalitesini değiştirebileceği iddiasındadır. Bu iddiasına son yıllarda “NAD/NMN” ikilisini ve “AMPK” enzimini de dahil etmiştir. İsterseniz gelin sözü daha fazla uzatmadan konuya hemen girelim. Bu arada da kişisel kanaatimizi şimdiden belirtelim: Bize göre yaşlanmak bir hastalık değildir. Ama insan yaşamının bu değerli bölümünü hastalıklardan uzak, daha sağlıklı, daha formda ve zinde, daha mutlu ve huzurlu geçirebilmek de bir ölçüde bizim elimizdedir.

SORU 1YAŞLILIĞIN SIRRI SİRTÜİNLERDE Mİ GİZLİ

SİRTÜİNLER yaşlanmayı kontrol ettiği düşünülen genlerdendir. Düzgün çalışabilmeleri için doğal üretimimiz NAD’ye ve NMN’ye ihtiyaçları vardır. Ne var ki biz yaşlandıkça NAD seviyelerimiz düşer. Mesela 50’li yaşları geçtiğimizde NAD seviyelerimiz 20’li yaşların yarısına iner. NAD ve NMN’ye (Nikotin Adenin Dinükletid ve Nikotin Mono Nükleotid) gelince... Bunlar bedenimizin ürettiği doğal maddelerdir. Sirtüin genleriyle işbirliği halinde çalışırlar. Sirtüinlere gelince... Sirtüinler bizi (DNA’mızı ve epigenetik yapılanmamızı) koruyan, formda, genç, fit ve sağlıklı tutan genlerdir. Onları aktive eden her şey bize iyi gelir. Zira onlar DNA’yı onararak hücreyi koruyup bir “enerji küpü” halinde tutarak işlevlerini sürdürmede anahtar görevler üstlenmektedir. Ne var ki bu işi yaparken çok sayıda “yol arkadaşı”, daha doğrusu “yardımcı elemana” ihtiyaç duyarlar. Ayrıca yaşam tarzı seçimlerinizden de ciddi ölçüde etkilenirler.

SORU 2
SİRTÜİNLERİN DAHA İYİ ÇALIŞMASI İÇİN NELER LAZIM

EĞER yaşlılığınızı daha az hastalanarak geçirmek istiyorsanız sirtüinlerin yol arkadaşlarını iyi bilmek ve onları her daim devrede tutmak zorundasınız. Zira sirtüinlerin görevlerini hakkıyla yapabilmeleri için şu dörtlüye mutlak ihtiyaçları var.

BİR:

Yazının Devamını Oku

Durum hâlâ ciddi

Günlük vaka sayıları bir türlü 15 binin altına düşmüyor.

Kayıplarımız ise -maalesef- her geçen gün artıyor. Ama ne yazık ki ne biz ne de diğer ülkeler tehlikenin hâlâ farkında değiliz. Oysa elimizde bizi kurtaracak ve koruyacak “tapu kadar (!)” sağlam, güçlü ve güvenli aşılar var. Eğer biz biraz daha duyarlı olabilseydik, eğer Dünya Sağlık Örgütü biraz daha becerikli ve hızlı davranabilseydi, eğer Birleşmiş Milletler pandeminin en az bir “dünya savaşı” kadar önemli olduğunu daha erken fark edebilseydi, kısacası aşılama hızı bütün dünyada ve bizde biraz daha yüksek olsaydı bu baş belası pandemi emin olun çoktan sona ererdi. Üzülerek belirteyim durum ciddi. Önümüzdeki günler -eğer bu kafada devam edecek olursak- düşündüğümüz kadar aydınlık ve güvenli olmayacak. Eğer aşılama hızını bir an önce arttırmazsak şimdilerde başımıza bela olan Delta varyantını -inşallah yanılıyorumdur- Gamma hatta Epsilon varyantları izleyebilecek. ÖZETİ ŞUDUR: Durum zannettiğinizden çok daha ciddidir. “Bıktım, sıkıldım abi!” mavralarını bir kenara bırakıp bir an önce kendimize gelmemiz ve aşılama hızını çok daha ciddi rakamlara yükseltmemiz lazım.




UNUTMAYIN
ÇARE ‘AİT OLMAK’TA

Başlıktaki

Yazının Devamını Oku

Gerçekten kaç yaşındayız

Yaşınızı da yaşam kalitenizi de belirleyen öncelikli iki faktör, genetik mirasınız ve yaşam tarzınızdır.

Sağlığınız ise bu iki parametrenin kesişme noktasıdır. Sağlık ve sağlamlıkta gücü belirleyen önemli bir alt unsur ise “EPİGENETİK SAAT”tir. Epigenetik saat kavramını bize kazandıran biliminsanı da “iyi yaşlanma araştırmacılarından biri olarakSteve Horvath’tır.



KISA BİLGİ
STEVE HORVARTH KİMDİR

Yazının Devamını Oku

4. doz doğru karar mı

İKİ doz Sinovac aşısı yaptıran sağlıkçılara ve risk grubunda olanlara 3. doz Sinovac veya BioNTech aşısı yapılması tartışmasız doğru bir karardı. Ancak 3. dozda BioNTech aşısını tercih edenlere 4. doz olarak yeniden BioNTech aşısı yapılma önerisi bence acele edilmiş, erken alınmış bir karar oldu.

Neyse ki ilgililer bu yanlıştan kısa sürede döndüler. Eğer böyle bir uygulama yapılacaksa bu uygulamanın arka planında uluslararası kabul görebilecek bir aşı pasaportu düşüncesi varsa konu biraz daha tartışılmalı. Tekrar ediyorum: Karar yanlış değil, erken ve olgunlaştırılmamış bir karardır, bir süre ertelenmesi ise en az alınan karar kadar doğru bir vazgeçme ve ertelemedir.

BANA GÖRE

ACUN HARİKA BİR SEÇİM OLDU, SIRA ŞAHAN’DA 

SEVİLEN ve güvenilen tanınmış kişilerin, aşı kararsızlarını hatta karşıtlarını ikna etmede kullanmak, onlara duyulan sevgi, sempati ve güvenden yararlanmak, salgının başından beri savunduğum, gündemde ısrarla tutmaya çalıştığım bir ayrıntıdır. Sevgili Acun’un bu amaçla yaptığı ve yapacağı yönlendirmelerin olumlu neticeler vereceğinden en ufak bir kuşku duymuyorum. Acun’un hemen arkasından da özellikle yangın ve sel felaketleri boyunca yaptığı mükemmel ve samimi çalışmalar nedeniyle sıranın Şahan Gökbakar’a geldiğini düşünüyorum.

UNUTMAYIN

SU İÇMENİN PÜF NOKTALARI

ŞU

Yazının Devamını Oku

Dijital çağın yeni hastalıkları

İsterseniz gelin yeni bu yeni haftaya girerken yine ve yeniden COVID-19 gündemini pas geçip farklı bir konuya “dijital çağın hastalıkları” meselesine bir göz atarak girelim.

Zira görünen o ki sadece bizde değil dünyanın hemen her ülkesinde aşı vurdum duymazlığı, ilgisizliği, kayıtsızlığı, kararsızlığı ya da karşıtlığı hız kesmeden devam ediyor. Peki, sonuç ne olacak?




BİR SORU
DELTA’YI, GAMMA VE EPSİLON MU İZLEYECEK

Yazının Devamını Oku

Başa mı dönüyoruz

Dr. Larry Brilliant salgın hastalıkların toplumda yaygınlaşmasını önleme konusunda uzmanlaşmış çok önemli bir isim.

Bu dünyaca ünlü ABD’li epidemiyolog, özellikle çiçek hastalığının yok edilmesi sürecindeki fikirleri, çalışmaları ve katkılarıyla tanınıyor. Dr. Larry Brilliant birkaç gün önce Amerika’da CNBC haber kanalına çok önemli açıklamalar yaptı. Bu açıklamaların özellikle ikisi çok ama çok mühim idi. Bakın Dr. Brilliant o açıklamalarında hangi tehlikelerin altını çizdi...



VARAN 1
DR. L. BRILLIANT DİYOR Kİ

Yazının Devamını Oku

Hayır! Korona henüz mevsimsel gribe dönüşmedi

Pazartesi öğle saatlerine kadar kişisel telefonum da kliniğimiz santrali de yoğun telefon aramalarıyla adeta kilitlendi.

Telefon bombardımanının nedeni ise o sabah gazetemiz Hürriyet’te çıkan Ahmet Hakan imzalı bir “öngörü” daha doğrusu “temenni” idi. Arayanların hemen hepsi aynı cümleleri tekrarlıyordu: “Osman Hoca sen hâlâ ve iflah olmaz bir ısrarla ‘Lütfen aşı olun’ diye tutturuyorsun ama bak bu belalı salgın tehlikeli olmaktan çıkmış, çoktan sıradan bir kış gribine dönüşmüş bile. Bugün Hürriyet’te Ahmet Hakan’ın da bu düşünceyi doğrulayan bir yazısı var. Gelin şu aşı ısrarınızdan siz de vazgeçin. Vazgeçin çünkü eğer COVID-19 sıradan bir influenza enfeksiyonuna dönüştüyse aşılanmaya ne gerek var. Hastalığı bir iki günde atlatırız geçer gider.”

Peki, durum gerçekten böyle mi? Ahmet Hakan’ın yazdığı daha doğrusu onu bilgilendiren hastane sahibi arkadaşının söylediği ve çoğu kişinin düşündüğü gibi “KORONA ARTIK MEVSİMSEL GRİBE DÖNMÜŞ DURUMDA” mı? İtiraf edeyim, yanıtım maalesef en azından önümüzdeki 6 ay için “Evet” değil “Hayır” olacak. Nedeni şu...

SON DURUM NE?
ELİMİZDE 3 SENARYO VAR

Salgının ne yöne evrileceğini henüz hiçbirimiz net ve açık olarak bilmiyoruz. Hepimiz elimizdeki 3 senaryoya odaklanmış durumdayız. O senaryolar da şunlar...

SENARYO 1: Bu belalı ve arsız virüs geçirdiği yeni mutasyonlarla etkinliğini neredeyse tamamen kaybedip defolup gidecek, biz de ondan SARS salgınında olduğu gibi temelli kurtulacağız.

SENARYO 2:

Yazının Devamını Oku

Yeni bir sorun ‘hakikat güvenliği’

Varlığını giderek hissettiren “4. dalga tehdidi” ve “aşı tereddütü” meselelerimize bir de “yangın felaketi” eklenince “hakikat güvenliği” konusu son günlerin en önemli sorunlarından biri oldu.

Bu nedenle 28 Temmuz 2021’de BBC News’de yayımlanan bir yazıyı sizinle de paylaşma ihtiyacı duydum. Yazıyı hazırlayan Cambridge Üniversitesi’nin bir araştırmacısı: Elizabeth Seger. Yazar daha en baştan en vurucu cümlesini kullanmış: “COVID-19 PANDEMİSİ BİR ŞEYİ NETLEŞTİRDİ: Ölüm kalım meselelerinde bile toplumun tamamının davranışını eşgüdüm içerisine sokmak çok zor.

Yazar bu kanaatinin nedeni olarak da “aşı tereddütü” meselesini göstermiş ve yazısına şu cümlelerle girmiş: “Dünyanın koronavirüsü yenebilmesi için nüfusun büyük bir bölümünün aşı olması gerekiyor ve çok az sayıdaki demokratik ülkede hükümetler aşıyı ‘zorunlu’ hale getirmeyi tercih ediyor. Bunun yanında dünya çapında ciddi düzeyde bir ‘aşı tereddütü meselesi’ -maalesef- mevcut...”




YENİ TEHDİT

Yazının Devamını Oku

Yeniden kıpkırmızı olmayalım

Salgın rakamları yeniden ve hızla tehdit edici boyutlara ulaştı. Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca, iki gün önce kırmızı renkli il sayısının 54’e yükseldiğini açıkladı. İsterseniz gelin önce şu “renk meselesi”ni yeniden bir hatırlayalım, detaylara ise daha sonra girelim.

KISA BİLGİ
HARİTA NASIL RENKLENİYOR

SAĞLIK Bakanlığı’nın Türkiye haritasında iller için kullandığı renklendirme kriteri esas olarak vaka rakamlarına dayanıyor. Kriter basitçe şu:

- MAVİ: Vaka 100 binde 10’un altında kalan iller “düşük riskli” sayılıyor ve “mavi” renge boyanıyor.

- SARI: Sayı 11-35 aralığına yükseldiğinde risk karnesi “orta” olarak tanımlanıyor ve o il maviden “sarı”ya boyanıyor.

- TURUNCU: 100 binde 36-100 arasında vaka sayısı saptanan iller ise “yüksek riskli” bölgeler haline geliyor, renk de otomatik olarak sarıdan “turuncu”ya dönüyor.

- KIRMIZI:

Yazının Devamını Oku