GeriOsman MÜFTÜOĞLU Koenzim Q10 güzellik iksiri mi
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Koenzim Q10 güzellik iksiri mi

Koenzim Q10 pek çok besinde bulunan “her derde deva” bir doğal bileşen. Güçlü bir enerji takviyesi. Etkili bir antioksidan. Yetenekli bir kalp ve damar koruyucu. Becerikli bir cilt tamircisi...

Başlıktaki sorunun cevabı net ve açık: Ne “zorla”, ne de hap, şurup, krem, serumla güzellik olmaz! Ama yine de doğal bazı bileşenlerin (mesela koenzim Q10, alfa lipoik asit ve likopenin) cildi genç ve diri tutma marifetleri var. Özellikle koenzimin bir değil, birçok marifeti olduğunu biliyoruz.
Koenzim Q10 pek çok besinde bulunan “her derde deva” bir doğal bileşen. Güçlü bir enerji takviyesi. Etkili bir antioksidan. Yetenekli bir kalp ve damar koruyucu. Becerikli bir cilt tamircisi.
İyi yaşlanmak ve yaşlılık sorunlarını azaltmak isteyenlerin bu destek hakkında bilgi edinmek istemeleri de normal! Ortalama yaşam süresi uzadıkça kanserlere, kalp damar hastalıkları, Parkinson, bellek problemleri, hipertansiyon veya kas güçsüzlüklerine yakalanma riski artar.
İşte tam da bu noktada devreye koenzim Q10’un marifetleri girer! Yaşlanma yolculuğunda bizi bekleyen sorunların çoğu ile mücadelede vücudumuza önemli bir destek sağlar. Kısacası sadece cilde destek olarak değil, iyi yaşlanmak için de bu bileşenden zengin besinlerden faydalanmak lazım.

CİLDE NE FAYDASI VAR?

Yaşlandıkça her cilt incelip sarkmaya kırışıp buruşmaya ve de kurumaya başlar. Bu olumsuzluklar en çok da cildin sıkılığını sağlayan kollajen ve elastin lifleri ile onları aktifleştiren koenzim Q10 miktarının yıllar içerisinde azalması ile ilgili bir sorundur.
Foto yaşlanma, yani güneş ışınlarına maruz kalma sonucu oluşan lekeler, pürüzlenme ve ince çizgiler de yaş ilerledikçe çoğalır. Ağız yoluyla alınarak veya dışarıdan kremler, losyonlar veya serumlarla uygulanarak cilde koenzim Q10 desteği vermenin cilt yaşlanmasını yavaşlattığı anlaşılınca cilt kremi üreticilerinin bu maddeye ilgisi arttı, birçok dermokozmetoloji markası esas maddesini koenzim Q10’un oluşturduğu cilt ürünlerini piyasaya verdi.
Bizim klinik gözlemlerimiz koenzim Q10 desteğinin ağızdan alınmasının da cilde faydalı olacağı yönünde.
Biz, özellikle 40 yaş sonrası programlarımıza katılanlara imkânları varsa her gün düzenli olarak koenzim Q10 desteği almalarını tavsiye ediyor, bu desteğin Alfa lipoik asit ile birlikte kullanılması halinde yararının daha da artacağına inanıyoruz.

BİR BİLGİ
Nerede bulunuyor
Sağlıklı, güçlü kalmak ve yaşlanmak isteyenler eğer imkânları varsa sabah kahvaltıdan sonra bir koenzim Q10 kapsülü almadan güne başlamıyor. Yaşlanmanın etkilerini hafifletmek isteyenler bu bileşenden zengin besinlerle beslenmeye (ıspanak, fasulye, karaciğer, yumurta) de özen gösteriyor.
Kısacası koenzim Q10 birçok besinde var. O kadar yaygın ki bu “Ubiquieuse-evrensel” özelliği onun “Ubiquinone” diye anılmasına da yol açmış.
En fazla da kırmızı ette, balık ve yumurtada bulunuyor. Yağlı tohumlar, yeşil yapraklı yiyecekler (ıspanak) ve meyvelerde de var. Bitkisel besinler içinde bu maddeyi en çok bulunduranlar listesinde portakal, çilek, karnabahar ve susam tohumu yer alıyor.
Bana göre yumurta ve ıspanak ona ulaşabilmek için en uygun besinler. Temel Reis efsanesinin ıspanaktaki demirden değil, koenzim Q10’dan kaynaklandığını düşünüyorum.

ÖNEMLİ
Yaşlanmayı yavaşlatır mı

Yaşlanmanın önemli nedenlerinden biri de hücrelerin yaşlandıkça daha az enerji üretebilir hale gelmeleri. Bunun ilk sebebi ise hücrelerin enerji üretim merkezleri olan mitokondri’lerin de yaşlanıp güçten düşmeleri. Bu sürece “mitokondrial yaşlanma” deniyor. Bu yaşlanmadan çok bir yorgunluk aslında. Mikokondri yorgunluğu; yaşlılık yorgunluğunun da, yaşlılığa bağlı kırışma, hareketlerde yavaşlama, fiziksel kapasite kaybetme sorunlarının en önemli nedeni. İşte tam da bu noktada CoQ10 önem kazanıyor.
Zira bu doğal bileşen mitokondrilerin daha bol ve hızlı enerji üretmesini teşvik eden bir süper yakıt, bir oktan yükseltici gibi iş görüyor. Bedene giren koenzim Q10 miktarı arttıkça mitokondrilerin enerji üretim yetenekleri de artıyor. Ayrıca mitokondri DNA’sının yıpranma süreçleri yavaşladığından hücre yaşlanması da yavaşlayabiliyor.

HATIRLATMA
Antioksidan gücü yüksek

Koenzim Q10’nun antioksidan becerileri de var. Bu yeteneği de bir hayli fazla. Hücreleri paslandıran, yıpratıp yaşlandıran oksitleyici serbest radikallerin zararlarını azaltıyor. Eğer vücudunuzun antioksidan savunmasını güçlendirmek, yani oksidatif hasarları zararı biraz olsun azaltmak istiyorsanız bunun kolay ve etkili yolu onu koenzim Q10 ile desteklemekten ve beslenmekten geçiyor.
Tabiî ki koenzim Q10 tek başına yeterli olmuyor. Folik asit, C vitamini ve B grubu vitaminler, selenyum, çinko ve daha birçok farklı mineral ve daha pek çok faktörle işbirliği yapıyor. Bu işbirliğinin düzenli işlemesi yaşlanmayı yavaşlatıyor, yaşlılık süresinde ortaya çıkabilecek sağlık sorunlarını azaltıyor. Bu işbirliğinin düzgün işlemesinin de yolu “takviye hapı” yutmaktan ziyade “dengeli ve çeşitli” beslenmekten geçiyor.

AKLINIZDA OLSUN
Alfa lipoik asit ve cildiniz

Alfa lipoik asit cilt hücrelerinin bir numaralı yangı giderici (anti-inflamatuvar) ve yaşlanmayı geciktirici (anti-aging) dostudur. Cilt hücrelerinin enerji üretimini destekliyor, kollajen üretimini artırıyor ve serbest radikallere karşı koruyor. Hem suda hem de yağda eriyebilme özelliği ALA’in her ortamda emilimini ve dolayısıyla becerilerini artırıyor.
ALA tek başına, C ve E vitaminlerinin bir arada başardıkları antioksidan etkinin 400 katını gösterebiliyor. Serbest radikallerin en çok saldırıp etkisiz hale getirdiği yararlı maddelerden olan çoklu doymamış yağ asitlerini ALA koruyor ve oksitlenmeyi engelliyor. Cildin üzerini kaplayan ölü hücrelerin atılmasını sağlayarak cildi yeniliyor. Yağ hücrelerinin üretimini düzenliyor.
Ciltteki sivilce izlerini, kırışıklıkları ve lekeleri gidermeye destek oluyor. Çalışmalar, ALA’in hafiften ortaya doğru olan kırışıklıkları neredeyse yüzde 50 oranında azalttığını göstermiştir. Göz çevresinde kullanımı daha uygundur. Cildin gereğince nemli ve yumuşak olmasını, ışıltılı ve pürüzsüz görünmesini sağlayan ALA cilde doğrudan uygulandığında kolaylıkla emilebilse de, uygulandıktan çok kısa bir süre sonra oksitlenir.
Bu nedenle serbest radikallerin ciltte oluşturduğu zararları engellemek, foto yaşlanmayı (güneş ışığına bağlı cilt yaşlanması) azaltmak için sadece dışarıdan ALA kullanımıyla yetinmemeli, ağız yoluyla da ALA desteği alınmalıdır.

X

Sağlıkçılar 3. doz bekletisinde

Aşılamada ulaştığımız hız mükemmel. Sadece geçtiğimiz haftada aşılanan kişi sayısı 5 milyondan fazla.

Önce yarım milyona razıydık, 1-1.5 milyon derken neredeyse “günde 2 milyon aşılama” hedefine ulaşacağız. Başta Sağlık Bakanı, ekibi ve sağlık ordumuz olmak üzere bu olağanüstü başarıda emeği geçen herkese teşekkürler. Bu arada önemli bir hatırlatmayı da kayda geçirmekte fayda var: Daha önceden Sinovac ile aşılanan sağlık ordumuzun değerli mensuplarına 3. aşının yapılma vakti sanırım geldi. Sağlık ordusundaki genel beklenti 3. dozun BioNTech ile yapılması ve uygulamada biraz hızlı hareket edilmesi. Bir küçük hatırlatma daha: Bağışıklık baskılayıcı ilaçlar kullandıkları için Sinovac aşısıyla yeteri kadar güçlü bir bağışıklık üretemeyen kişilere de 3. doz aşılama bir an önce yapılmalı, onlar da güvence altına alınmalıdır. Tabii ki onlarda da 3. doz tercihi BioNTech aşısı olmalıdır.

OKUR SORULARI
BİR GIDA NE ZAMAN ‘İŞLENMİŞ’ SAYILIR

İŞLENMİŞ gıdaların tamamı değilse de çoğu sağlık için ya “zararlı” kabul ediliyor ya da “etkinliği azalmış” bir gıda muamelesi görüyor. İşlemden geçirince “zararlı”, en azından “faydası sınırlı” hale geldiği kabul edilen gıdaların en meşhurları şunlar:

1. Öğütülüp beyaz un haline getirilen tahıllar

2.

Yazının Devamını Oku

İçimizdeki müsilaja dikkat

Bilelim ki müsilaj tehdidi sadece çevremizi kirletmiyor, o tehdit yıllardır ruh ve bedenlerimiz için de zaten var, ruh ve bedenlerimiz de o tehditten payını alıyor.

Kısacası “çevresel müsilaj” ile “bedensel ve ruhsal müsilaj” meselelerini aynı sepete koymak gerekiyor. Bu nedenle gelin isterseniz müsilaj sorununa “damardan”, yani “bedenden ve ruhtan” girelim. Hazırsanız buyurun...

ÖNEMLİ BİLGİ
MÜSİLAJ BİZİ DE KİRLETTİ

MÜSİLAJ meselesi yalnızca Marmara’yı değil yaşadığımız çevrenin tamamını, neticede de ruh ve bedenlerimizi de kirletiyor. Sağlık pratiğinde kısaca “kronik hastalıklar” olarak tanımladığımız pek çok sağlık sorununun ardında da çoğu zaman az ya da çok “müsilaj problemi” yatıyor. Bedensel ve ruhsal müsilajın akla gelen ilk sonuçlarını da bu satırların yazarı şöyle sıralıyor...

Yazının Devamını Oku

Virüs laboratuvarda mı üretildi

Başlıktaki soru aslında bugünün sorusu falan değil salgının başından bu yana hep gündemde.

Bir grup biliminsanı virüsün genetik yapısına ve biraz da kötü ve farklı marifetlerine (!) bakarak yeni koronavirüsün “laboratuvar üretimi” yani “çakma bir virüs” olduğunu ileri sürerken, bir başka grup da “Olmaz öyle şey!” deyip soruyu cevaplamaya bile değer bulmuyor. Peki, doğrusu ne? Elimizde net ve açık bir bilgi yok. Yok ama son günlerde bu belalı virüsün “yapma” veya “çakma” olabileceğini düşünenlerin sayısı bir hayli arttı. İtiraf edeyim bu düşünce daha doğrusu şüphe bende de var. Nedenine gelince...




KUŞKUM VAR ÇÜNKÜ... (1)
CDC ESKİ DİREKTÖRÜ ROBERT REDFIELD BAKIN NE DİYOR 

CDC/HASTALIK

Yazının Devamını Oku

İpin ucunu bırakmayalım

Bildik bir cümle ama yine de tekrarlamakta fayda var: SAĞLIĞIMIZ EN ÖNEMLİ VARLIĞIMIZ.

Sağlıklı olmak ve kalmak bir seçim değil, bir gereklilik. Ne var ki o çok güvendiğimiz aklımız “sağlıklı olma hali”nin değerini maalesef bilmiyor, daha doğrusu fark edemiyor. Sağlığın kıymetini sadece hastalanınca anlıyoruz. Diğer taraftan, bilelim ki pandemi sürecinden de iyi haberler geliyor. Çok şükür pandemide de yolun sonu yaklaşıyor. Tünelin ucunda görünen ışık kesinlikle üstümüze doğru hızla gelen tehlikeli bir trenin ışığı filan değil artık. Bu ışık kesinlikle eski ve güzel günlerin yeniden geri geleceğine işaret eden “AŞI IŞIĞI”dır. Ve yine bilelim ki salgını bitirecek, son noktayı koyacak, üzerine kocaman bir çarpı atacak, yani pandemi ile yürüttüğümüz savaşın bitiş düdüğünü çalacak olan da yine o ışık yani aşı ışığıdır. Özeti şudur: BİR, aşılardan korkmayın. İKİ, toplumsal bağışıklık sağlanana kadar da ipin ucunu bırakmayın.




HATIRLATMA
BAĞIŞIKLIĞA ZARAR VEREN 4 HATA

Yazının Devamını Oku

3 iyi haber

Tam 1 yıl önce, yani 2020 haziranında mutsuz ve umutsuzduk. Karşımızda ne olduğunu, nereden geldiğini ve ne ölçüde tahribat yapacağını bilmediğimiz “belalı bir virüs” vardı.

Bize gelince... Her şeyden önce “o virüsle nasıl savaşacağımızı, etkisini nasıl azaltacağımızı” yeteri kadar bilmiyorduk. Daha da önemlisi korunmak için “maske, mesafe, temizlik” 3’lüsünden başka elimizde hiçbir savunma silahı da yoktu. Ama şimdi, 2021 haziranında durumumuz geçen yıldan çok daha iyi. Çok daha güçlü ve organizeyiz. Elimizde hâlâ net olarak etkili bir ilacımız yok ama etkili pek çok destek tedavisi geliştirmiş durumdayız. Çok daha önemlisi “AŞIMIZ” var. Başlıkta belirttiğim umut vurgusunun nedeni de esasen bundan kaynaklı. Durun, bitmedi! Bu hafta beni memnun eden, umutlandıran 3 iyi haber daha var. İşte o haberler...

İYİ HABER 1
DİYANET’TEN DESTEK GELDİ

Diyanet İşleri Yüksek Kurulu biraz gecikerek de olsa önemli hem de çok önemli bir açıklama yaptı. O açıklama şöyle: “Toplum sağlığını tehlikeye atacağı konusunda galip zan bulunan durumlarda gerekli tedbirlere uymamak, ‘kul ve kamu hakkı ihlali’ olur. Bu itibarla bilimsel usullere uygun üretilen, alanında uzman hekimlerce salgın hastalıklara karşı koruyucu olduğu belirtilen aşıların kullanımı dinen de uygundur.”

Bu yerinde ve doğru açıklamanın aşılama sürecine hız kazandıracağı şüphe götürmez.

İYİ HABER 2

Yazının Devamını Oku

Yürümek şifadır

Hiç kimse “4400 adım tartışması” bitince “düzenli yürüme alışkanlığı” meselesini rafa kaldıracağımı düşünmesin.

Yürümeden olmaz ve şu prensip asla değişmez: Her gün düzenli besleneceğiz ve her gün düzenli yürüyeceğiz. Sağlığımızı korumak, güçlü kuvvetli kalmak, iyi yaşayıp iyi yaşlanmanın şefkatli kollarına sığınmak için de yürüme alışkanlığınızdan asla vazgeçmeyeceksiniz. İsterseniz gelin bugün bu güzel hafta sonuna başlarken yazımızın bir bölümünü yine “yürüme ve sağlık” ilişkisine ayıralım. Hazırsanız buyurun...

YÜRÜYÜŞ NOTU 1
KASLAR ÇALIŞIYOR

YÜRÜMENİNgençleştirici etkisi” önce kaslarımızda başlıyor. Biz yürüdükçe kaslarımız güçleniyor, gençleşiyor. Bedenimizin yüzde 40’ını oluşturan kaslarımızın en az 3’te 2’si her yürüyüşte çalışmaya başlıyor. Ve bu çalışma sayesinde de kas hücrelerimizdeki yaşlı mitokondriler ölüyor, yerlerine eskisinden daha fazla, daha genç ve daha sağlıklı mitokondriler geliyor. Unutmayalım: Düzenli yürüyen birinin kaslarındaki mitokondri sayısı tembellerindekinden en az 2 kat daha fazla.

YÜRÜYÜŞ NOTU 2

Yazının Devamını Oku

BioNTech dosyası-2

Çoğu kişi BioNTech aşısında kullanılan mRNA teknolojisinin yeni olduğunu, bu kadar kısa sürede geliştirilen bir aşının uzun vadede ne gibi sorunlara yol açacağının henüz bilinmediğini ileri sürerek başlangıçta BioNTech aşısına karşı mesafeli durdu.

Haksız da sayılmazlardı. İtiraf edeyim aynı “mesafeli duruş” 2020 Eylül’ünde BioNTech ile ilgili ilk çalışmaları izlerken bende de vardı. Başlangıçta Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’da da aynı kanaatin olduğunu tahmin ediyorum, daha doğrusu o da bu yönde bir açıklama yapmıştı. Ama itiraf edelim ki daha sonra sahadan gelen bilgiler ve yayımlanan bilimsel çalışmalar hepimizi rahatlattı.




ÖNEMLİ
DOKTORUNUZA HATIRLATIN

Yazının Devamını Oku

4400 adım yeter mi

Dr. I-Ming Lee bir toplum sağlığı uzmanı. ABD’de, ülkenin ünlü hastanelerinden birinde, Brigham and Women’s Hospital’da görev yapıyor.

Bu hastane Harvard Tıp Okulu’nun çatısı altında önemli araştırmaların yapıldığı ünlü sağlık merkezlerinden biri. Dr. Lee araştırmalarında özellikle “fiziksel aktivite”nin yani “egzersiz”in, “sağlığa faydalarına” odaklanmış. Araştırmalarını da daha ziyade “egzersiz-kronik hastalıklar ilişkisi” üzerine yoğunlaştırmış. Yaptığı bu önemli araştırmalarından birini de ünlü tıp dergilerinden birinde, JAMA’da 2019 yılında yayımlamış. Hikâyenin bundan sonrası bir hayli ilginç.

ÖN BİLGİ
DR. LEE NE YAPMIŞ

DR. LEE 2019’da yayımladığı bu çalışmada ortalama yaşı 72 olan 16 bin 741 kadının yürüme aktivitelerini 4 yıl boyunca aralıksız izlemiş. Bu “70’lik hanımlardan” günde ortalama 4400 adım atanların ölüm risklerinde, 2000 adım atanlara oranla yüzde 41 azalma olduğunu belirlemiş. İşin püf noktası tam da burada başlıyor. Sadece kadınlarda ve yalnızca 70’i aşan hanımlarda gözlenen bu veriler nedense bir anda popüler hale geliveriyor. Bu araştırmadan 2019’da bu satırların yazarı da sık sık söz etmişti. Geçtiğimiz günlerde neden ve nasıl olduysa bu “eski” ve “tartışmalı” bilgi bir şekilde gündeme düştü. Neticede “çarşı(!)” yani “egzersiz alemi” fena halde karıştı. Bu karışıklıktan ben de nasibimi aldım. Zira başta Ertuğrul Özkök, Sedat Ergin, Ahmet Hakan olmak üzere pek çok yürüme tutkunu anında bana “Hocam bu ne iştir?” sorusunu yöneltiverdi. Peki, yanıtım ne oldu?

Yazının Devamını Oku

Hangisine güvenelim

Son günlerde “aşı azlığı ya da yokluğu” kadar sık gündeme getirilen bir konu daha var: Antikor azlığı ya da yokluğu.

COVID-19’u geçirenler ve aşılananların sayısı çoğaldıkça “antikor meselesi” pandemi gündemindeki yerini doğal olarak iyice güçlendiriyor. Çoğu insan “Acaba yeteri kadar antikor üretebildim mi? Geçirdiğim enfeksiyon ya da yaptırdığım aşı beni bu hastalıktan hiç olmazsa belirli bir süre koruyabilecek kadar antikora sahip olmamı sağlayabildi mi?” sorularına yanıt arıyor. Haklılar mı? Daha önce de yazdım, bana göre zannedildiğinin aksine pek de haklı değiller. Neden mi?

İYİ BİLGİ
ANTİKOR VAR, ANTİKOR VAR!

ANTİKOR seviyelerinin peşine düşenler maalesef haklı değiller. Değiller çünkü bağışıklık gücümüzü sadece antikorlar üzerinden değerlendirmemiz, “Antikorum yüksek” diye sevinip “Benimki çok düşük çıktı” diye üzülmek bilimsel gerçeklerle uyumlu sayılmıyor. Zira antikorlar için de bir çeşit “nicelik yani miktar” ve “nitelik yani yapı ve içerik” meselesinin söz konusu olduğu kesin. Bağışıklık uzmanları özellikle 2’ncisinin, yani “nitelik meselesi”nin üzerinde ısrarla duruyorlar. Kısacası konunun geri planında çok fazla detay var. O detaylar için buyurun...

KISA BİLGİ

Yazının Devamını Oku

Yeni bir başlangıç...

Uzunca bir aradan sonra bugün itibarıyla yeniden “kademeli bir açılma” dönemine girdik.

Umalım ki bu yeni dönemde de daha önce 3 kez üst üste tekrarladığımız hataları yine tekrarlamayız. Ve umalım ki gerçekten bir bedensel, ruhsal, sosyal ve ekonomik çöküntüye dönüşme sürecine giren pandeminin bundan sonraki virajlarında yeni kaoslar, yeni savrulmalar yaşamayız.




KISA BİLGİ
KAYIP ORANI YÜZDE 2’Yİ GEÇİYOR 

RAKAMLARA

Yazının Devamını Oku

Hangisi doğru

Beslenme önemli, hem de çok önemli bir mesele.

Dikkat edeceğimiz küçük bazı ayrıntılar bile sağlığımızı doğrudan ve derinden etkileyebiliyor. Bu nedenle beslenme söz konusu olduğunda karar verirken daha dikkatli olmakta fayda var. Gelin, sözü daha fazla uzatmadan hemen her gün yapmak zorunda olduğumuz sıradan bazı beslenme seçimleri için önemli olabilecek küçük bazı ayrıntıları yeniden hatırlayalım. Hazırsanız buyurun...



SORU 1
HANGİ SU

Su hayattır! Tamam ama onu daha da zenginleştirmek, neredeyse bir “yaşam iksiri” haline dönüştürmek de yine bizim elimizdedir. Kısacası mesele sadece her gün 8-10 bardak su içmekten ibaret değildir, ayrıntılara da girmek gerekir. Mesela suların sert olanları yumuşak olanlarından daha değerlidir. Zira “sert su” demek kalsiyumu, magnezyumu, alkali gücü daha yüksek su demektir. Suyunuza ekleyeceğiz rendelenmiş portakal ya da limon kabuğu, dilimlenmiş salatalık parçaları öğütülmüş maydanoz, nane, fesleğen kırıntıları hatta bir tutam kadar da tarçın ve/veya rezene o suyu neredeyse bir yaşam iksiri haline dönüştürebilecektir.

Yazının Devamını Oku

COVID-19 bir pıhtılaşma sorunu mu

Pandeminin başında bir üst solunum yolu ve akciğer hastalığı olarak kabul edilen COVID-19 enfeksiyonu şimdi “sistemik bir iltihabi hastalık” olarak tanımlanıyor.

Hastalıktan etkilenen sistemlerin en başında da “damarlarımız” geliyor. Araştırma verileri yoğun bakımlarda tedavi edilen her 3 COVID-19 hastasından 1’inde ölüm sebebinin damarlardaki pıhtılaşma süreçlerinden kaynaklandığını gösteriyor. COVID-19 en çok da bacaklardaki toplardamarlarda pıhtılara bağlı tıkanıklıklara yol açıyor. Toplardamarlardaki bu problem “derin ven trombozu” olarak adlandırılıyor. Bu pıhtılardan kopabilecek minicik parçacıklar bile eğer akciğer toplardamarına ulaşırlarsa “akciğer embolisi” dediğimiz, hayatı tehdit edebilecek ağır bir tabloyla neticelenebiliyor. COVID-19’lu bazı hastalarda oluşan “nefes darlığı, yorgunluk, çarpıntı, morarma” kısacası “oksijen azlığı” ile oluşan belirtilerin de nedeni akciğer damarlarında oluşan bu minik tıkayıcı hadiselerdir. Peki, pıhtılaşma sorunları yalnızca akciğerlerde mi oluşuyor? Bu önemli sorunun yanıtını ve bundan sonraki bilgileri gelin işin uzmanından, Prof. Dr. Mustafa Çetiner’den öğrenelim.

DR. Çetiner diyor ki
PIHTILAŞMA HER ORGANDA GÖRÜLEBİLİR
HEMATOLOJİ uzmanı Prof. Dr. Mustafa Çetiner’e göre, “COVID-19 sadece toplardamarlarda değil, atardamarlarda da pıhtılaşmaya yol açabiliyor. Kalp ve beyin atardamarlarındaki pıhtılar kalp krizi ve inmelere neden oluyor. Saygın bir tıp dergisinde yayımlanan önemli bir makaleye göre ‘inme problemi’ 50 yaşından küçük genç yetişkinlerde bile görülebiliyor. Yine aynı grupta pıhtılaşmayı takiben deride kırmızı döküntülere, el-ayak parmaklarında soğukta donma sonrası oluşan yaralara benzer kırmızı ve şiş yaralara rastlanabiliyor. Kısacası ‘pıhtılaşma meselesi’ COVID-19’un maalesef en tehlikeli ve riskli sonuçlarından biri olarak önümüzde duruyor.” 

SORU ŞUPIHTILAŞMANIN SEBEBİ NE

PROF. DR. ÇETİNER’e göre de daha önceki yazımda belirttiğim gibi esas sorun damarların içyüzünü çevreleyen ve kanın damar içinde sorunsuz akışını temin eden endotel hücrelerindeki iltihaplanma hali, yani “endotelitis meselesi”dir. Virüsün hücrelere giriş kapısı olarak kullandığı ACE2 reseptörleri endotel hücrelerde yoğun olarak bulunuyor. Virüs bu nedenle endotel hücrelerine kolayca girip iltihaplanmaya yol açıyor. Endotel hücrelerinde oluşan hasarlar ise pıhtılaşmayı arttıran bir takım faktörlerin kana salınımını tetikliyor. Neticede, pıhtılaşma hadisesi de anında devreye giriyor. Dahası da var...

Yazının Devamını Oku

Yoksa sorun damarlarda mı

Covid-19 enfeksiyonu bizi her gün biraz daha şaşırtmaya, kafamızı daha da karıştırmaya devam ediyor.

Başlangıçta bir “üst solunum yolu”, bir “kulak burun boğaz enfeksiyonu” gibi kabul edip “grip ve nezleyle” mukayese etmeye kalktığımız bu enteresan viral hastalığı kısa bir süre sonra bir “akciğer problemi” olarak da merak ve korkuyla izlemeye başlamıştık. Ne var ki önümüze konulan yeni araştırmalar COVID-19’da problemin çok daha önemli ve çok daha derinlerde olduğunu gösteriyor. Bu yeni bilimsel verilere bakılırsa COVID-19 bir üst solunum yolu ya da akciğer hastalığından çok, hemen her doku ve organı ilgilendirebilen, her doku ve organa saldırabilen dolayısıyla bedenin hemen her yerinde hasara yol açabilen bir damar hastalığı olarak da dikkati çekiyor. Bu yeni bilgiler çok önemli. O nedenle hepimize biraz daha detay lazım. Hazırsanız buyurun...




GÜNÜN SORUSU
COVID-19 ASLINDA BİR DAMAR HASTALIĞI MI

Yazının Devamını Oku

Güneşin de aşının da patenti olmaz

Geleceğimizi tehdit eden muazzam bir salgınla karşı karşıyayız.

Ve bu salgını sonlandırmanın tek çaresi var: Zengin, yoksul ayırt etmeden yeryüzündeki her ülkeye, her insana elimizdeki mevcut aşıları ulaştırabilmek! Kısacası pandemiyi sonlandıracak tek çarenin aşılar olduğu kesin. Unutmayalım ki pandemi “küresel bir sorun”dur. Böyle bir sorun ile “ülkesel çözümler”le mücadele etmek mümkün değildir. Ve bilelim ki hepimiz güvende olana kadar hiçbirimiz asla güvende olmayacağız. Peki, aşıyı herkese ulaştırma imkânımız var mı? İşte tam da bu noktada, sürece “ekonomik nedenler” ve ardından da “patent hikâyesi” kendiliğinden dahil oluyor. Ekonomik imkânı olan ülkeler parayı bastırıp halkını aşılarken bu olanağı bulamayan ülkelerde halk sokaklarda can veriyor. Hindistan’da olup bitenleri hatırlarsak ifade etmek istediğim şey daha kolay anlaşılacaktır. Özetle “patent meselesi” önemli bir meseledir. Bu meseleyi tarihin en etkileyici cevaplarından birini, çocuk felci aşısını bulan Dr. J. E. Salk vermiştir: “AŞI DA TIPKI GÜNEŞ GİBİ İNSANLIĞA AİT ORTAK BİR DEĞERDİR. GÜNEŞİ PATENTLEYEBİLİR MİSİNİZ?” Ayrıntılar için buyurun...




1-  KİMDİR DR. J. E. SALKSALK bir viroloji uzmanıdır, 1914 New York doğumludur. Tıp eğitimini 1939’da New York Üniversitesi’nde tamamlamış, “viroloji” alanına yani “virüsler”e ilgi duymuştur. Grip virüsleri üzerinde yaptığı araştırmalar nedeniyle 1947’de Pittsburgh Üniversitesi’ne davet edilmiştir. Dr. Salk, Pittsburgh’da çocuk felci hastalığına karşı bağışıklık sağlayabilecek ilk ölü virüs çalışmalarını yapmış, neticede de ilk polio aşısını üretme onuruna erişmiştir. Dr. Salk hayvan deneylerinde yani ilk aşamalarda başarılı sonuçlar aldığını görünce de 1952’de aşıyı insanlara da uygulamaya karar vermiş ve çalışmalarını büyütüp genişletmiştir. Sonraki gelişmelere gelince...

Yazının Devamını Oku