Kış nasıl geçecek

Kişisel kanaatim şudur: ZOR GEÇECEK!

Her şeyden önce koronavirüs salgınının biraz daha yoğunlaşacağı, biraz daha şiddetlenip can yakacağı kesin gibi görünüyor. Kısacası, bu yıl her zamankinden farklı olarak “COVID’li bir kış” bizi bekliyor. Ayrıca her sene karşılaştığımız o bilinen kış hastalıkları, yani nezleler, gripler, sinüzitler, faranjitler biraz daha arkadan gelecekler, önceki yıllara oranla daha az gündemimizde olacaklar. Hatta diyebilirim ki “maske-sosyal mesafe-hijyenik önlemler” 3’lüsü sayesinde bu “eski kış dostlarımız”a daha az paçamızı kaptıracağız. Ayrıca şunu da bilelim: Kışı ne kadar kötü geçireceğimiz sorusunun yanıtı sadece koronavirüse, daha doğrusu onun oluşturduğu COVID-19 enfeksiyonuna da bağlı değil. Bizim korunma önlemlerine uyma kapasitemiz ve devletin/yöneticilerimizin izleyecekleri pandemi politikaları da sürecin belirleyicisi olacaktır. Ama gelin, biz daha şimdiden şu önemli noktayı gözden kaçırmayalım: Önümüzde ZOR BİR KIŞ VAR. Ve bu zor kışa her zamankinden daha dikkatli hazırlanmamız lazım.

Kış nasıl geçecek


İYİ HABER
İSTANBUL’DA İŞLER İYİ GİDİYOR

HER akşam o turkuvaz zeminde izlediğimiz COVID-19 rakamları içimizi karartmaya devam ediyor ama bugün sizinle sağlam kaynaklardan aldığım önemli ve güzel bir bilgiyi de paylaşmak, içinizi biraz olsun ferahlatmak istiyorum. Haber şu: İstanbul’da işler iyi gidiyor. Son bir haftada İstanbul’daki günlük vaka sayılarında düzenli bir düşüş eğilimi var. Bunda İstanbul Valiliği’nin aldığı önemli kararların ve valilikle yerel yöneticilerin birlikte çalışmaya başlamalarının ciddi bir katkısı olduğu kesin. Ayrıca İstanbul’da görevli filyasyon takımları müthiş bir özveri ve randımanla çalışıyor. Resmi kurumlarda uygulamaya geçilen HES kodu sürecinden de asla taviz verilmiyor. Şehirlerarası trafik için de ciddi HES kodu tedbirleri alınmış. İstanbul’a giriş yapan her otobüs için trafik polisleri HES kodu kontrolleri yapıyor. Kısacası İstanbul’da yönetim de vatandaş da işi ciddiye almış gibi...

Kış nasıl geçecek


OKUR SORUSU
VİTAMİN TAKVİYELERİ BAĞIŞIKLIĞI GÜÇLENDİRİR Mİ

VİTAMİN, mineral, antioksidan, Omega 3, probiyotik, propolis, sambokus, ekinezya, pellargonium, beta glukan... Eczaneler ve internet sayfaları bu yıl neredeyse tıka basa yukardaki takviyelerle dolu. Anlaşılan o ki dolmaya da devam edecek. Çoğumuzda mevcut eski ve yanlış bir inanç, “sağlığı sadece takviyelere emanet etmek, bağışıklık sisteminin yalnızca takviyelerle güçlenebileceğini düşünme yanlışı” pandemi nedeniyle bu yıl adeta zirve yaptı. Özellikle “megadoz” takviyelere duyulan hayranlık şaşırtıcı boyutlara vardı. Tamam, günümüzde modern endüstriyel gıda süreçleri, gıdalara eklenen boyalar, koruyucular ve diğer kimyasallar yiyip içtiklerimizin besleyici gücünü ciddi ölçüde zayıflatıyor. Tamam, paketlenmiş ya da paketlenmemiş çoğu gıda içindeki toksik kimyasallar nedeniyle bize fayda yerine zarar verebiliyor. Ama gerekçemiz ne olursa olsun, bu takviyeleri kullanırken de onları nerede, nasıl, hangi şartlarda, hangi teknolojilerle ve hangi güvenli koşullar dikkate alınarak üretildiklerini bilmemiz lazım. Ayrıca bu pahalı ürünleri satın alırken kullanacağımız dozu, süreyi, kullanım zamanını bilmemiz de önemli birer ayrıntı. Ve bilelim ki bilinçsiz kullanıldıklarında bunlar da zararlı birer toksik kimyasala dönüşebiliyorlar. Fayda yerine
zarar verebiliyorlar.


MEGADOZ C VİTAMİNİ İŞE YARIYOR MU

GENEL kabul gören, 75-150 mg’lık günlük C vitamini kazanımı bilelim ki sadece asgari ihtiyaçlarımızı karşılayabilecek bir rakamdır. Eğer C vitamininden maksimum fayda bekliyorsak günlük kazanımımızı 500 mg civarında tutmamız daha iyi ve güvenlidir. Doğru olan da o kazanımın taze sebze ve meyvelerle bedene dahil etmektir. Daha önce de belirttim ama tekrar hatırlamamızda fayda var: Vitamin, mineral ve antioksidanlar tek başlarına değil de bir orkestra içinde görev aldıklarında daha etkin oluyorlar. Örneğin bir portakal ile kazanabileceğimiz C vitamini sadece 50 mg civarında olsa da o portakaldaki diğer mineral ve antioksidanlar onun gücünü neredeyse 500 mg’lık bir C vitamini tabletine eşdeğer hale getirebiliyor. Kısacası diğer vitaminler gibi C vitaminini de doğal yollardan kazanmaya gayret edin. Peki bugünlerde bağışıklığımızı güçlendirebilmek için takviye C vitamini de alalım mı? Özellikle “megadoz/megavitamin” kavramlarına ilgi duyalım mı? Soruların yanıtını sağdaki kutuda bulacaksınız...


İYİ BİLGİ
MAKUL DOZ İYİ MEGADOZ TEHLİKELİ

C vitamini kullanımında da aşırıya kaçmamak, hele hele günlük dozları 2-3 gramın üzerine çıkarmamakta fayda var. Zira C vitamini fazlalığının sebep olabileceği ciddi rahatsızlıklar söz konusu: Böbreklerde okzalat taşlarının oluşması, ishal, idrardaki ürik asit yükünün artması, karın ağrısı benim ilk aklıma gelen olumsuz yan etkiler. Ama bana sorarsanız, makul dozda C vitamini desteği özellikle yaşadığımız günlerde bizi viral enfeksiyonlara karşı güçlendirebilecektir. İşin sırrı kullandığınız C vitamininin kalitesinde gizlidir. Ben lipozomal C vitamini takviyelerini daha güvenli ve etkili buluyorum. Ayrıca hastalarıma da günlük dozu hiçbir zaman 3 gramın üzerine
çıkarmamalarını tavsiye ediyorum. 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

COVID-19 beyin sisi yapar mı

Son birkaç ayda üst üste yayımlanan vaka raporlarına bakılırsa “Yapabilir” diyebiliriz.

Son zamanların popüler nörolojik sorunu “beyin sisi”, COVID-19 enfeksiyonunu geçirenlerde de görülebiliyor. COVID-19’u aylar öncesinde geçirmesine rağmen hâlâ kendini sanki bir “demans/bunama hastası” gibi hisseden, “yorgun, isteksiz, keyifsiz, düşüncelerini toparlamakta güçlük çekip öfke kontrolünde zorlanan, neticede de hızlı ve ölçüsüz tepkiler verebilen, odaklanma ve konsantre olmada zorlanan” pek çok insan var. Konu o kadar güncel hale geldi ki ardı ardına birçok önemli gazetede (The New York Times, The Guardian, The Independent) haber konusu oldu. Peki sorunun detaylarında neler var? Merak ediyorsanız buyurun...




İYİ BİLGİ
SORUN: POST VİRAL SENDROM 

BAZI virüs enfeksiyonları iyileştikten sonra bile bedensel ve ruhsal sorunlar oluşturabilirler. Sıradan bir soğuk algınlığı, grip ya da ağır geçirilmiş bir başka viral enfeksiyonu takiben gelişen yorgunluk, en sık görülen belirtidir. Yorgunluğa çoğu zaman kafa karışıklığı, baş ağrıları, yüksek volümlü seslere tahammülsüzlük, konsantre olma ve odaklanmada zorlanma, unutkanlık, eklemlerde ve kaslarda sertliğin eşlik ettiği ağrılar ve benzeri şikâyetler de eşlik edebilir. Hastaların çoğu kendilerini üzgün, yorgun hatta bazen de depresif hissettiklerinden bahsedebilir. Bu tür sorunlarla en çok da o viral enfeksiyonu ağır geçiren orta ve ileri yaşlı kişilerde rastlanır. Post-viral sendroma bağışıklık sistemi zayıf olanların daha sık yakalandığı da iyi bilinir. Post-viral sendromun en çok hedeflediği sistemin ise “sinir sistemi” olduğu kesindir. Sisli beyin de post-viral sendromun parçası olabilir. Peki neden?

Yazının Devamını Oku

Streste de ‘doz’ çok önemli

Zor günlerden geçiyoruz. Neredeyse 1 yıla yaklaşan “pandemi baskısı” hepimizi fena halde bunaltıyor.

Neticede de ister istemez ne kadar dirençli, dikkatli, eğitimli olursak olalım, anında “stres meselesi” ve onun yanında sağlık sorunları devreye girmeye başlıyor. Kaçınılmaz olarak da “kaygı sorunu” bir karabasan gibi üzerimize çöküveriyor. Stres de kaygı da önemli. İkisine de önümüzdeki günlerde sık sık değineceğim. İsterseniz gelin, önce en yaygın olanından, stres meselesinden, bir başka deyişle “stres sarmalı”ndan başlayalım. Buyurun...

İYİ BİLGİ
NEDİR BU STRES MESELESİ

STRES sözcüğü sağlık/hastalık literatürüne 1900’lü yıllarda girdi ama stresin var oluşumuzdan beri bizi etkilediği kesindir. Basitçe, “herhangi bir nedenle herhangi bir zamanda ruhumuz ve bedenimize zarar veren her şey ve bunlara karşı beden ve ruhumuzda gelişen istem dışı her türlü değişimi” stres başlığının altına rahatça koyabiliriz. Stresin latince “estrictia” sözcüğünden türetildiği biliniyor. Esas olarak da “sıkıca sarıp sarmalamak, sarmalanmak, sıkıştırmak, sıkıştırılmak” anlamına geliyor. Ama biz günlük yaşamda bu sözcüğü “basınç, sıkışma, dert, keder, gerilim, zorlanma ve daha pek çok durumda” kullanıyoruz. Peki süreç nasıl başlıyor, nasıl gelişiyor?

Yazının Devamını Oku

Yağmurda ıslanan maske işe yaramıyor

Malum, sonbaharla birlikte yağmurlu günler başladı.

Yağmurlu havaların pandemi açısından da bir önemi var. O da şu: Koruyucu maskelerin etkisi yağmurda ıslandıkları takdirde ciddi ölçüde azalabiliyor. Zira çok iyi biliniyor ki nemli ve ıslak maskelerin koronavirüsü filtre etme yetenekleri minimuma iniyor. Bu da koruyucu özelliklerini ortadan kaldırabiliyor. İşte bu nedenle yağmur nedeniyle ıslanan maskelerin süratle değiştirilmesinde fayda var. Aklınızda olsun, nemlenen maskeler bile gücünü kaybedebiliyor.



HATIRLATMA
COVID-19 UZAYABİLİYOR 

BİLİNDİĞİ

Yazının Devamını Oku

Yürüyelim mi koşalım mı

Daha önce de yazdım ama tekrarda fayda var:

Ben, “insanların yürüyerek, ceylanların koşarak, balıkların da yüzerek egzersiz yapmalarının daha faydalı olacağına” inananlardanım. Farklı fikirde olanlara da saygı duyarım. Koşmayı değil yürümeyi tercih etmemin sebebi şu: Uzun süreli koşmanın böbrek üstü bezlerimizi aktive ederek stres hormonu kortizolün salgılanmasını arttırabileceği biliniyor. Örneğin, maraton koşucularında ciddi kortizol patlamalarının yaşandığı net ve açık olarak gösterildi. Koşunun bedene verebileceği hasar sadece kortizol yükünü arttırmakla da kalmıyor. Uzun süreli koşular, bedeni paslandıran, bizi daha erken yaşlandıran serbest radikallerin üretimini de arttırabiliyor. Aklınızda olsun, koşmayan birinin de günlük serbest radikal üretim miktarı 1 kilodan fazla. Eğer illaki koşmak istiyorsanız uzun süreli koşmalar yerine kaslarınızı zorlayabilen yüksek yoğunluklu, kısa süreli koşuları deneyin. Bu tür egzersizler hakkında bilgi edinmek istiyorsanız da “yüksek yoğunluklu interval egzersizler” konusunda daha çok bilgilenmeye gayret edin.




İYİ BİLGİ

Yazının Devamını Oku

Bize ‘maske barışı’ lazım

Pandemi sürecinin sürpriz oyuncularından biri de kuşkusuz maskeler oldu.

Maskeler vazgeçilmezlerimizden biri haline geldi. Başlangıçta vaka sayılarının azlığı nedeniyle ben dahil uzmanların tamamı ev dışında maske takmanın gerekli olmadığı düşüncesindeydi. Zamanla hem hastalanan kişilerin, hem de gizli taşıyıcılarının sayıları artınca bu düşünce değişti, maske takmanın doğru hatta zorunlu olacağına karar verildi. Sağlık Bakanı ve Bilim Kurulu da sokaklarda maskesiz dolaşmanın hastalığın daha da yaygınlaşmasına yol açabileceği kanaatini destekledi. Bir süre sonra da evler dışında her alanda maske takmak yasal bir zorunluluk olarak ilan edildi. Yasaya uymayanlar için de bazı cezalar getirildi. Peki doğru mu yapıldı? Kesinlikle evet! Zira bu yoğun sosyalleşme devam ettiği takdirde, sadece hijyene ve sosyal mesafeye dikkat ederek toplum yaşamına katılmak maalesef tehlikeli olabiliyor. Kısacası maskelerimizi takmak zorundayız. Bu durumda önümüzde sadece tek bir seçenek kalıyor: MASKE İLE BARIŞIK YENİ BİR YAŞAM TARZI. Bana sorarsanız biraz daha ileri gidip maskelerimizi can sıkıcı birer aksesuvar olmaktan çıkarmamız ve onları bir çeşit “BAĞIMSIZLIK/ÖZGÜRLÜK OBJESİ” olarak kabullenmemiz lazım. Nedeni şu...



BİR ÖNERİ
MASKE ÖZGÜRLÜKTÜR

Yazının Devamını Oku

Alarm seviyesi yükseltilmeli

Covid-19 ile ilgili rakamlar bizde de sürekli artış halinde.

Her akşam önümüze konan o “turkuvaz tablo”, renginin aksine içimizi karartmaya devam ediyor. Bu nedenle adına ister “ikinci dalga”, ister “COVID-19 tsunamisi”, isterseniz de başka şeyler deyin, görünen köy kılavuz istemiyor. Durum net ve açık: Dünya genelinde olduğu gibi bizde de (eğer böyle giderse) vaka artışlarının devam edeceği anlaşılıyor. Hazırlıklı olmamız, halen uyguladığımız tedbirleri yeniden ve dikkatle gözden geçirmemiz, aksayan noktaları belirleyip süratle düzeltmemiz şart. Ayrıca haziran başında düşürdüğümüz “ALARM SEVİYESİ”ni bir üst kademeye çıkarıp, kış bastırmadan toplumu yeniden ve daha etkili şekilde bir çeşit “pandemi bilinçlenmesi” sürecine sokmamız da lazım. Ayrıca sürecin yalnızca toplumu bilinçlendirmeyle sınırlı kalmaması da mühim bir ayrıntı. Müesseselerin, özellikle de restoran ve kafelerin, yolcu taşıma sistemlerinin, bilhassa da toplu taşıma araçlarının yeniden ve nasıl kışa programlanacağına kafa patlatmak zorundayız. Benim ve herkesin ortak bir gözlemi var: RESTORAN VE KAFELERDE sosyal mesafe kuralına uyulmuyor. Ayrıca TOPLU TAŞIMA ARAÇLARI adeta virüs kaynıyor. MESAFESİZ KALABALIKLAŞMA MESELESİ de mühim bir sorunumuz. Eğer önümüzdeki kışı daha rahat geçirmek, pandemi meselesini kontrol altında tutmak istiyorsak bu 3 soruna da acilen çözümler götürmek zorundayız.

ÜZÜCÜ
BİTSİN BU VAHŞET

SAĞLIK çalışanlarımızın her biri sadece bugünümüzün değil, hayatımızın her anının görünmez kahramanlarıdır. Gece gündüz nöbet tutan, günün 24 saatini haftanın 7 günü ile çarparak gözünü kırpmadan görevinin başında olan o güzel ve mübarek insanlara yapılan saldırıları anlamak da tanımlamak da mümkün değildir. 10 yıla yakın bir süre dönemin en büyük hastanesinin, Ankara Numune Hastanesi’nin başhekimliği görevinde bulundum. 1999’un büyük depremini o hastanede 3 binin üzerinde sağlık çalışanıyla birlikte yaşadım. Deprem sürecinde gördüğüm manzaraları, izlediğim fedakârlıkları hiçbir zaman unutmadım, unutmayacağım. Pandemide, yani bugün de aynı durum söz konusu. Sağlık çalışanlarımız acil servislerde, yoğun bakımlarda, ameliyathanelerde, poliklinik ve kliniklerde, kısacası “derde deva aranan her yerde” kan ter içinde görevlerini yapmaya çalışıyor. Ama ne yazık ki bu durumda bile ahlaksız insanların vahşi saldırılarına maruz kalabiliyorlar. Saldırıları şiddetle kınıyor ve verilebilecek en büyük cezaların uygulanması talebimi kayda geçiriyorum.


Yazının Devamını Oku

Maskeler ne kadar güvenli

Pandemiyi kontrol altına almanın en önemli unsurlarından birinin maske takmak olduğu kesinleşti.

Ama ne var ki “maske güvenliği” meselesi de en az maske takmak kadar mühim bir ayrıntı. Özellikle sayılarının neredeyse 1 milyona yaklaştığı söylenen sessiz virüs taşıyıcılarından korunmanın en etkili yolunun sağlam ve güvenli bir “maske defansı” olduğu şüphesizdir. Tekrarlayalım: Zaten işte tam da bu noktada “maske güvenliği” meselesi hızla devreye giriveriyor. Sözü daha fazla uzatmaya gerek yok. Son günlerde kulaktan kulağa yayılan en önemli pandemi dedikodularından birinin maskelere duyulan güvensizlik olduğu biliniyor. Peki neden? Bu güven kaybı ne ölçüde doğru?

BANA GÖRE
MASKE ÜRETİMİNDE KONTROL ŞART

ÜZÜLEREK belirtelim ki konu maske güvenliği olduğunda da burnumuza pek iyi kokular gelmiyor. Maskelerin önemli bir bölümünün hijyenik ve güvenli olmadıkları iddia ediliyor. Bu iddiaların bir bölümünü bilim insanları da paylaşıyor. Doğrusu aynı kuşkuları ben de taşıyorum. Marmara Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Erkan İşgören Hoca da maske güvenliği meselesini sık sık gündeme getirenlerden biri. Dr. İşgören’e göre, ülkemizde virüsü filtre etme özelliği olmayan maskelerin sayısı oldukça fazla ve bu çok önemli bir güvenlik zafiyeti oluşturuyor. Anlaşılan o ki maske üretimi konusunda daha ciddi bir kontrol sisteminin kurulması ve maske üretim standartlarının net ve açık hale getirilmesi, önümüzdeki günlerin en önemli gündem maddelerinden biri olacak. İlgililerin maske güvenliği meselesine daha bir dikkatle bakmalarında fayda var.

Yazının Devamını Oku

Şimdi bize ‘pandemi gönüllüleri’ lazım

Zor günlerden geçtiğimiz kesin. Sağlığımız, sosyal yaşamımız, ekonomik geleceğimiz tehdit altında ve bu hepimizi üzüyor, kaygılandırıyor.

İşte bu nedenle kavganın değil dayanışmanın, itişip kakışmanın değil barışmanın, kısacası hepimizin birer “pandemi gönüllüsü” gibi davranmasının önem kazandığı hassas bir zaman dilimindeyiz. Geçmişteki hataları tartışarak, birbirimizi eleştirerek, doğru yapılacak işleri değil yanlış yapılanları gündemde tutarak bu savaşı kazanamayız. Eğer aynı yanlışları tekrarlayıp durursak, pandeminin süresi de dozu da vereceği zayiat da artacaktır. Özetle, herkesin “eteğindeki taşları dökmesinin” ve bu mühim savaşta kendini bir çeşit “pandemi görevlisi/nöbetçisi” ve “pandemi gönüllüsü” gibi hissetmesinin önem kazandığı günlerden geçiyoruz.




BİR ÖNERİ
GERGİNLİKTEN UZAK DURUN

Yazının Devamını Oku

Tehlike büyüyor

Pandemide sadece bizde değil, hemen her ülkede vaka sayılarında ciddi artışlar var. Örneğin İspanya’da günlük vaka sayısı 20 bini çoktan aştı. Bizde de durum maalesef pek iç açıcı değil. Zaten bu nedenle de uzmanlar açıklama üstüne açıklama yapıyor, muhtemel bir ikinci dalga hatta “COVID-19 tsunamisi” için uyarılarda bulunuyor. Kısacası bizi olduk-ça zor bir kışın beklediği kesin ve görünen o ki eğer tedbirleri sıkılaştırıp ayağımızı denk almaz isek bu rakamlar daha da artacak. Daha çok insanımız hastalanacak. Daha çok eş, dost, akraba kaybedilecek. Peki ne yapılmalı? Bana göre öncelik listemizde şu 5 madde mutlaka bulunmalı...

BU UYARI ÖNEMLİPROF.DR. TÜKEK DİYOR Kİ...

İSTANBUL Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Tufan Tükek, birkaç gün önce çok önemli bir açıklama yaptı: Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi’nde uygulanan COVID-19 testlerinde “pozitiflik oranı” yüzde 15’i geçmiş durumda. Doktor Tükek’e göre bu rakam salgının İstanbul için yeniden başladığına işaret edebilir. Bu uyarı bence son derece önemli. Moral bozmak değil, uyanık kalmak için kullanılmalı, dikkate alınmalı. Zira İstanbul’da gerçekleşebilecek -Allah korusun- bir vaka patlaması Türkiye’nin tamamına yayılabilir.

BANA GÖRE
YAPILACAK ÇOK ŞEY VAR

BİLELİM ki hâlâ yapılacak pek çok iş, alınabilecek birçok önlem var. Ve biz sadece onlardan birkaçını gündeme sokabilsek, o küçük ama etkili değişimleri ısrarla uygulayabilsek, arkadan gelebilecek sokağa çıkma yasaklarına falan gerek kalmadan problemi yeniden kontrol altına alabileceğiz. Ve yeniden vaka sayılarımızı da kayıplarımızı da azaltabileceğiz. Bu da bize aşı çıkana kadar altın değerinde bir zaman kazandıracak. Ben aklıma gelen ilk 5 “sıkılaşma tedbirini” aşağıda sıralamaya çalıştım. Tabii ki daha pek çok öneri gündeme getirilebilir.

NOT ALIN

Yazının Devamını Oku

Aşılarda karaborsa mı var

Pandeminin sağlık gündemimizin ilk maddesi olduğu kesin.

Hemen her gün, her an, her ortamda pandemi meselesi mutlaka konuşuluyor. Konu pandemi olunca da doğal olarak anında zatürre ve grip aşıları akla geliyor. Sırası gelmişken sevgili Sağlık Bakanımıza mühim bir bilgiyi aktaralım: Ciddi bir aşı karaborsası başladı. Özellikle zatürre aşısı hiçbir yerde bulunmuyor. Durum böyle olunca da tek doz zatürre aşısını 350 TL yerine 4-5 bin TL’ye satmak isteyen uyanıklar devreye giriyor. Grip aşısında da muhtemelen aynı sorunla karşılaşacağız. O aşının da ne zaman satışa sunulacağı, satışında kimlere öncelik tanınacağı, hangi fiyat ve kuralların uygulanacağı maalesef hâlâ net ve açık değil. Kısacası gerek grip gerek zatürre aşıları için çok sayıda “bilinmeyen” toplumun kafasını meşgul ediyor. Peki bu bilinmeyenler neler? Eğrisi doğrusu ne?



BANA GÖRE
ZATÜRRE VE GRİP AŞILARI MUTLAKA YAPILMALI MI

Yazının Devamını Oku

Ağır vaka artışı çok ürkütücü

İTİRAF edeyim ki ekranlarda her akşam o turkuvaz rengi zeminde önümüze konan yeni rakamlar sadece canımı sıkmıyor, içimi de yakıyor. Rakamlardaki hızlı artış trendi sadece beni değil, hepimizi de derinden yaralıyor. 40 yıllık bir hekim olarak beni en çok da “ağır vaka sayıları”ndaki o hızlı ve inatçı artış üzüyor, düşündürüyor. Dikkatinize sunarım: Temmuz ortalarında 600-700 civarında olan ağır vaka sayılarımız son günlerde 1200’lü rakamları test etmeye başladı. Bu son derece önemli ve üzerinde hassasiyetle durulması, düşünülmesi gereken bir ayrıntıdır. Ayrıca başka itirazlarım da var. O itirazlar neler mi? Buyurun...

BİZ BUNU HAK ETMİYORUZ ÇÜNKÜ...

HER akşam içimiz ürpererek beklediğimiz o turkuvaz renkli rakamları görünce, son günlerde hep şu cümleyi tekrarlayıp duruyorum: “Biz bunu hak etmiyoruz!” Hak etmiyoruz çünkü...

İLK 4

1) Pandemide 1’inci devreyi başarıyla tamamlamışken, 2’nci devredeki bu kötü performansı nasıl açıklayabiliriz? Nasıl içimize sindirebiliriz?

2) Tamam, AVM’leri erken açtık. Tamam, yeni normale fazlaca hızlı girdik, çok hızlı normalleştik. Tamam, virüsü sanki “Çekti gitti!” farz etme yanlışı yaptık. Tamam da sadece bu yanlışları her akşam ekranlarda tekrarlayıp durmak bize ne kazandıracak? Neden çözümler tartışılmaz? Anlamakta güçlük çekiyorum.

3) 9. Cumhurbaşkanı rahmetli Süleyman Demirel’in “Arkamıza bakarak önümüzü göremeyiz” şeklinde özetlediği o muhteşem görüşten neden, niçin vazgeçtik? Neden “Niye böyle olduk, bu hale nasıl geldik?” sorusu kadar, “İçine düştüğümüz bu tehlikeli çukurdan nasıl daha süratli ve daha az zayiatla çıkabiliriz?” sorusuna da odaklanmıyoruz.

Yazının Devamını Oku

Tehlikeli tırmanış sürüyor

Pandemideki son rakamlar, sürecin ciddiyetinin giderek arttığının, dahası çok tehlikeli boyutlara vardığının net ve açık kanıtlarıdır.

Sadece günlük vaka sayılarında değil, yoğun bakım işgal oranları ve kaybettiğimiz insanların sayısında korkutucu ve üzücü bir tırmanma var. Bu açık ve net gerçeğe kişisel yorumum ise tek cümleden ibarettir: Yapılanlar yeterlİ değİldİr. Geçen haftaki yazımda da belirttiğim gibi yeniden, şimdi, hemen ve acilen farklı bir pandemi stratejisine geçilmesi gerekmektedir. Bu görev de sadece çalışkan Sağlık Bakanımız ve Pandemi Bilim Kurulu’nun sırtına yüklenmemeli, devlet ve toplumun her kesimi tarafından istisnasız üstlenilmelidir.



İYİ BİLGİ
PANDEMİDE BEYİNLERİ SİS BASTI

Yazının Devamını Oku

Ters makas tehdit ediyor

Mayıs ayı başlarından beri Dr. Mehmet Ceyhan’ın da benim de üzerinde hassasiyetle durduğumuz iki sayısal veri var.

Birincisi, günlük vaka sayıları. İkincisi ise günlük iyileşen hasta rakamları. O zaman da bu iki rakam arasındaki oranın önemini belirtmiş, altını ısrarla çizmiştik ve demiştik ki: “Ne zaman ki iyileşen hasta sayısı günlük yeni vaka sayısının üzerine çıkar, ikisi arasındaki makas açılır, işte ancak o zaman rahat bir nefes alabiliriz.

Bu “pandemi matematiği”nin basit ama önemli bir kuralı idi. Beklentimiz mayıs ayı ortalarında gerçekleşti. Günlük yeni teşhis konan COVID-19’lu hasta sayısı, hastanelerde tedavileri tamamlanarak taburcu edilen günlük hasta sayısının altına düştü. Yani makas önce kapandı, sonra da pozitif yönde açıldı. Ben, Mehmet Hoca ve işin uzmanları da derin bir nefes aldık. Üzülerek belirteyim ki son bir ayda ise durum değişti. Makas önce yeniden kapandı, sonra da tersine bir açılım gösterdi, yeni vaka sayıları iyileşenlerin iki katına yükseliverdi.

UYARIYORUM! Ve bu size yapabileceğim en önemli uyarıdır. İçine düştüğümüz korkutucu rehavet ve inat dalgasının en ciddi göstergesidir.




Yazının Devamını Oku

Pandemide depresyona dikkat

Pandeminin süresi uzayıp çözüm beklentileri geciktikçe kaygı bozukluğuna paçasını kaptıranlar artıyor.

Bu uzamış ve yoğun kaygı bozukluğu da zihin sağlığımızı fena halde tehdit ediyor. Bu tehdidin en yaygın sonuçlarından birinin “depresyon” olacağı ise ruh sağlığı uzmanlarının ortak görüşü. Hatırlatalım: Uzamış kaygı bozukluğu uyku sorunlarına, panik ataklarına ve daha pek çok ruhsal soruna da yol açabilir. Konuştuğum psikiyatri uzmanları COVID-19’la bağlantılı depresyon vakalarının sayısında özellikle haziran ayı itibarıyla ciddi bir artış olduğunun altını çizdiler. En önemli risk gruplarını ise çocuk, kadın ve yaşlıların oluşturduğunu belirttiler. Kısacası, sık sık belirttiğim gibi, eylül başı itibarıyla COVID-19 ile mücadelede vites değiştirmemiz ve sürecin ruhsal yönüne de odaklanmamızda fayda var. Sağlık Bakanımıza tavsiyem şu: Hiç beklemeden pandemi Bilim Kurulu’na tecrübeli ruh sağlığı uzmanlarını da dahil etmesinde fayda var.

OKUR SORUSU

METFORMİN COVID-19’DA DA İŞE YARIYOR MU
TİP-2 diyabet tedavisi ve insülin direnci meselesiyle mücadelede çok sık kullanılan “metformin”in, COVID-19’a yakalananlarda yaşam kaybı riskini azaltabileceğini gösteren farklı çalışmalar olsa da -şimdilik- sadece bunlara bakarak bir kanaat oluşturmak doğru olmaz. Bir ay kadar önce yapılan büyükçe bir çalışma, metformin kullanımını neredeyse yüzde 70’e yaklaşan yaşam kaybı riski azalması olduğunu gösterse de biraz daha sabırlı olmak ve bu bilginin yeni çalışmalarla desteklenmesini beklemekte fayda var. Özeti şudur: Başlıktaki sorunun cevabı henüz net ve açık değil. Beklemek gerekir.

PANDEMİNİN ORTASINA GELDİK Mİ

HERKESİN aklında aynı sorular var: COVID-19 salgınıyla savaşı kazanıyor muyuz? Kaybetme ihtimalimiz var mı? İkinci dalga tehdidi gerçekleşecek mi, gerçekleşmeyecek mi? Eğer mücadelede iyi noktadaysak, sona yaklaştığımız söylenebilir mi? Soruları daha da uzatmak mümkün ama sadece bu kadarı bile canımızı sıkmaya, kafamızı karıştırmaya, kaygı yükümüzü arttırmaya yetiyor. Başlıktaki sorunun yanıtına gelince, başından beri pandemiyi yakından izleyen biri olarak ciddi bir mesafe aldığımızı rahatlıkla söyleyebilirim. Ama bilmeliyiz ki ülkesel ölçekte de küresel ölçekte de pandeminin henüz ortalarındayız. Önümüzde daha uzun bir yol var gibi görünüyor. Başarısızlığımızın, sürecin bütün gayretlere rağmen uzamasının temel nedeni ise sadece iki sözcükten ibaret: İnat ve İhmal! Biliyorsunuz, inat da ihmal de neredeyse iki milli sporumuz! Maske takmama ve sosyal mesafeyi koruma konusunda da inatçı ve ihmalkârız.

KORONA OLDUM YENİDEN OLUR MUYUM

Yazının Devamını Oku