Her gün 8 bardak su şart mı?

İnsan vücudu hayatta kalmak, ‘düzgün çalışmak’ için suya muhtaç.

Haberin Devamı

Bir insanın günlük su kaybı ise ortalama iki litre. Peki bu kaybı gidermek için günde en az 8 bardak su içmeli miyiz? İşte yanıtım...

 


İnsan bedeninin %60’ı su. Onu sadece damarlarda dolaşan kanın ana maddesi sanmayın, hemen her doku ve hücrenin iliklerine kadar işlemiş durumda. Yağsız kas hücrelerinin dörtte üçü su. Kemiklerdeki su miktarı bile oldukça yüksek. Birçok kimyasal işlev için de su zorunlu. İhtiyaç duyduğumuz enerjiyi üreten ATP patlamaları bile suya bağımlı. Organlarımızı daha kaygan hale getirip sürtünmelerini önleyen, vücut ısı dengesini koruyan da yine su. Ayrıca eklem ve kaslarımızın maruz kaldığı şokları önleyen, besinleri hücrelere götürüp atıkları böbrek ve karaciğere taşıyan da yine o.
Kısacası sağlığımız ve sağlamlığımız söz konusu olduğunda beden havuzumuza her gün düzenli su eklemek, yani su içmek ya da su zengini sıvı gıdalarla beslenmek zorundayız. Günlük su kaybımız ortalama iki litre civarında. Peki bunun için her gün en az sekiz-on bardak su içmek şart mı? Bana sorarsanız “İyi olur ama mecbur da değilsiniz” derim. Nedeni şu…

 

Haberin Devamı


SUSADIKÇA İÇİN

 


İçtiğiniz çorbalar, yediğiniz yemekler, zevkle tükettiğiniz meyve ve sebzelerle de su kazanıyorsunuz.
Bunlara içtiğiniz çayları, meyve sularını, sütü, ayranı ve diğer içecekleri de eklerseniz su havuzunuz hemen hemen hiç boş kalmıyor.
Kısacası “düzenli su kazanımı” söz konusu olduğunda doğru düzgün beslenen birinin ihtiyacı zaten önemli ölçüde karşılanıyor. Ve bu nedenle “her gün ille de sekiz bardak su içilecek” kuralı zannedildiği kadar kesin ve vazgeçilmez değil. Peki, ne yapmalı? Susuzluk hissine güvenilmeli ve susama duygusu dikkatle izlenip susadıkça su içilmeli. Peki, gün boyu su yudumlamak yanlış mı? Tabiî ki değil! Ben de öyle yapıyorum zaten ama “her gün mutlaka sekiz bardak su” kuralı da olmazsa olmaz değil. Bunu hatırlatmak istedim.

 

Haberin Devamı


Diyabet otla-çöple tedavi edilemez

 


Bİtkİlerdekİ doğal moleküllerden geliştirilmiş ilaçlar tabiî ki var. Bunların kalp yetmezliğinden romatizmaya, kanserden bellek bozukluğuna kadar farklı alanlarda kullanıldıkları da doğru. Ama yeterince bilimsel çalışma yapılıp ilaç haline getirilmeden, otu çöpü ilaç niyetine yutmak sağlığın çanına ot da tıkayabiliyor. “Karaciğere lavanta, prostata brokoli” kürü yapacağım, “bin bir delik otu veya tere kürleriyle tiroidi tedavi edeceğim” diye yola çıkanların çoğu ya yolda kalıyor ya da böbrek karaciğer hastası oluyor.
sakın kanmayın
Bu tür kandırmacalarla para kazanmak isteyen uyanıkların sık kullandıkları alanlardan biri de kilo sorunu. Zayıflatmak ya da metabolizmayı hızlandırmak amacıyla her gün yeni bir ot veya çöp kürü tavsiye ediliyor veya bitkisel hap öneriliyor. Özeti şu: Bu otlar “ilaç haline getirilmedikleri ve ilaç şeklinde güvenli üretilmedikleri sürece” sizi kandırmaktan başka hiçbir işe yaramıyor. Tabiî ki tıbbi faydaları gösterilmiş bitkiler var. Mesela tarçın. Mesela zerdeçal. Ama bunların hangi koşullarda tıbbi ürün haline getirilecekleri ve sağlık yararları amacıyla kullanılacakları belirli düzenlemelere bağlı.

 

 

Haberin Devamı

Egzersiz karaciğerin yağlanmasını önler

 

 

Karacİğer yağlanması, mühim bir problem. Zannedildiğinin aksine, esas nedeni alkol filan da değil, şeker. Tamam, alkol de karaciğeri yağlandırıyor ama önemli başka nedenler de var. En önemlisiyse fruktoz tüketiminin artması.

 


OBEZİTEYE KADAR GİDER

 

Neredeyse bir “fruktotoksizozis” döneminden geçiyoruz. Tükettiğimiz tatlıların çoğu, şekerlemelerin neredeyse tamamı, atıştırmalıkların büyük bir bölümü ile meyve sularının içinde ya fruktoz var ya da şeker olarak fruktoz şurubu kullanılıyor.
Ayrıca ciddi bir meyve tüketimimizin olduğu da kesin. Oysa en güçlü beden bile bir günde 15-20, bilemediniz 30 gram fruktozu kullanabiliyor. Fazlasını yağ olarak karaciğere depoluyor. Özellikle hareketsizlikle birleştiğinde aşırı fruktoz tüketimi karaciğeri süratle yağlandırıyor.
Yağlanan karaciğerin yarattığı en önemli tehditse insülin direnci oluyor. Yağlı karaciğer insüline karşı direnç geliştiriyor. Bu kişilerin metabolizmaları kan şekerini ayarlama yeteneğini kaybediyor. Netice ise “bel-karın bölgesinden kilo, şeker hastalığı, hipertansiyo, damar sertliği ve obeziteye kadar uzanan” bir yolculuğa çıkmak oluyor.
İyi haberim şu: Orta yoğunlukta bir egzersiz yapmanız bile –düzenli yaparsanız eğer- sizi fruktoza bağlı karaciğer yağlanmasından koruyabiliyor. İşte size her gün değilse bile haftada 4-5 kez yürümeniz için geçerli bir neden daha...

 

 

Haberin Devamı

Çömelmek pilates yerine geçer mi

 


Pilates popüler egzersizlerden biri. Bilinçli yapıldığında iskelet sistemine güçlü destek sağlıyor. “Bilinçli” sözcüğünün altını çizin. O sözcüğü özellikle ve bilerek kullandım. Nedeni şu: Eğer pilates öğretmeniniz deneyimli ve bilgili değilse pilates yaparken başınız belaya da girebilir. Yanlış ve uygunsuz pilates hareketleri nedeniyle belini, sırtını sakatlayan pek çok insan var. Bu nedenle pilateste de “hoca” yani “eğitmen” konusu çok mühim. Peki pilatese alternatif daha basit başka bir antrenman var mı?

 


YAPACAĞINIZ HAREKET ŞU

 

Bence var: ÇÖMELME EGZERSİZİ.
Çömelme egzersizleri evde de işte de uygulayabileceğiniz kolay mı kolay bir antrenman türü. Bu egzersizle kaslarınızı güçlendirip kemik ve tendonlarınızı desteklemeniz, diz ve kalça kıkırdaklarınızı yağlamanız mümkün oluyor. Vücudun en büyük kaslarını, kalça, sırt ve bacak kaslarını çalıştırdığı için çok da etkili bir çalışma. Üstelik oldukça da güvenli. Lütfen not edin, hareket şu: Kollar göğüs hizasında bağlanacak ve üst bacaklar yere paralel hale gelene kadar gövde alçaltılacak. Çömelme egzersizi yaparken tekrar sayısını kendinize göre siz ayarlayın. Yaşınıza, eklemler ve kaslarınızın gücüne ve kilonuza dikkat ederek beş tekrarla başlayıp 20-25’e çıkmayı deneyin.

 

 

Haberin Devamı

ÇIPLAK AYAKLA MI KOŞALIM?

 

Bİlİyorsunuz, “atalarımız gibi yaşamak” yeni bir trend ve ortalığı kasıp kavuruyor. Un, şeker bırakılıyor, nişasta sınırlanıyor, et ve süt ürünleri, sebze, meyveye ağırlık veriliyor. “Çıplak ayakla koşmak” da sanki bu trendin devamı. Savunucuları “Atalarımız binlerce yıl çıplak ayakla koştu” diyor ve “böyle bir egzersiz tarzının” daha yararlı olacağını düşünüyorlar. Peki, haklılar mı? Bence değiller. Zira kanıtları yeteri kadar sağlam değil. Ben kaliteli bir spor ayakkabısıyla egzersiz yapmanın, yürümenin daha doğru olacağını düşünenlerdenim.

Yazarın Tüm Yazıları