Güvenilir bir cilt dostu: Alfa lipoik asit

Hürriyet’te sağlık yazıları yazmaya başlayalı 10 yıldan fazla oldu. Bu yazılarda zaman zaman tavsiye ettiğim bazı doğal destekler var. Gönül rahatlığı ile söyleyebilirim, bunların hiçbiri ne zaman içinde tekrarlanan bilimsel çalışmalar, ne de bu destekleri kullananlarda beni mahcup edici neticeler verdi. Bunlar arasında ilk aklıma gelenler omega-3 destekleri, B12 destekleri, D vitamini destekleri ve alfa lipoik asit. Bugün de size yine kısa bir ALA hatırlatması yapacağım. Buyurun...

Alfa lipoik asit dokularda “glikasyon” yani “şekerlenme” adı verilen olumsuz, yaşlandırıcı ve paslandırıcı süreçleri kontrol altında tuttuğu için cilt yaşlanmasını da geciktirebilen bir doğal madde. 

Glikasyon adı verilen bu mekanizmanın önemi kan şekeri yüksek seyreden diyabetlilerin normalden daha hızlı yaşlandıklarının gözlemlenmesinden sonra daha iyi anlaşılmıştı.
Zamanla glikasyon süreçlerinin sadece şeker hastalarını değil, beslenme planında kan şekerini hızla yükselten kötü gıdaları (şekeri, tatlıları, unu, nişastayı) fazla tüketen herkesi ilgilendirebileceği anlaşılmış.
Ayrıca yine zaman içinde glikasyonun yaşlandıkça hızlanan ve herkesin ilgilendiren bir problem olduğunun da farkına varıldı.
Özellikle ciltte protein yapısındaki maddelerin (kolajen, elastin) glikasyonunun cilt yaşlanmasını hızlandırdığını bugün çok daha iyi biliyoruz.
Alfa lipoik asit işte bu nedenle cilt yaşlanmasını az da olsa baskılayabilen çok güçlü bir antioksidan.
Hem suda hem de yağda eriyebilen bir yapısının olması onu diğer antioksidanlar ve antiglikasyon ajanlardan daha etkili ve değerli bir molekül haline getiriyor.
Zaten böyle olduğu için de cilt ürünlerinin çoğuna yıllardır alfa lipoik asit ve analogları ekleniyor.
Cilt yaşlanmasıyla mücadelede yılda 1-2 kez tekrarlayacağınız üçer aylık alfa lipoik asit kürlerinden faydalanmayı da düşünebilirsiniz. Günde 200-400 mg’lık dozlar yetiyor.


İYİ BİLGİ
Biotin saçlarınızı güçlendirir
İsminin öyle çok havalı olduğuna bakmayın. Biotin de (diğer adıyla vitamin H) bir çeşit B vitamininden başka bir şey değil.
Vitamin terminolojisindeki diğer bir adı da B8 vitamini. Son zamanlarda sıkça gündeme getirilmesinin nedeni saç ve tırnak sağlığı üzerindeki olumlu etkilerinin şimdilerde daha iyi anlaşılması.
Bir başka neden daha var: Biotin seviyeleri kan tahlilleriyle ölçülebiliyor. Ölçüm yapılanların çoğunun da yeterli biotine sahip olmadıkları anlaşılıyor.
Biotin düşük bulununca yapılan biotin takviyesi saçlara ve tırnaklara güç ve kalite kazandırıyor. Biotinin sekiz farklı formu var, bunlardan en etkini B-biotin olarak adlandırılanı. Bağırsaklarımızdaki yararlı bakteriler de biotin üretebiliyor.
Yeterli üretim için bu bakterilerin yeterli sayıda olmaları ve iyi beslenmeleri gerekiyor. Biotinin tek görevi saç ve tırnakları desteklemek değil. Kan şekeri düzeyinin ayarlanmasında da bazı işlevleri var.
Biotin eksikliğinin en sık görüldüğü durumların başındaysa kronik bağırsak hastalıkları, uzun süreli damar içi beslenme zorunlulukları var.


HATIRLATMA

Sesiniz için su için 
Ses kısıklığı genelde kısa süren ve sık karşılaşılan bir problem. Nadiren bir larinks kanserinin ilk işaretçisi olabilse de genelde farenjitler, alerjiler, inatçı reflüler ve ses teli ödemleri ile ilişkili bir problem.
Ses sağlığının korunmasında en etkili doğal seçenekse su. Ama sık sık hatta her saat başı suyu yudumlamak şartıyla.
Su içmek ses tellerini nemlendiriyor ve tellerdeki aşınmayı hızlandıran kuruluğu önlüyor.


UNUTMAYIN

Bedensel değil, duygusal arınma daha önemli 

Detoks denince nedense akla öncelikle bedensel kirlerden kurtulmak geliyor.
Ne var ki bedensel organizasyonlarımız zaten bu yönde yeterince güçlü bir şekilde yapılandırılmış durumda. Özellikle karaciğer ve böbreklerimiz bedenimize yerleşmeye çalışan toksinlere öyle kolay kolay aman vermiyor.
Terlemek, nefes alıp vermek ve sağlıklı bir bağırsak çalışmasına sahip olabilmek de bedensel detoksu tamamlamaya çoğu zaman yetiyor.
Esas sorun duygusal temizlikte yani duygusal toksinleri detokslamakta. Esas problem duygusal arınmada. Duygusal toksinlerden uzaklaşmada.
İşte bu nedenle detoks deyince öncelikle duygusal bir arınmayı planlayın. Zira beynin duygusal toksinleri temizleme gücü böbrekler ve karaciğerinkiler kadar iyi çalışmıyor.


OKUR SORUSU

Fazla kilolar gidince kolesterol de düşer mi?

Kilo fazlalığıyla kolesterol problemi arasında her zaman için geçerli doğrudan bir bağlantı yok. Eğer kilo sorunu trigliserid yüksekliğine yol açabilen insülin direnci gibi bir problemden kaynaklanıyorsa fazla kilolar verilip insülin direnci kırılınca trigliserid düşüyor.
Neticede trigliseridden çok düşük dansiteli lipoprotein (VLDL kolesterol) ve bundan üretilen düşük dansiteli lipoprotein (LDL kolesterol) üretimi de azalıyor.
Ama bazı durumlarda (örneğin karaciğer genetik nedenlerle aşırı kolesterol üretiyorsa) değil fazla kilolardan kurtulmak, dal gibi incecik biri olmayı başarsanız bile kolesterol seviyeleriniz yüksek kalabiliyor.



KÖTÜ HABER


Kimler daha
zor kilo verir?

İnsülin direnci veya hiperinsülinemisi olanlar kolay kilo alır, zor kilo verirler.
Hipotiroidisi (tiroit tembelliği) ve Kuşing hastalığı (böbreküstü bezinin aşırı kortizol üretmesi durumu) olanların da kilo almaları kolay, vermeleri zordur.
Menopozdaki kadınlar, polikistik over’ı olan genç hanımlar, antidepresan ve antipsikotik ve antihistaminik ilaç kullananlar ile beta bloker yutanlar da zor kilo verirler.
Kas rezervi düşük olanlar hareketsiz yaşayıp çözümü sadece diyetlerde arayanlar da kilo kaybında güçlük çekerler.


İYİ BİLGİ

Uykunuz öksürük krizleriyle bölünüyor mu?

Gece uykularının kalitesini sabote eden pek çok problem var. Bunlardan biri de reflü sorunu. İlerlemiş reflü hastalarının çoğunda geceleri tekrarlayan öksürük krizleri ise değişmez işaretlerden biri.
Nedeni mide muhtevasının önce yemek borusuna, sonra da solunum yollarına kaçabilmesi.
Bu nedenle geceleri tekrarlayan öksürük nöbetinden yakınanların bir reflü denetiminden geçmelerinde fayda var.


BİR RİCA

Bu sahtekârlara kanmayın

Değerli okurlar, internette, bazı sosyal medya sayfalarında resmimi ve ismimi kullanarak pazarlanan cilt ürünleri ve benzeri destek ürünleri tespit edildi.
Lütfen bu sahtekârlara inanarak ürünlere itibar etmeyiniz.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Streste de ‘doz’ çok önemli

Zor günlerden geçiyoruz. Neredeyse 1 yıla yaklaşan “pandemi baskısı” hepimizi fena halde bunaltıyor.

Neticede de ister istemez ne kadar dirençli, dikkatli, eğitimli olursak olalım, anında “stres meselesi” ve onun yanında sağlık sorunları devreye girmeye başlıyor. Kaçınılmaz olarak da “kaygı sorunu” bir karabasan gibi üzerimize çöküveriyor. Stres de kaygı da önemli. İkisine de önümüzdeki günlerde sık sık değineceğim. İsterseniz gelin, önce en yaygın olanından, stres meselesinden, bir başka deyişle “stres sarmalı”ndan başlayalım. Buyurun...

İYİ BİLGİ
NEDİR BU STRES MESELESİ

STRES sözcüğü sağlık/hastalık literatürüne 1900’lü yıllarda girdi ama stresin var oluşumuzdan beri bizi etkilediği kesindir. Basitçe, “herhangi bir nedenle herhangi bir zamanda ruhumuz ve bedenimize zarar veren her şey ve bunlara karşı beden ve ruhumuzda gelişen istem dışı her türlü değişimi” stres başlığının altına rahatça koyabiliriz. Stresin latince “estrictia” sözcüğünden türetildiği biliniyor. Esas olarak da “sıkıca sarıp sarmalamak, sarmalanmak, sıkıştırmak, sıkıştırılmak” anlamına geliyor. Ama biz günlük yaşamda bu sözcüğü “basınç, sıkışma, dert, keder, gerilim, zorlanma ve daha pek çok durumda” kullanıyoruz. Peki süreç nasıl başlıyor, nasıl gelişiyor?

Yazının Devamını Oku

Yağmurda ıslanan maske işe yaramıyor

Malum, sonbaharla birlikte yağmurlu günler başladı.

Yağmurlu havaların pandemi açısından da bir önemi var. O da şu: Koruyucu maskelerin etkisi yağmurda ıslandıkları takdirde ciddi ölçüde azalabiliyor. Zira çok iyi biliniyor ki nemli ve ıslak maskelerin koronavirüsü filtre etme yetenekleri minimuma iniyor. Bu da koruyucu özelliklerini ortadan kaldırabiliyor. İşte bu nedenle yağmur nedeniyle ıslanan maskelerin süratle değiştirilmesinde fayda var. Aklınızda olsun, nemlenen maskeler bile gücünü kaybedebiliyor.



HATIRLATMA
COVID-19 UZAYABİLİYOR 

BİLİNDİĞİ

Yazının Devamını Oku

Hem grip hem korona olur muyuz

Kış yaklaşınca pandemi gündemine bir de grip gündemi eklendi.

Şimdi merak edilen iki mühim soru var. Birincisi grip aşısı yaptırıp yaptırmayacağımız, ikincisi de COVID-19 ve gribe aynı anda yakalanıp yakalanmayacağımız. Birinci sorunun yanıtını daha önce de verdim ama tekrarda yarar var: Özellikle risk grubunda olanların; hamilelerin, yaşlı ve düşkünlerin, kronik hastalığı, organ yetmezliği sorunu yaşayanların ve çocukların öncelikle muhtemel bir grip enfeksiyonuna karşı aşılanmaları gerekiyor. Grip aşısının koruyucu özelliği çok yüksek olmasa da riskli kişiler için ciddi bir antikor savunma hattı oluşturabileceği konusunda benim de hiçbir kuşkum yok. İkinci sorunun cevabına gelince... O sorunun yanıtını bir sonraki bölümde bulacaksınız.


BANA GÖRE
HEM GRİP HEM KORONA OLMA İHTİMALİ ÇOK DÜŞÜK

ÖNCELİKLE şunu bilelim: COVID-19’dan korunmak için kullanacağımız “maske-mesafe-temizlik/hijyen” 3’lüsü bize zaten grip için de ciddi bir savunma gücü sağlayacak. Muhtemelen bu sayede de aynı zamanda gribe yakalanma ihtimalimiz, bu sonbahar ve kış geçen yıla oranla daha düşük olacak. Diğer taraftan aynı anda 2 ayrı viral enfeksiyonun birlikte geçirme ihtimaliniz de oldukça düşük. Zira herhangi bir virüs enfeksiyonuna karşı alarm haline geçen bağışıklık sistemimiz bedenimize ikinci bir virüsün yerleşme ihtimalini minimuma indiriyor. Kısacası, ilk virüs enfeksiyonu sırasında alarma geçen bağışıklık sistemimiz, ikinci bir virüs enfeksiyonuna kolay kolay izin vermiyor.

Yazının Devamını Oku

Bize ‘maske barışı’ lazım

Pandemi sürecinin sürpriz oyuncularından biri de kuşkusuz maskeler oldu.

Maskeler vazgeçilmezlerimizden biri haline geldi. Başlangıçta vaka sayılarının azlığı nedeniyle ben dahil uzmanların tamamı ev dışında maske takmanın gerekli olmadığı düşüncesindeydi. Zamanla hem hastalanan kişilerin, hem de gizli taşıyıcılarının sayıları artınca bu düşünce değişti, maske takmanın doğru hatta zorunlu olacağına karar verildi. Sağlık Bakanı ve Bilim Kurulu da sokaklarda maskesiz dolaşmanın hastalığın daha da yaygınlaşmasına yol açabileceği kanaatini destekledi. Bir süre sonra da evler dışında her alanda maske takmak yasal bir zorunluluk olarak ilan edildi. Yasaya uymayanlar için de bazı cezalar getirildi. Peki doğru mu yapıldı? Kesinlikle evet! Zira bu yoğun sosyalleşme devam ettiği takdirde, sadece hijyene ve sosyal mesafeye dikkat ederek toplum yaşamına katılmak maalesef tehlikeli olabiliyor. Kısacası maskelerimizi takmak zorundayız. Bu durumda önümüzde sadece tek bir seçenek kalıyor: MASKE İLE BARIŞIK YENİ BİR YAŞAM TARZI. Bana sorarsanız biraz daha ileri gidip maskelerimizi can sıkıcı birer aksesuvar olmaktan çıkarmamız ve onları bir çeşit “BAĞIMSIZLIK/ÖZGÜRLÜK OBJESİ” olarak kabullenmemiz lazım. Nedeni şu...



BİR ÖNERİ
MASKE ÖZGÜRLÜKTÜR

Yazının Devamını Oku

Kış nasıl geçecek

Kişisel kanaatim şudur: ZOR GEÇECEK!

Her şeyden önce koronavirüs salgınının biraz daha yoğunlaşacağı, biraz daha şiddetlenip can yakacağı kesin gibi görünüyor. Kısacası, bu yıl her zamankinden farklı olarak “COVID’li bir kış” bizi bekliyor. Ayrıca her sene karşılaştığımız o bilinen kış hastalıkları, yani nezleler, gripler, sinüzitler, faranjitler biraz daha arkadan gelecekler, önceki yıllara oranla daha az gündemimizde olacaklar. Hatta diyebilirim ki “maske-sosyal mesafe-hijyenik önlemler” 3’lüsü sayesinde bu “eski kış dostlarımız”a daha az paçamızı kaptıracağız. Ayrıca şunu da bilelim: Kışı ne kadar kötü geçireceğimiz sorusunun yanıtı sadece koronavirüse, daha doğrusu onun oluşturduğu COVID-19 enfeksiyonuna da bağlı değil. Bizim korunma önlemlerine uyma kapasitemiz ve devletin/yöneticilerimizin izleyecekleri pandemi politikaları da sürecin belirleyicisi olacaktır. Ama gelin, biz daha şimdiden şu önemli noktayı gözden kaçırmayalım: Önümüzde ZOR BİR KIŞ VAR. Ve bu zor kışa her zamankinden daha dikkatli hazırlanmamız lazım.




İYİ HABER

Yazının Devamını Oku

Maskeler ne kadar güvenli

Pandemiyi kontrol altına almanın en önemli unsurlarından birinin maske takmak olduğu kesinleşti.

Ama ne var ki “maske güvenliği” meselesi de en az maske takmak kadar mühim bir ayrıntı. Özellikle sayılarının neredeyse 1 milyona yaklaştığı söylenen sessiz virüs taşıyıcılarından korunmanın en etkili yolunun sağlam ve güvenli bir “maske defansı” olduğu şüphesizdir. Tekrarlayalım: Zaten işte tam da bu noktada “maske güvenliği” meselesi hızla devreye giriveriyor. Sözü daha fazla uzatmaya gerek yok. Son günlerde kulaktan kulağa yayılan en önemli pandemi dedikodularından birinin maskelere duyulan güvensizlik olduğu biliniyor. Peki neden? Bu güven kaybı ne ölçüde doğru?

BANA GÖRE
MASKE ÜRETİMİNDE KONTROL ŞART

ÜZÜLEREK belirtelim ki konu maske güvenliği olduğunda da burnumuza pek iyi kokular gelmiyor. Maskelerin önemli bir bölümünün hijyenik ve güvenli olmadıkları iddia ediliyor. Bu iddiaların bir bölümünü bilim insanları da paylaşıyor. Doğrusu aynı kuşkuları ben de taşıyorum. Marmara Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Erkan İşgören Hoca da maske güvenliği meselesini sık sık gündeme getirenlerden biri. Dr. İşgören’e göre, ülkemizde virüsü filtre etme özelliği olmayan maskelerin sayısı oldukça fazla ve bu çok önemli bir güvenlik zafiyeti oluşturuyor. Anlaşılan o ki maske üretimi konusunda daha ciddi bir kontrol sisteminin kurulması ve maske üretim standartlarının net ve açık hale getirilmesi, önümüzdeki günlerin en önemli gündem maddelerinden biri olacak. İlgililerin maske güvenliği meselesine daha bir dikkatle bakmalarında fayda var.

Yazının Devamını Oku

Şimdi bize ‘pandemi gönüllüleri’ lazım

Zor günlerden geçtiğimiz kesin. Sağlığımız, sosyal yaşamımız, ekonomik geleceğimiz tehdit altında ve bu hepimizi üzüyor, kaygılandırıyor.

İşte bu nedenle kavganın değil dayanışmanın, itişip kakışmanın değil barışmanın, kısacası hepimizin birer “pandemi gönüllüsü” gibi davranmasının önem kazandığı hassas bir zaman dilimindeyiz. Geçmişteki hataları tartışarak, birbirimizi eleştirerek, doğru yapılacak işleri değil yanlış yapılanları gündemde tutarak bu savaşı kazanamayız. Eğer aynı yanlışları tekrarlayıp durursak, pandeminin süresi de dozu da vereceği zayiat da artacaktır. Özetle, herkesin “eteğindeki taşları dökmesinin” ve bu mühim savaşta kendini bir çeşit “pandemi görevlisi/nöbetçisi” ve “pandemi gönüllüsü” gibi hissetmesinin önem kazandığı günlerden geçiyoruz.




BİR ÖNERİ
GERGİNLİKTEN UZAK DURUN

Yazının Devamını Oku

Tehlike büyüyor

Pandemide sadece bizde değil, hemen her ülkede vaka sayılarında ciddi artışlar var. Örneğin İspanya’da günlük vaka sayısı 20 bini çoktan aştı. Bizde de durum maalesef pek iç açıcı değil. Zaten bu nedenle de uzmanlar açıklama üstüne açıklama yapıyor, muhtemel bir ikinci dalga hatta “COVID-19 tsunamisi” için uyarılarda bulunuyor. Kısacası bizi olduk-ça zor bir kışın beklediği kesin ve görünen o ki eğer tedbirleri sıkılaştırıp ayağımızı denk almaz isek bu rakamlar daha da artacak. Daha çok insanımız hastalanacak. Daha çok eş, dost, akraba kaybedilecek. Peki ne yapılmalı? Bana göre öncelik listemizde şu 5 madde mutlaka bulunmalı...

BU UYARI ÖNEMLİPROF.DR. TÜKEK DİYOR Kİ...

İSTANBUL Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Tufan Tükek, birkaç gün önce çok önemli bir açıklama yaptı: Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi’nde uygulanan COVID-19 testlerinde “pozitiflik oranı” yüzde 15’i geçmiş durumda. Doktor Tükek’e göre bu rakam salgının İstanbul için yeniden başladığına işaret edebilir. Bu uyarı bence son derece önemli. Moral bozmak değil, uyanık kalmak için kullanılmalı, dikkate alınmalı. Zira İstanbul’da gerçekleşebilecek -Allah korusun- bir vaka patlaması Türkiye’nin tamamına yayılabilir.

BANA GÖRE
YAPILACAK ÇOK ŞEY VAR

BİLELİM ki hâlâ yapılacak pek çok iş, alınabilecek birçok önlem var. Ve biz sadece onlardan birkaçını gündeme sokabilsek, o küçük ama etkili değişimleri ısrarla uygulayabilsek, arkadan gelebilecek sokağa çıkma yasaklarına falan gerek kalmadan problemi yeniden kontrol altına alabileceğiz. Ve yeniden vaka sayılarımızı da kayıplarımızı da azaltabileceğiz. Bu da bize aşı çıkana kadar altın değerinde bir zaman kazandıracak. Ben aklıma gelen ilk 5 “sıkılaşma tedbirini” aşağıda sıralamaya çalıştım. Tabii ki daha pek çok öneri gündeme getirilebilir.

NOT ALIN

Yazının Devamını Oku

Aşılarda karaborsa mı var

Pandeminin sağlık gündemimizin ilk maddesi olduğu kesin.

Hemen her gün, her an, her ortamda pandemi meselesi mutlaka konuşuluyor. Konu pandemi olunca da doğal olarak anında zatürre ve grip aşıları akla geliyor. Sırası gelmişken sevgili Sağlık Bakanımıza mühim bir bilgiyi aktaralım: Ciddi bir aşı karaborsası başladı. Özellikle zatürre aşısı hiçbir yerde bulunmuyor. Durum böyle olunca da tek doz zatürre aşısını 350 TL yerine 4-5 bin TL’ye satmak isteyen uyanıklar devreye giriyor. Grip aşısında da muhtemelen aynı sorunla karşılaşacağız. O aşının da ne zaman satışa sunulacağı, satışında kimlere öncelik tanınacağı, hangi fiyat ve kuralların uygulanacağı maalesef hâlâ net ve açık değil. Kısacası gerek grip gerek zatürre aşıları için çok sayıda “bilinmeyen” toplumun kafasını meşgul ediyor. Peki bu bilinmeyenler neler? Eğrisi doğrusu ne?



BANA GÖRE
ZATÜRRE VE GRİP AŞILARI MUTLAKA YAPILMALI MI

Yazının Devamını Oku

Aşıda ‘adil paylaşım’ istiyoruz

Şu kesin: Hepimiz “Tamam, bu işi başardık. Etkili bir aşıyı bulduk” haberine odaklanmış durumdayız.

Peki o aşı bulununca sonrası nasıl gelecek? Herkes o aşıdan aynı zamanda ve hızla faydalanabilecek mi? Öncelik risk gruplarının mı, yani “kronik hastalar, yaşlılar, sağlık çalışanları”nın mı yoksa parası pulu olanların mı olacak? Zengin ülkeler önceliği alacak, fakir ülkeler sırada mı olacak? İtiraf edeyim ki böyle bir kuşku bende de var. Nedeni de medyaya yansıyan haberler. O haberlerin özetinde bakın neler var...


ÖNEMLİ
OXFORD AŞISINDAN UMUDU KESELİM Mİ

ÇOK sayıda merkez farklı ülkelerde etkili bir COVID-19 aşısı geliştirebilme gayreti içinde. Onlardan bazılarının daha önde gittiği ve mutlu sona bir hayli yaklaştıkları biliniyor. Bunlardan birinin de Oxford Üniversitesi ile AstraZeneca ilaç firmasının geliştirmeye çalıştıkları aşı olduğu kesin. Ne var ki geçtiğimiz hafta Oxford Üniversitesi yetkilileri, muhtemel bir yan etkiden kuşkulandıklarını ve bu nedenle aşı çalışmalarını durdurduklarını açıkladılar. Peki bu “Oxford aşısı”nın sonu anlamına mı geliyor? Hayır! Bilelim ki, bu aşı çalışmalarında sık sık karşılaşılan bir sorun. Dolayısıyla herhangi bir hayal kırıklığına kapılmamak lazım. Mesele şu: Herhangi bir aşı üretilirken o aşı denekler üzerinde tekrar tekrar test edilir. Eğer aşının test edildiği o deneklerden sadece biri bile herhangi bir sağlık sorunu nedeniyle başvurursa, o sorunun nedeni belirlenene kadar aşı çalışmaları otomatik olarak askıya alınır. Oxford’un yaptığı da budur ve doğrudur. Ama bilelim ki binlerce denek üzerinde aşı test edilirken deneklerden herhangi birinde tesadüfen herhangi bir hastalık her zaman ortaya çıkabilir. Nitekim Oxford yetkilileri yaptıkları yeni açıklamada sorunun nedeni anlaşıldıktan sonra aşı çalışmalarının devam edeceğini, etkili bir aşının bu yılın sonuna yetiştirilebileceği umudunu koruduklarını açıkladılar. Kısacası paniğe gerek yok.


Yazının Devamını Oku

Ağır vaka artışı çok ürkütücü

İTİRAF edeyim ki ekranlarda her akşam o turkuvaz rengi zeminde önümüze konan yeni rakamlar sadece canımı sıkmıyor, içimi de yakıyor. Rakamlardaki hızlı artış trendi sadece beni değil, hepimizi de derinden yaralıyor. 40 yıllık bir hekim olarak beni en çok da “ağır vaka sayıları”ndaki o hızlı ve inatçı artış üzüyor, düşündürüyor. Dikkatinize sunarım: Temmuz ortalarında 600-700 civarında olan ağır vaka sayılarımız son günlerde 1200’lü rakamları test etmeye başladı. Bu son derece önemli ve üzerinde hassasiyetle durulması, düşünülmesi gereken bir ayrıntıdır. Ayrıca başka itirazlarım da var. O itirazlar neler mi? Buyurun...

BİZ BUNU HAK ETMİYORUZ ÇÜNKÜ...

HER akşam içimiz ürpererek beklediğimiz o turkuvaz renkli rakamları görünce, son günlerde hep şu cümleyi tekrarlayıp duruyorum: “Biz bunu hak etmiyoruz!” Hak etmiyoruz çünkü...

İLK 4

1) Pandemide 1’inci devreyi başarıyla tamamlamışken, 2’nci devredeki bu kötü performansı nasıl açıklayabiliriz? Nasıl içimize sindirebiliriz?

2) Tamam, AVM’leri erken açtık. Tamam, yeni normale fazlaca hızlı girdik, çok hızlı normalleştik. Tamam, virüsü sanki “Çekti gitti!” farz etme yanlışı yaptık. Tamam da sadece bu yanlışları her akşam ekranlarda tekrarlayıp durmak bize ne kazandıracak? Neden çözümler tartışılmaz? Anlamakta güçlük çekiyorum.

3) 9. Cumhurbaşkanı rahmetli Süleyman Demirel’in “Arkamıza bakarak önümüzü göremeyiz” şeklinde özetlediği o muhteşem görüşten neden, niçin vazgeçtik? Neden “Niye böyle olduk, bu hale nasıl geldik?” sorusu kadar, “İçine düştüğümüz bu tehlikeli çukurdan nasıl daha süratli ve daha az zayiatla çıkabiliriz?” sorusuna da odaklanmıyoruz.

Yazının Devamını Oku

Tehlikeli tırmanış sürüyor

Pandemideki son rakamlar, sürecin ciddiyetinin giderek arttığının, dahası çok tehlikeli boyutlara vardığının net ve açık kanıtlarıdır.

Sadece günlük vaka sayılarında değil, yoğun bakım işgal oranları ve kaybettiğimiz insanların sayısında korkutucu ve üzücü bir tırmanma var. Bu açık ve net gerçeğe kişisel yorumum ise tek cümleden ibarettir: Yapılanlar yeterlİ değİldİr. Geçen haftaki yazımda da belirttiğim gibi yeniden, şimdi, hemen ve acilen farklı bir pandemi stratejisine geçilmesi gerekmektedir. Bu görev de sadece çalışkan Sağlık Bakanımız ve Pandemi Bilim Kurulu’nun sırtına yüklenmemeli, devlet ve toplumun her kesimi tarafından istisnasız üstlenilmelidir.



İYİ BİLGİ
PANDEMİDE BEYİNLERİ SİS BASTI

Yazının Devamını Oku

Ters makas tehdit ediyor

Mayıs ayı başlarından beri Dr. Mehmet Ceyhan’ın da benim de üzerinde hassasiyetle durduğumuz iki sayısal veri var.

Birincisi, günlük vaka sayıları. İkincisi ise günlük iyileşen hasta rakamları. O zaman da bu iki rakam arasındaki oranın önemini belirtmiş, altını ısrarla çizmiştik ve demiştik ki: “Ne zaman ki iyileşen hasta sayısı günlük yeni vaka sayısının üzerine çıkar, ikisi arasındaki makas açılır, işte ancak o zaman rahat bir nefes alabiliriz.

Bu “pandemi matematiği”nin basit ama önemli bir kuralı idi. Beklentimiz mayıs ayı ortalarında gerçekleşti. Günlük yeni teşhis konan COVID-19’lu hasta sayısı, hastanelerde tedavileri tamamlanarak taburcu edilen günlük hasta sayısının altına düştü. Yani makas önce kapandı, sonra da pozitif yönde açıldı. Ben, Mehmet Hoca ve işin uzmanları da derin bir nefes aldık. Üzülerek belirteyim ki son bir ayda ise durum değişti. Makas önce yeniden kapandı, sonra da tersine bir açılım gösterdi, yeni vaka sayıları iyileşenlerin iki katına yükseliverdi.

UYARIYORUM! Ve bu size yapabileceğim en önemli uyarıdır. İçine düştüğümüz korkutucu rehavet ve inat dalgasının en ciddi göstergesidir.




Yazının Devamını Oku

Pandemide depresyona dikkat

Pandeminin süresi uzayıp çözüm beklentileri geciktikçe kaygı bozukluğuna paçasını kaptıranlar artıyor.

Bu uzamış ve yoğun kaygı bozukluğu da zihin sağlığımızı fena halde tehdit ediyor. Bu tehdidin en yaygın sonuçlarından birinin “depresyon” olacağı ise ruh sağlığı uzmanlarının ortak görüşü. Hatırlatalım: Uzamış kaygı bozukluğu uyku sorunlarına, panik ataklarına ve daha pek çok ruhsal soruna da yol açabilir. Konuştuğum psikiyatri uzmanları COVID-19’la bağlantılı depresyon vakalarının sayısında özellikle haziran ayı itibarıyla ciddi bir artış olduğunun altını çizdiler. En önemli risk gruplarını ise çocuk, kadın ve yaşlıların oluşturduğunu belirttiler. Kısacası, sık sık belirttiğim gibi, eylül başı itibarıyla COVID-19 ile mücadelede vites değiştirmemiz ve sürecin ruhsal yönüne de odaklanmamızda fayda var. Sağlık Bakanımıza tavsiyem şu: Hiç beklemeden pandemi Bilim Kurulu’na tecrübeli ruh sağlığı uzmanlarını da dahil etmesinde fayda var.

OKUR SORUSU

METFORMİN COVID-19’DA DA İŞE YARIYOR MU
TİP-2 diyabet tedavisi ve insülin direnci meselesiyle mücadelede çok sık kullanılan “metformin”in, COVID-19’a yakalananlarda yaşam kaybı riskini azaltabileceğini gösteren farklı çalışmalar olsa da -şimdilik- sadece bunlara bakarak bir kanaat oluşturmak doğru olmaz. Bir ay kadar önce yapılan büyükçe bir çalışma, metformin kullanımını neredeyse yüzde 70’e yaklaşan yaşam kaybı riski azalması olduğunu gösterse de biraz daha sabırlı olmak ve bu bilginin yeni çalışmalarla desteklenmesini beklemekte fayda var. Özeti şudur: Başlıktaki sorunun cevabı henüz net ve açık değil. Beklemek gerekir.

PANDEMİNİN ORTASINA GELDİK Mİ

HERKESİN aklında aynı sorular var: COVID-19 salgınıyla savaşı kazanıyor muyuz? Kaybetme ihtimalimiz var mı? İkinci dalga tehdidi gerçekleşecek mi, gerçekleşmeyecek mi? Eğer mücadelede iyi noktadaysak, sona yaklaştığımız söylenebilir mi? Soruları daha da uzatmak mümkün ama sadece bu kadarı bile canımızı sıkmaya, kafamızı karıştırmaya, kaygı yükümüzü arttırmaya yetiyor. Başlıktaki sorunun yanıtına gelince, başından beri pandemiyi yakından izleyen biri olarak ciddi bir mesafe aldığımızı rahatlıkla söyleyebilirim. Ama bilmeliyiz ki ülkesel ölçekte de küresel ölçekte de pandeminin henüz ortalarındayız. Önümüzde daha uzun bir yol var gibi görünüyor. Başarısızlığımızın, sürecin bütün gayretlere rağmen uzamasının temel nedeni ise sadece iki sözcükten ibaret: İnat ve İhmal! Biliyorsunuz, inat da ihmal de neredeyse iki milli sporumuz! Maske takmama ve sosyal mesafeyi koruma konusunda da inatçı ve ihmalkârız.

KORONA OLDUM YENİDEN OLUR MUYUM

Yazının Devamını Oku