GeriOsman MÜFTÜOĞLU Güneş'in enerjisi D vitamininde mi saklı
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Güneş'in enerjisi D vitamininde mi saklı

Güneşi bol ve uzun bir tatil bizi bekliyor. Daha önce de hatırlattığım gibi, bu keyifli tatili bir D vitamini bayramına çevirip çevirmemek bizim elimizde. Yapacağımız şey ise son derece basit: Güneşleneceğiz!

Sadece cildimizi güneşle buluşturmamız ve bu işi bilimsel verilere uyup akıllıca yapmamız, bedenlerimizi bir D vitamini cennetine çevirmeye yetiyor. Kısacası, bu önemli vitamin yönünden fakir bir beden istemiyorsak üstelik bir de Güneş’teki enerjiyi bedenlerimize doldurmaya kararlıysak anlattıklarımı daha bir dikkatle okumanızda ve ailenizle, dostlarınızla paylaşmanızda fayda var.

KISA BİLGİ
NE ZAMAN ÖLÇÜLMELİ?

BENİM önerim her yıl en az bir kere D vitamini seviyenize baktırmanız. Bu görevi de sonbaharda yaptırmanız en doğru olanıdır. Eğer depolarınız doluysa (rakam 50’nin üzerindeyse) problem yok demektir. Sizin sadece kış boyunca da fırsat buldukça güneşlenmeniz yeterli olacaktır. Yok eğer depolarınız boşsa (40’ın altındaysa) D vitamini takviyelerinden birine başlamak, dozu ve süreyi de doktorunuza danışmak zorundasınız.

Güneşin enerjisi D vitamininde mi saklı


MÜHİM BİR KONU
GÜNEŞ Mİ, TAKVİYE Mİ?

GÜNEŞ ışınlarıyla cildimizde ürettiğimiz D vitamini ile anne sütü ile bebeklerin kazandığı D vitamini en güvenli ve garanti olanlardır. Aslında inek sütündeki D vitamini de doğal ve mükemmeldir ama süt endüstriyel bazı işlemlerden geçirilirken maalesef tahrip oluyor. Bilelim ki en önemli ayrıntı şudur: Doğal D vitamini “sülfatlı”dır. Bu nedenle hem suda hem de yağda erime özelliğine sahiptir. Neticede de vücudun her hücresinde, her doku ve organına rahatlıkla girebiliyor. Sentetik/yapay olan D vitaminleri ise maalesef “sülfatsız”dır. Bunlar sadece yağlı dokularda etkili olabiliyorlar. Bu nedenle mümkünse ilk tercih, güneşle kazanılan doğal D vitamini olmalıdır.


BİR SORU
NEDEN ONA ‘MUCİZE MOLEKÜL’ DENİYOR?

HEM bedeni hem de ruhu derinden etkilediği, sağlığın hemen hemen her noktasını şu veya bu şekilde iyileştirdiği için D vitamini gerçekten bir mucize moleküldür. Neredeyse 3 bine yakın gen devreye girmek ya da susmak için onun işaretine muhtaçtır. Ayrıca yüzlerce kimyasal reaksiyon da sadece onun varlığında düzenli çalışabiliyor. Beyin sağlığından kalp sağlığına, bağışıklık gücünden kemik, diş, kas, eklem sağlamlığına, ruhsal bütünlükten duygusal ve bedensel enerjiye kadar pek çok iş onun sayesinde yürütülebiliyor. Kısacası o doğal molekül, “mucize vitamin” tanımını bence fazlasıyla hak ediyor.

SORU ŞU
SİZ DE BİR GÜNEŞ PİLİ OLMAK İSTER MİSİNİZ


D vitamini konusunda bizi en çok bilgilendiren uzmanlardan biri rahmetli hocamız Prof. Dr. Ahmet Aydın’dır. Huzur içinde uyusun, nurlar içinde yatsın. Sağlığımıza çok hizmeti oldu. Ahmet Hoca’nın biyofoton konusunda yazdıkları şunlar: “D vitamini vücudumuzda sülfat bağından ayrılıp serbestleştiğinde bir ‘enerji’ açığa çıkar. Kısacası sülfat bağı, neticede Güneş enerjisini vücudumuzda depolayan bir ‘güneş pİlİ’ işlevi görür. Bitkiler nasıl biyofoton depolayabiliyorsa, insanlar da doğal sülfatlı D vitamini sayesinde ‘biyofoton‘ üretebilirler.”
 
KISA BİLGİ
SÜLFATLISI AYRI, SÜLFATSIZI FARKLI İŞLER GÖRÜYOR

DOĞAL, sülfatlı D3 vitamini ile yapay/sentetik D vitamini arasında etki bakımından da bazı farklar var. Sülfatlı D3 vitamini kalsiyum taşınmasında fazla bir görev istemez. Buna karşılık kanserden korunmada, bağışıklık sistemini güçlendirmede, depresyon ve kardiyovasküler hastalıklardan uzak kalmada esas rolü üstlenen de D vitamininin sülfatlı formudur. Kısacası güneşlenerek üretebileceğimiz her bir sülfatlı D vitamini molekülü, bedenlerimizde adeta bir güneş pili gibi çalışacak bize enerji ve güç kaynağı olacak, yorgunluktan, halsizlikten, bitkinlikten beden ve ruhlarımızı uzak tutacak, bize enerji ve güç katacaktır.

ÖNEMLİ
D VİTAMİNİ STOKLARI NEDEN SÜREKLİ AZALIYOR?

D vitamini konuşulunca akla hemen şu soru geliyor: “Daha 6 ay öncesine kadar D vitamini seviyem 50’nin üzerindeydi. Ne oldu da şimdi 15’e, 20’ye iniverdi?” Bu sorunun net ve açık yanıtı şudur: D vitamini de diğer vitaminler gibi sürekli olarak kullanılıp tüketilen bir bileşen. Hücrelerimiz görevlerini yaparken onu hammadde olarak kullanıyor. Eğer bu harcamalar zamanında yerine konmazsa stoklarımız eriyor, azalıyor. Yani burada da bir tür “havuz problemi” söz konusu. Eğer bedenlerimize giren D vitamini kullanılan miktarın altındaysa havuzdaki D vitaminimiz yavaş yavaş azalıyor, dibe vuruyor, 20’nin altına bile inebiliyor.

Özellikle kış aylarında güneşten uzak kaldığımız için üretim zaten ya duruyor ya minimuma iniyor. Buna bir de kapalı mekânlarda çalışma ve yaşama zarureti eklenince, “dibe vurma” kaçınılmaz hale geliyor.

ÖNEMLİ BİR AYRINTI
ESMERLER D VİTAMİNİNİ DAHA ZOR ÜRETİYOR

HERKESİN D vitamini üretme kapasitesi aynı değil. Mesela beyaz tenli kişilere oranla esmerler ve koyu renkli deriye sahip olanlar, UVB ışınları ile D vitamini üretmekte zorlanıyorlar. Bu kişiler D vitaminini üretebilmek için açık tenlilere oranla daha uzun süre güneşte kalmak zorundalar. Buna karşılık beyaz tenlilerde güneşe hassasiyet ve alerji sıklığı daha fazla, üretim kabiliyeti daha yüksektir. Daha kolay ve çok D vitamini üretirler. Ne var ki bu kişilerin güneşin zararlı etkilerinden korunma konusunda esmerlerden daha hassas davranmaları lazım.


KESİP SAKLAYIN 1
D VİTAMİNİMİZ NE KADAR OLMALI?

VÜCUDUMUZDAKİ D vitamini rezervini gösteren en önemli parametre karaciğerimizde son şeklini alıp depolanan “25 (OH) D” yani kalsidiol miktarıdır. En aktif D vitaminimiz “kalsitriol” ise D vitamini stoğumuzu net ve açık olarak göstermez. Bu nedenle D vitamini stoklarını izlemede “25 (OH) D” seviyesini takip etmek daha doğru olur. Biz de öyle yapıyoruz, siz de öyle yapmalısınız. Son yıllarda kabul edilen normal rakamlara gelince... 50’nin altı düşük, 30’un altı riskli, 20’nin altı kritik rakamlardır. 70-80 aralığı en güvenli alandır. 100’ü geçmemekte de fayda vardır.

Günlük takaviye ihtiyacına gelince... Eğer stoklarınızı korumak için D vitamini takviyesi almayı düşünüyorsanız, yetişkinler için makul rakamlar 1000-3000 ünite aralığıdır. Ama gerçek ihtiyacınızı ve kullanılacak dozu/süreyi sizi izleyen doktor, diğer sağlık risklerinizi de hesaplayarak değerlendirecektir. Mesela şişman kişilerin, koyu esmer olanların, kronik hastalığı bulunanların ve yaşlıların D vitaminine ihtiyaçları daha fazladır.

İYİ HABER
D VİTAMİNİ YAŞAM SÜRESİNİ DE UZATIYOR

D vitamini yetersizliği ile ortalama yaşam süresi arasında da bir bağlantının olabileceğini düşündüren çalışmalar var. Bu çalışmalara bakılırsa yetersiz D vitamini düzeyleri yaşam süremizi de kısaltabiliyor. Yeterli düzeylere sahip olanlar ise daha uzun bir yaşam şansı yakalıyor. Mesela Kuzey Avrupa’da yapılan bir çalışmada (Danimarka), D vitamini düzeyi düşük olanların ölüm oranları, normal düzeye sahip olan kişilere göre 2 kat daha yüksek bulunmuş. Yeterli D vitamini olanlarda ise (50 ve üzeri) ölüm oranlarının yüzde 40 azaldığı saptanmış.


NETİCE ŞUDUR
D VİTAMİNİNE SAHİP ÇIK

HEMEN hemen her ülkede bir D vitamini eksikliği olduğu kesindir. Nedeni de yeni hayatın güneşle olan ilişkimizi sınırlayıp engellemesi meselesidir. Zira D vitamini kazanmanın ideal yolu güneşle buluşmak, güneşlenmektir. Ama maalesef bunu düzenli yapabilenlerimizin sayısı çok az. Ve zaten bu nedenle de çoğumuzun D vitamini seviyesi bir hayli düşük. Bu nedenle, D vitamini takviyesi almak zorunlu bir seçim gibi görünüyor. Takviyenin dozu ve süresini belirlemek için de takviyeye başlamadan önce 25 (OH) D vitamini düzeylerimizi ölçtürmemiz gerekiyor. Yukarıda belirttiğim gibi, normal değerler 50-100 aralığı. İdeal rakamlar 60-80 çizgisi. İlk hedefimiz bu düzeylere erişmek olmalı.


KESİP SAKLAYIN 2
PEKİ NASIL?

D vitamini stoklarımızı dolu tutabilmek için de takviye olarak her gün düzenli şekilde erişkinler için günde 2000-4000 bin ünite, çocuklar için ise her 10-15 kilo için 1000 ünite civarında takviye kullanılmalı. (Prof. Dr. Ahmet Aydın)

Ama gelin siz yine de güneşli havalarda, özellikle öğle saatlerinde, yarım saat kadar koruyucusuz güneşlenmeyi ve bedenimizde doğal sülfatsız D vitamini üretmeyi öncelikli bir sağlık görevi gibi kabul edin. Unutmayın: İyi yaşamanın da güzel yaşlanmanın da mühim ve etkili belirleyicilerinden biri de bu mucize molekül, bu harika doğal ilaç, bu muhteşem bileşen D vitaminidir.

Ve son bir hatırlatma daha: Pandemiden korunmada da bir numaralı dostumuz yine aynı bileşendir, yine “D VİTAMİNİ”dir.

X

Aşı hayata bilettir

Bilelim ki pandemi sürecinde yaptıracağımız her aşı sağlıklı bir hayat için kesilmiş en güçlü ve güvenli bilettir. Bu nedenle “Aşıların içinde ne var?” gibi bir soru süratle ve hemen gündemden düşmelidir.

Zira bu soru özellikle “aşı kararsızları”nın kafasını karıştıran, onları aşıdan soğutabilen hatta bazılarını “retçi” veya “inkârcı” bile yapabilen son derece sakat, sakıncalı ve anlamsız bir sorudur. Ben de pek çok hekim gibi “Aşının içinde ne olduğunu bilmiyorum. Bu nedenle tereddütlüyüm” diye konuya girip bana “Aşının içinde ne var?” sorusunu yöneltenlere “Yıllardır yuttuğunuz o ilaçların, yaptırdığınız aşıların içinde ne vardı biliyor muydunuz?” diye cevap veriyor, ardından da şu cümleyi ekliyorum: “AŞIDA HAYAT VAR!”

BİR TEKRAR
AŞININ İÇİNDE NE VAR

Aşının içinde ‘HAYAT’ var.
Aşının içinde ‘GÜVENCE’ var.
Aşının içinde ‘SAĞLIKLI YAŞAM’ var.

Yazının Devamını Oku

Bağışıklık gücü nasıl artar

Salgınla birlikte sağlıkta bir numaralı gündem maddesi “bağışıklık” konusu oldu.

Doğrusu da bu zaten. Çünkü bu belalı virüsten bizi koruyacak, kollayacak en önemli ve güvenli güç, bağışıklığımızdır. Neyse ki biz “Ne yapalım da bağışıklığımıza güç verelim” diye kara kara düşünürken imdadımıza aşılar yetişiverdi. Ama gelin biz bu yeni haftaya başlarken de bağışıklığı bir kenarda unutmayalım, bağışıklık meselesini yeniden ve kısa başlıklar/özetlerle masaya yatıralım.

BAĞIŞIKLIK SİSTEMİMİZ NE ZAMAN ZAYIFLAR?

* Hareketsiz ve tembel olduğumuzda.

* Uykusuz kaldığımızda

* Kötü beslendiğimizde

* Strese girdiğimizde

* Gereksiz yere ilaç  kullandığımızda

Yazının Devamını Oku

Sağlıklı bir soru: D3 mü, K2 mi

D vitamini daha doğrusu D3; yaşamsal vitaminlerin en önemlilerinden biri.

Ama eğer ondan hakkıyla yararlanmayı düşünüyorsanız, “D3’ü K2’yle evlendirmeniz”de fayda var. Çünkü bu iki “yağda çözünen vitamin” arasında mükemmel ve vazgeçilmez bir “görev ortaklığı” söz konusu. Biliyorsunuz güneşle cildimizde ürettiğimiz ya da takviyelerle bedenimize kazandırdığımız D3 vitamini, gıdalarla vücudumuza giren kalsiyumun bağırsaklarımızdan emilimini kolaylaştırıyor. Ayrıca böbrekler yoluyla kaybını da engellemeye çalışıyor. Yiyip içtiklerinizle yeteri kadar kalsiyum kazanamadığınızda da D vitamini kemiklerinizdeki kalsiyumu adeta “çalarak” kanınızdaki kalsiyum dengesini sürdürmeye çalışıyor. K2 vitaminine gelince...

SORU ŞU
PEKİ, K2 NE YAPIYOR

BİLELİM ki söz konusu “kalsiyum dengesi” ise K2 en az D vitamini kadar önemli bir molekül. K2 vitamini “osteokalsin” isimli bir proteini aktive ederek kanınızda dolaşan kalsiyumun kemiklerinize yerleşmesini kolaylaştırıyor. K2’nin görevi sadece bununla da sınırlı değil. Kalsiyumun kan damarları ve böbrekler gibi yumuşak dokularda birikmesini önlemek böbreklere çökerek “böbrektaşı”, damarlara çökerek “plak” yapmasını önlemek de K2’nin görevleri arasında. K2 bu önemli görevi “matris GLA proteini”ni aktive ederek yerine getiriyor. Sözü daha fazla uzatmadan isterseniz gelin süreci özetleyelim: D vitamini kandaki kalsiyumun yeterli seviyede olmasını garanti ederken K2 de o kalsiyumdan kemiklerin daha iyi istifade etmesine ve kalsiyum fazlasının böbrek ve damarlarımızda birikmesine engel oluyor. Peki, D3-K2 ilişkisi için “hepsi bu kadar” mı? Kesinlikle hayır! Bu ikili ilişkinin başka bir detayı daha var. O detayı merak ediyorsanız 1 numaralı kutuya geçebilirsiniz.


Yazının Devamını Oku

Rakamların farkında mısınız

Salgınla ilgili rakamların tamamı ürkütücü ama isterseniz gelin biz rakamlardan önce, yazımıza durumu özetleyen çok daha net, çok daha açık, çok daha acı ve çok daha ürkütücü bir cümleyle başlayalım: TÜRKİYE -maalesef- SALGININ EN AĞIR DÖNEMLERİNDEN BİRİNİ YAŞIYOR.

Evet, “fotoğrafı saklamanın, görmezden gelmenin ya da bazı bahanelerle önemsizleştirmenin mümkün olmadığı” çok özel günlerden geçiyoruz. Geçtiğimiz yıla göre, ölüm sayıları neredeyse 4 kat artmış gibi görünüyor. “Aylara göre vefat ortalamaları” dikkate alındığında ise en yüksek rakamın görüldüğü Nisan 2021’e kıyasla Eylül 2021 sonunda çok daha yüksek bir “günlük kayıp ortalaması” ile karşılaşacağımız anlaşılıyor. Kısacası hassas bir noktada, tehlikeli ve riskli bir dönemeçteyiz. Durum acilen ve hemen masaya yatırılmalı, yeni kısıtlamalar hatta kapanmalara ve de okul kapatmalarına asla fırsat verilmeyecek şekilde ciddi ve etkili önlemler alınıp süratle uygulamaya konulmalıdır. TEKRARLIYORUM: Yeni kapatmalar/kapanmalar, eğitime yeniden kısa süreli de olsa toptan ara vermeler asla olmamalıdır.

Bu arada altını bir defa daha çiziyorum: Rakamlar ürkütücüdür, bu yazının hazırlandığı saatler itibariyle Eylül 2021’de kaybettiğimiz canlarımızın ortalama sayısı 265’in üzerindedir. Ve ne üzücüdür ki rakamlar 300’lere doğru hızla tırmanmaktadır.

HATIRLATMA
SALGINLA YENİDEN SAVAŞ İÇİN 10 ‘BİLDİK’ ÖNERİ

AŞAĞIDAKİ 10 öneriyi hepimizin zaten çok iyi bildiği kesindir. Ama yine de tekrarda fayda vardır: Eğer günlük vaka sayılarını düşürmek, daha az canımızı kaybederek ve daha az hasar görerek bu sıkıntılı dönemi atlatmak istiyorsak öncelikle yapmamız gerekenler hâlâ aynıdır.

İLK 5

Yazının Devamını Oku

Aslında 4 pandemi var

Sağlığımız bakımından son derece enteresan, farklı ve önemli bir dönemden geçtiğimiz kesindir.

Hepimiz için “sağlık ana gündemi”nin birinci maddesi COVID-19 olsa da üzülerek belirteyim aslında bir değil, iç içe geçmiş 4 pandemiyi aynı anda yaşıyoruz.

BİR: COVID-19 PANDEMİSİ

İKİ: KAYGI/DEPRESYON PANDEMİSİ

ÜÇ: UYKUSUZLUK PANDEMİSİ

DÖRT: KİLO/OBEZİTE PANDEMİSİ

Gelelim detaylara...

Yazının Devamını Oku

Canımı sıkan 5 şey

Zor günlerden geçiyoruz. Her alanda pek çok sorunumuz var. Ve tabii ki “sağlık” da sorunlu alanlarımızdan biri. İsterseniz gelin “sağlıkta sorunlar gündemi”nin “can sıkıcı” ilk beşini yeniden gündeme getirelim. Hazırsanız buyurun...

SORUN 1
AŞILAMA HIZINDA YAVAŞIZ

BİRBİRİ ardına gelen yeni mutasyonlar dikkate alındığında salgını kontrol altına almamız için ulaşmamız gereken toplumsal bağışıklık oranı yüzde 60’lardan yüzde 80’lere çıkmış durumda. Ve bizim bu rakama ulaşabilmemiz için her gün en az 750 bin ila 1 milyon civarında vatandaşımızı aşılamamız gerekiyor. Oysa biz 300-400 binli rakamlara takılmış durumdayız. Bilelim ki bu rakamlar yetersiz ve endişe vericidir.

SORUN 2
ÜÇÜNCÜ DOZDA DA GEÇ KALIYORUZ

Yazının Devamını Oku

Hangi soruna hangi mineral

Sağlığımızı korumak ve güçlendirmek söz konusu olduğunda aklımıza nedense hemen ve öncelikle vitaminler geliyor.

Oysa en az vitaminler kadar önemli, değerli ve güçlü başka pek çok “SAĞLIK MUHAFIZI”mız var. Bunların ilk sırasını da mineraller (örneğin kalsiyum, magnezyum, selenyum ve çinko) alıyor. İsterseniz gelin bugün köşemizi, çoğumuzun pek de farkında olmadığı o “mineral gücü takımı”nın önemli oyuncularından birine, “MAGNEZYUM”a ayıralım. Hazırsanız buyurun...

İYİ BİLGİ
MAGNEZYUMUN MARİFETLERİ

MAGNEZYUM, sağlık savunma sistemimiz, hastalıklarla mücadele maçına çıktığında bir sağlık oyuncusu olarak sahanın her yerinde görev alabiliyor. Örneğin, geri planda kaleci ya da stoper gibi çalışıp bağışıklığımızı koruyabiliyor. Ya da bir orta saha oyuncusu görevi üstlenip kemik ve kaslarımızı destekleyerek bizi daha güçlü ayakta tutabiliyor. Gerektiğinde de etkili bir forvet oyuncusu görevi görüp sinir sistemimizi aktive ediyor, enerji üretimimizi arttırıyor, gücümüze güç, kuvvetimize kuvvet ekleyerek maçı bizim kazanmamızı sağlayacak golleri de atabiliyor.

UNUTMAYIN

Yazının Devamını Oku

Yürüyelim arkadaşlar

En sevdiğim marşlardan biri, “Dağ başını duman almış / Gümüş dere durmaz akar / Güneş ufuktan şimdi doğar / Yürüyelim arkadaşlar” dizeleriyle ruhuma motivasyon yükleyen o güzelim “Gençlik Marşı”dır.

Günde kaç adım’ tartışması ne zaman gündeme gelse aklıma hep o marş gelir. Görünen o ki o güzelim marş neredeyse yüz yıldır dillerden düşmüyorsa günde kaç adım tartışması da kolay kolay gündemden düşmeyecek. Nedeni bilimsel verilerdeki kafa karıştırıcı açıklamalar. Aslında bilimsel veriler bize hep aynı sonucu söylüyor: “Mutlaka ama mutlaka her gün egzersiz yapın” diyor. Ardından da ekliyor: “Düzenli yürüyüşler, günlük egzersizlerin en etkili, en faydalı ve en kolay uygulananıdır.” Detaylar için buyurun...




YİNE O TARTIŞMA
HARVARD GİTTİ MASSACHUSETTS GELDİ

Yazının Devamını Oku

Delta’yı hafife almayın

Son günlerde hepimizin kafasını karıştıran çok ama çok önemli bir soru var, o soru şu: Günlük kayıplarımız neden azalmıyor?

Ölüm sayıları neden bir türlü 100’lü rakamların altına inmek bilmiyor? Daha da kötüsü 200’lü rakamları bile aşıp 300’lere ulaşabiliyor. Sorunun yanıtı aslında belli: İpin ucunu bıraktık da ondan. Ne maske kaldı, ne fiziksel mesafe, ne de hijyen önlemleri. O eski şarkıda olduğu gibi “Kapıldık gidiyoruz bahtımızın rüzgârına!” bir durumla karşı karşıyayız. Öyle ki bu kötü gidişe benim gibi iyimserler, hatta Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca bile isyan ediyor ve soruyor: “NELER OLUYOR BİZE?



Aslında vaka sayılarındaki artıştan çok daha önemli bir nokta daha var, kayıplarımız beklenenden çok daha yüksek. Peki, neden? Yanıt için yine en güvenli kapılardan birini çaldım, Dr. Mehmet Ceyhan Hoca’yı aradım.

Yazının Devamını Oku

Aşıcılar mı zerdeçalcılar mı haklı

AHMET Hakan, rahmetli S. Demirel’in deyimiyle meseleyi adeta “Keli perçeminden yakalar gibi yakalamış!”, net ve açık olarak soruyor: “AŞI SAVAŞINI ZERDEÇALCILAR MI, KÜRESELCİLER Mİ KAZANACAK?”

Haklı! Sadece halkın değil, tıp camiasının da yoğun bir şekilde yaşadığı mühim bir tartışmadır bu. “Aşıdan yana olanlar, aşı karşıtlarını ‘ZERDEÇALCILAR’ diye yaftalıyor. Aşı karşıtları ise aşı taraftarlarını ilaç firmalarına aracılık yapan küresel sermayenin uşakları olarak görüp onları ‘KÜRESELCİLER’ sözcüğüyle tanımlıyor.” Peki, bu maçı kim kazanır? Zerdeçalcılar mı, küreselciler mi haklı? Ortak bir çözüm var mı? Var!

İYİ BİLGİYENİ BİR SAĞLIK YAKLAŞIMI

ŞU bilgi kesin: Sağlığımız konusunda endişeliyiz, güven kaybı içindeyiz. Yiyip içtiklerimizin sağlıklı olmadığını düşünüyoruz. Sağlığın ticarileştiğinden, hastaneler ve doktorların bizimle ilgilenirken işin ekonomisini fazlaca hesaba kattıklarından endişe ediyoruz. Daha da önemlisi ekmeklerimiz kadar ilaçlarımızın da yeterince güvenli olmadıklarını düşünüyor, sağlık sorunlarımıza “ilaçsız ve doğal çözümler” arıyoruz. Bu endişeler de bizi doğaya, doğal ve geleneksel çözümlere yönlendiriyor. Neticede de ilaçlar yerine bitkisel ürünleri, modern tedaviler yerine geleneksel önerileri, doktor, eczacı ve diğer sağlık profesyonelleri yerine alternatif tıp şarlatanlarını dinlemeye başlıyoruz. Sülük tedavilerinden, hacamat uygulamalarından, şişe çekmelerinden son zamanlarda daha çok medet umar hale gelmemizin nedeni biraz da bu. Peki, işin doğrusu ne? Çözümde orta bir nokta yok mu? “HEM ‘KÜRESEL’ HEM DE ‘YEREL’ OLMAK YANİ MODERN/BİLİMSEL TIP İLE GELENEKSEL VE DOĞAL SAĞLIK ÇÖZÜMLERİNDEN AYNI ANDA YARARLANMAK MÜMKÜN DEĞİL Mİ?” Mümkün! 

BANA GÖRE
ÇÖZÜM ‘BÜTÜNCÜL’ TIPTADIR
BÜTÜNCÜL (İntegratif) tıp yaklaşımı modern tıpla, geleneksel ve doğal tıbbın birlikte ve iç içe çalıştığı, hekimliğin eskiden olduğu gibi bir sanat olarak uygulandığı, çağdaş tıp tedavilerini destekleyici olarak geleneksel ve tamamlayıcı tıp tedavilerinin de devreye alındığı yeni bir sağlık yaklaşımıdır. Bütünleşmeyi sadece modern ve geleneksel tıbbı birleştirmekte değil, başka ortak yaklaşımlarda da arar. O arayıştaki 3 önemli kuralı, 3 temel vazgeçilmezi bir, iki ve üç numaralı kutularda bulacaksınız.

KURAL 1

Yazının Devamını Oku

'Armudun sapı Üzümün çöpü' demeyin

Daha önce de yazdım, ömrü uzatma meselesi birden çok ve son derece karmaşık süreçlerin kesişme noktasıdır ama “hastalıklardan uzak, sağlıklı, keyifli, huzurlu, formda ve fit bir yaşlılık” zannedildiği kadar ulaşılması zor bir hedef değildir.

Üstelik bunun için ödeyeceğimiz bedellerin çoğu, kolay ve ucuz yaşam tarzı seçimleri ve değişimlerinden ibarettir. Ve tabii ki beslenme bu değişimlerin en önemlilerinden biri, muhtemelen de birincisidir. İşte size önemli, basit, sıradan ve uygulanabilir bir örnek: RESVERATROL ve GÜZEL BİR DEMİREL ANISI.




DEMİREL’DEN BİR ANI
TAÇLARDA, BAYRAKLARDA HANGİ MEYVELER VAR

Yazının Devamını Oku

Efsanelerin nihayet sonu geldi

mRNA aşılarının elimizdeki en güçlü aşı alternatifi oldukları konusunda genel bir kanaat var.

Bu kanaate ben de katılıyorum. Usulünce uygulandıklarında ölü virüs ve vektör aşılarına oranla çok daha güçlü, etkili ve muhtemelen de uzun süreli bir bağışıklık sağladıkları fikri bende de var. Diğer taraftan bu aşılarla ilgili “şehir efsaneleri” de “tevatürler” de bir türlü bitmek bilmiyor. Neyse ki ünlü tıp mecmuası “The New England Journal of Medicine”da yayımlanan yeni ve mühim bir araştırmanın sonuçları bu efsanelerin üzerine kocaman ve kalınca bir “çarpı” hatta net bir “çizgi” attı. Kısacası mRNA aşıları (BioNTech ve Moderna) ile ilgili şehir efsanelerinin de sonu nihayet geldi. İsrail’de mRNA aşısıyla aşılanan 885 bin kişiden elde edilen sonuçların net özeti şunlar...

ÖZET BİLGİ
MRNA AŞILARI: NE YAPIYOR NE YAPMIYOR

- BULGU 1: Araştırmada incelenen 885 bin aşılanan kişiden hiçbirinde PIHTILAŞMA sorunu görülmemiş. Kısacası bu aşı pıhtılaşmaya yol açmıyor. Aşılamadan önce ya da sonra kan sulandırıcı kullanmanın hiçbir anlamı yok.

- BULGU 2: Aşılananlarda LENF BEZİ ŞİŞMESİ olasılığı var ama bu olasılık çok çok düşük: 100 binde 78 civarında. Ayrıca şişen lenf bezleri de kısa bir süre sonra kendiliğinden küçülüyor.

-

Yazının Devamını Oku

Yaşlanmak bir hastalık mı

Başlıktaki cümle son yıllarda gündeme en sık gelen konulardan biridir. Sorunun sahibi de ünlü bir “yaşlılık araştırmacısı”, Harvard’lı ünlü genetikçi Dr. David Sinclair’dir.

Geçen haftada yazdım, Dr. Sinclair “Resveratrol – Sirtüin” ilişkisinin önemini ilk kez tespit eden mühim bir biliminsanıdır. Üzümde (kabuk ve çekirdekte) ve daha pek çok besinde bulunan Resveratrol isimli doğal mucizenin Sirtüin genlerini etkileyerek ömrümüzün süre ve kalitesini değiştirebileceği iddiasındadır. Bu iddiasına son yıllarda “NAD/NMN” ikilisini ve “AMPK” enzimini de dahil etmiştir. İsterseniz gelin sözü daha fazla uzatmadan konuya hemen girelim. Bu arada da kişisel kanaatimizi şimdiden belirtelim: Bize göre yaşlanmak bir hastalık değildir. Ama insan yaşamının bu değerli bölümünü hastalıklardan uzak, daha sağlıklı, daha formda ve zinde, daha mutlu ve huzurlu geçirebilmek de bir ölçüde bizim elimizdedir.

SORU 1YAŞLILIĞIN SIRRI SİRTÜİNLERDE Mİ GİZLİ

SİRTÜİNLER yaşlanmayı kontrol ettiği düşünülen genlerdendir. Düzgün çalışabilmeleri için doğal üretimimiz NAD’ye ve NMN’ye ihtiyaçları vardır. Ne var ki biz yaşlandıkça NAD seviyelerimiz düşer. Mesela 50’li yaşları geçtiğimizde NAD seviyelerimiz 20’li yaşların yarısına iner. NAD ve NMN’ye (Nikotin Adenin Dinükletid ve Nikotin Mono Nükleotid) gelince... Bunlar bedenimizin ürettiği doğal maddelerdir. Sirtüin genleriyle işbirliği halinde çalışırlar. Sirtüinlere gelince... Sirtüinler bizi (DNA’mızı ve epigenetik yapılanmamızı) koruyan, formda, genç, fit ve sağlıklı tutan genlerdir. Onları aktive eden her şey bize iyi gelir. Zira onlar DNA’yı onararak hücreyi koruyup bir “enerji küpü” halinde tutarak işlevlerini sürdürmede anahtar görevler üstlenmektedir. Ne var ki bu işi yaparken çok sayıda “yol arkadaşı”, daha doğrusu “yardımcı elemana” ihtiyaç duyarlar. Ayrıca yaşam tarzı seçimlerinizden de ciddi ölçüde etkilenirler.

SORU 2
SİRTÜİNLERİN DAHA İYİ ÇALIŞMASI İÇİN NELER LAZIM

EĞER yaşlılığınızı daha az hastalanarak geçirmek istiyorsanız sirtüinlerin yol arkadaşlarını iyi bilmek ve onları her daim devrede tutmak zorundasınız. Zira sirtüinlerin görevlerini hakkıyla yapabilmeleri için şu dörtlüye mutlak ihtiyaçları var.

BİR:

Yazının Devamını Oku

Durum hâlâ ciddi

Günlük vaka sayıları bir türlü 15 binin altına düşmüyor.

Kayıplarımız ise -maalesef- her geçen gün artıyor. Ama ne yazık ki ne biz ne de diğer ülkeler tehlikenin hâlâ farkında değiliz. Oysa elimizde bizi kurtaracak ve koruyacak “tapu kadar (!)” sağlam, güçlü ve güvenli aşılar var. Eğer biz biraz daha duyarlı olabilseydik, eğer Dünya Sağlık Örgütü biraz daha becerikli ve hızlı davranabilseydi, eğer Birleşmiş Milletler pandeminin en az bir “dünya savaşı” kadar önemli olduğunu daha erken fark edebilseydi, kısacası aşılama hızı bütün dünyada ve bizde biraz daha yüksek olsaydı bu baş belası pandemi emin olun çoktan sona ererdi. Üzülerek belirteyim durum ciddi. Önümüzdeki günler -eğer bu kafada devam edecek olursak- düşündüğümüz kadar aydınlık ve güvenli olmayacak. Eğer aşılama hızını bir an önce arttırmazsak şimdilerde başımıza bela olan Delta varyantını -inşallah yanılıyorumdur- Gamma hatta Epsilon varyantları izleyebilecek. ÖZETİ ŞUDUR: Durum zannettiğinizden çok daha ciddidir. “Bıktım, sıkıldım abi!” mavralarını bir kenara bırakıp bir an önce kendimize gelmemiz ve aşılama hızını çok daha ciddi rakamlara yükseltmemiz lazım.




UNUTMAYIN
ÇARE ‘AİT OLMAK’TA

Başlıktaki

Yazının Devamını Oku

Gerçekten kaç yaşındayız

Yaşınızı da yaşam kalitenizi de belirleyen öncelikli iki faktör, genetik mirasınız ve yaşam tarzınızdır.

Sağlığınız ise bu iki parametrenin kesişme noktasıdır. Sağlık ve sağlamlıkta gücü belirleyen önemli bir alt unsur ise “EPİGENETİK SAAT”tir. Epigenetik saat kavramını bize kazandıran biliminsanı da “iyi yaşlanma araştırmacılarından biri olarakSteve Horvath’tır.



KISA BİLGİ
STEVE HORVARTH KİMDİR

Yazının Devamını Oku

4. doz doğru karar mı

İKİ doz Sinovac aşısı yaptıran sağlıkçılara ve risk grubunda olanlara 3. doz Sinovac veya BioNTech aşısı yapılması tartışmasız doğru bir karardı. Ancak 3. dozda BioNTech aşısını tercih edenlere 4. doz olarak yeniden BioNTech aşısı yapılma önerisi bence acele edilmiş, erken alınmış bir karar oldu.

Neyse ki ilgililer bu yanlıştan kısa sürede döndüler. Eğer böyle bir uygulama yapılacaksa bu uygulamanın arka planında uluslararası kabul görebilecek bir aşı pasaportu düşüncesi varsa konu biraz daha tartışılmalı. Tekrar ediyorum: Karar yanlış değil, erken ve olgunlaştırılmamış bir karardır, bir süre ertelenmesi ise en az alınan karar kadar doğru bir vazgeçme ve ertelemedir.

BANA GÖRE

ACUN HARİKA BİR SEÇİM OLDU, SIRA ŞAHAN’DA 

SEVİLEN ve güvenilen tanınmış kişilerin, aşı kararsızlarını hatta karşıtlarını ikna etmede kullanmak, onlara duyulan sevgi, sempati ve güvenden yararlanmak, salgının başından beri savunduğum, gündemde ısrarla tutmaya çalıştığım bir ayrıntıdır. Sevgili Acun’un bu amaçla yaptığı ve yapacağı yönlendirmelerin olumlu neticeler vereceğinden en ufak bir kuşku duymuyorum. Acun’un hemen arkasından da özellikle yangın ve sel felaketleri boyunca yaptığı mükemmel ve samimi çalışmalar nedeniyle sıranın Şahan Gökbakar’a geldiğini düşünüyorum.

UNUTMAYIN

SU İÇMENİN PÜF NOKTALARI

ŞU

Yazının Devamını Oku

Dijital çağın yeni hastalıkları

İsterseniz gelin yeni bu yeni haftaya girerken yine ve yeniden COVID-19 gündemini pas geçip farklı bir konuya “dijital çağın hastalıkları” meselesine bir göz atarak girelim.

Zira görünen o ki sadece bizde değil dünyanın hemen her ülkesinde aşı vurdum duymazlığı, ilgisizliği, kayıtsızlığı, kararsızlığı ya da karşıtlığı hız kesmeden devam ediyor. Peki, sonuç ne olacak?




BİR SORU
DELTA’YI, GAMMA VE EPSİLON MU İZLEYECEK

Yazının Devamını Oku

Başa mı dönüyoruz

Dr. Larry Brilliant salgın hastalıkların toplumda yaygınlaşmasını önleme konusunda uzmanlaşmış çok önemli bir isim.

Bu dünyaca ünlü ABD’li epidemiyolog, özellikle çiçek hastalığının yok edilmesi sürecindeki fikirleri, çalışmaları ve katkılarıyla tanınıyor. Dr. Larry Brilliant birkaç gün önce Amerika’da CNBC haber kanalına çok önemli açıklamalar yaptı. Bu açıklamaların özellikle ikisi çok ama çok mühim idi. Bakın Dr. Brilliant o açıklamalarında hangi tehlikelerin altını çizdi...



VARAN 1
DR. L. BRILLIANT DİYOR Kİ

Yazının Devamını Oku

Hayır! Korona henüz mevsimsel gribe dönüşmedi

Pazartesi öğle saatlerine kadar kişisel telefonum da kliniğimiz santrali de yoğun telefon aramalarıyla adeta kilitlendi.

Telefon bombardımanının nedeni ise o sabah gazetemiz Hürriyet’te çıkan Ahmet Hakan imzalı bir “öngörü” daha doğrusu “temenni” idi. Arayanların hemen hepsi aynı cümleleri tekrarlıyordu: “Osman Hoca sen hâlâ ve iflah olmaz bir ısrarla ‘Lütfen aşı olun’ diye tutturuyorsun ama bak bu belalı salgın tehlikeli olmaktan çıkmış, çoktan sıradan bir kış gribine dönüşmüş bile. Bugün Hürriyet’te Ahmet Hakan’ın da bu düşünceyi doğrulayan bir yazısı var. Gelin şu aşı ısrarınızdan siz de vazgeçin. Vazgeçin çünkü eğer COVID-19 sıradan bir influenza enfeksiyonuna dönüştüyse aşılanmaya ne gerek var. Hastalığı bir iki günde atlatırız geçer gider.”

Peki, durum gerçekten böyle mi? Ahmet Hakan’ın yazdığı daha doğrusu onu bilgilendiren hastane sahibi arkadaşının söylediği ve çoğu kişinin düşündüğü gibi “KORONA ARTIK MEVSİMSEL GRİBE DÖNMÜŞ DURUMDA” mı? İtiraf edeyim, yanıtım maalesef en azından önümüzdeki 6 ay için “Evet” değil “Hayır” olacak. Nedeni şu...

SON DURUM NE?
ELİMİZDE 3 SENARYO VAR

Salgının ne yöne evrileceğini henüz hiçbirimiz net ve açık olarak bilmiyoruz. Hepimiz elimizdeki 3 senaryoya odaklanmış durumdayız. O senaryolar da şunlar...

SENARYO 1: Bu belalı ve arsız virüs geçirdiği yeni mutasyonlarla etkinliğini neredeyse tamamen kaybedip defolup gidecek, biz de ondan SARS salgınında olduğu gibi temelli kurtulacağız.

SENARYO 2:

Yazının Devamını Oku

Yeni bir sorun ‘hakikat güvenliği’

Varlığını giderek hissettiren “4. dalga tehdidi” ve “aşı tereddütü” meselelerimize bir de “yangın felaketi” eklenince “hakikat güvenliği” konusu son günlerin en önemli sorunlarından biri oldu.

Bu nedenle 28 Temmuz 2021’de BBC News’de yayımlanan bir yazıyı sizinle de paylaşma ihtiyacı duydum. Yazıyı hazırlayan Cambridge Üniversitesi’nin bir araştırmacısı: Elizabeth Seger. Yazar daha en baştan en vurucu cümlesini kullanmış: “COVID-19 PANDEMİSİ BİR ŞEYİ NETLEŞTİRDİ: Ölüm kalım meselelerinde bile toplumun tamamının davranışını eşgüdüm içerisine sokmak çok zor.

Yazar bu kanaatinin nedeni olarak da “aşı tereddütü” meselesini göstermiş ve yazısına şu cümlelerle girmiş: “Dünyanın koronavirüsü yenebilmesi için nüfusun büyük bir bölümünün aşı olması gerekiyor ve çok az sayıdaki demokratik ülkede hükümetler aşıyı ‘zorunlu’ hale getirmeyi tercih ediyor. Bunun yanında dünya çapında ciddi düzeyde bir ‘aşı tereddütü meselesi’ -maalesef- mevcut...”




YENİ TEHDİT

Yazının Devamını Oku