D vitamini üretmenin sırları

Size bir teklifim var: Gelin, hiç olmazsa kısa bir süre “COVID 19 GÜNDEMİ”nin dışına çıkıp sağlığın başka alanlarına da kısa yolculuklar yapalım.

İlk yolculuğumuza da yaz güneşinin şifası “muhteşem ve mucize molekül” D vitamini ile başlayalım. Size iki günlük bir “D vitamini dosyası” açalım. Sağlık dükkânımızı D vitamini ile açmamızın iki nedeni var: Birincisi, önümüzde upuzun ve kocaman bir güneşi bol tatil var. İkincisine gelince, o daha önemli. D vitamini sadece bir vitamin değil, çok daha fazlası. Biz doktorlar da onu yalnızca bir vitamin gibi değerlendirmiyor, çok sayıda derde şifa, özel mi özel, faydalı mı faydalı mucize bir molekül olarak kabul ediyoruz. Nedeni de son derece basit. Bedenlerimiz de ruhlarımız da ona kesinlikle muhtaç. Onsuz asla yapamıyor. Eksikliğinde ne bedensel ne ruhsal sağlığını koruyamıyor. Beklenenden daha sık hastalanmaya, hastalıkları da daha ağır geçirmeye başlıyor. Mesela COVID-19 enfeksiyonunda da durum aynı. D vitamini yetersiz olanlar, enfeksiyona daha kolay yakalanıyor ve maalesef çok daha ağır geçirebiliyor. İşte bu nedenle kanımızda dolaşan, bedenimizde depolanan D vitamini miktarını bilmemiz, izlememiz, ne durumda olduğunu en az kan basıncımız, boyumuz, kilomuz ve bel çevremiz kadar önemsememiz gerekiyor. Eğer harika bir D vitamini yolculuğuna hazırsanız, buyurun...

D vitamini üretmenin sırları


ÖN BİLGİ
D VİTAMİNİ EKSİLİNCE NE OLUYOR?

ÇOK değil, 25-30 yıl önce D vitamini deyince aklımıza sadece kemik ve dişlerimizin sağlığı gelirdi. Neyse ki bu bilgi önemli ölçüde değişti, doğru bir noktaya gelindi. D vitamini eksikliğinde yaşadığımız sorunlar oldukça fazla:

* VARAN 1: Yorgun, bitkin ve enerjisiz düşüyoruz. Kronik yorgunluk sendromuna daha kolay yakalanıyoruz.

* VARAN 2: Sadece dişlerimiz çürüyüp kemiklerimiz erimiyor, kaslarımızı da kaybetmeye başlıyoruz.

* VARAN 3: Uyku dengemiz altüst oluyor. Uyku kalitemiz bozulabiliyor.

* VARAN 4: Odaklanmamız zorlaşıyor, bellek sorunları devreye giriyor. Alzheimer riskimiz artıyor. Bunama ihtimali yükseliyor.

* VARAN 5: Duygu durum dengemiz bozuluyor, depresyona eğilim başlıyor.

* VARAN 6: Şeker hastalığından kalp-damar hastalığına, kanserlerden alerjilere pek çok kronik sağlık sorunları birer birer devreye giriyor.

* VARAN 7:Fibromiyalji” ve “sisli beyin” gibi sorunlar gündeme geliyor.

* VARAN 8: Ve bugünlerde özellikle önemli olan “bağışıklık sistemi güçsüzlüğü” ortaya çıkıyor. Yeniden hatırlayalım: Pandemide D vitamini eksik olanlar, COVID-19 enfeksiyonuna daha kolay yakalandılar ve enfeksiyonu daha ağır geçirdiler.

* VARAN 9: Kilo dengemiz bozuluyor, insülin direnci sorunu tetiklenebiliyor.

* VARAN 10: Damar sağlığı bozuluyor ve damar sertliğine giden kötü bir yolculuk devreye giriyor.


İLK SORU ŞU
D VİTAMİNİ STOKLARI NASIL DOLACAK?

D vitaminini gıdalarla da temin etmek mümkün. Ama istediğiniz kadar D vitamini zengini yumurta, balık ve süt ürünü tüketin, ihtiyacınızın en fazla yüzde 10’unu karşılayabiliyorsunuz. Geriye kalan yüzde 90 için mutlaka ama mutlaka “GÜNEŞ”e ihtiyacınız var. Yani ihtiyacın yüzde 90’ını cildimizde biz kendimiz üretiyoruz. İşte bu nedenle bu güzel yaz günlerini daha iyi değerlendirmek, daha çok D vitamini üretmek için cildimizi güneşle daha sık buluşturmak zorundayız. Ama sorun sadece bu ilişkiyi bilmekle çözümlenmiyor. Güneşlenirken bilmeniz gereken bazı püf noktaları var. Bunlara da dikkat etmeniz şart.

“Peki nedir o püf noktaları?” diyorsanız, alttaki kutuya geçiniz...

PÜF NOKTASI 1
ÖĞLE SAATLERİNDE GÜNEŞLENİN

GÜNEŞTEN cildinize ulaşan mor ötesi UVB ışınları sayesinde cildinizde daha fazla D vitamini öncü maddesi “kolekalsiferol” biriktirmek istiyorsanız, güneşin cildinize dik olarak geldiği öğle saatlerinde (saat 11.00-13.00 arası) güneşlenmeyi tercih edin. Üretimi arttırmak için de koruyucusuz güneşlenmeyi unutmayın. Mor ötesi ışınlarının zararlarından korunmak için ise süreyi yarım saat ile kısıtlayın. Mümkünse mayo ile güneşlenin ama dirsek ve dizlerinizden aşağısını ve yüzünüzü güneşle buluşturduğunuzda da kâfi miktarda D vitamini üretebileceğinizi unutmayın. Önerim şu: Güneşlenirken 10 dakika yüz üstü, 10 dakika sırt üstü, 5’er dakika da sağ ve sol yana yatın. Bundan sonraki güneşlenmelerinizde koruyucu kullanın.


PÜF NOKTASI 2
GÜNEŞLENDİKTEN SONRA SICAK SU İLE SABUNLANMAYIN

GÜNEŞLENDİKTEN hemen sonra bir duş alıp bol sabunla temizlenmek yapabileceğiniz en önemli hatalardan biri. Özellikle sıcak suyun altında sabunla keselendiğinizde binbir zahmetle ürettiğiniz cildinizdeki D vitaminine anında veda edebilirsiniz. Nedeni şu: Ürettiğiniz kolekalsiferol yağ bezleri yardımıyla önce cildinizin dışına çıkıyor, daha sonra da cildinizden emilerek kanınıza karışıyor. Takiben de karaciğer ve böbreklerde bazı işlemlerden geçip doğal D vitaminine dönüşüyor. Eğer güneşlendikten hemen sonra bol sabunlu, şampuanlı, sıcak veya ılık bir duş alır, hele hele bir güzel de keselenirseniz, cildinizi D vitamini yüklü yağlardan arındırır, binbir zahmetle ürettiğiniz D vitaminine veda etmek zorunda kalırsınız.

PÜF NOKTASI 3
MAYOYLA GÜNEŞLENMEK ŞART DEĞİL

MAYOYLA
usulünce güneşlenen biri, 20-30 dakika içinde ortalama 20-25 bin ünite D vitamini üretebiliyor. Sadece yüz, kol ve ayaklarını güneşle buluşturanlar da ise 5-10 bine düşüyor. Ama haftada 3-5 gün bu ikinci işlemi yaptığınızda da yeteri kadar D vitamini stoklamanız mümkün. Yeter ki bu basit güneşlenmeyi sık sık tekrarlayın. Yeter ki sadece yaz aylarında değil, güneşi gördüğünüz her mevsimde kısa süreli güneşlenmeler yapın ve stoklarınızı sürekli korumaya ve çoğaltmaya çalışın.

D vitamini üretmenin sırları

PÜF NOKTASI 4
MARSIK GİBİ OLMAK MARİFET DEĞİL

GÜNEŞTEN gelen mor ötesi ışınlarının UVB tipi derimizde D vitamini üretimi sağlıyor. UVA tipi ise cildimizdeki bazı hücreleri uyararak bronzlaşmamıza yardımcı oluyor. Ne var ki bronzlaşma arttıkça UVB’nin ciltte D vitamini üretme yeteneği sınırlanıyor. Kısacası bronzlaşmayı abarttığınızda sadece cilt kanserine ve kırışmaya zemin hazırlamıyorsunuz, D vitamini üretiminizi de sınırlıyorsunuz. Ayrıca UVA ışınları ürettiğiniz D vitamininin bir kısmını parçalamaya da başlıyor. Yani cildiniz karardıkça üretilen üretim azalıyor, üretilenler de yıkıma uğruyor. İşte bu nedenle “marsık gibi olma” hevesini bir kenara bırakın. Sık tekrarlanan kısa süreli güneşlenmeleri tercih edin.


PÜF NOKTASI 5
İDEAL D VİTAMİNİ SEVİYESİ NE OLMALI?

D vitamini depomuzun gücünü gösteren en iyi parametre kanımızdaki “25 OH VİTAMİN D” seviyesidir. Vücudumuzda ihtiyacımıza yetecek kadar minimum bir D vitamini varlığından söz etmek için “25 OH VİTAMİN D” düzeyinin illa ki 50’nin üzerinde olması gerekiyor. Ölçümde rakamın 30’un altına düştüğü görülürse eğer, ya güneşlenerek ya da takviyelerle o eksikliği süratle tamamlamamız, 50-100 aralığında tutmamız lazım. İdeal rakam 70-80 olabilir. Peki bu süreç nasıl yönetilecek, güneşlenme imkânı bulunmadığı takdirde (mesela kış aylarında) takviye D vitamini kullanımı nasıl planlanacak, kısacası bu mucize molekülünün bedenimizden eksilmemesi nasıl bir planla sürekli kılınacak? Bu ve benzeri sorular için lütfen pazartesi yazımızı bekleyin.

 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Tsunami kapıda mı

COVID-19 pandemisinde geldiğimiz son nokta çok can sıkıcı.

Uzmanların çoğu eğer “şehirlerarası ulaşımı minimuma indirmek, mesai saatlerindeki kaydırmayı tüm ülkeye yaymak, kapalı ortamlarda belirli sayıdan fazla insanın bir arada bulunmasını sınırlamak ve hatta kısa süreli kapanmalar uygulamasına geçmek” gibi önlemler bir an önce devreye sokulmazsa son günlerde rakamlarda izlediğimiz korkutucu ve ciddi yükselişin “ani bir tsunamiye” dönüşebileceğini söylüyorlar. Üzülerek belirteyim, “iflah olmaz iyimser” olarak bilinsem de ben de muhtemel bir tsunaminin patlamak üzere olduğu düşüncesindeyim. NEDENİ ŞU: Son bir ayda ağır hasta sayısında yüzde 50’lileri, ölüm oranlarında yüzde 55’leri bulan bir artış var. Ve bu artış muhtemel bir tsunaminin işareti gibi görünüyor. Kısacası, içinde bulunduğumuz şu günler çok önemli ve dikkat kesilmemiz gereken zor günlerdir. Konsantrasyonumuzu yitirmemeli, tedbirleri asla gevşetmemeli, süreci bir çeşit toplumsal işbirliği içinde yönetebilmeliyiz.




KÖTÜ HABER
COVID-19 AKIL SAĞLIĞINI DA BOZABİLİYOR

Yazının Devamını Oku

Bana biraz müsaade

Etrafımızdaki korona çemberi daraldıkça hekim olarak bize düşen görevler de doğal olarak arttı.

Neticede daha fazla mesleki faaliyet için yazılara biraz ara verip okurlardan kısa bir mola isteme zamanı geldi. Çok değil, sadece 4 günlük bir mola istiyorum. Pazartesi bu köşede yine hep birlikte başta korona olmak üzere sağlık gündemini değerlendireceğiz. Saygı ve sevgiyle...

Yazının Devamını Oku

Acaba ben de mi COVID-19 oldum

Vaka sayılarının artması ve etrafımızdaki COVID-19 halkasının giderek daralması, çoğumuzda “takıntı benzeri” gelişmelere yol açtı.

Herhangi bir yerinde en ufak bir ağrı hisseden, hafif de olsa yorgunluk ve halsizlikten yakınan, ateş, terleme ve benzeri şikâyetleri olan herkesin aklına hemen ve anında “Acaba COVID-19 hastası mı oldum?” sorusu geliveriyor. Haksızlar mı? Hayır! Görünen o ki günün birinde bu tatsız hastalığa herkesin yakalanması mümkün. Peki, hangi verilerin varlığında biz COVID-19’dan daha çok kuşkulanmalıyız? Ve ne zaman “acil durum” ilan edip COVID-19 testi yaptırmalıyız? Merak ettiğinizi çok iyi biliyorum, gecikmeden buyurun...




İYİ BİLGİ
COVID-19 İLE 7 SEMPTOM GRUBU

Yazının Devamını Oku

Maske ‘su’ mesafe ‘ekmek’tir

Rakamlar korkutucu.

Rakamlar can sıkıcı. Her ne kadar rahmetli Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel’den “Doktor, ferdaya güzel bak!” talimatı almış olsam da maalesef önümüzdeki günlerin güzel olabileceğini düşünmüyorum. Bizi ağır hem de çok ağır bir kış bekliyor. Zira sadece İstanbul’dan değil hemen her ilden kötü haberler geliyor. Bu nedenle bir an önce derlenip toparlanmamız, aklımızı başımıza almamız ve önümüze konulan koruyucu tedbirleri kendi irademizle uygulamaya koymamız lazım. İstanbul Valisi Ali Yerlikaya’nın geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamalarda kullandığı bir cümle benim için çok önemli, siz de önemseyin derim. Sayın Vali’nin de belirttiği gibi önümüzdeki günler için maskeye “su”, mesafeye ise “ekmek” kadar önem vermemiz lazım.



BİR SORU
KAFAM NEDEN SEPET GİBİ

Yazının Devamını Oku

D vitamini şimdi daha önemli

D vitamini eksikliğinin bağışıklık gücümüzü azalttığı kesin.

Yeteri kadar D vitaminine sahip değilsek virüsler ve diğer mikroplar bize daha kolay bulaşabiliyor. Hastalık daha ağır seyrediyor. Hastalığın iyileşmesi de bir hayli gecikebiliyor. Bu mühim ayrıntıların COVID-19 enfeksiyonunda da geçerli olduğu net ve açık olarak doğrulandı. Pandemide de D vitamini yetersiz kişilerin hastalığa daha kolay yakalandıkları, hastalığı daha ağır geçirdikleri, iyileşmekte de ciddi ölçüde zorlandıkları görüldü. İşte bu nedenle karakışın iyice yaklaştığı, pandeminin şiddetinin daha da arttığı bugünlerde D vitamini eksikliği meselesini yeniden masaya yatırmamızda fayda var.

SORU ŞU
D VİTAMİNİNİZ YETERLİ Mİ

Bilindiği gibi D vitamini üretiminin neredeyse yüzde 95’i güneşlenerek yani cildi güneşle buluşturarak sağlanabiliyor. Kış aylarında güneşin yüzünü pek göstermeyeceği, bizim de zamanımızın önemli bir bölümünü güneşsiz alanlarda, iç mekânlarda geçireceğimiz kesin. Gıdalarla (balık, süt ürünleri, yumurta) kazanacağımız D vitamininin ise ihtiyacımızı karşılaması imkânsız. İşte bu nedenle D vitaminimiz eksikse süratle tamamlamamız ve kış süresince günlük ihtiyacımızı karşılayacak kadar D vitaminini takviye olarak almamız özellikle bu kış için çok önemli bir sağlıklı yaşam ayrıntısı.


Yazının Devamını Oku

COVID-19’da ölüm oranları neden düştü

Sadece bizde değil, hemen her ülkede COVID-19’a bağlı ölüm oranlarında fark edilir bir düşme var.

Ama bilelim ki rakamlardaki bu azalma “virüsün ölümcül gücünün” azalması ile bağlantılı değil. YENİ KORONAVİRÜS BUGÜN DE HÂLÂ AYNI DERECEDE TEHLİKELİ VE ÖLÜMCÜL. Ölüm oranlarındaki düşmenin de virüsteki güç azalmasından, virüsün kolunun kanadının kırılmasından ziyade yeni gelişen bazı değişimlere bağlı olduğu kesin. O değişimlerin neler olduğuna gelince. ntv.com.tr’de Ayşegül Engür Dahil, bu konuda güzel bir yazı hazırlamış. Bugün size o yazıdaki çok değerli bulduğum bilgileri özetleyerek aktaracağım. Buyurun... 



İYİ BİLGİ
VAKA SAYILARI ARTIYOR, ÖLÜM ORANLARI DÜŞÜYOR! PEKİ NEDEN

Yazının Devamını Oku

Virüs aldatmaya devam ediyor

“Yeni koronavirüs”ün her geçen gün “yeni bir numarası” ortaya çıkıyor.

Geçtiğimiz günlerde bu köşede, enteresan virüsün hastalığı hafif geçirdiği bilinen çocuk ve gençlerde IQ seviyesini düşürebileceğinin anlaşıldığını yazmıştım. Çocuk ve gençlerde görülen bu şaşırtıcı IQ kaybının da bazen yüzde 10’ları bulabileceğinin altını çizmiştim. Şimdi de virüsün yeni ve şaşırtıcı bir başka hüneri(!) daha ortaya çıktı. O hüner de şu...




ÖNEMLİ

Yazının Devamını Oku

COVID-19 zekâyı da mı etkiliyor

İngiliz ve ABD’li üniversitelerin yaptığı ortak bir çalışmada (Imperial College London, King’s College London, Chicago Üniversitesi) COVID-19’un beyinde oluşturabileceği olumsuz sonuçlar, daha doğrusu hasarlar incelenmiş, hastalığı geçiren ve iyileşenlerden bazılarının beyinlerinin neredeyse 10 yıl kadar yaşlanabileceği saptanmış. Aynı araştırmada hastalığı geçirenlerden bazılarının IQ seviyelerinin de düştüğü anlaşılmış.

IQ seviyesindeki düşüşün, geçirilen hastalığın ağırlığı ile paralel olduğu da tespit edilmiş. Mesela COVID-19’u en ağır atlatanların IQ’larında yaklaşık 8.5 puanlık bir düşüş kaydedilmiş. Haber önemli, anlaşılan o ki yeni koronavirüs ve oluşturduğu COVID-19 enfeksiyonu bizi şaşırtmaya devam edecek.

BANA GÖRE
DENİZ AYNI DENİZ AMA GEMİLER FARKLI
“PANDEMİK hastalıkların önlenmesinde bireysel tedbirler tek başına yeterli olmaz. Bu hastalıklar toplumsal hastalıklardır. Daha doğrusu toplumun farklı kesimlerinden de olsa her bireyini ilgilendiren sorunlardır. Pandemide hepimiz aynı denizdeyiz ama aynı gemide değiliz. Bana göre çabuk ve etkili başarı için bizim öncelikle “Aynı gemideyiz” türü ezber cümlelerden ve bakış açılarından kurtulmamız lazım. Hepimiz hatta tüm dünya aynı denizdeyiz ama artık herkes kendi gemisinde. Gemilerden kimi süreci hafif sarsıntılarla, kimi şiddetli çalkantılarla yaşarken, kimi de batma noktasına varabiliyor. Bazıları limana çok yakın ve daha güvende, bazıları da batmama, yok olmama, var olma, yaşama mücadelesi veriyor. Market sahibi ile pazarda tezgâhı olan, fırıncıyla kahvehane işleten, berberlikle veya simit tezgâhıyla para kazanmaya çalışan pandemiyi aynı şekilde yaşamıyor. Gençler için de aynı farklar söz konusu. Hatta durum aynı evde yaşayanlar, karı-koca açısından bile geçerli olabiliyor. Pandeminin sosyal yükünü kadınların erkeklerden daha çok yüklendikleri kesin. Kısacası herkes kendi gemisinde pandemi fırtınasının boğulanlarından biri olmamaya çalışıyor. Tamam ama bu bilgi de net, açık ve tartışma götürmez: Pandemik hastalıkların önlenmesinde bireysel tedbirler yeterli olmuyor. Bu hastalıklara da diğer toplumsal hastalıklar gibi yaklaşmak gerekiyor.”

Yukarıdaki cümleler bana değil, geçtiğimiz günlerde telefonda sohbet ettiğim deneyimli bir iletişim uzmanı hocamızın saptamaları. Dikkate almakta fayda var. Özeti şudur: Deniz aynı deniz ama gemilerimiz farklı olabilir.

GÜNÜN SORUSU

Yazının Devamını Oku

Babasının oğlu

Bugünlerde sık duyduğumuz ve çok sevdiğimiz bir cümle var: “TÜRKİYE VE AZERBAYCAN İKİ DEVLET BİR MİLLETTİR”

Bu cümlenin mimarları ise 9. Cumhurbaşkanımız rahmetli Süleyman Demirel ile Azerbaycan’ın rahmetli cumhurbaşkanı Haydar Aliyev’dir. Bu iki değerli devlet adamının arasındaki yakın dostluğun en yakın tanıklarından biriyim. Bu dostluk hep vardı ama Haydar Aliyev’in 1999’da geçirdiği o önemli rahatsızlıktan sonra daha da kökleşti. Bu satırların yazarı da bugünün Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev de o hastalık döneminde tanıştı, yakın bir dostluk oluşturma fırsatı buldu. Hastalık ve sonrasının hikâyesine gelince...



BİR ÇAĞRI
ACELE DOKTOR YETİŞTİRİN!

1999

Yazının Devamını Oku

Bakan müjdeyi verdi... Koronada Çin aşısı aralıkta Türkiye’de

Bakan Koca, koronavirüs için ilk aşamada daha güvenli bulduğu Çin menşeili “CoronaVac” ile işe başlamayı düşünüyor. Bence bu iş bitmiş. 5 milyon doz Çin kökenli koronavirüs aşısı aralıkta devreye girecek. Arkasından da 5’er milyon dozluk yeni uygulamaların başlayacağı anlaşılıyor.

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca ile önceki gün Bursa’da yaptığım görüşmede salgında son duruma ilişkin farklı konuları etraflıca tartışma fırsatı buldum. Bakan, her zaman olduğu gibi sorularıma net yanıtlar verdi. Görüşmenin beni memnun eden en önemli bölümü ise aşılarla ilgili söyledikleri oldu. Bu gelişmelerden grip aşısına ilişkin notlarımı dün sizlerle paylaştım. Yeniden özetleyeyim: Anlaşılan o ki Sayın Bakan ve ekibi “en az 3 milyon doz grip aşısı” rakamına ulaşmada kararlılar. Eğer sıkıntılı bir durum söz konusu olursa da bu rakamın daha da artabileceği düşüncesindeler. Peki, esas meseleye yani “Korona aşısı ne zaman gelecek?”, “İlk aşamada muhtemelen kaç doz aşı uygulanabilecek?” sorularının yanıtına gelince... Buyurun.




İYİ HABER 1

Yazının Devamını Oku

Ben sordum bakan anlattı... A'dan Z'ye grip aşısı

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın Bursa ziyaretine katıldım, grip aşısıyla ilgili akıllardaki soruları kendisine ilettim. Üretiminden koruma gücüne, ilk aşamada kimlere yapılacağından bu yıl Türkiye’ye kaç doz aşı getirileceğine kadar tüm soruları sabırla yanıtladı...

Dün Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın Bursa’ya yaptığı inceleme seyahatine katılma fırsatı buldum. Bursa Valisi, belediye başkanı, il sağlık müdürü ve diğer ilgililerle yaptığı toplantıları dikkatle izledim. Önce beni çok rahatlatan şu gözlemimi sizinle de paylaşmak isterim: Son rakamlardan Sayın Bakan da bir hayli tedirgin. Özellikle toplantılar sonrasında yaptığımız baş başa görüşmede İstanbul’daki son rakamların onu ciddi ölçüde endişelendirdiğini fark ettim. İstanbul’daki krizle ilgili düşüncelerini yarın paylaşacağım. Görüşmemizde Sayın Bakan’la pek çok konuyu konuşma ve tartışma fırsatım oldu. Samimi olduğunu düşündüğüm yanıtlarını bugün ve yarın sizinle detaylı olarak paylaşacağım. Bugünün ana konusu olarak “grip aşısı konusundaki son gelişmeler”i seçtim. Ayrıca şu noktaların altını da kalınca çizmem lazım:




Fahrettin Koca hâlâ ilk günkü gibi samimi. İlk günkü kadar heveskâr. İlk günkü gibi gayret ve çalışkanlığını sürdüren bir tavır içerisinde. Ayrıca “eleştirilere açık” bir tutum sergilemeyi de ısrarla sürdürüyor. Grip aşısı ve konuyla ilgili son değerlendirmelere gelince...


Yazının Devamını Oku

İşler iyi gitmiyor

GEÇEN haftada da yazdım, daha doğrusu uyardım: Bu kış zor geçecek. Üzülerek belirteyim, Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı günlük vaka rakamları endişemi doğruluyor. Son bir haftada sadece İstanbul ve çevresinden değil, Türkiye genelinden gelen haberler de iç açıcı değil. Özellikle son 3-4 günün rakamları o korkulan “ikinci dalga”ya işaret etmese bile, bilelim ki can sıkıcı yeni ve büyük dalgaların habercisi gibi görünüyor. Kısacası önümüzde bizi bekleyen “karanlık bir kış” var. Peki ne yapmalı?

OSMAN HOCA UYARIYOR
TÜNELDE BİR IŞIK VAR AMA...

SADECE pandemi sürecini yönetenlerin değil, ortaya çıkabilecek olumsuzlukların neticesine katlanacak olan bizlerin de şapkalarımızı önümüze koyup ciddi ciddi düşünmemiz lazım. Bir süre önce varlığına işaret edilen “ışığın” bu karanlık tünelden çıkışımızın değil de hızla üstümüze gelen şiddetli ve büyük yeni dalgaların habercisi olması mümkündür. Aslında Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, sıkıntıyı aylar önce işaret etti. Daha yaz başında “Gemiyi kıyıya yaklaştırdık ama limana sağ salim ulaşabilmemiz için bazı fedakârlıklar yapmamız lazım. O fedakârlıkları yapmazsak eğer kıyıya çıkmamız uzayabilir!” şeklinde özetleyebileceğimiz bir açıklama da yaptı. Önerim şu: Gelin hiç olmazsa bu mühim dönemde hata yapmayalım. Gelin bu vurdumduymazlıktan, bu kayıtsızlık ve bıkkınlıktan vazgeçelim. Tedbirleri gevşetmek bir yana, daha da sıkılaştırmanın yollarını bulalım. Sürecin bundan sonrasını “toplumsal bir savaş” olarak algılayalım, planlayalım ve sürdürelim. Yoksa “Osman Hoca demedi!” demeyin, başımızın fena halde belaya gireceği günler yakındır.

İTİRAF EDELİM

GEÇ KALDIK!

GERİYE bakmayı pek sevmem. Zira “hayat hocam ve mentorum” 9. Cumhurbaşkanımız rahmetli Süleyman Demirel, bana şu öğüdünü adeta ezberletmiştir: “Arkana bakarak önünü göremezsin.” Kesinlikle inandığım ve uyguladığım iyi hayat yaklaşımlarından biridir bu. Ama iyi bilirim ki zaman zaman da geleceği planlarken şöyle bir arkaya dönüp bakmak ve geçmişteki hataları belirleyip, ders alıp o hataları tekrarlamamak da önemlidir. Pandemi sürecinde de bazı hatalar yaptık. İlk hatalarımızdan biri ise daha en baştan maske meselesinin önemini kavrayamamamız oldu. Ben dahil pek çok uzman -aramızda istisnalar olsa da- hijyen ve sosyal mesafe meselesini vurgularken, “Maskesiz olmaz arkadaş” demekte bir hayli geç kaldık. İtiraf edelim ve kabullenelim: Bu geç kalma yanlışını sadece biz değil, yetkililer de yaptı. Ayrıca bu büyük yanlışa sadece biz düşmedik. Hemen her ülke aynı yanlışı yaptı. Ve ne yazık ki bu mühim yanlış herkese pahalıya patladı. Kanaatim o ki pandeminin bu kadar uzaması ve ağırlaşmasında maske takmada geç kalma yanlışımız da çok etkili oldu. Peki, şimdi ne yapmalıyız? “Zararın neresinden dönerseniz kâr sayılır” deyimine sadık kalmalı, maskelerimize sıkı sıkı sarılmalı, “Maskesiz olmaz arkadaş!” cümlesini her gün en az on defa tekrarlamalıyız.

Yazının Devamını Oku

Pandemiye ‘psikolojik zırhta’ ilk 10

Şu kesin: Küresel bir afet yaşıyoruz ve anlaşılan o ki bu ne zaman neticeleneceği meçhul bir afet.

Aşı ve ilaç konusunda olumlu bazı gelişmeler bizi ne kadar umutlandırırsa umutlandırsın, özellikle yaklaşan kış nedeniyle daha dikkatli ve yoğun, eskisinden daha farklı ve ayrıntılı, sosyal yönü daha detaylı yeni bazı pandemi stratejileri oluşturmamız gerekiyor. Bu stratejilerin önemli bir ayağını da çok güçlü bir “psikolojik zırh” oluşturuyor. Ancak o zırh sayesinde ruh sağlığımızı garanti altına alabileceğiz. Peki o zırhı nasıl oluşturacağız? Pandemiye ruhsal bir defans geliştirirken hangi ayrıntılardan faydalanacak, hangi yanlışlardan uzaklaşacağız? Bu sorularının yanıtlarını Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü’nün hazırladığı bir çalışmada buldum ve sizinle de paylaşmaya karar verdim. Buyurun...



İLK 5
ENDİŞENİZİN DOZUNU ARTTIRMAYIN

1.

Yazının Devamını Oku

Bu kış oldukça zor geçecek

Daha önce de belirttim, bu virüs de benzerleri gibi en çok ortamdaki virüs yüklü görünmez su damlacıklarının solunmasıyla bulaşıyor.

Bu damlacıklar ise ultraviyole ışığının yoğun olduğu, güneşli ortamlarda, hele hele bir de hava kuru ve sıcaksa daha kısa sürede etkisiz hale geliyor. Ben dahil pek çok uzmanın geçtiğimiz yaza umut bağlamamızın nedeni de zaten bu idi. Ama sıcak yaz ayları bile düşündüğümüz faydaları maalesef getirmedi, getiremedi. Kışa gelince... Peşinen ve üzülerek belirtelim: Bu kış çok zor geçecek.




KISA BİLGİ
KIŞI ZORLAŞTIRAN NE?

Yazının Devamını Oku

COVID-19 beyin sisi yapar mı

Son birkaç ayda üst üste yayımlanan vaka raporlarına bakılırsa “Yapabilir” diyebiliriz.

Son zamanların popüler nörolojik sorunu “beyin sisi”, COVID-19 enfeksiyonunu geçirenlerde de görülebiliyor. COVID-19’u aylar öncesinde geçirmesine rağmen hâlâ kendini sanki bir “demans/bunama hastası” gibi hisseden, “yorgun, isteksiz, keyifsiz, düşüncelerini toparlamakta güçlük çekip öfke kontrolünde zorlanan, neticede de hızlı ve ölçüsüz tepkiler verebilen, odaklanma ve konsantre olmada zorlanan” pek çok insan var. Konu o kadar güncel hale geldi ki ardı ardına birçok önemli gazetede (The New York Times, The Guardian, The Independent) haber konusu oldu. Peki sorunun detaylarında neler var? Merak ediyorsanız buyurun...




İYİ BİLGİ
SORUN: POST VİRAL SENDROM 

BAZI virüs enfeksiyonları iyileştikten sonra bile bedensel ve ruhsal sorunlar oluşturabilirler. Sıradan bir soğuk algınlığı, grip ya da ağır geçirilmiş bir başka viral enfeksiyonu takiben gelişen yorgunluk, en sık görülen belirtidir. Yorgunluğa çoğu zaman kafa karışıklığı, baş ağrıları, yüksek volümlü seslere tahammülsüzlük, konsantre olma ve odaklanmada zorlanma, unutkanlık, eklemlerde ve kaslarda sertliğin eşlik ettiği ağrılar ve benzeri şikâyetler de eşlik edebilir. Hastaların çoğu kendilerini üzgün, yorgun hatta bazen de depresif hissettiklerinden bahsedebilir. Bu tür sorunlarla en çok da o viral enfeksiyonu ağır geçiren orta ve ileri yaşlı kişilerde rastlanır. Post-viral sendroma bağışıklık sistemi zayıf olanların daha sık yakalandığı da iyi bilinir. Post-viral sendromun en çok hedeflediği sistemin ise “sinir sistemi” olduğu kesindir. Sisli beyin de post-viral sendromun parçası olabilir. Peki neden?

Yazının Devamını Oku

Streste de ‘doz’ çok önemli

Zor günlerden geçiyoruz. Neredeyse 1 yıla yaklaşan “pandemi baskısı” hepimizi fena halde bunaltıyor.

Neticede de ister istemez ne kadar dirençli, dikkatli, eğitimli olursak olalım, anında “stres meselesi” ve onun yanında sağlık sorunları devreye girmeye başlıyor. Kaçınılmaz olarak da “kaygı sorunu” bir karabasan gibi üzerimize çöküveriyor. Stres de kaygı da önemli. İkisine de önümüzdeki günlerde sık sık değineceğim. İsterseniz gelin, önce en yaygın olanından, stres meselesinden, bir başka deyişle “stres sarmalı”ndan başlayalım. Buyurun...

İYİ BİLGİ
NEDİR BU STRES MESELESİ

STRES sözcüğü sağlık/hastalık literatürüne 1900’lü yıllarda girdi ama stresin var oluşumuzdan beri bizi etkilediği kesindir. Basitçe, “herhangi bir nedenle herhangi bir zamanda ruhumuz ve bedenimize zarar veren her şey ve bunlara karşı beden ve ruhumuzda gelişen istem dışı her türlü değişimi” stres başlığının altına rahatça koyabiliriz. Stresin latince “estrictia” sözcüğünden türetildiği biliniyor. Esas olarak da “sıkıca sarıp sarmalamak, sarmalanmak, sıkıştırmak, sıkıştırılmak” anlamına geliyor. Ama biz günlük yaşamda bu sözcüğü “basınç, sıkışma, dert, keder, gerilim, zorlanma ve daha pek çok durumda” kullanıyoruz. Peki süreç nasıl başlıyor, nasıl gelişiyor?

Yazının Devamını Oku

Yağmurda ıslanan maske işe yaramıyor

Malum, sonbaharla birlikte yağmurlu günler başladı.

Yağmurlu havaların pandemi açısından da bir önemi var. O da şu: Koruyucu maskelerin etkisi yağmurda ıslandıkları takdirde ciddi ölçüde azalabiliyor. Zira çok iyi biliniyor ki nemli ve ıslak maskelerin koronavirüsü filtre etme yetenekleri minimuma iniyor. Bu da koruyucu özelliklerini ortadan kaldırabiliyor. İşte bu nedenle yağmur nedeniyle ıslanan maskelerin süratle değiştirilmesinde fayda var. Aklınızda olsun, nemlenen maskeler bile gücünü kaybedebiliyor.



HATIRLATMA
COVID-19 UZAYABİLİYOR 

BİLİNDİĞİ

Yazının Devamını Oku

Trump çabuk mu iyileşti

Trump, COVID-19 teşhisinden sonra gelişebilecek muhtemel bazı sorunlara karşı önlem olarak Walter Reed Hastanesi’ne yatırılarak tedavi edildi.

Başlangıçta başkanın sağlık durumunun ciddi olduğu söylense de tedavi kısa sürdü, Trump birkaç günde taburcu oldu. Ne var ki uygulanan tedaviler hakkında ABD’li uzmanlar arasında hâlâ ciddi görüş ayrılıkları var. Çoğu uzman ortada bir “VIP sendromu” durumu olduğunu ve başkana gereksiz yere çok ağır tedaviler uygulandığını ileri sürüyor. Bazı uzmanlar da tam tersine ortada ciddi bir durumun olmadığı, sürecin siyasi nedenlerle bilerek büyütüldüğü düşüncesindeler. Peki kim haklı? Yapılan tedavilerde gerçekten bir aşırılık (over terapi) söz konusu olabilir mi? Bana göre, hayır! Zira başkan Trump ,“70’i geçen yaşı, kilo fazlalığı, ılımlı düzeyde de olsa yaşadığı hipertansiyon ve şeker hastalığı gibi sorunlar” nedeniyle otomatik olarak risk grubuna alınabilir. Ve doğal olarak da risk grubundaki hastalara neler yapılıyorsa ona da aynı tedaviler uygulanabilir.




KISA BİLGİ
TRUMP’A HANGİ İLAÇLAR VERİLDİ

Yazının Devamını Oku

Hem grip hem korona olur muyuz

Kış yaklaşınca pandemi gündemine bir de grip gündemi eklendi.

Şimdi merak edilen iki mühim soru var. Birincisi grip aşısı yaptırıp yaptırmayacağımız, ikincisi de COVID-19 ve gribe aynı anda yakalanıp yakalanmayacağımız. Birinci sorunun yanıtını daha önce de verdim ama tekrarda yarar var: Özellikle risk grubunda olanların; hamilelerin, yaşlı ve düşkünlerin, kronik hastalığı, organ yetmezliği sorunu yaşayanların ve çocukların öncelikle muhtemel bir grip enfeksiyonuna karşı aşılanmaları gerekiyor. Grip aşısının koruyucu özelliği çok yüksek olmasa da riskli kişiler için ciddi bir antikor savunma hattı oluşturabileceği konusunda benim de hiçbir kuşkum yok. İkinci sorunun cevabına gelince... O sorunun yanıtını bir sonraki bölümde bulacaksınız.


BANA GÖRE
HEM GRİP HEM KORONA OLMA İHTİMALİ ÇOK DÜŞÜK

ÖNCELİKLE şunu bilelim: COVID-19’dan korunmak için kullanacağımız “maske-mesafe-temizlik/hijyen” 3’lüsü bize zaten grip için de ciddi bir savunma gücü sağlayacak. Muhtemelen bu sayede de aynı zamanda gribe yakalanma ihtimalimiz, bu sonbahar ve kış geçen yıla oranla daha düşük olacak. Diğer taraftan aynı anda 2 ayrı viral enfeksiyonun birlikte geçirme ihtimaliniz de oldukça düşük. Zira herhangi bir virüs enfeksiyonuna karşı alarm haline geçen bağışıklık sistemimiz bedenimize ikinci bir virüsün yerleşme ihtimalini minimuma indiriyor. Kısacası, ilk virüs enfeksiyonu sırasında alarma geçen bağışıklık sistemimiz, ikinci bir virüs enfeksiyonuna kolay kolay izin vermiyor.

Yazının Devamını Oku

Yürüyelim mi koşalım mı

Daha önce de yazdım ama tekrarda fayda var:

Ben, “insanların yürüyerek, ceylanların koşarak, balıkların da yüzerek egzersiz yapmalarının daha faydalı olacağına” inananlardanım. Farklı fikirde olanlara da saygı duyarım. Koşmayı değil yürümeyi tercih etmemin sebebi şu: Uzun süreli koşmanın böbrek üstü bezlerimizi aktive ederek stres hormonu kortizolün salgılanmasını arttırabileceği biliniyor. Örneğin, maraton koşucularında ciddi kortizol patlamalarının yaşandığı net ve açık olarak gösterildi. Koşunun bedene verebileceği hasar sadece kortizol yükünü arttırmakla da kalmıyor. Uzun süreli koşular, bedeni paslandıran, bizi daha erken yaşlandıran serbest radikallerin üretimini de arttırabiliyor. Aklınızda olsun, koşmayan birinin de günlük serbest radikal üretim miktarı 1 kilodan fazla. Eğer illaki koşmak istiyorsanız uzun süreli koşmalar yerine kaslarınızı zorlayabilen yüksek yoğunluklu, kısa süreli koşuları deneyin. Bu tür egzersizler hakkında bilgi edinmek istiyorsanız da “yüksek yoğunluklu interval egzersizler” konusunda daha çok bilgilenmeye gayret edin.




İYİ BİLGİ

Yazının Devamını Oku