Belleğin anahtarı vitamin mi yürümek mi?

Eğer arzunuz iyi, keyifli, zinde ve enerjik bir hayat ve de pırıl pırıl bir bellek ise benim net ve açık önerim, her gün avuç dolusu vitamin takviyesi yutmak yerine egzersiz çalışmalarına ağırlık verip yürümemizdir.

Bu bilgi sadece beden ve ruh gençliği için değil, bellek sağlığı için de geçerlidir. Peki nasıl oluyor da egzersiz bu kadar etkili bir bellek desteği haline gelebiliyor? Nasıl oluyor da DHA’dan (omega3), B12 veya folattan (vitamin), resveratrol ya da antosiyanidinlerden (siyah üzüm/çekirdeği) ya da kurkumoid ve/veya turmeronlardan (zerdeçal) daha etkili bir antioksidan, iltihap önleyici, mükemmel bir bellek desteği haline gelebiliyor? Tavsiyem şudur: İyi yaşlanmak, yaşlılıkta ne kendine ne de başkalarına yük olmamak isteyen herkesin öncelikli işi her gün düzenli yürümek olmalıdır. Bizim “Ayakta kal hayatta kal!” mottosu ise özellikle 50 yaş sonrası için vazgeçilmez kuraldır.

Belleğin anahtarı vitamin mi yürümek mi

YEDİĞİNİ AZALT, YAPTIĞINI ÇOĞALT

SAĞLIKLI yaşam uzmanlarının ortak görüşü şu: Yaş 50’yi geçince can boğazdan gelmiyor, gidiyor. Yaş ilerledikçe, lokmaların sayısını azaltıp adımların sayısını çoğaltmak gerekiyor. Orta yaş virajı dönülünce, “Yediklerini azalt, yaptıklarını çoğalt!” kuralı bir “kilo koruma tavsiyesi” olmaktan çıkıp, “bir iyi yaşlanma kuralı” haline geliyor. Peki ne oluyor da orta yaşlarda günlük kalori kazanımında yüzde 20’lik bir kısıtlama bile sağlığımızı bu kadar etkileyebiliyor? Ayrıntılar şunlar:

Gıda tüketimi azaldıkça beyin kökenli nötrofik faktörün (BDNF) üretimi artıyor. Bu artış sayesinde beyinde hücre kaybı azalırken, hücreler arası bağlantıların sayısı artıyor.

Daha az gıda yükü, daha az iltihaplanma (inflamasyon) yani daha yavaş doku tahribatı sağlıyor. Beden daha az yan/toksik ürün üretiyor. Daha az toksin yükü, daha güçlü detoks gücü anlamında geliyor. Neticede, bedenin antioksidan sistemleri daha güçlü kalıyor. Toksin temizleyici yapılar daha az yorulup daha çok yedekleniyor.

Gıda tüketim oranı azalıp beslenme aralıkları uzadıkça (iki öğün), hücrede otofaji denilen “kendi atıklarını yeme”, yani bir tür daha aktif doğal toksin temizleme faaliyeti devreye giriyor.

Belleğin anahtarı vitamin mi yürümek mi

8 EGZERSİZİN MUCİZESİ

İLK 4


Beyin hücrelerinin yapısını güçlendiriyor. BDNF olarak bilinen bir çeşit “besleyici” maddenin üretimini arttırıp hücreleri gençleştiriyor.

Beyin hücreleri arasındaki haberleşmeyi sağlayan bağlantıların sayısını çoğaltıp, yapılarını güçlendiriyor. Neticede “öğrenilen”, “üretilen” veya “depolanan” bilgilerin paylaşımı hızlanıyor.

Beyinde iltihabi süreçleri baskılayarak “enflamasyon” nedeniyle oluşabilecek yapısal bozuşmaları yavaşlatıyor. İltihabi süreçleri tetikleyebilen genleri susturup dokusal bozuşmayı geciktiriyor.

Kan şekerini dengeleyerek beyinde “şekerlenme”ye, yani “glikasyon”a bağlı yapısal çürümelerin minimuma inmesini sağlıyor.

İKİNCİ 4

Beynin doğal temizleme, yani “detoks” sistemi sayılan “glenfatik sistem” de düzenli egzersiz yapanlarda daha güçlü ve etkili işliyor.

Uykuyu destekleyerek “bellek ütüsü” haline gelmesini teşvik ediyor.

Stresi azaltarak “bellek törpüsü” haline gelmesini engelliyor.

Beynin “öğrenme, üretme ve kaydetme” fonksiyonları ayakta ve hareket halindeyken daha güçlü çalışıyor.

 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Aşıda imzalar tamam

Dün Sağlık Bakanı Fahrettin Koca ile uzunca bir konuşma yaptım, kafamdaki pek çok soruya da cevap alma imkânı buldum.

O konuşmada “aşıdan ilaç tedavisine, yasaklardan korunma tedbirlerine, hastane ve yoğun bakım yoğunluklarından salgının geleceği”ne kadar pek çok konuda önemli bilgiler edindim. İşte o bilgiler ve detayları...




VARAN 1

Yazının Devamını Oku

Aşı hakkında her şey

Bir yandan Pfizer ve BioNTech’in geliştirdikleri “mRNA” esaslı, diğer yandan Oxford’un üzerinde çalıştığı ve neticeye çok yaklaştığı “adenovirüs” bazlı, diğer yandan da Rusya’nın “vektör” yapılı, Çin’in de “ölü virüs” aşısı...

Aşı seçeneklerimiz -ne iyi ki- her geçen gün çoğalıyor. Görünen o ki bunların içinde mRNA’lı olanlar gerek güvenlikleri gerekse de etkinlikleri ile biraz daha öne çıkıyor. Peki diğerlerinde durum ne? Bizde uygulamaya geçeceği Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca tarafından açıklanan Çin aşısında durum nasıl? Hatta biraz daha ileri gidelim. Rusların geliştirdikleri aşıdan yeni haberler var mı? Ayrıca aşı konusunda merak ettiğimiz başka detaylar yok mu? Tabii ki var! Eğer siz de benim gibi “Daha çok bilgi!” diyorsanız buyurun...

VARAN 1
AŞILAR YETERİNCE GÜÇLÜ MÜ

İlk açıklama Ruslardan geldi. Onlar “Biz yüzde 90 netice alıyoruz” dediler. Ardından BioNTech-Pfizer ikilisi devreye girdi, “Bizde rakam yüzde 94.5’i buluyor” açıklaması geldi. Aradan birkaç gün geçti geçmedi, Ruslar geliştirdikleri aşının etkinlik oranını yüzde 92’ye çıkarıverdiler! Yarış bitmedi, devam etti: Hemen ardından da BioNTech-Pfizer ikilisi, “Elimizdeki neticeler yüzde 95 etkinlik gösteriyor” deyiverdi! Yani ortada neredeyse “bir rakam yarışı”, bir çeşit “Yok mu arttıran abiler!” durumu var. Bence net sonuç şu: Aşıların hemen hepsi FDA’nın (Amerikan Ulusal Besin ve İlaç Dairesi) koyduğu “yüzde 50 başarı kotasını” çoktan aşmış durumda.

VARAN 2
O RAKAMLAR NET Mİ

Yazının Devamını Oku

Uyku neden bağışıklık dostu

Yeterli ve kaliteli bir uykunun son derece etkili, güvenli ve ucuz bir bağışıklık dostu olduğu kesindir.

Yeterli ve kaliteli güzel bir gece uykusu bakın bağışıklık sistemimize hangi avantajları sağlıyor...

VARAN 1SAVAŞÇI SAYIMIZ ARTIYOR: Araştırmalar, uyku süresi kısaldıkça bağışıklık sisteminin temel taşları sayılan doğal savaşçı katil hücrelerin sayısının da azaldığını gösteriyor. Bir çalışmada sadece bir gece bile 4 saat eksik uyumanın, 8 saatlik kaliteli bir uykuya kıyasla bağışıklık sisteminde dolaşan doğal katil hücrelerin neredeyse yüzde 70’ini yok ettiği gösterilmiş. Kısacası, uyku süreniz kısaldıkça bağışıklık gücünüzü sağlayan savaşçılarınızın (T lenfositler) sayısı da azalıyor.

VARAN 2SİLAHLARIMIZ ÇOĞALIYOR: İyi bir gece uykusu, mikroplara karşı üretilen silahlarımızın sayısını, yani antikor üretim gücümüzü de etkiliyor. Herhangi bir enfeksiyon geçiren kişiler hastalık süresince eğer yeteri kadar kaliteli bir gece uykusu uyuma şansı yakalayabilirlerse, daha çok antikor üretiyor ve daha kısa sürede iyileşme şansı yakalıyor.



VARAN 3 AŞILAR GÜÇLENİYOR:

Yazının Devamını Oku

Geç mi kaldık

GERÇEK net ve açık, üstelik hiçbir yerde, hiçbir ülkede, hiçbir koşulda değişmeyeceği de daha önce yüzlerce defa kanıtlanmış: HİÇBİR SALGIN HASTANEDE YENİLMEZ, SALGINLA SAVAŞ SAHADA KAZANILIR...

Devamı var: Hiçbir salgında savaş hastane yataklarında kazanılmaz... Hiçbir salgını ne sağlık ordusunun tecrübesi, ne hastane yataklarının fazlalığı, ne de yoğun bakım gücü organizasyonları yenmez, yenemez! Hiçbir salgınla devletin kolluk kuvvetlerinin ve sahip olduğu sağlık sistemlerinin etkinliği ile de baş edilmez, edilemez. Peki çözüm? O savaş nasıl kazanılır? Salgınlarda savaşı kazanmanın tek yolu halkı doğru bilgilendirmek ve gönüllü, yürekli bir çözüm ortağı haline getirmekten geçer!

Eğer sizin de aklınıza başlıktaki soru geliyorsa yukarıdaki cümleleri bir değil birkaç defa daha okuyun, yanıtınızı ise ondan sonra verin derim.

GÜNÜN PANDEMİ NOTU: PANDEMİYLE SAVAŞTA EVLERİMİZ CEPHEMİZ, SABRIMIZ CEPHANEMİZ OLSUN!

BUNDAN SONRABİZE ‘ÜÇLÜ SAVUNMA’ DA YETMEZ

GELDİĞİMİZ noktada pandemide çözümü yalnızca “maske/mesafe/hijyen”den oluşan “savunma üçlüsü”ne devretmek yeterli olmayacaktır. Daha güçlü bir savunma için, daha doğrusu “daha az gol yemek ve maçı kazanmak için” şu üç oyuncuyu da acilen sahaya yeniden sürmemiz lazım:

ÖNLEM 1: KALABALIKLAŞMA

Yazının Devamını Oku

Bana biraz müsaade

Etrafımızdaki korona çemberi daraldıkça hekim olarak bize düşen görevler de doğal olarak arttı.

Neticede daha fazla mesleki faaliyet için yazılara biraz ara verip okurlardan kısa bir mola isteme zamanı geldi. Çok değil, sadece 4 günlük bir mola istiyorum. Pazartesi bu köşede yine hep birlikte başta korona olmak üzere sağlık gündemini değerlendireceğiz. Saygı ve sevgiyle...

Yazının Devamını Oku

Acaba ben de mi COVID-19 oldum

Vaka sayılarının artması ve etrafımızdaki COVID-19 halkasının giderek daralması, çoğumuzda “takıntı benzeri” gelişmelere yol açtı.

Herhangi bir yerinde en ufak bir ağrı hisseden, hafif de olsa yorgunluk ve halsizlikten yakınan, ateş, terleme ve benzeri şikâyetleri olan herkesin aklına hemen ve anında “Acaba COVID-19 hastası mı oldum?” sorusu geliveriyor. Haksızlar mı? Hayır! Görünen o ki günün birinde bu tatsız hastalığa herkesin yakalanması mümkün. Peki, hangi verilerin varlığında biz COVID-19’dan daha çok kuşkulanmalıyız? Ve ne zaman “acil durum” ilan edip COVID-19 testi yaptırmalıyız? Merak ettiğinizi çok iyi biliyorum, gecikmeden buyurun...




İYİ BİLGİ
COVID-19 İLE 7 SEMPTOM GRUBU

Yazının Devamını Oku

D vitamini şimdi daha önemli

D vitamini eksikliğinin bağışıklık gücümüzü azalttığı kesin.

Yeteri kadar D vitaminine sahip değilsek virüsler ve diğer mikroplar bize daha kolay bulaşabiliyor. Hastalık daha ağır seyrediyor. Hastalığın iyileşmesi de bir hayli gecikebiliyor. Bu mühim ayrıntıların COVID-19 enfeksiyonunda da geçerli olduğu net ve açık olarak doğrulandı. Pandemide de D vitamini yetersiz kişilerin hastalığa daha kolay yakalandıkları, hastalığı daha ağır geçirdikleri, iyileşmekte de ciddi ölçüde zorlandıkları görüldü. İşte bu nedenle karakışın iyice yaklaştığı, pandeminin şiddetinin daha da arttığı bugünlerde D vitamini eksikliği meselesini yeniden masaya yatırmamızda fayda var.

SORU ŞU
D VİTAMİNİNİZ YETERLİ Mİ

Bilindiği gibi D vitamini üretiminin neredeyse yüzde 95’i güneşlenerek yani cildi güneşle buluşturarak sağlanabiliyor. Kış aylarında güneşin yüzünü pek göstermeyeceği, bizim de zamanımızın önemli bir bölümünü güneşsiz alanlarda, iç mekânlarda geçireceğimiz kesin. Gıdalarla (balık, süt ürünleri, yumurta) kazanacağımız D vitamininin ise ihtiyacımızı karşılaması imkânsız. İşte bu nedenle D vitaminimiz eksikse süratle tamamlamamız ve kış süresince günlük ihtiyacımızı karşılayacak kadar D vitaminini takviye olarak almamız özellikle bu kış için çok önemli bir sağlıklı yaşam ayrıntısı.


Yazının Devamını Oku

COVID-19’da ölüm oranları neden düştü

Sadece bizde değil, hemen her ülkede COVID-19’a bağlı ölüm oranlarında fark edilir bir düşme var.

Ama bilelim ki rakamlardaki bu azalma “virüsün ölümcül gücünün” azalması ile bağlantılı değil. YENİ KORONAVİRÜS BUGÜN DE HÂLÂ AYNI DERECEDE TEHLİKELİ VE ÖLÜMCÜL. Ölüm oranlarındaki düşmenin de virüsteki güç azalmasından, virüsün kolunun kanadının kırılmasından ziyade yeni gelişen bazı değişimlere bağlı olduğu kesin. O değişimlerin neler olduğuna gelince. ntv.com.tr’de Ayşegül Engür Dahil, bu konuda güzel bir yazı hazırlamış. Bugün size o yazıdaki çok değerli bulduğum bilgileri özetleyerek aktaracağım. Buyurun... 



İYİ BİLGİ
VAKA SAYILARI ARTIYOR, ÖLÜM ORANLARI DÜŞÜYOR! PEKİ NEDEN

Yazının Devamını Oku

Virüs aldatmaya devam ediyor

“Yeni koronavirüs”ün her geçen gün “yeni bir numarası” ortaya çıkıyor.

Geçtiğimiz günlerde bu köşede, enteresan virüsün hastalığı hafif geçirdiği bilinen çocuk ve gençlerde IQ seviyesini düşürebileceğinin anlaşıldığını yazmıştım. Çocuk ve gençlerde görülen bu şaşırtıcı IQ kaybının da bazen yüzde 10’ları bulabileceğinin altını çizmiştim. Şimdi de virüsün yeni ve şaşırtıcı bir başka hüneri(!) daha ortaya çıktı. O hüner de şu...




ÖNEMLİ

Yazının Devamını Oku

COVID-19 zekâyı da mı etkiliyor

İngiliz ve ABD’li üniversitelerin yaptığı ortak bir çalışmada (Imperial College London, King’s College London, Chicago Üniversitesi) COVID-19’un beyinde oluşturabileceği olumsuz sonuçlar, daha doğrusu hasarlar incelenmiş, hastalığı geçiren ve iyileşenlerden bazılarının beyinlerinin neredeyse 10 yıl kadar yaşlanabileceği saptanmış. Aynı araştırmada hastalığı geçirenlerden bazılarının IQ seviyelerinin de düştüğü anlaşılmış.

IQ seviyesindeki düşüşün, geçirilen hastalığın ağırlığı ile paralel olduğu da tespit edilmiş. Mesela COVID-19’u en ağır atlatanların IQ’larında yaklaşık 8.5 puanlık bir düşüş kaydedilmiş. Haber önemli, anlaşılan o ki yeni koronavirüs ve oluşturduğu COVID-19 enfeksiyonu bizi şaşırtmaya devam edecek.

BANA GÖRE
DENİZ AYNI DENİZ AMA GEMİLER FARKLI
“PANDEMİK hastalıkların önlenmesinde bireysel tedbirler tek başına yeterli olmaz. Bu hastalıklar toplumsal hastalıklardır. Daha doğrusu toplumun farklı kesimlerinden de olsa her bireyini ilgilendiren sorunlardır. Pandemide hepimiz aynı denizdeyiz ama aynı gemide değiliz. Bana göre çabuk ve etkili başarı için bizim öncelikle “Aynı gemideyiz” türü ezber cümlelerden ve bakış açılarından kurtulmamız lazım. Hepimiz hatta tüm dünya aynı denizdeyiz ama artık herkes kendi gemisinde. Gemilerden kimi süreci hafif sarsıntılarla, kimi şiddetli çalkantılarla yaşarken, kimi de batma noktasına varabiliyor. Bazıları limana çok yakın ve daha güvende, bazıları da batmama, yok olmama, var olma, yaşama mücadelesi veriyor. Market sahibi ile pazarda tezgâhı olan, fırıncıyla kahvehane işleten, berberlikle veya simit tezgâhıyla para kazanmaya çalışan pandemiyi aynı şekilde yaşamıyor. Gençler için de aynı farklar söz konusu. Hatta durum aynı evde yaşayanlar, karı-koca açısından bile geçerli olabiliyor. Pandeminin sosyal yükünü kadınların erkeklerden daha çok yüklendikleri kesin. Kısacası herkes kendi gemisinde pandemi fırtınasının boğulanlarından biri olmamaya çalışıyor. Tamam ama bu bilgi de net, açık ve tartışma götürmez: Pandemik hastalıkların önlenmesinde bireysel tedbirler yeterli olmuyor. Bu hastalıklara da diğer toplumsal hastalıklar gibi yaklaşmak gerekiyor.”

Yukarıdaki cümleler bana değil, geçtiğimiz günlerde telefonda sohbet ettiğim deneyimli bir iletişim uzmanı hocamızın saptamaları. Dikkate almakta fayda var. Özeti şudur: Deniz aynı deniz ama gemilerimiz farklı olabilir.

GÜNÜN SORUSU

Yazının Devamını Oku

Babasının oğlu

Bugünlerde sık duyduğumuz ve çok sevdiğimiz bir cümle var: “TÜRKİYE VE AZERBAYCAN İKİ DEVLET BİR MİLLETTİR”

Bu cümlenin mimarları ise 9. Cumhurbaşkanımız rahmetli Süleyman Demirel ile Azerbaycan’ın rahmetli cumhurbaşkanı Haydar Aliyev’dir. Bu iki değerli devlet adamının arasındaki yakın dostluğun en yakın tanıklarından biriyim. Bu dostluk hep vardı ama Haydar Aliyev’in 1999’da geçirdiği o önemli rahatsızlıktan sonra daha da kökleşti. Bu satırların yazarı da bugünün Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev de o hastalık döneminde tanıştı, yakın bir dostluk oluşturma fırsatı buldu. Hastalık ve sonrasının hikâyesine gelince...



BİR ÇAĞRI
ACELE DOKTOR YETİŞTİRİN!

1999

Yazının Devamını Oku

Bakan müjdeyi verdi... Koronada Çin aşısı aralıkta Türkiye’de

Bakan Koca, koronavirüs için ilk aşamada daha güvenli bulduğu Çin menşeili “CoronaVac” ile işe başlamayı düşünüyor. Bence bu iş bitmiş. 5 milyon doz Çin kökenli koronavirüs aşısı aralıkta devreye girecek. Arkasından da 5’er milyon dozluk yeni uygulamaların başlayacağı anlaşılıyor.

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca ile önceki gün Bursa’da yaptığım görüşmede salgında son duruma ilişkin farklı konuları etraflıca tartışma fırsatı buldum. Bakan, her zaman olduğu gibi sorularıma net yanıtlar verdi. Görüşmenin beni memnun eden en önemli bölümü ise aşılarla ilgili söyledikleri oldu. Bu gelişmelerden grip aşısına ilişkin notlarımı dün sizlerle paylaştım. Yeniden özetleyeyim: Anlaşılan o ki Sayın Bakan ve ekibi “en az 3 milyon doz grip aşısı” rakamına ulaşmada kararlılar. Eğer sıkıntılı bir durum söz konusu olursa da bu rakamın daha da artabileceği düşüncesindeler. Peki, esas meseleye yani “Korona aşısı ne zaman gelecek?”, “İlk aşamada muhtemelen kaç doz aşı uygulanabilecek?” sorularının yanıtına gelince... Buyurun.




İYİ HABER 1

Yazının Devamını Oku

Ben sordum bakan anlattı... A'dan Z'ye grip aşısı

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın Bursa ziyaretine katıldım, grip aşısıyla ilgili akıllardaki soruları kendisine ilettim. Üretiminden koruma gücüne, ilk aşamada kimlere yapılacağından bu yıl Türkiye’ye kaç doz aşı getirileceğine kadar tüm soruları sabırla yanıtladı...

Dün Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın Bursa’ya yaptığı inceleme seyahatine katılma fırsatı buldum. Bursa Valisi, belediye başkanı, il sağlık müdürü ve diğer ilgililerle yaptığı toplantıları dikkatle izledim. Önce beni çok rahatlatan şu gözlemimi sizinle de paylaşmak isterim: Son rakamlardan Sayın Bakan da bir hayli tedirgin. Özellikle toplantılar sonrasında yaptığımız baş başa görüşmede İstanbul’daki son rakamların onu ciddi ölçüde endişelendirdiğini fark ettim. İstanbul’daki krizle ilgili düşüncelerini yarın paylaşacağım. Görüşmemizde Sayın Bakan’la pek çok konuyu konuşma ve tartışma fırsatım oldu. Samimi olduğunu düşündüğüm yanıtlarını bugün ve yarın sizinle detaylı olarak paylaşacağım. Bugünün ana konusu olarak “grip aşısı konusundaki son gelişmeler”i seçtim. Ayrıca şu noktaların altını da kalınca çizmem lazım:




Fahrettin Koca hâlâ ilk günkü gibi samimi. İlk günkü kadar heveskâr. İlk günkü gibi gayret ve çalışkanlığını sürdüren bir tavır içerisinde. Ayrıca “eleştirilere açık” bir tutum sergilemeyi de ısrarla sürdürüyor. Grip aşısı ve konuyla ilgili son değerlendirmelere gelince...


Yazının Devamını Oku

İşler iyi gitmiyor

GEÇEN haftada da yazdım, daha doğrusu uyardım: Bu kış zor geçecek. Üzülerek belirteyim, Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı günlük vaka rakamları endişemi doğruluyor. Son bir haftada sadece İstanbul ve çevresinden değil, Türkiye genelinden gelen haberler de iç açıcı değil. Özellikle son 3-4 günün rakamları o korkulan “ikinci dalga”ya işaret etmese bile, bilelim ki can sıkıcı yeni ve büyük dalgaların habercisi gibi görünüyor. Kısacası önümüzde bizi bekleyen “karanlık bir kış” var. Peki ne yapmalı?

OSMAN HOCA UYARIYOR
TÜNELDE BİR IŞIK VAR AMA...

SADECE pandemi sürecini yönetenlerin değil, ortaya çıkabilecek olumsuzlukların neticesine katlanacak olan bizlerin de şapkalarımızı önümüze koyup ciddi ciddi düşünmemiz lazım. Bir süre önce varlığına işaret edilen “ışığın” bu karanlık tünelden çıkışımızın değil de hızla üstümüze gelen şiddetli ve büyük yeni dalgaların habercisi olması mümkündür. Aslında Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, sıkıntıyı aylar önce işaret etti. Daha yaz başında “Gemiyi kıyıya yaklaştırdık ama limana sağ salim ulaşabilmemiz için bazı fedakârlıklar yapmamız lazım. O fedakârlıkları yapmazsak eğer kıyıya çıkmamız uzayabilir!” şeklinde özetleyebileceğimiz bir açıklama da yaptı. Önerim şu: Gelin hiç olmazsa bu mühim dönemde hata yapmayalım. Gelin bu vurdumduymazlıktan, bu kayıtsızlık ve bıkkınlıktan vazgeçelim. Tedbirleri gevşetmek bir yana, daha da sıkılaştırmanın yollarını bulalım. Sürecin bundan sonrasını “toplumsal bir savaş” olarak algılayalım, planlayalım ve sürdürelim. Yoksa “Osman Hoca demedi!” demeyin, başımızın fena halde belaya gireceği günler yakındır.

İTİRAF EDELİM

GEÇ KALDIK!

GERİYE bakmayı pek sevmem. Zira “hayat hocam ve mentorum” 9. Cumhurbaşkanımız rahmetli Süleyman Demirel, bana şu öğüdünü adeta ezberletmiştir: “Arkana bakarak önünü göremezsin.” Kesinlikle inandığım ve uyguladığım iyi hayat yaklaşımlarından biridir bu. Ama iyi bilirim ki zaman zaman da geleceği planlarken şöyle bir arkaya dönüp bakmak ve geçmişteki hataları belirleyip, ders alıp o hataları tekrarlamamak da önemlidir. Pandemi sürecinde de bazı hatalar yaptık. İlk hatalarımızdan biri ise daha en baştan maske meselesinin önemini kavrayamamamız oldu. Ben dahil pek çok uzman -aramızda istisnalar olsa da- hijyen ve sosyal mesafe meselesini vurgularken, “Maskesiz olmaz arkadaş” demekte bir hayli geç kaldık. İtiraf edelim ve kabullenelim: Bu geç kalma yanlışını sadece biz değil, yetkililer de yaptı. Ayrıca bu büyük yanlışa sadece biz düşmedik. Hemen her ülke aynı yanlışı yaptı. Ve ne yazık ki bu mühim yanlış herkese pahalıya patladı. Kanaatim o ki pandeminin bu kadar uzaması ve ağırlaşmasında maske takmada geç kalma yanlışımız da çok etkili oldu. Peki, şimdi ne yapmalıyız? “Zararın neresinden dönerseniz kâr sayılır” deyimine sadık kalmalı, maskelerimize sıkı sıkı sarılmalı, “Maskesiz olmaz arkadaş!” cümlesini her gün en az on defa tekrarlamalıyız.

Yazının Devamını Oku

Pandemiye ‘psikolojik zırhta’ ilk 10

Şu kesin: Küresel bir afet yaşıyoruz ve anlaşılan o ki bu ne zaman neticeleneceği meçhul bir afet.

Aşı ve ilaç konusunda olumlu bazı gelişmeler bizi ne kadar umutlandırırsa umutlandırsın, özellikle yaklaşan kış nedeniyle daha dikkatli ve yoğun, eskisinden daha farklı ve ayrıntılı, sosyal yönü daha detaylı yeni bazı pandemi stratejileri oluşturmamız gerekiyor. Bu stratejilerin önemli bir ayağını da çok güçlü bir “psikolojik zırh” oluşturuyor. Ancak o zırh sayesinde ruh sağlığımızı garanti altına alabileceğiz. Peki o zırhı nasıl oluşturacağız? Pandemiye ruhsal bir defans geliştirirken hangi ayrıntılardan faydalanacak, hangi yanlışlardan uzaklaşacağız? Bu sorularının yanıtlarını Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü’nün hazırladığı bir çalışmada buldum ve sizinle de paylaşmaya karar verdim. Buyurun...



İLK 5
ENDİŞENİZİN DOZUNU ARTTIRMAYIN

1.

Yazının Devamını Oku

Bu kış oldukça zor geçecek

Daha önce de belirttim, bu virüs de benzerleri gibi en çok ortamdaki virüs yüklü görünmez su damlacıklarının solunmasıyla bulaşıyor.

Bu damlacıklar ise ultraviyole ışığının yoğun olduğu, güneşli ortamlarda, hele hele bir de hava kuru ve sıcaksa daha kısa sürede etkisiz hale geliyor. Ben dahil pek çok uzmanın geçtiğimiz yaza umut bağlamamızın nedeni de zaten bu idi. Ama sıcak yaz ayları bile düşündüğümüz faydaları maalesef getirmedi, getiremedi. Kışa gelince... Peşinen ve üzülerek belirtelim: Bu kış çok zor geçecek.




KISA BİLGİ
KIŞI ZORLAŞTIRAN NE?

Yazının Devamını Oku

COVID-19 beyin sisi yapar mı

Son birkaç ayda üst üste yayımlanan vaka raporlarına bakılırsa “Yapabilir” diyebiliriz.

Son zamanların popüler nörolojik sorunu “beyin sisi”, COVID-19 enfeksiyonunu geçirenlerde de görülebiliyor. COVID-19’u aylar öncesinde geçirmesine rağmen hâlâ kendini sanki bir “demans/bunama hastası” gibi hisseden, “yorgun, isteksiz, keyifsiz, düşüncelerini toparlamakta güçlük çekip öfke kontrolünde zorlanan, neticede de hızlı ve ölçüsüz tepkiler verebilen, odaklanma ve konsantre olmada zorlanan” pek çok insan var. Konu o kadar güncel hale geldi ki ardı ardına birçok önemli gazetede (The New York Times, The Guardian, The Independent) haber konusu oldu. Peki sorunun detaylarında neler var? Merak ediyorsanız buyurun...




İYİ BİLGİ
SORUN: POST VİRAL SENDROM 

BAZI virüs enfeksiyonları iyileştikten sonra bile bedensel ve ruhsal sorunlar oluşturabilirler. Sıradan bir soğuk algınlığı, grip ya da ağır geçirilmiş bir başka viral enfeksiyonu takiben gelişen yorgunluk, en sık görülen belirtidir. Yorgunluğa çoğu zaman kafa karışıklığı, baş ağrıları, yüksek volümlü seslere tahammülsüzlük, konsantre olma ve odaklanmada zorlanma, unutkanlık, eklemlerde ve kaslarda sertliğin eşlik ettiği ağrılar ve benzeri şikâyetler de eşlik edebilir. Hastaların çoğu kendilerini üzgün, yorgun hatta bazen de depresif hissettiklerinden bahsedebilir. Bu tür sorunlarla en çok da o viral enfeksiyonu ağır geçiren orta ve ileri yaşlı kişilerde rastlanır. Post-viral sendroma bağışıklık sistemi zayıf olanların daha sık yakalandığı da iyi bilinir. Post-viral sendromun en çok hedeflediği sistemin ise “sinir sistemi” olduğu kesindir. Sisli beyin de post-viral sendromun parçası olabilir. Peki neden?

Yazının Devamını Oku

Streste de ‘doz’ çok önemli

Zor günlerden geçiyoruz. Neredeyse 1 yıla yaklaşan “pandemi baskısı” hepimizi fena halde bunaltıyor.

Neticede de ister istemez ne kadar dirençli, dikkatli, eğitimli olursak olalım, anında “stres meselesi” ve onun yanında sağlık sorunları devreye girmeye başlıyor. Kaçınılmaz olarak da “kaygı sorunu” bir karabasan gibi üzerimize çöküveriyor. Stres de kaygı da önemli. İkisine de önümüzdeki günlerde sık sık değineceğim. İsterseniz gelin, önce en yaygın olanından, stres meselesinden, bir başka deyişle “stres sarmalı”ndan başlayalım. Buyurun...

İYİ BİLGİ
NEDİR BU STRES MESELESİ

STRES sözcüğü sağlık/hastalık literatürüne 1900’lü yıllarda girdi ama stresin var oluşumuzdan beri bizi etkilediği kesindir. Basitçe, “herhangi bir nedenle herhangi bir zamanda ruhumuz ve bedenimize zarar veren her şey ve bunlara karşı beden ve ruhumuzda gelişen istem dışı her türlü değişimi” stres başlığının altına rahatça koyabiliriz. Stresin latince “estrictia” sözcüğünden türetildiği biliniyor. Esas olarak da “sıkıca sarıp sarmalamak, sarmalanmak, sıkıştırmak, sıkıştırılmak” anlamına geliyor. Ama biz günlük yaşamda bu sözcüğü “basınç, sıkışma, dert, keder, gerilim, zorlanma ve daha pek çok durumda” kullanıyoruz. Peki süreç nasıl başlıyor, nasıl gelişiyor?

Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI