GeriOsman MÜFTÜOĞLU Antikora takılmayın
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Antikora takılmayın

Pandemide hastalığı geçirenlerin de, korunmak için aşı yaptıranların da en çok merak ettikleri konu “bağışıklıklarına yetecek düzeyde antikor üretip üretmedikleri” oluyor.

Hastalığı geçirenlerin de, ikili aşı seromonisini tamamlayanların da ilk işi laboratuvarların yolunu tutup antikor seviyesini araştırmak olunca ortaya adeta antikor savaşlarını andıran bir tablo ortaya çıkıyor. Kısacası hastalığı geçiren de, aşısını yaptıran da “Acaba bağışıklık kazandım mı? Beni koruyacak kadar antikor ürettim mi?” sorularına yanıt arıyor. Peki ya antikor üretemeyenlerin durumu ne olacak? Sorunun yanıtı net ve açık olarak şu: Antikor üretememek bağışıklık kazanmamakla eşanlamlı değil. Antikor üretememiş olsanız da sakın üzülmeyin. Ayrıca “Ürettiğim antikor miktarı sürekli azalıyor” diye de kara kara düşünmeyin. Zira T lenfositleriniz sayesinde kazandığınız hücresel bağışıklığın kıymeti ve gücü, B lenfositlerinizle ürettiğiniz antikorlarınız sayesinde kazandığınız güçten çok daha kıymetli ve değerlidir.

Antikora takılmayın


ÜZGÜNÜM
ENFAZ-I MAHDUDE-İ HAYAT!

“BU dünyaya eskilerin deyimiyle ‘Enfaz-ı mahdude-i hayat’ sahibi olarak geliriz. Yani hesabımıza yazılan ömür bize ‘sayılı nefesler’ olarak teslim edilir. O son nefesi de tükettikten sonra çekip gidersin.

‘Enfaz-ı mahdude-i hayat’ formülü bu ölümle de işledi.” Türk basınının en güler yüzlü, en keyifli, en sevimli ve bana göre de en zeki kalemlerinden biri daha ebedi aleme terfi etti. Güle güle Selahattin Ağabey. Seni, yazdıklarını ve gözlükleriyle bile gülen o güzel yüzünü asla unutmayacağız.

NOT: Yukarıdaki cümlelerin tırnak içinde olanları 18.06.2015 tarihinde Hürriyet’teki köşesinde  9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in vefatı üzerine Selahattin Duman Ağabey tarafından yazılmıştır.

OKUR SORUSU
GÜNDE NE KADAR DEMİRE İHTİYACIMIZ VAR

DEMİR bedenimizin temel elementlerinden biri. Olmazsa olmazı, vazgeçilmezi. Besinlerle vücudumuza düzenli olarak demir kazandırmamız hepimiz için özellikle âdet gören kadınlarımız, anne adayları ve emziren kadınlar için vazgeçilmez bir görev. Minimum günlük demir ihtiyacı erkekler için 1 mg, kadınlar için 1.5-2 mg civarında. Bu rakam hamilelik ve emzirme dönemindeki hanımlarda üçe, dörde katlanıyor. Besinlerle demir kazanmanın en kolay yolu kırmızı ete, dalak, karaciğer gibi iç organ ürünleriyle yumurtaya ağırlık vermekten geçiyor. Tabii ki bitkisel kaynaklı demirleri de ihmal etmemek şart. Pazı, karalahana, pancar, kuru fasulye, mercimek, ıspanak, avokado, börülce, kuru erik, kuru üzüm, hurma demir zengini sebze ve meyveler.

Doğru olanı bitkisel ve hayvansal demir zengini besinleri birlikte kazanmak: Mesela kıymalı, etli kuru fasulye, nohut veya mercimek.

Hemen uyaralım: “Madem ihtiyacım var, demir destekleri yutmam iyi olur” diye de düşünmeyin. Çünkü demirin vücutta fazlaca birikmesi karaciğer ve pankreas hastalanmasına yol açabiliyor.

KOLESTROL İLAÇLARI DAMAR PLAKLARINI YOK EDEBİLİR Mİ

YANITI ben değil Dr. Hüseyin Bozbaş veriyor: “Kolesterol ilacı kullanarak damar içindeki plakları, örtü ve tortuları tam olarak ortadan kaldıramıyoruz ancak bu ilaçlar sayesinde plakları hacimce küçültebiliyor ve sağlam hale getirebiliyoruz. Plağın sağlam ve kararlı hale gelmesi çok önemli bir ayrıntı. Zira kalp ve beyin krizleri yerinden kolayca kopabilen yani sağlam olmayan plaklardan kaynaklanıyor. Damar içindeki plağın statinlerle sağlam, kararlı hale getirilmesi ise bizi kalp krizi ve inmelerden yüksek oranda koruyabiliyor.”

KISA BİLGİ
ASPİRİN Mİ KİMYON MU

* Sadece 1 çay kaşığı kimyon ile bir bebe aspirini kadar salisilik asidi (doğal hali) bedeninize kazandırabilirsiniz.

* Yeşil yapraklı sebzelerin çoğunda, baharatların da önemli bir kısmında (zerdeçal, kırmızıbiber, zencefil) salisilik asit bulunabiliyor.

* Kısacası doktorunuz bypass ameliyatı sırasında reçetenize “her gün düşük doz aspirin kullanma” talimatı eklemedi ise sadece “hastalık önlemek”  için düşük doz koruyucu bebe aspirini yutmak yerine “yeşil sebzeler” ve “kimyon, zerdeçal, kırmızıbiber”e yüklenebilirsiniz.

Antikora takılmayın


UNUTMAYIN
ÖMRÜ DE BELLEĞİ DE BU ÜÇLÜ TÖRPÜLÜYOR

50’Lİ yaşlardan itibaren daha az kalori kazanımı, “ömür törpüsü” üçlünün, yani “paslanma” (oksidasyon), “iltihaplanma” (inflamasyon) ve “şekerlenme” (glikasyon) yoğunluğunu azaltıyor. Bu üçlünün etkisinden kurtulma fırsatı bulan beyin dokusunda yaşlanma süreçleri hafifliyor. Yaşımız ilerledikçe “az ve öz beslenme”mizin, yani “yükte hafif pahada değerli” gıdalar yiyip içmemizin yeni fark edilen bir yararı daha var: Kalori kazanımı yüzde 20 kadar azaltılınca, beynin büyüme faktörü olarak tanımlanan BDNF’nin üretimini arttıran genler de aktifleşmeye başlıyor. BDNF üretiminin artması ise beyinde yaşlanmaya bağlı küçülmeyi ve bunun neticesinde gelişen “bellek zafiyetini” frenliyor.

KISA BİLGİ 1
NEDEN POTASYUMSUZ OLMAZ

* Potasyum kazanımı arttıkça damar yaşlanması yavaşlıyor.

* Potasyum kalbi ritim bozukluklarından koruyor.

* Düşük potasyum kazanımı felç riskini yükseltiyor.

* Potasyum kazanımı artınca tansiyon düşüyor.

* Enerji ve kas gücü için de yeterince potasyum gerekiyor.

KISA BİLGİ 2
POTASYUM ZENGİNİ BESİNLER NELER

* Muz

* Avokado

* Turunçgiller

* Patates

* Domates

* Ispanak

* Kayısı

* Şeftali

* Kereviz

* Yoğurt

* Balık

* Et

KRİPTO FARUK BÖYLE UÇTU

VEBİTCOİN'İN CEO'SU GÖZALTINA ALINDI

X

Alzheimer'ın sonu geldi mi

Hepimiz olabilecek en iyi hayatı yaşamak isteriz ve bu bizim en doğal haklarımızdan biridir. Hayatımızı istediğimiz gibi yaşamak, canlı, formda, fit ve enerjik, keyifli ve mutlu biri olarak sürdürmek, olağan sona “AKIL SAĞLIĞI” ile ulaşmak her insanın değişmez arzusudur. İstisnasız herkes “mükemmel bir sağlık” peşinde koşar ve “üstün bir sağlık hali”ni hedefler, hak eder.

Ama bu hedeflere nasıl ulaşılacağı konusu sözkonusu olduğunda işler maalesef bir hayli karışır. Karışır çünkü böyle bir hedefe ulaşmak bize bedensel ve ruhsal anlamda birçok sorumluluk yükler. Diğer taraftan özellikle son yüzyılın beyinlerimizi, neticede de belleklerimizi olumsuz yönde etkilediği kesindir. İtiraf edelim, çoğumuzun beyni arızalıdır. Ve bu “arızalı beyin sorunu” günümüzün en mühim sağlık sorunlarından biridir.

Ve yine bilelim ki “arızalı beyin meselesi”nin zirve noktasında hepimizin korktuğu çok ağır bir sağlık sorunu var: ALZHEIMER HASTALIĞI. İsterseniz gelin güne bu tatsız ve kesin tedavisi şimdilik mümkünsüz gibi görünen belalı hastalıkla ilgili güzel bir müjdeyle başlayalım: ALZHEIMER’DA FAYDALI OLABİLECEĞİ ANLAŞILAN YENİ BİR İLAÇ 7 HAZİRAN 2021’DE KULLANIM İZNİ ALDI. Detaylar için buyurun...

İYİ HABER
ADUCANUMAB İŞE YARAYABİLİR
ALZHEIMER hastalığı özellikle 70-80’li yaşlar sonrasının en korkulan sağlık problemlerinden biridir. Belleği içten içe ve sinsice tahrip eden bu kronik hastalık, yaşlanma sürecine giren herkesin bir numaralı korkusudur. Yarattığı hafıza ve düşünme sorunlarıyla sadece hastalanan kişilerde değil, aileler ve sosyal yaşamda da önemli tahribatlara yol açar. Hastalığın kesin çözümü üzerinde her yıl binlerce araştırma yapılıyor. Ne var ki henüz bir arpa boyu bile yol gidilebildiğini söylemek pek mümkün değil. Daha doğrusu yakın zamana kadar durum böyleydi, muhtemelen 7 Haziran 2021 tarihi itibarıyla bu bilgi değişti. Gelişmeler şöyle...

KISA BİLGİ

Yazının Devamını Oku

İpin ucunu bırakmayalım

Bildik bir cümle ama yine de tekrarlamakta fayda var: SAĞLIĞIMIZ EN ÖNEMLİ VARLIĞIMIZ.

Sağlıklı olmak ve kalmak bir seçim değil, bir gereklilik. Ne var ki o çok güvendiğimiz aklımız “sağlıklı olma hali”nin değerini maalesef bilmiyor, daha doğrusu fark edemiyor. Sağlığın kıymetini sadece hastalanınca anlıyoruz. Diğer taraftan, bilelim ki pandemi sürecinden de iyi haberler geliyor. Çok şükür pandemide de yolun sonu yaklaşıyor. Tünelin ucunda görünen ışık kesinlikle üstümüze doğru hızla gelen tehlikeli bir trenin ışığı filan değil artık. Bu ışık kesinlikle eski ve güzel günlerin yeniden geri geleceğine işaret eden “AŞI IŞIĞI”dır. Ve yine bilelim ki salgını bitirecek, son noktayı koyacak, üzerine kocaman bir çarpı atacak, yani pandemi ile yürüttüğümüz savaşın bitiş düdüğünü çalacak olan da yine o ışık yani aşı ışığıdır. Özeti şudur: BİR, aşılardan korkmayın. İKİ, toplumsal bağışıklık sağlanana kadar da ipin ucunu bırakmayın.




HATIRLATMA
BAĞIŞIKLIĞA ZARAR VEREN 4 HATA

Yazının Devamını Oku

3 iyi haber

Tam 1 yıl önce, yani 2020 haziranında mutsuz ve umutsuzduk. Karşımızda ne olduğunu, nereden geldiğini ve ne ölçüde tahribat yapacağını bilmediğimiz “belalı bir virüs” vardı.

Bize gelince... Her şeyden önce “o virüsle nasıl savaşacağımızı, etkisini nasıl azaltacağımızı” yeteri kadar bilmiyorduk. Daha da önemlisi korunmak için “maske, mesafe, temizlik” 3’lüsünden başka elimizde hiçbir savunma silahı da yoktu. Ama şimdi, 2021 haziranında durumumuz geçen yıldan çok daha iyi. Çok daha güçlü ve organizeyiz. Elimizde hâlâ net olarak etkili bir ilacımız yok ama etkili pek çok destek tedavisi geliştirmiş durumdayız. Çok daha önemlisi “AŞIMIZ” var. Başlıkta belirttiğim umut vurgusunun nedeni de esasen bundan kaynaklı. Durun, bitmedi! Bu hafta beni memnun eden, umutlandıran 3 iyi haber daha var. İşte o haberler...

İYİ HABER 1
DİYANET’TEN DESTEK GELDİ

Diyanet İşleri Yüksek Kurulu biraz gecikerek de olsa önemli hem de çok önemli bir açıklama yaptı. O açıklama şöyle: “Toplum sağlığını tehlikeye atacağı konusunda galip zan bulunan durumlarda gerekli tedbirlere uymamak, ‘kul ve kamu hakkı ihlali’ olur. Bu itibarla bilimsel usullere uygun üretilen, alanında uzman hekimlerce salgın hastalıklara karşı koruyucu olduğu belirtilen aşıların kullanımı dinen de uygundur.”

Bu yerinde ve doğru açıklamanın aşılama sürecine hız kazandıracağı şüphe götürmez.

İYİ HABER 2

Yazının Devamını Oku

Bekle bizi sonbahar

Anlaşılan o ki elimizdeki bu yeni ve son fırsatı iyi değerlendirebilir, BioNTech aşısını hızlıca ve akıllıca uygulamaya geçirebilirsek ağustos sonlarına doğru, en geç eylül ortalarında toplumsal bağışıklığa yetecek aşılama rakamlarına ulaşabileceğiz.

Bunda BioNTech aşısının gücü ve ilk doz etkinliğinin önemli bir payı var. Elimizdeki veriler BioNTech ile yürütülen aşılama kampanyalarında sadece ilk doz ile bile yüzde 80’leri geçen bir bağışıklık düzeyine ulaşılabileceğini gösteriyor. Daha da dönemlisi yine elimizdeki veriler BioNtech uygulamasında iki doz arasındaki süreyi neredeyse 8 hatta 10-12 haftaya kadar çıkarabileceğimizi düşündürüyor. Özetle aşıyı geliştiren sevgili Dr. Uğur Şahin Hoca, Dr. Özlem Türeci ve ekibi bize taahhüt ettikleri miktardaki aşıyı verebilirlerse rahatlıkla “BEKLE BİZİ SONBAHAR” diyebiliriz. Ve sonbaharı pandemiyle mücadele bakımından bir “ilkbahar gibi” de karşılayabiliriz.




OKUR SORULARI
BİRİNCİ VE İKİNCİ DOZLARI FARKLI AŞILARLA YAPTIRABİLİR MİYİM

Yazının Devamını Oku

Yürümek şifadır

Hiç kimse “4400 adım tartışması” bitince “düzenli yürüme alışkanlığı” meselesini rafa kaldıracağımı düşünmesin.

Yürümeden olmaz ve şu prensip asla değişmez: Her gün düzenli besleneceğiz ve her gün düzenli yürüyeceğiz. Sağlığımızı korumak, güçlü kuvvetli kalmak, iyi yaşayıp iyi yaşlanmanın şefkatli kollarına sığınmak için de yürüme alışkanlığınızdan asla vazgeçmeyeceksiniz. İsterseniz gelin bugün bu güzel hafta sonuna başlarken yazımızın bir bölümünü yine “yürüme ve sağlık” ilişkisine ayıralım. Hazırsanız buyurun...

YÜRÜYÜŞ NOTU 1
KASLAR ÇALIŞIYOR

YÜRÜMENİNgençleştirici etkisi” önce kaslarımızda başlıyor. Biz yürüdükçe kaslarımız güçleniyor, gençleşiyor. Bedenimizin yüzde 40’ını oluşturan kaslarımızın en az 3’te 2’si her yürüyüşte çalışmaya başlıyor. Ve bu çalışma sayesinde de kas hücrelerimizdeki yaşlı mitokondriler ölüyor, yerlerine eskisinden daha fazla, daha genç ve daha sağlıklı mitokondriler geliyor. Unutmayalım: Düzenli yürüyen birinin kaslarındaki mitokondri sayısı tembellerindekinden en az 2 kat daha fazla.

YÜRÜYÜŞ NOTU 2

Yazının Devamını Oku

BioNTech dosyası-2

Çoğu kişi BioNTech aşısında kullanılan mRNA teknolojisinin yeni olduğunu, bu kadar kısa sürede geliştirilen bir aşının uzun vadede ne gibi sorunlara yol açacağının henüz bilinmediğini ileri sürerek başlangıçta BioNTech aşısına karşı mesafeli durdu.

Haksız da sayılmazlardı. İtiraf edeyim aynı “mesafeli duruş” 2020 Eylül’ünde BioNTech ile ilgili ilk çalışmaları izlerken bende de vardı. Başlangıçta Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’da da aynı kanaatin olduğunu tahmin ediyorum, daha doğrusu o da bu yönde bir açıklama yapmıştı. Ama itiraf edelim ki daha sonra sahadan gelen bilgiler ve yayımlanan bilimsel çalışmalar hepimizi rahatlattı.




ÖNEMLİ
DOKTORUNUZA HATIRLATIN

Yazının Devamını Oku

BıoNTech dosyası... Bekle bizi sonbahar

Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca geçtiğimiz günlerde Bilim Kurulu’na davet ettiği BioNTech aşısının mucitlerinden Dr. Uğur Şahin ile yaptığı ortak açıklamada “Önümüzdeki 3 ay içinde ülke genelinde COVID-19’a karşı çok yoğun bir BioNTech aşısı kampanyasının uygulamaya gireceğini” açıkladı.

Anlaşılan o ki özellikle önümüzdeki haziran ve temmuzda -eğer yine ve yeni bir aksilik olmaz ise(!)- halkımızın büyük bir bölümünü efsane aşı haline gelen ve “mRNA teknolojisi” ile üretilen BioNTech aşısıyla aşılama imkânı bulacağız. Bu haber sadece sizi beni değil, süreci baştan beri büyük bir dikkatle izleyen enfeksiyon ve halk sağlığı uzmanlarını da memnun etti. Şimdi şu şarkıyı çok daha güven ve keyifle söyleyebiliriz: BEKLE BİZİ SONBAHAR. Eğer başarabilirsek sonbaharda okullar yeniden açılacak, eğer becerebilirsek önümüzdeki eylül restoranlar, kafeler, parklar, bahçeler yeniden şenlenecek ve cıvıl cıvıl olacak. Yani önümüzdeki sonbahar, sonbahar olmaktan çıkacak, muazzam bir ilkbahara dönüşecek. “İnşallah” diyelim ve isterseniz gelin bir BIONTECH DOSYASI açıp 2 günlük derin bir BioNTech yolculuğuna çıkalım. BioNTech aşısı “neyin nesidir, nasıl etkiler, koruyuculuk oranı nedir, ne süreyle korur, yan etkileri nelerdir, söylendiği kadar alerjik midir, genetiğimizi değiştirip geleceğimizle oynayabilir mi, kısırlığa ya da başka sorunlara yol açabilir mi?” gibi güncel sorulara yanıt arayalım. Hazırsanız buyurun...




SORU 1: BAĞIŞIKLIĞI NASIL ETKİLİYOR

Yazının Devamını Oku

4400 adım yeter mi

Dr. I-Ming Lee bir toplum sağlığı uzmanı. ABD’de, ülkenin ünlü hastanelerinden birinde, Brigham and Women’s Hospital’da görev yapıyor.

Bu hastane Harvard Tıp Okulu’nun çatısı altında önemli araştırmaların yapıldığı ünlü sağlık merkezlerinden biri. Dr. Lee araştırmalarında özellikle “fiziksel aktivite”nin yani “egzersiz”in, “sağlığa faydalarına” odaklanmış. Araştırmalarını da daha ziyade “egzersiz-kronik hastalıklar ilişkisi” üzerine yoğunlaştırmış. Yaptığı bu önemli araştırmalarından birini de ünlü tıp dergilerinden birinde, JAMA’da 2019 yılında yayımlamış. Hikâyenin bundan sonrası bir hayli ilginç.

ÖN BİLGİ
DR. LEE NE YAPMIŞ

DR. LEE 2019’da yayımladığı bu çalışmada ortalama yaşı 72 olan 16 bin 741 kadının yürüme aktivitelerini 4 yıl boyunca aralıksız izlemiş. Bu “70’lik hanımlardan” günde ortalama 4400 adım atanların ölüm risklerinde, 2000 adım atanlara oranla yüzde 41 azalma olduğunu belirlemiş. İşin püf noktası tam da burada başlıyor. Sadece kadınlarda ve yalnızca 70’i aşan hanımlarda gözlenen bu veriler nedense bir anda popüler hale geliveriyor. Bu araştırmadan 2019’da bu satırların yazarı da sık sık söz etmişti. Geçtiğimiz günlerde neden ve nasıl olduysa bu “eski” ve “tartışmalı” bilgi bir şekilde gündeme düştü. Neticede “çarşı(!)” yani “egzersiz alemi” fena halde karıştı. Bu karışıklıktan ben de nasibimi aldım. Zira başta Ertuğrul Özkök, Sedat Ergin, Ahmet Hakan olmak üzere pek çok yürüme tutkunu anında bana “Hocam bu ne iştir?” sorusunu yöneltiverdi. Peki, yanıtım ne oldu?

Yazının Devamını Oku

Hangisine güvenelim

Son günlerde “aşı azlığı ya da yokluğu” kadar sık gündeme getirilen bir konu daha var: Antikor azlığı ya da yokluğu.

COVID-19’u geçirenler ve aşılananların sayısı çoğaldıkça “antikor meselesi” pandemi gündemindeki yerini doğal olarak iyice güçlendiriyor. Çoğu insan “Acaba yeteri kadar antikor üretebildim mi? Geçirdiğim enfeksiyon ya da yaptırdığım aşı beni bu hastalıktan hiç olmazsa belirli bir süre koruyabilecek kadar antikora sahip olmamı sağlayabildi mi?” sorularına yanıt arıyor. Haklılar mı? Daha önce de yazdım, bana göre zannedildiğinin aksine pek de haklı değiller. Neden mi?

İYİ BİLGİ
ANTİKOR VAR, ANTİKOR VAR!

ANTİKOR seviyelerinin peşine düşenler maalesef haklı değiller. Değiller çünkü bağışıklık gücümüzü sadece antikorlar üzerinden değerlendirmemiz, “Antikorum yüksek” diye sevinip “Benimki çok düşük çıktı” diye üzülmek bilimsel gerçeklerle uyumlu sayılmıyor. Zira antikorlar için de bir çeşit “nicelik yani miktar” ve “nitelik yani yapı ve içerik” meselesinin söz konusu olduğu kesin. Bağışıklık uzmanları özellikle 2’ncisinin, yani “nitelik meselesi”nin üzerinde ısrarla duruyorlar. Kısacası konunun geri planında çok fazla detay var. O detaylar için buyurun...

KISA BİLGİ

Yazının Devamını Oku

Yeni bir başlangıç...

Uzunca bir aradan sonra bugün itibarıyla yeniden “kademeli bir açılma” dönemine girdik.

Umalım ki bu yeni dönemde de daha önce 3 kez üst üste tekrarladığımız hataları yine tekrarlamayız. Ve umalım ki gerçekten bir bedensel, ruhsal, sosyal ve ekonomik çöküntüye dönüşme sürecine giren pandeminin bundan sonraki virajlarında yeni kaoslar, yeni savrulmalar yaşamayız.




KISA BİLGİ
KAYIP ORANI YÜZDE 2’Yİ GEÇİYOR 

RAKAMLARA

Yazının Devamını Oku

Hangisi doğru

Beslenme önemli, hem de çok önemli bir mesele.

Dikkat edeceğimiz küçük bazı ayrıntılar bile sağlığımızı doğrudan ve derinden etkileyebiliyor. Bu nedenle beslenme söz konusu olduğunda karar verirken daha dikkatli olmakta fayda var. Gelin, sözü daha fazla uzatmadan hemen her gün yapmak zorunda olduğumuz sıradan bazı beslenme seçimleri için önemli olabilecek küçük bazı ayrıntıları yeniden hatırlayalım. Hazırsanız buyurun...



SORU 1
HANGİ SU

Su hayattır! Tamam ama onu daha da zenginleştirmek, neredeyse bir “yaşam iksiri” haline dönüştürmek de yine bizim elimizdedir. Kısacası mesele sadece her gün 8-10 bardak su içmekten ibaret değildir, ayrıntılara da girmek gerekir. Mesela suların sert olanları yumuşak olanlarından daha değerlidir. Zira “sert su” demek kalsiyumu, magnezyumu, alkali gücü daha yüksek su demektir. Suyunuza ekleyeceğiz rendelenmiş portakal ya da limon kabuğu, dilimlenmiş salatalık parçaları öğütülmüş maydanoz, nane, fesleğen kırıntıları hatta bir tutam kadar da tarçın ve/veya rezene o suyu neredeyse bir yaşam iksiri haline dönüştürebilecektir.

Yazının Devamını Oku

COVID-19 bir pıhtılaşma sorunu mu

Pandeminin başında bir üst solunum yolu ve akciğer hastalığı olarak kabul edilen COVID-19 enfeksiyonu şimdi “sistemik bir iltihabi hastalık” olarak tanımlanıyor.

Hastalıktan etkilenen sistemlerin en başında da “damarlarımız” geliyor. Araştırma verileri yoğun bakımlarda tedavi edilen her 3 COVID-19 hastasından 1’inde ölüm sebebinin damarlardaki pıhtılaşma süreçlerinden kaynaklandığını gösteriyor. COVID-19 en çok da bacaklardaki toplardamarlarda pıhtılara bağlı tıkanıklıklara yol açıyor. Toplardamarlardaki bu problem “derin ven trombozu” olarak adlandırılıyor. Bu pıhtılardan kopabilecek minicik parçacıklar bile eğer akciğer toplardamarına ulaşırlarsa “akciğer embolisi” dediğimiz, hayatı tehdit edebilecek ağır bir tabloyla neticelenebiliyor. COVID-19’lu bazı hastalarda oluşan “nefes darlığı, yorgunluk, çarpıntı, morarma” kısacası “oksijen azlığı” ile oluşan belirtilerin de nedeni akciğer damarlarında oluşan bu minik tıkayıcı hadiselerdir. Peki, pıhtılaşma sorunları yalnızca akciğerlerde mi oluşuyor? Bu önemli sorunun yanıtını ve bundan sonraki bilgileri gelin işin uzmanından, Prof. Dr. Mustafa Çetiner’den öğrenelim.

DR. Çetiner diyor ki
PIHTILAŞMA HER ORGANDA GÖRÜLEBİLİR
HEMATOLOJİ uzmanı Prof. Dr. Mustafa Çetiner’e göre, “COVID-19 sadece toplardamarlarda değil, atardamarlarda da pıhtılaşmaya yol açabiliyor. Kalp ve beyin atardamarlarındaki pıhtılar kalp krizi ve inmelere neden oluyor. Saygın bir tıp dergisinde yayımlanan önemli bir makaleye göre ‘inme problemi’ 50 yaşından küçük genç yetişkinlerde bile görülebiliyor. Yine aynı grupta pıhtılaşmayı takiben deride kırmızı döküntülere, el-ayak parmaklarında soğukta donma sonrası oluşan yaralara benzer kırmızı ve şiş yaralara rastlanabiliyor. Kısacası ‘pıhtılaşma meselesi’ COVID-19’un maalesef en tehlikeli ve riskli sonuçlarından biri olarak önümüzde duruyor.” 

SORU ŞUPIHTILAŞMANIN SEBEBİ NE

PROF. DR. ÇETİNER’e göre de daha önceki yazımda belirttiğim gibi esas sorun damarların içyüzünü çevreleyen ve kanın damar içinde sorunsuz akışını temin eden endotel hücrelerindeki iltihaplanma hali, yani “endotelitis meselesi”dir. Virüsün hücrelere giriş kapısı olarak kullandığı ACE2 reseptörleri endotel hücrelerde yoğun olarak bulunuyor. Virüs bu nedenle endotel hücrelerine kolayca girip iltihaplanmaya yol açıyor. Endotel hücrelerinde oluşan hasarlar ise pıhtılaşmayı arttıran bir takım faktörlerin kana salınımını tetikliyor. Neticede, pıhtılaşma hadisesi de anında devreye giriyor. Dahası da var...

Yazının Devamını Oku

Yoksa sorun damarlarda mı

Covid-19 enfeksiyonu bizi her gün biraz daha şaşırtmaya, kafamızı daha da karıştırmaya devam ediyor.

Başlangıçta bir “üst solunum yolu”, bir “kulak burun boğaz enfeksiyonu” gibi kabul edip “grip ve nezleyle” mukayese etmeye kalktığımız bu enteresan viral hastalığı kısa bir süre sonra bir “akciğer problemi” olarak da merak ve korkuyla izlemeye başlamıştık. Ne var ki önümüze konulan yeni araştırmalar COVID-19’da problemin çok daha önemli ve çok daha derinlerde olduğunu gösteriyor. Bu yeni bilimsel verilere bakılırsa COVID-19 bir üst solunum yolu ya da akciğer hastalığından çok, hemen her doku ve organı ilgilendirebilen, her doku ve organa saldırabilen dolayısıyla bedenin hemen her yerinde hasara yol açabilen bir damar hastalığı olarak da dikkati çekiyor. Bu yeni bilgiler çok önemli. O nedenle hepimize biraz daha detay lazım. Hazırsanız buyurun...




GÜNÜN SORUSU
COVID-19 ASLINDA BİR DAMAR HASTALIĞI MI

Yazının Devamını Oku

Güneşin de aşının da patenti olmaz

Geleceğimizi tehdit eden muazzam bir salgınla karşı karşıyayız.

Ve bu salgını sonlandırmanın tek çaresi var: Zengin, yoksul ayırt etmeden yeryüzündeki her ülkeye, her insana elimizdeki mevcut aşıları ulaştırabilmek! Kısacası pandemiyi sonlandıracak tek çarenin aşılar olduğu kesin. Unutmayalım ki pandemi “küresel bir sorun”dur. Böyle bir sorun ile “ülkesel çözümler”le mücadele etmek mümkün değildir. Ve bilelim ki hepimiz güvende olana kadar hiçbirimiz asla güvende olmayacağız. Peki, aşıyı herkese ulaştırma imkânımız var mı? İşte tam da bu noktada, sürece “ekonomik nedenler” ve ardından da “patent hikâyesi” kendiliğinden dahil oluyor. Ekonomik imkânı olan ülkeler parayı bastırıp halkını aşılarken bu olanağı bulamayan ülkelerde halk sokaklarda can veriyor. Hindistan’da olup bitenleri hatırlarsak ifade etmek istediğim şey daha kolay anlaşılacaktır. Özetle “patent meselesi” önemli bir meseledir. Bu meseleyi tarihin en etkileyici cevaplarından birini, çocuk felci aşısını bulan Dr. J. E. Salk vermiştir: “AŞI DA TIPKI GÜNEŞ GİBİ İNSANLIĞA AİT ORTAK BİR DEĞERDİR. GÜNEŞİ PATENTLEYEBİLİR MİSİNİZ?” Ayrıntılar için buyurun...




1-  KİMDİR DR. J. E. SALKSALK bir viroloji uzmanıdır, 1914 New York doğumludur. Tıp eğitimini 1939’da New York Üniversitesi’nde tamamlamış, “viroloji” alanına yani “virüsler”e ilgi duymuştur. Grip virüsleri üzerinde yaptığı araştırmalar nedeniyle 1947’de Pittsburgh Üniversitesi’ne davet edilmiştir. Dr. Salk, Pittsburgh’da çocuk felci hastalığına karşı bağışıklık sağlayabilecek ilk ölü virüs çalışmalarını yapmış, neticede de ilk polio aşısını üretme onuruna erişmiştir. Dr. Salk hayvan deneylerinde yani ilk aşamalarda başarılı sonuçlar aldığını görünce de 1952’de aşıyı insanlara da uygulamaya karar vermiş ve çalışmalarını büyütüp genişletmiştir. Sonraki gelişmelere gelince...

Yazının Devamını Oku

Eleştiride kıskanç çözümde cömert olmak

Pandemi sürecinin zor ve kritik bir virajındayız. Bir çeşit “sınırlı kapanma dönemi”ne girdik. Bu dönemi iyi değerlendirmek, kısıtlamalara “elimizden geldiği kadar” değil, “daha da fazlası”yla uyum göstermek mecburiyetindeyiz.

Zira kısıtlama sonrasında ulaşacağımız rakamlar beklentinin üzerinde kalırsa ciddi bir toplumsal travma yaşama ihtimalinin olduğu açık ve nettir. Bu nedenle şu anda yapılan hataları, işlenen kusurları, eksiklikleri ve görülecek hesapları ertelemek, eleştirileri sınırlayarak yeni ve etkili çözümler üretmek yapmamız gereken ilk ve en önemli iştir. Kısacası zaman rahmetli 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in de sık sık tekrarladığı gibi “Sorunlu bir zaman”dır. Ve böyle zamanlarda “Eleştiride kıskanç, övgüde ve çözümde cömert olmak” en doğru yaklaşımdır.

BİR SORU
KAPANMA SONRASI İYİ PLANLANDI MI

GÖRÜNEN o ki yaptığımız onca hataya rağmen kapanma sürecinin sonunda yüzümüz az ya da çok gülecek. Ama bilelim ki bu ciddi kapanma da probleme kalıcı bir çözüm getirmeyecek. Yapılması gereken önemli işlerden birisi de daha şimdiden kapanma sonrasının planlanması, tartışmaya açılması, halka açıklanması, daha doğrusu uygulanacak “kademeli açılma” sürecinin nasıl olacağı konusunda toplumsal bir mutabakatın sağlanmasıdır. Eğer daha önce yaptığımız yanlışları bu kapanmanın sonrasında da tekrarlar, kapılarımızı sonuna kadar ve kontrolsüz bir şekilde açacak olursak, çok değil birkaç ay sonra yeni bir dalganın daha kaçınılmaz olabileceğini unutmayalım.

UNUTMAYIN

Yazının Devamını Oku

Rus aşısına güvenelim mi

Pandemide geldiğimiz nokta maalesef biraz sıkıntılı.

Sıkıntının nedeni ise hepimizce malum: Elimizde yeteri kadar aşı yok. Ama bilelim ki sadece bizde değil bir iki istisna dışında hemen her ülkede “aşı sıkıntısı” var. Bunun başlıca nedeni de üretici firmaların taahhüt ettikleri miktarda aşıyı üretememeleri. Haklı olabilirler mi? Mümkündür, haklı olabilirler. Bilelim ki aşı üretimi muazzam bir “itina”, yüksek bir “teknoloji”, olağanüstü duyarlılıkta “inceleme aşamaları” gerektiren son derece zor bir iştir. Görünen o ki saydığım bu nedenlerle ne BioNTech/Pfizer ne AstraZeneca/Oxford ne de Moderna, Sinovac, Johnson&Johnson farklı ülkelere verdikleri sözleri maalesef yerine getiremiyorlar. Peki, bizdeki durum ne?



DURUM ŞU
GÜNDEMİMİZDE SPUTNIK V VAR

Yazının Devamını Oku