2020'nin beslenme trendleri

Başlığı okuyunca aklınıza hemen “Beslenmenin de trendi mi olur hocam?” sorusu gelirse şaşırmam!

Nedeni şu: Bana göre de beslenmenin trendi olmaz. Olsa olsa ‘anayasası’ olur. Böyle bir anayasa zaten var ve sadece 3 maddeden ibaret:

1- YETERLİLİK PRENSİBİ: Yeteri kadar beslenecek, ihtiyacınızdan az ya da çok yemeyeceksiniz.

2- ÇEŞİTLİLİK PRENSİBİ: İhtiyaçlarınızı farklı kaynaklardan kazanmaya çalışacaksınız.

3- DENGE PRENSİBİ: Protein, karbonhidrat ve yağ dengesine dikkat edeceksiniz.

Eğer bu anayasaya harfiyen uyar ve bu arada beslenmenize ‘keyif ve hoşgörü’ ve de ‘yeni ve farklı lezzetler’ ekleyebilirseniz işiniz daha kolaydır. Yenilik ve farklılıkları da sosyal ve bilimsel değişimler belirliyor. 2020’de daha çok önde olacak o değişimleri merak ediyorsanız buyurun...

2020nin beslenme trendleri

1- BU İKİLİ YARIŞIYOR

Geçen yılın baharat şampiyonu zerdeçal. Bu yıl zencefil en az onun kadar sık konuşulacak. Geçtiğimiz yıl zencefil pazarındaki yüzde 6.5’lik büyüme de bunun kanıtı. Önerim taze ve toz zencefili yemeklerinize, baharat karışımları ve diğer gıdalarınıza daha sık eklemenizdir. Tabii ki zerdeçalı bu yıl da asla ihmal etmemeniz şartıyla.

2- APİTERAPİYE GÜVEN

Apiterapi, yani arı poleni, arı sütü ve benzerlerini sağlığı korumak, geliştirmek ve hastalıklarla (özellikle infeksiyonlarla ve kanserlerle) mücadelede kullanma eğilimi 2020’de daha da artacak. Bilhassa ilaçlardan korkan anneler çocuklarına daha güçlü bir bağışıklık için arı poleni kullanmaya yönelecek.

3- KARNABAHAR LİSTEBAŞI

Lahanagiller ailesinin mütevazı üyesi karnabahar, özellikle “karnabahar pizzası” ve “karnabahar burger” pazarının patlaması ile inanılmaz bir büyüme yakaladı. Bilhassa unlu gıdalardan ve etten kaçınmak isteyenler karnabaharlı pizzalara özellikle yükleniyor. Sadece bununla kalsalar neyse. Karnabahar kısır, karnabahar pilav gibi ürünler de 2020’nin beslenme trendlerinde başı çekiyor.

2020nin beslenme trendleri

4- HUMUS PEK POPÜLER

Ortadoğu ve Anadolu mutfağının, özellikle Hatay’ın vazgeçilmezlerinden geleneksel “nohutlu humuslar” 2020’de daha sık konuşulacak besinler arasında. Özellikle pancar, zahter, zerdeçal eklenmiş yeni ve farklı humuslar pek popüler!

5- YENİ SOSLAR GELİYOR

Baharat karışımları, özellikle köri, zahter, garam masala, tajin (Kırmızı acı biber tozu, kurutulmuş limon ve tuz karışımından yapılıyor. Meksika kökenli olan bu baharat özellikle balık sebze yemekleri ve yumurtalı besinlerde tercih ediliyor) hep gündemdeler. Bu baharatlar bu yıl da çok popüler olacaklar. Ama harrissa sosu farklı bir kulvardan pazar liderliğine oynamaya çalışıyor. Harrisa sosunun içerikleri ve yapılışını yarınki kelebekte bulabilirsiniz.

2020nin beslenme trendleri

6- BİTKİSEL SÜT FAVORİ

Yetişkinlerin neden süt tükettiğini hâlâ anlamıyorum. İçindeki laktoz, laktaz eksikliği olanlar için oluşturduğu gaz, ağrılar, şişkinlik ve ishal nedeniyle zaten çok önemli bir sorun. Bana sorarsanız ineğin, keçinin sütünü yavrularına bırakıp yoğurtla, peynirle süt ürünü keyfinizi sürdürmeye bakın. Bu arada badem, hindistancevizi, yulaf sütü satışlarındaki patlamayı da bir kenara not edin. Özellikle yulaf sütünün yıldızı şimal yıldızı kadar net ve açık. Benim favorim mi? Badem ve yulaf sütü!

7- KOLAJENE İLGİ SÜRÜYOR

Kolajen tozları eklenmiş barlar ya da içecekler veya kolajen peptitleri ile hazırlanmış takviyeler 2020’de çok yaygın olacak ve ilgi görecek. Kolajen pazarı sadece geçtiğimiz yılda Amerika’da yüzde 60 civarında artış gösterdi. Cilt desteği olarak Tip1, eklem desteği olarak Tip2’leri kullananların sayısı hızlı arttı. Sebze suyu karışımlarını, çaya kahveye kolajen eklemek hatta salatalara, çorbalara kolajen tozu ilave etmek önümüzdeki yıl hep gündemde olacak.

8- KEMİK SUYUNA YÖNELİM

Kolajen pazarındaki büyüme kolajen peptitlerinin hâlâ yüksek fiyatlar ile pazarlanması nedeni ile orta ve alt gelir gruplarında kemik suyuna ciddi bir yönelim var. Kemik tozları ve sularının daha az kolajen/jelatin içermeleri ve ağır metal taşıma “kurşun ve cıva” riskleri var ama anlaşılan o ki pazar daha da büyüyecek.

9- ADAPTOJENLERİN YILDIZI

Adaptojenler bedenin strese daha makul yanıtlar vermesi, gereksiz yere direnmemesi, hoşgörü düzenini maksimuma çıkarıp bağışıklığın daha da güçlenmesini teşvik eden bitkiler. Her coğrafyanın farklı adaptojeni var. Orta ve uzak Asya’da Kore ginsgeni; Rusya, Balkanlar ve Kafkasya’da Rhodiula Rosea; Hindistan ve çevresinde Ashwaganda adaptojenlerin en iyi örnekleri. Reishi mantarını ve macha çayını da bu gruba ekleyebiliriz. Peki, bizim adaptojenimiz hangisi? Ben birinciliği kapariye verip kekik/yarpus (yaban kekiği) ve fesleğenimizi de öneriyorum.

2020nin beslenme trendleri

10- ‘BESLENMEDE HOŞGÖRÜ’

Diyetlerin her türlüsü “out” oldu. Ketojenik, alkali, paleo, vegan vs... Şimdilerde kimse bunlara rağbet etmiyor. Diyetlerden bıkanlar için 2020’de yepyeni bir hoşgörü kapısı açılıyor: Sezgisel beslenme. Bu yeni beslenme eğilimi yeme eylemini eğlenceli ve sevimli hale getirmeye çalışıp yemek yemenin keyfine odaklanıyor. Dolayısıyla sezgisel beslenme “iyi hayat” hedefinin de bir parçası olacak gibi görünüyor.

X

Yaşlanmaya hazır mıyız

Yaşlılık yolculuğuna çıkanların -ki hepimiz zamanı gelince çıkıyoruz, çıkacağız- yapabileceği en iyi şey, “yaşlanmanın kaçınılmazlığını, önlenemezliğini, tersine çevrilemezliğini” daha yolun başında kabul edip sürece uyum sağlamak ama bu arada bazı püf noktalarını bilip onları mümkün olduğunca erken yaşlarda hayata geçirmektir.

Amerika’nın önemli iyi hayat uzmanlarından Dr. A. Weil, “Yapabileceğiniz en iyi şey her yaş için en güçlü sağlığa sahip olmayı hedeflemektir” diyor ve ekliyor: “İyi yaşlanmak bir ayrıcalıktır!”

Eğer sizde iyi yaşlanma ayrıcalığını yakalamak istiyorsanız, aşağıdaki 3 ayrıntıya da dikkat etmek zorundasınız. İşte o ayrıntılar...

AYRINTI 1
EGZERSİZİ UNUTMAYIN

ARAŞTIRMALAR, net ve açık olarak egzersizin bir numaralı iyi yaşlanma belirleyicisi olduğunu doğruluyor. Üstelik bize sadece “bedensel egzersizler” de yetmiyor, “duygusal egzersizler”in de çok ama çok önemli oldukları anlaşılıyor. Her gün mutlaka yürümeli, fırsat buldukça da aktif yaşamın her alanıyla bedenlerimizi buluşturmanın bir yolunu bulmalıyız. Ayrıca beynimizin de kaslarımız gibi çalıştıkça güçlendiğini unutmamalı, ona da sık sık “bilişsel ve duygusal antrenmanlar” yaptırmalıyız. Diğer taraftan sadece “hatıralar” biriktirmeyi bir kenara bırakıp, gelecek için “umutlar” da biriktirebilmeliyiz. Yetinmemeli, erdemin hoşgörüyle, güvenin dostluk ve bilgelikle iç içe olduğu sağlıklı bir beyin-kalp ilişkisi de geliştirmeliyiz.


Yazının Devamını Oku

Doğru mu yaptık

Günlük vaka sayılarındaki artış pandemi matematiğine aşina herkes için korkutucu. Ve tam da günlük rakamların 10 binleri geçtiği farklı bir dönemde salgında neticeyi derinden etkileyecek önemli kararlar aldık ve “yerinde karar dönemi” diye tanımlanan farklı bir uygulamaya geçtik.

Uygulamanın esasında, “kademeli esnetme” yerine “renklendirilmiş normalleşme” diyebileceğimiz farklı bir uygulama var. Enfeksiyon hastalıkları veya halk sağlığı uzmanı olmasam da süreci başından beri dikkatle izleyen, her aşamasında ilgili hocalarla yoğun bilgi alışverişinde bulunan 40 yıllık bir “hekimlik tecrübesi”yle baktığımda bu yeni uygulamaya katıldığımı, yürekten bir “Evet, doğrusu yapıldı” diyebileceğimi söylemem çok güç. Üstelik itiraf edeyim, benim gibi düşünen uzmanların sayısı da oldukça fazla. Kısacası bu yeni uygulama, bu yeni strateji bu haliyle pek de inandırıcı görünmüyor, güven vermiyor. Nedenlerine gelince...

CEVAPLANMASI GEREKEN SORULAR

SON kararlar hakkında konuştuğum uzmanlardan aldığım değerlendirmelerin özetinde yanıt alması gereken 5 temel soru var:

SORU 1: İl bazında uygulamaya geçmek yanlış bir yaklaşım olmasa da açıklanan il bazlı veriler yeteri kadar tatmin etmiyor. “Mavi” ya da “kırmızı”ya boyanan yani “çok düşük” veya “çok yüksek” riskli bulunan illerimizde “1000 kişi başına günde kaç test yapılıyor?” ve “Testlerdeki pozitif oranları ne durumda?” gibi soruların yanıtları net ve açık değil. Prensip olarak kabul edilen değer, herhangi bir il, bölge ya da ülkede “100 testte 3’ten fazla pozitiflik” oranı varsa salgının kontrol altına alındığını söylemek zor. Türkiye’deki genel rakam ise son günlerde yüzde 9’ları zorluyor.

SORU 2: Şehirler arasında da muazzam rakamsal farklar var. Örneğin, Ordu’daki vaka sayısı Şırnak’tan “130 kat” daha fazla. Sağlık Bakanlığımız ve Bilim Kurulumuzun iller arasındaki bu kabul edilmesi güç rakamsal farklılıkların nedenlerini de bizimle paylaşması gerekiyor.

SORU 3: “Mavi”

Yazının Devamını Oku

Pandemi yorgunuyuz

Gündem değişmiyor, ne Mars’ın yeniden keşfi(!) ne Myanmar’daki askeri darbe, ne şu ne bu kimseyi ilgilendirmiyor; herkesin gündeminde varsa yoksa COVID meselesi.

Pandemi her an her yerde gündemin bir numaralı maddesi. Peki, neden? Nedeni açık: Pandemide bu belalı, bu yapışkan, bu fevkalade tehlikeli virüse paçayı kaptıranların sayısı 100 milyonu çoktan geçti. Bu arada da neredeyse 3 milyona yakın insan hayatını kaybetti. Peki, mesele sadece hastalanmakla, yalnızca hayat kaybıyla bitiyor mu? Hayır, bitmiyor! COVID önümüze yeni yeni ve şaşırtıcı faturalar koymaya devam ediyor. Üstelik faturalar adeta tefeci faturası gibi(!) Öde öde bitmiyor. PANDEMİ YORGUNLUĞU ise o bitmeyen faturaların en önemlilerinden biri. Peki ne var o faturada? Merak edin ve buyurun...

YENİ BİR SORUN MU
KRONİK COVID-19

DAHA önce de yazdım. COVID-19’a yakalananların neredeyse 10’da birinde hastalığı takiben yeni bazı sağlık sorunları ortaya çıkıyor. Bunlara “COVID-19’un kalıcı bozuklukları” deniyor. Bu bozuklukların başını da “kronik yorgunluk sorunu” çekiyor. Peki, başkaları da var mı? Var, maalesef. Yeni yayımlanan ve 17-87 yaşları arasında 47 bin 910 COVID-19 hastasının geriye dönük incelemesine dayanan bir “yeniden değerlendirme çalışması” kronik COVID meselesinde bizleri bekleyen sorunların neler olduğunu bakın nasıl sıralamış.


Yazının Devamını Oku

COVID’siz dünya yakın mı

Geçtiğimiz günlerde Dünya Sağlık Örgütü son dönemin en güzel, en sevindirici duyurularından birini yaptı ve “pandeminin 2022 başlarında kontrol altına alınabileceğini” açıkladı. Hemen ardından da İngiltere Başbakanı Boris Johnson, “COVID-19 kısıtlamalarını 8 Mart’tan itibaren kademeli olarak kaldıracağız. 21 Haziran’dan itibaren de tümüyle sonlandıracağız” şeklinde özetlenebilecek iddialı bir demeç verdi.

Doğal olarak da bu sevindirici haberler hepimizin aklına “COVID’siz günler yakın mı? COVID’siz bir dünya mümkün mü?” sorularını getirdi. Peki, gerçek ne? COVID’siz günler hakikaten yakın mı ve sonrasında COVID’siz dünya mümkün mü? Eldeki verilere ve gelişmelere bakılırsa bu soruya en azından şimdilik güçlü bir “Evet” yanıtı vermek çok iddialı olur. Nedeni şu...

OKUR SORUSU 1

NASIL GİDİYORUZ

AN itibarıyla durumumuz özetle şudur: Aşılama sayısı ve hızında fena gitmiyoruz. Daha iyisi olabilir miydi? Evet, tabii ki olabilirdi. Daha çok ve farklı tipte aşıyı daha çok insanımıza uygulamamız mümkündü. İsrail, İngiltere, Amerika ve daha birçok ülke aşılama konusunda bizden daha iyi durumda. Ama yine de imkânlarımız göz önüne alındığında fena değiliz. Salgını kontrolde de şimdilik fena gitmiyoruz. İstisnalar dışında tedbirlere uyum ülke genelinde iyi durumda. Ama özellikle Karadeniz bölgesi için yeni tedbirler, stratejiler gerekiyor. Eğer biraz daha gayrete gelir, yeni vaka sayılarını 100 binde 20’lerin altına düşürebilirsek geçen yıldan çok daha rahat bir yaz döneminin bizi beklediğini söyleyebiliriz.

UNUTMAYIN

HER ŞEY AŞILARIN BAŞARISINA BAĞLI

Yazının Devamını Oku

Dijital sağlığa hoşgeldiniz

Pandeminin pek çok şeyi değiştirdiği, hayatımıza yeni ve farklı anlamlar kazandırdığı kesin.

Değişim rüzgârına doğal olarak sağlık da ayak uydurdu, özellikle “dijital sağlık” alanındaki gelişmeler hız kazandı. Mesela kolumuzdaki dijital saatler sayesinde nabzımızı ölçebiliyor, adım sayımızı belirleyebiliyor, harcadığımız kalorileri gözleyip gerektiğinde kalp elektromuzu bile çekebiliyorduk. Şimdi ise bu parametrelere dijital teknolojiyle vücut dışından doğrudan “kan basıncını, kan şeker seviyesini, kandaki kafein, laktik asit ve alkol miktarını da ölçebilen yeni teknolojiler” eklendi. Görünen o ki yakın bir gelecekte kolumuzdaki saatlere bakarak daha pek çok sağlık parametresini de izleyebilme fırsatı bulacağız.




İYİ HABER 1
MOLNUPIRAVIR YİNE GÜNDEMDE

Yazının Devamını Oku

Sağlık Bakanı’yla aşı sohbeti

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca ile iki gün önce uzun bir görüşme yaptım.

Hemen belirteyim: Sayın Bakanı 1-2 ay öncesine göre bir hayli rahatlamış buldum. Tabii ki onun da aklında mutasyon soruları olmalıydı. Ama bizim gündemimizde “aşı meselesi” vardı. Sayın Bakan her zamanki kibar ve açık tavrıyla her soruya samimi yanıtlar verdi. İşte o görüşmedeki sorular ve yanıtları...




SORU 1: NEDEN ÇİN AŞISI?

SAĞLIK Bakanımız da çoğumuz gibi aşıların “Çin, Rus, Alman, İngiliz, Amerikan aşısı” şeklinde tanımlanmasından hoşnut değil. “Çin aşısı” yerine “ölü virüs aşısı” tanımını tercih ediyor. Yukarıdaki soruyu da “SinoVac’ın geliştirdiği aşıyı sürecin başından beri dikkatle izlemeye aldık. Biliyorsunuz, ölü virüs aşıları uzun zamandır kullanılan, teknolojisi iyi bilinen, etkinliği makul düzeyde, yan etkileri ise oldukça düşük aşılar. Ayrıca bizim depolanması, dağıtımı ve kullanımında zaten son derece tecrübeli olduğumuz bir aşı çeşidi. Bu nedenle daha yolun başında, neredeyse haziran ortalarında SinoVac ile hızla temasa geçtik” yanıtını verdi.

Yazının Devamını Oku

10 soruda antikor dosyası

Pandemide son günlerin en popüler konulardan biri de “antikor”lar.

Hatırlayalım, bağışıklık sistemimiz ister virüsle doğrudan karşılaşsın, isterse de aşılarla bedene giren virüs parçacıklarıyla uyarılmış olsun, netice fark etmiyor. Hemen ve anında, farklı yapı ve güçte antikorlar üretmeye başlıyor. Bu antikorlar da bizi en azından belirli süre “daha sonraki virüs saldırılarından koruyarak” yeniden hastalanmamızı önlüyor. Antikor üreten bağışıklık hücrelerimizin de B lenfositleri olduğu biliniyor. İsterseniz gelin, tam da bu noktada biraz daha ayrıntıya girelim...




VARAN 1
HASTALIKTA ANTİKOR ÜRETİMİ NASIL OLUYOR

Yazının Devamını Oku

Nasıl mutlu oluruz

“Stres testi”ne girmiş gibiyiz. Karanlıkta ve bilmediğimiz bir yolda yürüyoruz.

Üstelik yolculuğun ne zaman biteceği, nasıl sonuçlanacağı da kesin değil. Özetle “belirsizlik” gibi son derece önemli bir sorunla karşı karşıyayız; görmediğimiz, duymadığımız, dokunamadığımız kısacası neredeyse hiçbir özelliğini tanımadığımız meçhul bir düşman ile birlikte yolculuk yapıyoruz. Hal böyle olunca da her şeye büyüteçle bakmaya başladık. Konu hastalıksa anında ve hemen “Acaba ölür müyüm?” korkusuna kapılıyoruz. “Korkmayın, çözümü/aşıyı bulduk!” diyorlar, “Acaba o aşı başımıza yeni işler açar mı?” gibi saçma sapan düşünceler üretiyoruz. Mutasyon meselesi devreye girince de her mutasyonu mutlaka ama mutlaka kötüye yoruyoruz. Ayrıca ciddi ölçüde bir bilgi kirliliği ve fazlalığı sorunumuz da var. Herkes konuşuyor. Ama hepsi farklı şeyler söylüyor. Sonuç mu? Ortada! Önce “yön kaybı”, sonra da “mutsuzluk” devreye giriyor.




AKLINIZDA OLSUN
MUTSUZLUĞUN DA İLAÇLARI VAR MI

Yazının Devamını Oku

Mutasyonlar tesadüf mü

Pandemide aşılar “out”, mutasyonlar “in” şeklinde özetlenebilecek bir noktadayız. Bunun da açık, net ve kabul edilebilir bir nedeni var: Her yeni mutasyon, virüsün -muhtemelen- sadece “bulaşıcılık yeteneği”ni değil, “hasta etme gücü”nü de arttırabiliyor. Bu da sadece yeni vaka sayılarında artma değil, ağır hasta rakamlarında da yükselme anlamına geliyor.

Son günlerde iki hafta öncesine oranla vaka sayılarının ve ağır hasta sayılarının bizde de artmasının nedenlerinden biri de bu zaten. Özetle, ben ve benim gibi düşünenler mutasyon meselesini başlangıçta yeterince ciddiye almamakla yanıldık! Peki, bu yanılgının nedeni ne idi? Her gün neredeyse bir yenisi saptanan bu mutasyonlar sadece tesadüf mü? İşin uzmanlarına göre mutasyonlar sadece tesadüflere bağlı değil, bu tatsız gelişmede -az da olsa- bizim de payımız, günahlarımız var. Detaylar için buyurun...

KISA BİLGİ
MUTASYONLAR DAHA DA ARTACAK

VİRÜSLERİN de hayatta kalmak için çevrelerine uyum sağlamak zorunda olduklarını, bunu da mutasyonlarla gerçekleştirebildiklerini biliyoruz. Uzmanlara göre mutasyonlar en çok da hastalanan kişilerde, hastalık sürecinde ortaya çıkıyor, özellikle bağışıklık sistemi zayıf hastalarda, vücutta daha uzun süre kalma şansı yakalayan virüslerde mutasyon ihtimali artıyor. Hastalığın iyileşmesi uzadıkça “bağışıklık baskısı” ile daha uzun süre karşı karşıya kalan virüs, ya bağışıklık tepkisinden nasıl kurtulacağını öğrenip mutasyona uğruyor ya da ölüyor! Yine aynı uzmanlara göre, pandemi sürecinin uzaması, vaka sayılarının artması, hastalıktan iyileşerek ya da aşılarını yaptırarak bağışıklık kazananların çoğalması da mutasyonu tetikleyebilen gelişmeler olabilir. Özetle, pandemi uzadıkça ve aşılama süreci hızlanmadıkça yeni mutasyonlarla karşılaşma ihtimalimiz hep var. 

ÖNEMLİ

Yazının Devamını Oku

Yeni tehdit KAYGI-21 mi

Endişe ve kaygının tavan yaptığı özel günlerden geçiyoruz.

Aşılar geliyor!” haberiyle bir nebze ferahlayan ruhlarımızı “mutasyon tehdidi” yeniden baskı altına alıverdi. Araştırmalara bakılırsa bugünlerde yaklaşık her dört kişiden birinde “ruhsal gerginlik/anksiyete”, her üç kişiden birinde de “umutsuzluk/mutsuzluk” işaretleri var. Süreçten kadınların erkeklere, yaşlıların gençlere oranla daha çok etkilendikleri de kesin. Özetle COVID-19 salgını yaygın ve yoğun bir kaygı salgınına da dönüşme eğiliminde. Bilelim ki dikkat etmezsek eğer önümüzdeki günlerde “KAYGI-21 salgını” en az “COVID-19 salgını” kadar önemli bir sağlık sorunu haline gelecektir.

NE YAPMALIYIZ?
KAYGISAVARLARDA İLK 5

1- Kendinize de şefkatle yaklaşın.

2- Kaygınızı erteleyecek bahaneler, süreçler, alışkanlıklar, değişimler yaratın.

3- Farkındalığınızı geliştirmeye çalışın.

4-

Yazının Devamını Oku

Mutasyondan korkalım mı

HİÇ kuşkusuz ana gündemimiz pandemi, o gündemin bir numaralı maddesi ise “mutasyon meselesi”dir. Mutasyon konusu ortaya çıkan yeni verilerle maalesef can sıkıcı bir sürece girdi. Hepimiz “Ne olacak bu mutasyonların sonucu?” sorusuna yanıt arıyor ve itiraf edelim biraz da korkuyoruz! Peki, korkumuzda haklı mıyız? Mutasyon meselesini ciddiye alalım mı?

MUTASYON NEDİR? NEDEN OLUR?ŞUNU iyi bilelim: Mutasyon virüslerde oluşan ve beklenen bir yapısal değişim. Değişime uğramak, virüslerin vazgeçilmez karakterlerinden biri. Özellikle içinde yeni koronavirüsün de yer aldığı RNA virüsleri için ise neredeyse vazgeçilmez ve önlenemez bir netice. Mutasyon her virüste meydana gelebiliyor. DNA virüsleri de (hepatit virüsü) RNA virüsleri de (influenza/grip, MERS ve SARS virüsleri) mutasyona uğrayabiliyor. Hatırlayalım, COVID-19 pandemisinin etkeni yeni koronavirüs de bir RNA virüsü. Ve üzülerek belirtelim: Mutasyona RNA virüslerinde daha sık rastlanıyor. Bunun nedeni olarak da RNA virüslerinde çoğalma/kopyalama sürecinde görev alan “RNA polimeraz” enziminin “geriye yönelik düzeltme mekanizmasının bulunmaması” gösteriliyor. Bu mekanizmanın yokluğu, virüs çoğalırken oluşan üretim hatalarının düzeltilememesine yol açıyor. Kısacası, mutasyona uğramak her virüs, özellikle de RNA virüsleri için beklenen hatta vazgeçilmez bir gelişme. İsterseniz şimdi gelin aklımızdaki diğer sorulara yanıt arayalım.

SORU 1MUTASYONLAR NASIL OLUŞUYOR

VİRÜSLER hücrelerimize girdikten sonra kendilerini trilyonlarca defa kopyalamak suretiyle çoğalıyor. Bir süre sonra sayıları inanılmaz boyutlara varınca hücreye sığamıyor, onu adeta patlatarak dışarı çıkıp diğer hücrelerimize, doku, organ ve sistemlerimize yayılıyor. Çoğalma/kopyalama bir anlamda virüsteki genetik kodun da kopyalanması, iç ve dış yapının hatasız tekrarlanması demek. Ama trilyonları bulan bu kopyalamalar, her zaman “aslına uygun kopyalar”, yani aslı ile birebir uyumlu yeni virüsler üretemeyebiliyor, kopyalama sürecinde virüsteki bazı protein yapıları değişime uğruyor. Neticede virüs değişiyor, farklılaşmalar ortaya çıkıyor. Kısacası mutasyon demek, hatalı ve farklı yeni bir virüs demek. Bu süreci çok hızlı basımla üretilen kitap, dergi ya da gazetelerdeki “baskı hatalarına” da benzetebiliriz.

SORU 2
MUTASYONDA NELER OLUYOR

MUTASYON sürecinde en sık görülen mutasyon noktaları yeni koronavirüsün dış yüzeyindeki spike/sivri uçlu protein adı verilin dikensi çıkıntılar. Mutasyonun bu dikensi yapılarda gelişmesi özellikle önemli. Zira virüs bu yapı sayesinde hücrelerimize tutunup bizi hasta edebiliyor. Yapıdaki değişmeler de virüsün bulaşma yeteneği ve hızı ile bizi hasta etme kabiliyetini etkileyebiliyor. Daha da önemlisi, aşılar ya da hastalığı geçirerek kazandığımız antikorların önemli bir bölümü de bu dikensi çıkıntılara karşı oluşuyor. Neticede bağışıklık gücümüz de tartışma konusu haline gelebiliyor.

Yazının Devamını Oku

Aşı mı antikor mu

Neredeyse her hafta önümüze yeni bir aşı seçeneği konuyor ama ihtiyacın yeterince karşılanamayacağı, üretimin talebe yetmeyeceği kesin. Küresel bir soruna dönüşeceği anlaşılan “AŞI KAVGALARI”nın sebebi de bu zaten.

Biliyorsunuz, son kavga Avrupa Birliği ile Birleşik Krallık arasında patladı. Devreye Britanya Kilisesi bile girdi ve kavgayı yatıştırmak yerine yangına körükle gidip Avrupa Birliği’ni ayıpladı! Birleşik Krallık Anglikan Kilisesi’nin “COVID-19 aşısının ihracatını kontrol etme çabası AB değerlerinin altını oyuyor” açıklamasını yapması önemli. Kısacası, aşı savaşlarının büyüyeceği kesin. Mevcut aşılara yenileri eklense bile üretim şimdilik küresel ihtiyacın tamamını karşılamaktan çok uzak. Durum böyle olunca da imkânı olan ülkeler yeni çözümlere yöneliyor. O çözümlerden birinin de “MONOKLONAL ANTİKORLAR” olduğu anlaşılıyor. Özetle “Ceket bulamadık, gömlek verelim mi abi?” şeklinde bir durumla karşı karşıyayız. Önümüzdeki günlerin aktüel sorularından birinin “Aşı eksikliğini antikorlarla giderebilir miyiz?” olacağı anlaşılıyor. Peki, bu mümkün mü? Detaylar için buyurun...



DETAY 1
İLK ADIM ALMANYA’DAN 

VATANDAŞINA

Yazının Devamını Oku

Aşı savaşı ne zaman bitecek

Pandeminin başından beri hep aynı şeyi tekrarlıyoruz: “Tamam doğru, hepimiz aynı denizdeyiz ama aynı gemide olduğumuzu söylemek pek mümkün değil. Hatta pandemide aynı gemide olanların bile farklı mevkilerde seyahat ettikleri kesin!”

Zaten bu nedenle de pandeminin daha ilk gününden bu yana her ülkede ilaca, hastaneye, hatta yoğun bakım ve solunum cihazlarına ulaşma bakımından herkes aynı şansı yakalayamıyor. “PANDEMİ EŞİTSİZLİĞİ” diyebileceğimiz bu kötü gelişmenin en acı, yaralayıcı, yürek kanatıcı sonucu ise şimdi “aşı paylaşımı”nda yaşanıyor. Ve ne üzücüdür ki her zaman olduğu gibi Avrupa ve Amerika yine “Önce ben!” diyor. Hatta “Önce ben”ciler hızlarını alamayıp “Sana daha çok, bana daha az aşı” kavgasına bile girebiliyor. ÖZETİ ŞUDUR: Bilelim ki aşı üretimi uzun süre yetersiz kalacaktır, aşı savaşları hep gündemde olacaktır.



BİR UYARI
RUHU ISKALAMAYIN

Yazının Devamını Oku

Normalleşme ne zaman

Herkesin kafasında soru şu: Normalleşme ne zaman? Bilelim ki her şey gibi pandeminin de kendine özel bir matematiği var. Ve o matematik bize normalleşmenin elimizdeki rakamlarla en azından şimdilik mümkün olmadığını söylüyor. Dahası, konuştuğum halk sağlığı uzmanları -ki pandemi matematiğini en iyi onlar bilirler- günde 5-7 bin arasında gelip giden vaka sayılarıyla değil tamamen normalleşmek, kademeli normalleşmenin bile mümkün olamayacağını söylüyor. Kısacası başlıktaki sorunun yanıtını yetkililer değil, biz vereceğiz. Kurallara daha sıkı, daha samimi, daha kalıcı ve içselleştirilmiş bir uyum dinamiği geliştirerek vaka sayılarını düşürmek ve yavaş da olsa normalleşmek bizim elimizde.

KOLESTEROL İLAÇLARI VİRÜSTEN KORUYOR MU

YUKARIDAKİ başlığın kolesterol ilacı karşıtları, en çok da Canan Karatay hocayı üzeceğini biliyorum. Ama araştırma sağlam bir yerden, Princeton Üniversitesi’nden gelince, haberi dikkate almak gerekiyor. Haber şu: Bilindiği gibi yeni koronavirüs hücreye girebilmek, yani bizi hasta edebilmek için hücre zarını geçmek zorunda. Princeton’daki çalışma bu geçişin önemli belirleyicilerinden birinin de kolesterol olduğunu gösteriyor. Araştırmanın sonuçlarına bakılırsa kolesterol düşürücü ilaçları (statinler) kullananlar, bu ilaçları kullanmayı reddedenlere oranla bir parça daha şanslılar. Zira hücre duvarındaki yoğun kolesterol molekülü birikimi, virüsün hücre duvarına tutunmasını ve duvarı geçip hücreye girmesini kolaylaştırıyor. Bir başka deyişle virüs, yeteri kadar kolesterol yoksa hücre duvarının koruyucu engelini aşamazken, kolesterolü bol bulunca işini daha kolay yapıyor. Princeton Üniversitesi’nde yapılan bu ön çalışmanın tabii ki başka araştırmalarla da desteklenmesi lazım. Ama anlaşılan o ki kolesterol yüksekliğinden damarlarımız hoşlanmasa da bu sorun virüsü memnun edebilen bir gelişme.

RİSKLİ HASTALAR DAHA ERKEN BELİRLENEBİLİR Mİ

BİLİNDİĞİ gibi COVID-19 herkeste aynı tahribatı yapmıyor; hastalığı bazıları, ağır bazıları da çok hafif geçirebiliyor. Hastalığa yakalandığından haberi olmayanlar da eksik değil. Bilim insanları “Acaba riskli vakaları erken dönemde belirleyip risk oranları büyümeden tedaviye almamız mümkün olabilir mi?” sorusuna uzun süredir yanıt arıyor. Haklılar. Çünkü bu durumda erken başlanabilecek bir deksametazon desteği bile süreci kontrol altına alabiliyor. Neticede de yoğun bakıma ihtiyaç en aza iniyor. Peki, elimizde böyle bir test var mı? Elimizde henüz erken risk tayininde kullanabileceğimiz bir test maalesef yok. Ama bilelim ki bilim insanları bu konuda da nihai sonuca oldukça yaklaşmış durumdalar. Kanda sitokin seviyelerini belirleyerek bu işi de çözebileceklerini düşünüyorlar. Bilindiği gibi, durumu hızla ağırlaşan hastalarda “erken yangısal tepkiler” süratle çoğalıyor, kısa sürede de zirve yapıyor. Ve bu aşırı bağışıksal tepkiler de “Ufukta bir sitokin fırtınası var” anlamına gelebiliyor. Eğer biz bu fırtınayı erken belirleyebilir ya da önceden tahmin edebilirsek işimiz çok daha kolay olacak. Yoğun bakımlara ihtiyacımız bir hayli azalacak.

HANGİ DEMİR

DEMİR

Yazının Devamını Oku

Önceliğimiz okullar mı lokantalar mı

Şu bilgi tartışma götürmez:

Eğer restoran ve kafelerin açılmasına zamanından önce izin verilecek olursa, alınacak önlemler ne kadar ciddi ve sert olursa olsun vaka sayıları ve ölüm oranlarında yakaladığımız bu olumlu gelişme trendi yerini yeniden sayısal patlamalara bırakabilecektir. Bilim Kurulu üyeleri de bu düşüncedeler. Dün Hürriyet’e yaptıkları açıklamalarda Prof. Dr. Mustafa Necmi İlhan Hoca, “Vaka sayısı 2 binin altına inmeden restoranları açmamız riskli olur” demiş. Diğer hocaların da görüşleri farklı değil. Mesela Prof. Dr. Levent Akın Hoca da “Lokanta ve kafelerin açılması ancak PCR testlerinde pozitiflik oranı yüzde 1’in altına indikten sonra değerlendirilmeli” görüşünü savunmuş. Konuştuğum uzmanların çoğu önemli bir başka soruna daha dikkati çekiyor: Onlara göre restoran ve kafelerin zamansız açılması okulların açılmasını da geciktirebilecek bir yanlış olabilir.



SORU ŞU
EKONOMİ Mİ EĞİTİM Mİ

Yazının Devamını Oku

Mutasyon aşıyı etkisiz yapar mı

Önce İngiltere’de, sonra da Güney Afrika ve Brezilya’da tespit edilen virüs mutasyonları haklı olarak “MUTASYON TEHDİDİ”nin ciddiyetini iyi bilen bilim insanlarını ciddi ölçüde korkuttu. Neticede bizim de sizin de endişelerimiz arttı.

Haklı olarak “Virüste oluşan bu yapısal değişimler -mutasyonlar- acaba onu daha bulaşıcı, daha güçlü, ilaçlar ve aşılara daha dayanıklı yapabilir mi?” gibi sorular aklımıza geldi. Konunun uzmanı değilim. Ama ne var ki tecrübeli bir hekim olarak “MUTASYON BASKISI”nın ne olduğunu ve önemini az çok bilirim. Ayrıca “MUTASYON MESELESİ”nin özellikle virüsler için vazgeçilmez davranış kalıplarından biri olduğunu da asla unutmam. Zaten böyle olduğu için değil mi ki her yıl yaptırdığımız grip aşılarının yapısını sık sık değiştirmek zorunda kalıyoruz? Biliyoruz ki influenza virüsleri her yıl sadece kılık kıyafetlerini değil, iç yapılarını bile değiştirebildikleri için bizi her sene daha farklı bir aşı üretmeye zorluyorlar.




NE YAPMALI
MUTASYON MESELESİNİ BİLİM İNSANLARI İZLEMELİ VE İNCELEMELİ

Yazının Devamını Oku

Covid-19 akut mu kronik mi

İsterseniz gelin, önce biz doktorların çok sık kullandığı “akut” ve “kronik hastalık” kavramları ne anlama geliyor ona bir bakalım, daha sonra da “akut bir enfeksiyon hastalığı” olduğunu bildiğimiz COVID-19’un bazı koşullarda neden ve nasıl “kronik bir hastalığa” dönüşebileceğini anlamaya çalışalım.

BİLGİ 1AKUT HASTALIK NEDİR

TIP bilimlerinde eğer bir hastalık birden bire, gürültülü bir şekilde, hızlıca başlar, çabuk ilerler ama bütün bunlara rağmen şu veya bu şekilde genelde kısa süreli bir seyir gösterip iyileşirse “akut hastalık” olarak tanımlanır. Örneğin boğazınızda gelişen bir lenf bezi iltihabı gürültülü bir şekilde (ateş, üşüme, titreme, boğaz ağrısı) başlar ama 3-5 gün içerisinde, yani hızla ve tamamen iyileşirse “akut lenfadenit” olarak tanımlanır.

BİLGİ 2
BİR HASTALIK NE ZAMAN KRONİKTİR

BAZI hastalıklar da yavaş, sessiz ve derinden bir başlangıç gösterip uzun süreli hatta bazen kalıcı, yani hayat boyu düzelmeyen, tedavi imkânları sınırlı sağlık sorunları şeklinde kendini gösterebiliyor. Örneğin şeker hastalığı böyle bir sorun. Uzun süre önemsiz işaretlerle (ağız kuruluğu, susama, yorgunluk, kilo kaybı) kendini ifade etmeye çalışırken, zaman içinde böbrekler, kalp, beyin ve gözlerde tamamen iyileştirilemeyen kalıcı bazı hasarlara yol açabiliyor. Bu nedenle de Tip 2 diyabet, kronik bir hastalık olarak kabul ediliyor.


Yazının Devamını Oku