Türkiye, Kürt meselesi üzerinden vurulmak isteniyor

Dünkü yazımı "Türkiye Kürt meselesi üzerinden vurulmak isteniyor" diye bağlamış ve son olarak "yeni denklemlere ihtiyaç var" demiştim.

Bugün, "yeni denklemler"e ilişkin bazı tahminler üretmeye ve paylaşımlar yapmaya çalışacağım...

 

Öncelikle bir okurumun tepkisinden başlayayım… Dün,

bir okurum, benim değerlendirmeme dair şöyle bir yorum yaptı:

 

"Yeni denklemlerle teslim olmak mı? Korkma açıkça yaz..."

 

 

Yeni bir yol aramak

 

7 Haziran seçimlerinden beri, hendekler eşliğindeki “özyönetim ilanları”, şimdiye dek karşılaşmadığımız türden çatışmalara yol açıyor.

 

Devlet, bazı kentlerde kontrolü sağlamakta zorlanıyor. Şehirler yıkılıyor. Yüzlerce insanın ölümüne yol açan ve hepimizi belirsizlik psikolojisine sokan bir kaos içindeyiz.

 

Hükümet, geçtiğimiz günlerde, Güneydoğu için bir eylem planı ilan etti. Hükümete göre; Bu “plan”ın hayata geçebilmesi için, "kamu düzeni"nin sağlanması gerekiyor.

 

Bunun zorluğu ortada. Sur'da "kamu düzeni" sağlanamadığı gibi, İdil ve Nusaybin'de de, benzer bir direnişin olduğunu görüyoruz. Oralarda bitecek mi, onu da öngörmek mümkün değil.

 

Bu çatışma ortamının Suriye'deki gelişmelere paralel şekilde tırmandığı açık. Devlet yetkilileri, Batı'ya, ısrarla "PYD, PKK'nın Suriye'deki uzantısıdır" saptamasını anlatmaya, yani batı dünyasını ikna etmeye çalışıyorlar.

 


PKK/PYD stratejisi

 

 

PKK/PYD çizgisinin, son dönemde, Türkiye devleti ile tırmanan bir çatışmayı tercih ettiğini görüyoruz. Bu strateji, Türkiye'yi çok ciddi bir şekilde sarsar ve zorlarken, en büyük yıkımı/zararı Kürtler yaşıyor.

 

Güneydoğu'da onbinlerce insan yersiz yurtsuz kaldı. Yüzlerce genç yaşamını yitirdi. Bölgenin önemli merkezlerinin birçoğu harabeye döndü. Hem maddi hem psikolojik düzeyde yıkım yoğunlaşıyor.

 

Fotoğrafa, PKK/PYD’nin hedefleri açısından bakarsak: Türkiye'yi “baş düşman” ilan eden bir siyasetin, bölgede başarı kazanma şansı pek kolay görünmüyor.

 

Türkiye'yi, İran'ın desteğiyle sıkıştırmak, Rusya'nın korumasıyla hareketsiz hale getirmeye çalışmak, Suriye rejimiyle ittifak yaparak, “Türkiye'ye rağmen bir yeni gelecek” çizmek; belki bir süre boyunca etkili olabilir… Ancak, uzun vadede, bu yaklaşımların, başta Türkler ve Kürtler olmak üzere, tüm bölgeye çok ağır bedelleri olur. PKK/PYD, "Türkiye'ye rağmen yaparız" siyasetini değiştirmezlerse, bölgede, yıkım ve psikolojik çöküş devam edebilir.

 


Kandil'in bakışı

 

PKK ne yapmak istiyor? Ankara saldırısının hemen ardından “bestanuçe” isimli siteye uzun bir söyleşi veren Cemil Bayık'ın açıklamaları, Kandil'in ipuçlarını anlamak açısından bir çıkış noktası olabilir...

 

Uzun söyleşiden çıkardığım sonuç şu: Bayık, Türkiye ile ilişkilerinde çelişmeli değerlendirmelerde bulunuyor.

 

Bir yandan savaşı tırmandırmaktan ve yaymaktan söz ederken, diğer yandan, "savaşı biz başlatmadık AKP hükümeti başlattı" yaklaşımını tercih ediyor: "Karakollar yapıyorlardı, barajlar yapıyorlardı, tutuklamalar yapıyorlardı. Bu, tek taraflı savaştı. Bu tek taraflı savaş karşısında sabrediyor, uyarılar yapıyorduk. Ancak savaş topyekun hale getirilince, bir imha savaşı devreye konulunca buna karşı direnmekten başka çare yoktu."

 

Söyleşinin bir yerinde, "PKK, savaşı Türkiye’ye taşımak istemiyor" derken; hemen ardından "önümüzdeki dönemde gerilla güçlerinin dağda, şehirde ve her yerde daha aktif olacağı"nı söylüyor.

 

Bayık, “savaş tehditi”ni de elden bırakmıyor:"Kürt sorununda çözüm olmazsa tabiki ortaya savaş çıkar. Kürt sorununda çözümsüzlük gerilim demektir, çatışma demektir."

 

Bayık, nihai hedeflerini şöyle tanımlıyor: " Kürt halkı özgür ve demokratik yaşamını istiyor. (...)Türkiye sınırları içinde, Türkiye halklarıyla birlik içinde yaşamak istemektedir. (...)Eğer birlik olacaksak Kürt halkının kendi özyönetimi, kendi kendini yönetmesi kabul edilecektir. Bunun dışında Türkiye'nin birliğini sağlamak mümkün değildir."

 

Bu koşullarda uzlaşmak mümkün mü?

 

"Yeni denklemlere ihtiyaç var" derken, iki taraflı bir pozisyon değişikliğinin gerekliliğinden söz ediyorum.

 

Türkiye tarafından bakıldığında, "PKK/PYD'nin bütün yolları kapadığı" değerlendirmesi yapılıyor. Cemil Bayık da “PKK'nın başka yolu olmadığını” söylüyor.

 

Her iki taraf da, "savaşı biz başlatmadık" diyor. Fakat çatışma sürüyor.

 

Devlet "kamu düzeni olmadan olmaz" ısrarını sürdürüyor. PKK ise "Kürtlere statü olmadan olmaz" vurgusundan vazgeçmiyor.

 

Eskiden beri üzerinde durduğum iki noktaya dönersem:

 

PKK, Türkiye'ye yönelik meseleleri silahla çözme çizgisinden ayrılarak, Öcalan'ın dediği gibi "siyasi mücadele"ye döneceğini ilan edebilir.

 

Türkiye, Kürtlerin statüsüne ilişkin bir “ufuk projesi” geliştirerek, “güvenlikçi” politikaları terk edebilir.

 

Bu soruların, şu koşullarda anlamsız görünebileceğini tahmin ediyorum…

 

Ancak var olan durum da sürdürülebilir değil.

 

Bir ilave daha, Türkiye ile Kürtler bölgenin iki önemli dinamiği.

 

Çatışma, iki tarafa da ağır sonuçlar doğuruyor.

 

Birlikte hareket etmelerinden elde edecekleri çok şey var.

 

Umudu kesmemek gerekiyor.

 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

PKK'dan, HDP'den müzakere teklifi...

3 yıl önce, çözüm süreci döneminde, Abdullah Öcalan'ın Newroz mesajı, "silahlı mücadelenin bitttiğini, siyasi mücadele döneminin başladığını" ilan etmişti.

Diyarbakır'da, meydanda toplanan yüzbinler, bu çağrıya sahip çıkmıştı.

 

Bu yılki Newroz, endişeler içinde kutlandı. Diyarbakır Newroz meydanında, ne o eski kalabalığı ne o eski coşkuyu görmek mümkündü.

 

Dün, Newroz nedeniyle, PKK ve HDP'den "yeni" sayılabilecek açıklamalar geldi.

 

Kandil'den Murat Karayılan'ın yaptığı açıklamayı, ajanslar, "Biz çözüm için hazırız" başlığıyla verdiler.

 

Yazının Devamını Oku

PKK frene mi bastı?

Beyoğlu patlamasının olduğu gün, saat 17:44'te, mailime bir açıklama geldi.

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığı imzalı bildirinin başlığı şöyleydi:

 

"Sivillere yönelik saldırıları kim yaparsa yapsın karşı çıkılmalıdır."

 

Hatırlayalım: Bir hafta önce, Ankara Kızılay meydanındaki, ondan önce Ankara Merasim Sokak’taki, savunmasız sivillere yönelik saldırıların ardından; KCK'dan herhangi bir açıklama gelmemişti. Katliamları yapanların kimlikleri, saldırıyı düzenleyenlerin PKK ile ilgisi olduğunu gösteriyordu. Her iki saldırıyı da PKK ile bağlantılı TAK örgütü üstlendi. Kandil, sesini çıkarmadı.

 

Önceki saldırılarda sessiz kalan KCK, Beyoğlu saldırısının ardından, hızlı sayılabilecek bir açıklama yapma gereğini duydu:

 

Yazının Devamını Oku

Kürtlerin yerine kendimizi koyabilsek...

Vahdettin İnce, yeni yayın hayatına başlayan Karar gazetesinin yazarı.

Önceki gece Habertürk TV'de Ece Üner'in "Enine Boyuna" programında birlikteydik.

 

Ankara Merasim sokaktaki katliamın failinin taziyesine giden HDP milletvekili Tuğba Hezer'le ilgili ilginç bir değerlendirmede bulundu Vahdettin İnce: "Tuba Hezer, Van'ın Erciş kazasından. Köylerimiz birbirine yakın. Onun ailesinin büyük bölümü Zilan Deresi katliamında(1930) yaşamını yitirdi. Bir milletvekili olarak, bir insan olarak katliamcının taziyesine gitmesi yanlış, ancak onun hangi duygular içinde olabileceğini anlamanız da kolay değil."

 

Vahdettin İnce, dindar gelenekten geliyor. 1 Kasım seçimlerinde AK Parti'den Van'da üçüncü sıradan adaydı. Sonuç olarak bir Kürt aydını. Olaylara bakış açısını bu bağlamda değerlendirmek gerekiyor.

 

Kürtlerin yaşadıklarını biliyor muyuz? Hendek savaşları, onları perişan etti. Binlerce çocuk dağlarda yok olup gitti. Devlet tarafından yakılıp yıkılan köylerini terk eden milyonlarca Kürdün, şehirlerin sokaklarında, işsiz güçsüz, evsiz barksız kaldığını, unutmuş değiliz.

 

Yazının Devamını Oku

"Terörist"

Abdullah Öcalan'la Lübnan'ın Bekaa vadisinde, Kemal Burkay'la Almanya'da 1993 yılında yaptığım söyleşiler, Cumhuriyet’te dizi olarak yayınlandı.

Sonra onları kitap haline getirdim.

 

Hakkımda Terörle Mücadele Yasası'nın 8/1. maddesi uyarınca, "terör örgütünün propagandasını yapmak"tan dava açıldı. Mahkeme beni üç yıla mahkum etti. Dosyam Yargıtay'a gitti. Ünlü “9.Daire”ye.

 

CHP milletvekili bir arkadaşım, 9.Daire Başkanını tanıdığını, derdimizi anlatabileceğimizi söyledi. Benim yaptığım gazetecilikten ibaretti. Üstelik, söyleşiler sırasında eleştirel bir tavır almıştım.

 

Randevu alıp, Yargıtay 9.Ceza Dairesi Başkanına gittik. O zaman, Terörle Mücadele Kanunu'nun 8. maddesinin 1. fıkrasında, "her ne maksatla olursa olsun" şeklinde bir ifade vardı. Bir “suç kastı” olmasa bile, yaptığınız suç sayılabiliyordu. 9. Daire Başkanı, "Bu hüküm değişmezse, seni mahkum ederiz" dedi.

 

Yazının Devamını Oku

Katliamla nereye varacaksınız?

Ankara saldırısından bir gün önce Kandil'de PKK yöneticilerinden Duran Kalkan, 10 sol örgütün ortak hareket etme kararı aldığını açıkladı.

Tesadüf mü? diye sorabiliriz. 


Kürtlerin, anadillerini kullanmaları, kendi kendilerini yönetmeleri dahil, her türlü kimlik haklarını kazanmalarını, her zaman savundum. Başım defalarca derde girdi. "Kürt" kelimesinin yasaklandığı dönemlerde, bu sözcüğü mahkemelerde savunmaktan cezalar aldım. 


Türkiye'nin demokratik bir ülke olması için, Kürtlerin kimlik haklarının verilmesi, olmazsa olmazların başında geliyor. Hep böyle düşündüm. Bunları, her koşulda, her ortamda ağır tehditler altında bile savundum. 90'lı yıllarda, bu nedenden ötürü yayınlanmayan yazılarım da oldu. 


Çözüm sürecini bu beklentilerle destekledim, barışın kalıcı olabilmesi için elimden geleni yapmaya çalıştım. 


Yazının Devamını Oku

Yüksekova

Yüksekova, operasyonun eşiğinde. TSK 20 bin askerle şehri kuşatmış durumda.

Yüksekova, kartalların kenti. Van'dan tırmanarak varılır. Minibüsçüleri dünyanın en gözü kara sürücüleri olarak adlandırılabilir. Onlarla yolculuk bir cesaret işidir.

 

İran ve Irak'a çok yakındır Yüksekova. Karlı dağların arasındadır.

 

Dün İstanbul'da Yüksekovalı dostlarla buluştuk. Tedirginler. Operasyonun ne anlama geldiğini, nasıl bir felakete dönüşebileceğini tahmin edebiliyorlar.

 

Yüksekovalılar, uzun süredir çaresiz. 7 Haziran 2015 seçimlerinin ardından, bu kentte "özyönetim" ilan edildi. Hendekler kazıldı.

 

Yazının Devamını Oku

Yüzleşmediğimiz 12 Mart darbesinin 45.yılı

İbrahim Kaypakkaya ile birlikte Gaziantep'te, üçüncü arkadaşımız Muzaffer Oruçoğlu'nun bekliyoruz. Tarih 11 Temmuz 1971.

12 Mart 1971 askeri müdahalesi günlerindeyiz. Bu darbe, 27 Mayıs 1960'taki darbeden değişikti. Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç ve üç kuvvet komutanı, bir bildiri yayınlayarak, hükümetin istifasını istedi. O sırada Başbakan olan Süleyman Demirel ve bakanlar kurulu istifa etti.

 

Meclis kapatılmadı. Yerine "reform hükümeti" adı verilen Nihat Erim başkanlığında yeni bir hükümet kuruldu. "Atatürkçü reformlar" yapacak olan hükümet, askerin denetimi altında çalışmalarını sürdürdü. Bu arada hükümet Meclisten de güvenoyu aldı.

 

Ardından İstanbul ve İzmir başta olmak üzere 6 ilde sıkıyönetim ilan edildi.

 

Mahir Çayan ve arkadaşları, Deniz Gezmişleri kurtarmak hedefiyle İstanbul'da İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom'u kaçırdılar. Bir süre sonra öldürdüler.

 

Yazının Devamını Oku

Abdullah Gül, Hakan Fidan'a "gitme" demişti...

8 Mart tarihli "Gülen hareketinin çöküşü" başlıklı yazımın ardından, Abdullah Gül'ün yakın çalışma arkadaşlarından telefonlar aldım

Yazıdaki bir hatayı düzeltmemi istediler…

 

 

7 Şubat 2012’de, savcı Sadrettin Sarıkaya; MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve yakın çalışma arkadaşlarını Oslo sürecinde PKK'lılarla görüştükleri gerekçesiyle "KCK soruşturması"ndan ifadeye çağırmıştı… Ben, yazımda, “Fidan'ın endişelenerek Abdullah Gül'ü aradığını ve Gül'ün de Fidan'a ‘bence ifadenizi verin, bir problem çıkacağını sanmıyorum’ dediğini” yazmıştım.

 

 

Olayın yakın tanıkları, gerçek durumun böyle olmadığını, benim de uydurulan bu senaryoyu aktardığımı söylediler.

 

Yazının Devamını Oku

Gülen hareketinin çöküşü

Tarih 7 Şubat 2012:

İstanbul Özel Yetkili Savcısı Sadrettin Sarıkaya; MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Eski Müsteşar Emre Taner, Eski Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş ve iki eski MİT görevlisini bizzat telefonla aradı ve “KCK soruşturması” kapsamında ifadeye çağırdı. Savcı, Fidan ve arkadaşlarını, Oslo'da PKK ile yapılan görüşmeler sebebiyle suçluyordu.

 

Fidan, telefonla Başbakan Tayyip Erdoğan'ı aradı. Ulaşamadı. Sonrasında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ü aradı. Durumu anlattı, "önerisini" sordu. Gül, olayda kötü niyet olduğunu düşünmüyordu, "bence ifadenizi verin, bir problem çıkacağını sanmıyorum" dedi. Bu telefonun hemen ardından, Başbakan Erdoğan, Hakan Fidan'a cevaben döndü. Fidan, savcının talebinden Başbakan'a da söz etti. Erdoğan, Fidan'dan, kesinlikle ifade vermeye gitmemesini istedi.

 

Bu, Gülen Hareketi’nin, o döneme kadarki en “iddialı” çıkışıydı. Tayyip Erdoğan,  “hamle”yi görmüş, analizini yapmıştı. "Amaçları beni tutuklamak" diye düşünüyordu.

 

Ancak, bu analize rağmen, dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan, 2013’ün sonlarına kadar, Cemaat’e karşı “ileri adımlar” atmadı. Ya da, atamadı… Bu yaklaşık 1.5 yıllık dönemin, uzun vadede, değişik açılardan tartışılacağını tahmin ediyorum.

 

Yazının Devamını Oku

Devlet Bahçeli-Tayyip Erdoğan ittifakı mı?

MHP lideri Bahçeli, önceki gün Ankara’da partisinin “Siyaset ve Liderlik Okulu” açılışında yaptığı açıklamalarla, siyasi tabloya yeni bir boyut kazandırdı.

Bahçeli’ye göre, dağılan Anayasa Mutabakat Komisyonu’na, CHP davet edilmeli: “Gelen olursa masada otururlar, gelmezlerse iktidar, artık B planını ortaya koymalı, biz masadayız.”

 

“İktidar, Anayasa’da ne gibi bir değişiklik düşünüyorsa bunu ağızlarına sakız edeceklerine, TBMM’ye getirsin. Bu ancak referandumla mümkün olabilir. Onun için de 317 milletvekilinin 330’a tamamlanması lazım. Tamamlandığı takdirde belirledikleri veya özledikleri anayasa değişikliğini yapmak için millet huzuruna çıkmış olurlar. Referandum olursa MHP, anayasa konusundaki hassasiyetlerini göz önünde bulundurarak, gerekli tedbirler alınmak suretiyle, kamuoyunun aydınlatılmasında kendi dünya görüşü ve parti ilkeleri çerçevesinde katkı sağlayacaktır.”

 

Başkanlık Sistemi dahil, Tayyip Erdoğan'la yeni anayasa konusunda birlikte hareket etmeye açık bir strateji mi söz konusu? "Biz referandum yolunu açarız" anlamında bir tutum mu gelişiyor?

 

İkisi için çıkış yolu

 

Yazının Devamını Oku

PYD siyaseti değişemez mi?

HDP temsilcilerinin Abdullah Öcalan'la İmralı adasında yaptıkları görüşmelerin ("İmralı Notları" adı verilen) tutanaklarında yer alan ilginç diyaloglardan biri, Suriye ve PYD üzerine.

9 Kasım 2013’teki görüşmeden notlara geçen diyalog şöyle:

 

Sırrı Süreyya Önder, dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan'la yaptığı görüşmeyi onun ağzından şöyle aktardı: 'Bana ne yapacağımı soruyorsun, söyleyeyim. Her şeyi yapacağım. Bir zamanı var ve bu konuda Apo ile de anlaşmışım. Tek bir kırmızıçizgim var, o da Suriye’dir. Orada Kuzey Irak benzeri bir yapılanmaya asla izin vermeyeceğim' dedi.”

 

Öcalan: “(Sinirlenerek) Sen de ona söyle: Biz de merkezi Suriye devleti içinde Kürtleri asla eritmeyeceğiz. Bu da bizim kırmızı çizgimizdir!”

 

Aynı görüşmenin devamında, Suriye ve Rojava konusu tekrar gündeme gelir. Hükümetin Rojava'ya yönelik politikasını eleştiren Öcalan, şu değerlendirmelerde bulunur:

 

Yazının Devamını Oku

İç karartıcı tablo

İki silahlı kadın, İstanbul'un orta yerinde, Çevik Kuvvet Polislerini öldürmek amacıyla, makineli tüfekleri ateşliyorlar.

Polisten yararlananlar var. İki kadın öldürüldü.

 

HDP yöneticileri, Diyarbakır'da, "Sur'a yürüyün" çağrısı yapıyor. "Kuşatma kaldırılsın" istiyorlar. Sokaklarda, göstericilerle polis arasında gerginlik yaşanıyor. Valilik, açılan koridordan herkesin canlı şekilde çıkabileceğini, yaralıların ambülansla taşınabileceğini açıklıyor. Bu arada çıkanlar oluyor.

 

Sur'da neler yaşandığını sorduğumuzda şunlar aktarılıyor: Son kalanlar, PKK'lilere ek olarak YDG-H'liler ve onların aileleri… Aileler, YDG-H'li çocuklarını orada bırakıp gitmek istemiyorlar. PKK, "teslim olmayın sonuna kadar savaşın" talimatı verdiği için, çatışma sürüyor.

 

Ateşkes ilan edilen Suriye'de, Ruslarla ittifak içinde, PYD'nin Halep'e doğru yürüdüğü haberleri geliyor.

 

Yazının Devamını Oku

İran değişiyor...

Yıl 2003. Aylardan Eylül. Değişik siyasi eğilimlerden 40'a yakın insan(Doğu Konferansı Grubu) İran'a gittik.

Orada, Dışişleri Bakanlığının konuğu olduk. Bir hafta boyunca, hemen her eğilimden İranlıyla konuştuk. Tahran, Kum, İsfahan gibi önemli kentleri gezdik.

 

O gezimizde sevgili Hrant Dink de vardı. Bir geceyi Tahran Ermenilerinin kulübünde geçiren Hrant, onların yaşamına ilişkin ilginç öykülerle dönmüştü. Tarihi yapılarıyla etkileyici  şehir İsfahan'ın Ermeniler tarafından kurulmuş olması, başta Hrant olmak üzere hepimizin ilgisini çekmişti.

 

Derin bir tarihi ve felsefi geçmişe sahip olan İran'a yaptığımız bu gezi, İslami bir rejimle yönetilmemin ne anlama geldiğini kavramamız bakımından da çok öğretici olmuştu.

 

O dönemde Cumhurbaşkanı reformcu Muhammed Hatemi'ydi. Mecliste de çoğunluğu, reformcular ellerinde tutuyorlardı. Ancak buna rağmen iktidar muhafazakarların elindeydi. Çünkü sistemin kilit noktalarında onlar vardı.

 

Yazının Devamını Oku

Fethullah Gülen: Bir 28 Şubat hikayesi

Tarih 16 Nisan 1997. 28 Şubat post-modern darbe girişiminin üzerinden, henüz bir buçuk ay geçmiş.

Her alanda REFAHYOL hükümeti aleyhinde kampanyalar yürütülüyor. Genelkurmay başkanlığında; medyaya, yargı mensuplarına, değişik kuruluşların temsilcilerine, "irtica tehlikesi" üzerine brifingler veriliyor. 


O dönemde, İslami kesim, uygulanan baskıcı ortam nedeniyle şaşkınlık içinde. Koalisyon hükümetinin ortağı Doğru Yol Partisi’nden istifalar oluyor. Hükümetin yıkılması için bir baskı ortamı yaratılıyor.


16 Nisan 1997 akşamı, Kanal D’de, Yalçın Doğan'ın programında Fethullah Gülen var. Onun ne söyleyeceği, özellikle İslami kesimde merakla bekleniyor.


Gülen, özetle şunları söyledi: "Birileri haksız yere laikliğe ve demokrasiye hücum ediyor." (…) "Bugün Türkiye'yi idare edemeyenler, 'Bu işi beceremedik, yüzümüze gözümüze bulaştırdık' demeliler."


Yazının Devamını Oku

Bu akıldışı durum, nereye kadar?

İMCTV'nin Türksat üzerinden yayınına son verildi.

HDP milletvekillerinin dokunulmazlık dosyaları Meclisin gündemine gelecek gibi görünüyor.

 

Kandil’den Cemil Bayık, "sonuna kadar savaşacağız", "ya bizim istediğimiz gibi buraları bizim yönetmemizi kabul edersiniz, ya da heryeri ateşe boğacağız" diyor.

 

Diyarbakır Sur'dan ölüm haberleri gelmeye devam ediyor. Kuşatmanın bir süre kaldırılması talep ediliyor, “yoksa iki yüze yakın insan ölecek” deniyor.

 

Sur'daki gelişmeleri yakından izleyen bir grup, mahsur kalanları kurtarmak adına, ablukayı 24 saatliğine kaldırmayı öneriyor. Valilik ise, "1.5 saatlik ve son kez yaşam koridoru" için izin verilebileceğini açıklıyor. Cizre benzeri bir "acı son"un, Sur'da da gerçekleşmemesini dilemekten başka bir şey gelmiyor elimizden.

 

Yazının Devamını Oku

Her zaman tutarlı bir demokrat:Tosun Terzioğlu

12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasında, Ankara'da, Merkez Komutanlığı içindeki Ordu Dil ve İstihbarat Okulu'nda tutukluyduk.

Cuntanın baskısı herkesi yıldırmış, sessizlik egemen olmuştu.

 

Kulağımız dışarıdan gelen mesajlardaydı. Kim ne diyordu? Yorumlar nasıldı? Bu mesajları avukatlardan alırdık... Bize dayanışma mesajı yollayanlardan biri, Tosun Terzioğlu'ydu. Yanımızda olduğunu söylüyor, 'cunta'nın ömrünün uzun olmayacağını haber veriyordu.

 

O yıllarda, Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nde öğretim üyesiydi, Fen Fakültesi'nin dekanlığını yapıyordu.

 

Tosun Terzioğlu, matematikçiydi. Ünlü bir matematikçi olan ve İstanbul Üniversitesi rektörlüğü yapmış Prof. Nazım Terzioğlu'nun oğluydu. Matematik merakını babasından devralmıştı.

 

Yazının Devamını Oku

"Müttefikimiz" ABD, Türkiye'yi sildi mi?

Dün bu yazıyı yazdığım sırada, Cumhuriyet’in internet sitesindeki manşet haberinin başlığı şöyleydi: " 'Müttefikimiz ABD, Rusya ile Suriye için anlaştı."

Haberin içeriğine bakınca, şunu öğreniyoruz: Rusya ile ABD, 27 Şubat'ta ateşkes yapmak üzere anlaşmışlar. Diğer tarafların da, buna uymaları gerektiğini ifade etmişler.

 

İyi mi kötü mü?

 

Bu gelişme, iyi yönde bir gelişme mi, kötü yönde bir gelişme mi? Elbette iyi yönde bir gelişme...

 

Süregiden çatışmalar, çok sayıda insanın ölümüne yol açmanın ötesinde, gerilimin tırmanmasına neden oluyor. Hatta “Türkiye ile Rusya'nın çatışmaya girme” ihtimalinden bile söz ediliyor.

 

Yazının Devamını Oku

8 yıl önce Cerattepe

Radikal gazetesindeki yazımın başlığı "Cerattepe'ye dikilen gözler." Tarih 24 Temmuz 2008... Yazı, yaklaşık 8 yıl önceki durumu anlatıyor:

"Kafkasör, Artvin’in yayla şenliklerinin yapıldığı vadinin adı. Bu şenlikte boğa güreşi de yapılıyormuş. Artvin Barosu Başkanı Bedrettin Kalın’ın yol göstericiliğiyle, arabamız değişik türden ağaçlarla kaplı ormanın içinde kıvrılarak tepeye ulaştı. Hopa-Artvin yolu 70 kilometre, ancak o kadar çok viraj var ki, buraya ulaşmak iki saati buluyor.

 

Hopa’dan Borçka’ya geldik. Çoruh nehri üzerine kurulan Borçka barajı bütün vadiyi egemenliği altına almış. Doğanın dengesi bozulmuş. Setler, baraj kenarında yollar, tüneller. Bu şekilde 40 kilometre gidip Artvin’e ulaştık.

 

Hopa-Borçka yolu rüya gibi. Bir yeşil denizi. Kızılağaçlar, çay bahçeleri, çevreyi sulayarak akan dereler... Borçka-Artvin arası baraj nedeniyle epeyce tahrip olmuş. Artvin’e geldiğinizde Çoruh vadisinin tamamen bir şantiyeye döndüğüne tanık olduk. Dağlar tıraşlanıyor, setler yapılıyor ve dünyanın en çirkin yapılarından oluşan binalarıyla yeni bir olumsuz örnek yaratılıyor.

 

Kafkasör, Artvin’in tepesine asılmış yeşil bir çelenk gibi. Yükseldikçe değişik çam türleri, sedir ağaçları ortaya çıkıyor. Hava serinliyor. Aşağıda sıcaktan yanan bizler, serin rüzgârın etkisiyle üşümeye başlıyoruz.

 

Yazının Devamını Oku

Sünni Araplar ne olacak?

40'a yakın insanımızı dün Ankara, Diyarbakır ve İdil'de yitirdik.

Türkiye, büyük bir acıyla yüzyüze.

 

New York Times'ın tanınmış Ortadoğu uzmanı yazarı Roger Cohen, bölgede olup bitenleri değerlendirdiği 8 Şubat tarihli makalesini, "Amerika'nın Suriye utancı" başlığıyla yayınlamıştı.

 

Gene Amerika'yı eleştirdiği dünkü yazısını şöyle bitirmiş:"Birleşik Devletler ve müttefikleri uyumayı sürdürüyor. Bunun bedelini ve riskini bütün insanlık taşıyor."

 

Ankara saldırısını hazırlayan koşullara bakalım:

 

Yazının Devamını Oku