Atatürk fotoğrafına sıkışan CHP...

Baştan söyleyeyim, CHP Kılıçdaroğlu önderliğinde olumlu bir değişim geçiriyor.

Partiye uzun yıllar egemen olan katı devletçi ve otoriter zihniyet kısmen geriletildi. CHP'nin bir arayış içinde olduğunu, uğradığı seçim başarısızlıklarının nedenlerini araştırdığını da görebiliyoruz.

 

Ancak son Atatürk resmi krizi, bu partinin içindeki bir damarı yeniden alevlendirdi.

 

CHP'de günlerdir (Genel Başkan da dahil olmak üzere) "Atatürk resmini duvarından kim indirdi?" araştırması yapılıyor. İddiayı ortaya atan milletvekili, CHP Parti Meclisi Üyesi olduğu için; konuya, partinin en üst düzey organı da dahil oldu.

 

Aylin Nazlıaka'nın “resmi kimin indirdiğini bildiği halde söylemediği için partiden kesin ihracı” için, Parti Meclisi dün bir karar verdi. Şimdi, Yüksek Disiplin Kurulu, büyük ihtimalle (ön seçimlerde Ankara birinci bölgeden en yüksek oyu almış kişi olan) Aylin Nazlıaka'yı, CHP'den ihraç edecek.

 

Eğer Nazlıaka bir isim verirse, büyük bir ihtimalle, o zaman da, o milletvekili partiden ihraç edilebilecek. İşin bu yönü de epey dramatik.

 

Kafamda sorular birbiri ardına sıralanıyor. Partide sarsıntılara yol açacak kadar ilginç bir hale gelen duruma göre; bütün CHP milletvekillerinin odalarında, birer Atatürk fotoğrafı asılı bulunuyor.  (Herhalde, TBMM’de, hangi partiden olursa olsun, bütün milletvekili odalarında, aynı şekilde birer Atatürk fotoğrafı asılı.)

 

Bu konuda, bir kanun mu, tüzük mü, yönetmelik mi var? Bunu bilmiyorum. Ne zamandan beri böyle bir uygulama yürürlükte, onu da bilmiyoruz.

 

 

Atatürk ve Atatürkçülük

 

Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu önderi. CHP'nin de kurucusu ve ilk genel başkanı. Bir dokunulmazlığının olması, ülkenin her köşesinde heykelinin bulunması, duvarlarda fotoğrafının yer alması, anlaşılabilir. CHP'deki duyarlılığı, bu nedenle normal görebiliriz.

 

Atatürk, aynı zamanda, bir siyasetçi olarak değerlendiriliyor/ değerlendirilecek… Yaptıkları, takdir edilmenin yanında, yeri gelecek eleştirilecek... Büyük gerginliklere neden olan Kürt meselesi, Alevi meselesi; cumhuriyetin kuruluş yıllarından itibaren masada olan konular…

 

Şeyh Said isyanından, Dersim katliamına uzanan bir dönemi tartışıyoruz… Kimileri bu dönemi tamamiyle doğru bulup sahiplenirken, bazı çevreler de eleştiriler yöneltiyor.

 

Atatürk de bu eleştirilerden nasibini alıyor.

 

“Atatürk'ü dokunulmaz kılmak adına, onu putlaştıran ve kendi gerçekliğinden koparan bakış açısı” da hala etkili... Bu bakış açısını  “Atatürkçülük” olarak topluma servis eden ve otoriter zihniyeti Atatürk üzerinden meşrulaştırmaya çalışan bir “akıl”dan söz edebiliyoruz hala.

 

Bu “akıl”, özellikle 1960 askeri darbesinden sonra gelişerek, 1971 ve 1980 darbeleriyle pekişti. Demokrasi düşmanlığı, darbecilerin sopalarıyla, "Atatürkçülük" olarak dayatıldı.

 

Bir CHP'li, Atatürk'ü (veya güncel deyimle Atatürkçülük'ü) eleştiremez, bunu tartışamaz mı? Her CHP'li, mutlaka odasında Atatürk resmi bulundurmak zorunda mı? Bir CHP’linin "artık bir değişim gerekiyor" demesi imkansız mı?

 

 

Atatürk'ü Koruma Kanunu

 

1951 yılında, Demokrat Parti iktidarı döneminde (biraz da İsmet İnönü'ye karşı Atatürk'ü yeniden öne çıkarma niyetinde olan) Menderes hükümeti, Atatürk'ü Koruma Kanunu'nu gündeme getirdi. “Atatürkçülük”ün uzun bir aradan sonra sahneye yeniden çıkışı olarak sayılabilecek bir adım, böylece atılmıştı.

 

O dönemde, DP listesinden bağımsız milletvekili olan Halide Edib, bu kanuna itiraz etti. Nedenlerini şöyle sıraladı: "...bu milleti Atatürk yoktan var etmiş değildir. Atatürk bu milletin evladıdır...Atatürk'e dil uzatmak gibi bir saygısızlığın önüne geçmek için yeni bir kanun yapmayı bir Şark zihniyetinin mahsulü diye telakki ederim... kablettarih(tarih boyunca) put haline gelen hergün yerinde yeller esen eski saltanatlar devrinde şahsı ilahileştirmek ve adeta onlara bir put gibi tapmak zihniyetinin tekrar hortlaması gibi geliyor. "(İpek Çalışlar, Halide Edib, Everest yayınları,  s.457)

 

“Atatürk” konusu, özellikle arka arkaya gelen askeri darbelerin de zorlamasıyla; darbeciliğin, otoriterliğin gerekçesi haline getirildi. 1982 Anayasası’nın değiştirilemez hükümlerinden olan ikinci maddede, Türkiye Cumhuriyeti’nin "Atatürk milliyetçiliğine bağlı" bir ülke olması gerektiği, şart olarak vurgulanır.

   

Bu “darbe ürünü” madde; ne yazık ki, eleştirilmek bir yana, CHP tarafından sahipleniliyor… Darbecilerin koyduğu "değiştirilemezlik" şartı, "olmazsa olmaz" olarak savunuluyor.

 

 

CHP'nin önemi

 

Geçenlerde "CHP neden yüzde 25'in ötesine geçemiyor" başlıklı bir TV programında tartışırken; CHP'li bir milletvekili arkadaşımız, "biz kendimizi yeterince anlatamıyoruz" şeklinde bir değerlendirmede bulundu.

 

Ancak, asıl sorunun “anlatamamak”tan kaynaklandığı, söylenemez. Mesele, CHP'nin hala köklü bir zihniyet değişikliğine gidememesi...

 

Ne yazık ki günümüzde hala “Atatürk resimlerini indirdi, indirmedi” tartışması üzerinden parti yöneticisi ihraç edilebilen bir düzlemdeler.

 

1937 Dersim katliamını "bir uygarlık projesi" olarak görenlerin, partide kilit mevkilerde bulunduğunu görüyoruz.

 

Sonuç olarak, yüzde 25'lik bir kitlenin oyunu alan partiden, ülkemizin ana muhalefet partisinden söz ediyoruz.

 

Bu partinin tercihleri, öncelikleri, ülkemizin geleceğini yakından ilgilendiriyor..

 

CHP'nin dar alana sıkışmasına neden olan yüklerinden kurtulmasını, önümüzdeki temel sorunlara, (yeni Anayasa, Kürt sorunu, Alevi sorunu, Ortadoğu vb...) çözüm üreten bir dinamizme kavuşmasını diliyoruz, bekliyoruz.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

PKK'dan, HDP'den müzakere teklifi...

3 yıl önce, çözüm süreci döneminde, Abdullah Öcalan'ın Newroz mesajı, "silahlı mücadelenin bitttiğini, siyasi mücadele döneminin başladığını" ilan etmişti.

Diyarbakır'da, meydanda toplanan yüzbinler, bu çağrıya sahip çıkmıştı.

 

Bu yılki Newroz, endişeler içinde kutlandı. Diyarbakır Newroz meydanında, ne o eski kalabalığı ne o eski coşkuyu görmek mümkündü.

 

Dün, Newroz nedeniyle, PKK ve HDP'den "yeni" sayılabilecek açıklamalar geldi.

 

Kandil'den Murat Karayılan'ın yaptığı açıklamayı, ajanslar, "Biz çözüm için hazırız" başlığıyla verdiler.

 

Yazının Devamını Oku

PKK frene mi bastı?

Beyoğlu patlamasının olduğu gün, saat 17:44'te, mailime bir açıklama geldi.

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığı imzalı bildirinin başlığı şöyleydi:

 

"Sivillere yönelik saldırıları kim yaparsa yapsın karşı çıkılmalıdır."

 

Hatırlayalım: Bir hafta önce, Ankara Kızılay meydanındaki, ondan önce Ankara Merasim Sokak’taki, savunmasız sivillere yönelik saldırıların ardından; KCK'dan herhangi bir açıklama gelmemişti. Katliamları yapanların kimlikleri, saldırıyı düzenleyenlerin PKK ile ilgisi olduğunu gösteriyordu. Her iki saldırıyı da PKK ile bağlantılı TAK örgütü üstlendi. Kandil, sesini çıkarmadı.

 

Önceki saldırılarda sessiz kalan KCK, Beyoğlu saldırısının ardından, hızlı sayılabilecek bir açıklama yapma gereğini duydu:

 

Yazının Devamını Oku

Kürtlerin yerine kendimizi koyabilsek...

Vahdettin İnce, yeni yayın hayatına başlayan Karar gazetesinin yazarı.

Önceki gece Habertürk TV'de Ece Üner'in "Enine Boyuna" programında birlikteydik.

 

Ankara Merasim sokaktaki katliamın failinin taziyesine giden HDP milletvekili Tuğba Hezer'le ilgili ilginç bir değerlendirmede bulundu Vahdettin İnce: "Tuba Hezer, Van'ın Erciş kazasından. Köylerimiz birbirine yakın. Onun ailesinin büyük bölümü Zilan Deresi katliamında(1930) yaşamını yitirdi. Bir milletvekili olarak, bir insan olarak katliamcının taziyesine gitmesi yanlış, ancak onun hangi duygular içinde olabileceğini anlamanız da kolay değil."

 

Vahdettin İnce, dindar gelenekten geliyor. 1 Kasım seçimlerinde AK Parti'den Van'da üçüncü sıradan adaydı. Sonuç olarak bir Kürt aydını. Olaylara bakış açısını bu bağlamda değerlendirmek gerekiyor.

 

Kürtlerin yaşadıklarını biliyor muyuz? Hendek savaşları, onları perişan etti. Binlerce çocuk dağlarda yok olup gitti. Devlet tarafından yakılıp yıkılan köylerini terk eden milyonlarca Kürdün, şehirlerin sokaklarında, işsiz güçsüz, evsiz barksız kaldığını, unutmuş değiliz.

 

Yazının Devamını Oku

"Terörist"

Abdullah Öcalan'la Lübnan'ın Bekaa vadisinde, Kemal Burkay'la Almanya'da 1993 yılında yaptığım söyleşiler, Cumhuriyet’te dizi olarak yayınlandı.

Sonra onları kitap haline getirdim.

 

Hakkımda Terörle Mücadele Yasası'nın 8/1. maddesi uyarınca, "terör örgütünün propagandasını yapmak"tan dava açıldı. Mahkeme beni üç yıla mahkum etti. Dosyam Yargıtay'a gitti. Ünlü “9.Daire”ye.

 

CHP milletvekili bir arkadaşım, 9.Daire Başkanını tanıdığını, derdimizi anlatabileceğimizi söyledi. Benim yaptığım gazetecilikten ibaretti. Üstelik, söyleşiler sırasında eleştirel bir tavır almıştım.

 

Randevu alıp, Yargıtay 9.Ceza Dairesi Başkanına gittik. O zaman, Terörle Mücadele Kanunu'nun 8. maddesinin 1. fıkrasında, "her ne maksatla olursa olsun" şeklinde bir ifade vardı. Bir “suç kastı” olmasa bile, yaptığınız suç sayılabiliyordu. 9. Daire Başkanı, "Bu hüküm değişmezse, seni mahkum ederiz" dedi.

 

Yazının Devamını Oku

Katliamla nereye varacaksınız?

Ankara saldırısından bir gün önce Kandil'de PKK yöneticilerinden Duran Kalkan, 10 sol örgütün ortak hareket etme kararı aldığını açıkladı.

Tesadüf mü? diye sorabiliriz. 


Kürtlerin, anadillerini kullanmaları, kendi kendilerini yönetmeleri dahil, her türlü kimlik haklarını kazanmalarını, her zaman savundum. Başım defalarca derde girdi. "Kürt" kelimesinin yasaklandığı dönemlerde, bu sözcüğü mahkemelerde savunmaktan cezalar aldım. 


Türkiye'nin demokratik bir ülke olması için, Kürtlerin kimlik haklarının verilmesi, olmazsa olmazların başında geliyor. Hep böyle düşündüm. Bunları, her koşulda, her ortamda ağır tehditler altında bile savundum. 90'lı yıllarda, bu nedenden ötürü yayınlanmayan yazılarım da oldu. 


Çözüm sürecini bu beklentilerle destekledim, barışın kalıcı olabilmesi için elimden geleni yapmaya çalıştım. 


Yazının Devamını Oku

Yüksekova

Yüksekova, operasyonun eşiğinde. TSK 20 bin askerle şehri kuşatmış durumda.

Yüksekova, kartalların kenti. Van'dan tırmanarak varılır. Minibüsçüleri dünyanın en gözü kara sürücüleri olarak adlandırılabilir. Onlarla yolculuk bir cesaret işidir.

 

İran ve Irak'a çok yakındır Yüksekova. Karlı dağların arasındadır.

 

Dün İstanbul'da Yüksekovalı dostlarla buluştuk. Tedirginler. Operasyonun ne anlama geldiğini, nasıl bir felakete dönüşebileceğini tahmin edebiliyorlar.

 

Yüksekovalılar, uzun süredir çaresiz. 7 Haziran 2015 seçimlerinin ardından, bu kentte "özyönetim" ilan edildi. Hendekler kazıldı.

 

Yazının Devamını Oku

Yüzleşmediğimiz 12 Mart darbesinin 45.yılı

İbrahim Kaypakkaya ile birlikte Gaziantep'te, üçüncü arkadaşımız Muzaffer Oruçoğlu'nun bekliyoruz. Tarih 11 Temmuz 1971.

12 Mart 1971 askeri müdahalesi günlerindeyiz. Bu darbe, 27 Mayıs 1960'taki darbeden değişikti. Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç ve üç kuvvet komutanı, bir bildiri yayınlayarak, hükümetin istifasını istedi. O sırada Başbakan olan Süleyman Demirel ve bakanlar kurulu istifa etti.

 

Meclis kapatılmadı. Yerine "reform hükümeti" adı verilen Nihat Erim başkanlığında yeni bir hükümet kuruldu. "Atatürkçü reformlar" yapacak olan hükümet, askerin denetimi altında çalışmalarını sürdürdü. Bu arada hükümet Meclisten de güvenoyu aldı.

 

Ardından İstanbul ve İzmir başta olmak üzere 6 ilde sıkıyönetim ilan edildi.

 

Mahir Çayan ve arkadaşları, Deniz Gezmişleri kurtarmak hedefiyle İstanbul'da İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom'u kaçırdılar. Bir süre sonra öldürdüler.

 

Yazının Devamını Oku

Abdullah Gül, Hakan Fidan'a "gitme" demişti...

8 Mart tarihli "Gülen hareketinin çöküşü" başlıklı yazımın ardından, Abdullah Gül'ün yakın çalışma arkadaşlarından telefonlar aldım

Yazıdaki bir hatayı düzeltmemi istediler…

 

 

7 Şubat 2012’de, savcı Sadrettin Sarıkaya; MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve yakın çalışma arkadaşlarını Oslo sürecinde PKK'lılarla görüştükleri gerekçesiyle "KCK soruşturması"ndan ifadeye çağırmıştı… Ben, yazımda, “Fidan'ın endişelenerek Abdullah Gül'ü aradığını ve Gül'ün de Fidan'a ‘bence ifadenizi verin, bir problem çıkacağını sanmıyorum’ dediğini” yazmıştım.

 

 

Olayın yakın tanıkları, gerçek durumun böyle olmadığını, benim de uydurulan bu senaryoyu aktardığımı söylediler.

 

Yazının Devamını Oku

Gülen hareketinin çöküşü

Tarih 7 Şubat 2012:

İstanbul Özel Yetkili Savcısı Sadrettin Sarıkaya; MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Eski Müsteşar Emre Taner, Eski Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş ve iki eski MİT görevlisini bizzat telefonla aradı ve “KCK soruşturması” kapsamında ifadeye çağırdı. Savcı, Fidan ve arkadaşlarını, Oslo'da PKK ile yapılan görüşmeler sebebiyle suçluyordu.

 

Fidan, telefonla Başbakan Tayyip Erdoğan'ı aradı. Ulaşamadı. Sonrasında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ü aradı. Durumu anlattı, "önerisini" sordu. Gül, olayda kötü niyet olduğunu düşünmüyordu, "bence ifadenizi verin, bir problem çıkacağını sanmıyorum" dedi. Bu telefonun hemen ardından, Başbakan Erdoğan, Hakan Fidan'a cevaben döndü. Fidan, savcının talebinden Başbakan'a da söz etti. Erdoğan, Fidan'dan, kesinlikle ifade vermeye gitmemesini istedi.

 

Bu, Gülen Hareketi’nin, o döneme kadarki en “iddialı” çıkışıydı. Tayyip Erdoğan,  “hamle”yi görmüş, analizini yapmıştı. "Amaçları beni tutuklamak" diye düşünüyordu.

 

Ancak, bu analize rağmen, dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan, 2013’ün sonlarına kadar, Cemaat’e karşı “ileri adımlar” atmadı. Ya da, atamadı… Bu yaklaşık 1.5 yıllık dönemin, uzun vadede, değişik açılardan tartışılacağını tahmin ediyorum.

 

Yazının Devamını Oku

Devlet Bahçeli-Tayyip Erdoğan ittifakı mı?

MHP lideri Bahçeli, önceki gün Ankara’da partisinin “Siyaset ve Liderlik Okulu” açılışında yaptığı açıklamalarla, siyasi tabloya yeni bir boyut kazandırdı.

Bahçeli’ye göre, dağılan Anayasa Mutabakat Komisyonu’na, CHP davet edilmeli: “Gelen olursa masada otururlar, gelmezlerse iktidar, artık B planını ortaya koymalı, biz masadayız.”

 

“İktidar, Anayasa’da ne gibi bir değişiklik düşünüyorsa bunu ağızlarına sakız edeceklerine, TBMM’ye getirsin. Bu ancak referandumla mümkün olabilir. Onun için de 317 milletvekilinin 330’a tamamlanması lazım. Tamamlandığı takdirde belirledikleri veya özledikleri anayasa değişikliğini yapmak için millet huzuruna çıkmış olurlar. Referandum olursa MHP, anayasa konusundaki hassasiyetlerini göz önünde bulundurarak, gerekli tedbirler alınmak suretiyle, kamuoyunun aydınlatılmasında kendi dünya görüşü ve parti ilkeleri çerçevesinde katkı sağlayacaktır.”

 

Başkanlık Sistemi dahil, Tayyip Erdoğan'la yeni anayasa konusunda birlikte hareket etmeye açık bir strateji mi söz konusu? "Biz referandum yolunu açarız" anlamında bir tutum mu gelişiyor?

 

İkisi için çıkış yolu

 

Yazının Devamını Oku

PYD siyaseti değişemez mi?

HDP temsilcilerinin Abdullah Öcalan'la İmralı adasında yaptıkları görüşmelerin ("İmralı Notları" adı verilen) tutanaklarında yer alan ilginç diyaloglardan biri, Suriye ve PYD üzerine.

9 Kasım 2013’teki görüşmeden notlara geçen diyalog şöyle:

 

Sırrı Süreyya Önder, dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan'la yaptığı görüşmeyi onun ağzından şöyle aktardı: 'Bana ne yapacağımı soruyorsun, söyleyeyim. Her şeyi yapacağım. Bir zamanı var ve bu konuda Apo ile de anlaşmışım. Tek bir kırmızıçizgim var, o da Suriye’dir. Orada Kuzey Irak benzeri bir yapılanmaya asla izin vermeyeceğim' dedi.”

 

Öcalan: “(Sinirlenerek) Sen de ona söyle: Biz de merkezi Suriye devleti içinde Kürtleri asla eritmeyeceğiz. Bu da bizim kırmızı çizgimizdir!”

 

Aynı görüşmenin devamında, Suriye ve Rojava konusu tekrar gündeme gelir. Hükümetin Rojava'ya yönelik politikasını eleştiren Öcalan, şu değerlendirmelerde bulunur:

 

Yazının Devamını Oku

İç karartıcı tablo

İki silahlı kadın, İstanbul'un orta yerinde, Çevik Kuvvet Polislerini öldürmek amacıyla, makineli tüfekleri ateşliyorlar.

Polisten yararlananlar var. İki kadın öldürüldü.

 

HDP yöneticileri, Diyarbakır'da, "Sur'a yürüyün" çağrısı yapıyor. "Kuşatma kaldırılsın" istiyorlar. Sokaklarda, göstericilerle polis arasında gerginlik yaşanıyor. Valilik, açılan koridordan herkesin canlı şekilde çıkabileceğini, yaralıların ambülansla taşınabileceğini açıklıyor. Bu arada çıkanlar oluyor.

 

Sur'da neler yaşandığını sorduğumuzda şunlar aktarılıyor: Son kalanlar, PKK'lilere ek olarak YDG-H'liler ve onların aileleri… Aileler, YDG-H'li çocuklarını orada bırakıp gitmek istemiyorlar. PKK, "teslim olmayın sonuna kadar savaşın" talimatı verdiği için, çatışma sürüyor.

 

Ateşkes ilan edilen Suriye'de, Ruslarla ittifak içinde, PYD'nin Halep'e doğru yürüdüğü haberleri geliyor.

 

Yazının Devamını Oku

İran değişiyor...

Yıl 2003. Aylardan Eylül. Değişik siyasi eğilimlerden 40'a yakın insan(Doğu Konferansı Grubu) İran'a gittik.

Orada, Dışişleri Bakanlığının konuğu olduk. Bir hafta boyunca, hemen her eğilimden İranlıyla konuştuk. Tahran, Kum, İsfahan gibi önemli kentleri gezdik.

 

O gezimizde sevgili Hrant Dink de vardı. Bir geceyi Tahran Ermenilerinin kulübünde geçiren Hrant, onların yaşamına ilişkin ilginç öykülerle dönmüştü. Tarihi yapılarıyla etkileyici  şehir İsfahan'ın Ermeniler tarafından kurulmuş olması, başta Hrant olmak üzere hepimizin ilgisini çekmişti.

 

Derin bir tarihi ve felsefi geçmişe sahip olan İran'a yaptığımız bu gezi, İslami bir rejimle yönetilmemin ne anlama geldiğini kavramamız bakımından da çok öğretici olmuştu.

 

O dönemde Cumhurbaşkanı reformcu Muhammed Hatemi'ydi. Mecliste de çoğunluğu, reformcular ellerinde tutuyorlardı. Ancak buna rağmen iktidar muhafazakarların elindeydi. Çünkü sistemin kilit noktalarında onlar vardı.

 

Yazının Devamını Oku

Fethullah Gülen: Bir 28 Şubat hikayesi

Tarih 16 Nisan 1997. 28 Şubat post-modern darbe girişiminin üzerinden, henüz bir buçuk ay geçmiş.

Her alanda REFAHYOL hükümeti aleyhinde kampanyalar yürütülüyor. Genelkurmay başkanlığında; medyaya, yargı mensuplarına, değişik kuruluşların temsilcilerine, "irtica tehlikesi" üzerine brifingler veriliyor. 


O dönemde, İslami kesim, uygulanan baskıcı ortam nedeniyle şaşkınlık içinde. Koalisyon hükümetinin ortağı Doğru Yol Partisi’nden istifalar oluyor. Hükümetin yıkılması için bir baskı ortamı yaratılıyor.


16 Nisan 1997 akşamı, Kanal D’de, Yalçın Doğan'ın programında Fethullah Gülen var. Onun ne söyleyeceği, özellikle İslami kesimde merakla bekleniyor.


Gülen, özetle şunları söyledi: "Birileri haksız yere laikliğe ve demokrasiye hücum ediyor." (…) "Bugün Türkiye'yi idare edemeyenler, 'Bu işi beceremedik, yüzümüze gözümüze bulaştırdık' demeliler."


Yazının Devamını Oku

Bu akıldışı durum, nereye kadar?

İMCTV'nin Türksat üzerinden yayınına son verildi.

HDP milletvekillerinin dokunulmazlık dosyaları Meclisin gündemine gelecek gibi görünüyor.

 

Kandil’den Cemil Bayık, "sonuna kadar savaşacağız", "ya bizim istediğimiz gibi buraları bizim yönetmemizi kabul edersiniz, ya da heryeri ateşe boğacağız" diyor.

 

Diyarbakır Sur'dan ölüm haberleri gelmeye devam ediyor. Kuşatmanın bir süre kaldırılması talep ediliyor, “yoksa iki yüze yakın insan ölecek” deniyor.

 

Sur'daki gelişmeleri yakından izleyen bir grup, mahsur kalanları kurtarmak adına, ablukayı 24 saatliğine kaldırmayı öneriyor. Valilik ise, "1.5 saatlik ve son kez yaşam koridoru" için izin verilebileceğini açıklıyor. Cizre benzeri bir "acı son"un, Sur'da da gerçekleşmemesini dilemekten başka bir şey gelmiyor elimizden.

 

Yazının Devamını Oku

Her zaman tutarlı bir demokrat:Tosun Terzioğlu

12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasında, Ankara'da, Merkez Komutanlığı içindeki Ordu Dil ve İstihbarat Okulu'nda tutukluyduk.

Cuntanın baskısı herkesi yıldırmış, sessizlik egemen olmuştu.

 

Kulağımız dışarıdan gelen mesajlardaydı. Kim ne diyordu? Yorumlar nasıldı? Bu mesajları avukatlardan alırdık... Bize dayanışma mesajı yollayanlardan biri, Tosun Terzioğlu'ydu. Yanımızda olduğunu söylüyor, 'cunta'nın ömrünün uzun olmayacağını haber veriyordu.

 

O yıllarda, Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nde öğretim üyesiydi, Fen Fakültesi'nin dekanlığını yapıyordu.

 

Tosun Terzioğlu, matematikçiydi. Ünlü bir matematikçi olan ve İstanbul Üniversitesi rektörlüğü yapmış Prof. Nazım Terzioğlu'nun oğluydu. Matematik merakını babasından devralmıştı.

 

Yazının Devamını Oku

"Müttefikimiz" ABD, Türkiye'yi sildi mi?

Dün bu yazıyı yazdığım sırada, Cumhuriyet’in internet sitesindeki manşet haberinin başlığı şöyleydi: " 'Müttefikimiz ABD, Rusya ile Suriye için anlaştı."

Haberin içeriğine bakınca, şunu öğreniyoruz: Rusya ile ABD, 27 Şubat'ta ateşkes yapmak üzere anlaşmışlar. Diğer tarafların da, buna uymaları gerektiğini ifade etmişler.

 

İyi mi kötü mü?

 

Bu gelişme, iyi yönde bir gelişme mi, kötü yönde bir gelişme mi? Elbette iyi yönde bir gelişme...

 

Süregiden çatışmalar, çok sayıda insanın ölümüne yol açmanın ötesinde, gerilimin tırmanmasına neden oluyor. Hatta “Türkiye ile Rusya'nın çatışmaya girme” ihtimalinden bile söz ediliyor.

 

Yazının Devamını Oku

8 yıl önce Cerattepe

Radikal gazetesindeki yazımın başlığı "Cerattepe'ye dikilen gözler." Tarih 24 Temmuz 2008... Yazı, yaklaşık 8 yıl önceki durumu anlatıyor:

"Kafkasör, Artvin’in yayla şenliklerinin yapıldığı vadinin adı. Bu şenlikte boğa güreşi de yapılıyormuş. Artvin Barosu Başkanı Bedrettin Kalın’ın yol göstericiliğiyle, arabamız değişik türden ağaçlarla kaplı ormanın içinde kıvrılarak tepeye ulaştı. Hopa-Artvin yolu 70 kilometre, ancak o kadar çok viraj var ki, buraya ulaşmak iki saati buluyor.

 

Hopa’dan Borçka’ya geldik. Çoruh nehri üzerine kurulan Borçka barajı bütün vadiyi egemenliği altına almış. Doğanın dengesi bozulmuş. Setler, baraj kenarında yollar, tüneller. Bu şekilde 40 kilometre gidip Artvin’e ulaştık.

 

Hopa-Borçka yolu rüya gibi. Bir yeşil denizi. Kızılağaçlar, çay bahçeleri, çevreyi sulayarak akan dereler... Borçka-Artvin arası baraj nedeniyle epeyce tahrip olmuş. Artvin’e geldiğinizde Çoruh vadisinin tamamen bir şantiyeye döndüğüne tanık olduk. Dağlar tıraşlanıyor, setler yapılıyor ve dünyanın en çirkin yapılarından oluşan binalarıyla yeni bir olumsuz örnek yaratılıyor.

 

Kafkasör, Artvin’in tepesine asılmış yeşil bir çelenk gibi. Yükseldikçe değişik çam türleri, sedir ağaçları ortaya çıkıyor. Hava serinliyor. Aşağıda sıcaktan yanan bizler, serin rüzgârın etkisiyle üşümeye başlıyoruz.

 

Yazının Devamını Oku

Türkiye, Kürt meselesi üzerinden vurulmak isteniyor

Dünkü yazımı "Türkiye Kürt meselesi üzerinden vurulmak isteniyor" diye bağlamış ve son olarak "yeni denklemlere ihtiyaç var" demiştim.

Bugün, "yeni denklemler"e ilişkin bazı tahminler üretmeye ve paylaşımlar yapmaya çalışacağım...

 

Öncelikle bir okurumun tepkisinden başlayayım… Dün,

bir okurum, benim değerlendirmeme dair şöyle bir yorum yaptı:

 

"Yeni denklemlerle teslim olmak mı? Korkma açıkça yaz..."

 

 

Yazının Devamını Oku

Sünni Araplar ne olacak?

40'a yakın insanımızı dün Ankara, Diyarbakır ve İdil'de yitirdik.

Türkiye, büyük bir acıyla yüzyüze.

 

New York Times'ın tanınmış Ortadoğu uzmanı yazarı Roger Cohen, bölgede olup bitenleri değerlendirdiği 8 Şubat tarihli makalesini, "Amerika'nın Suriye utancı" başlığıyla yayınlamıştı.

 

Gene Amerika'yı eleştirdiği dünkü yazısını şöyle bitirmiş:"Birleşik Devletler ve müttefikleri uyumayı sürdürüyor. Bunun bedelini ve riskini bütün insanlık taşıyor."

 

Ankara saldırısını hazırlayan koşullara bakalım:

 

Yazının Devamını Oku