GeriOnur BAŞTÜRK Yeni nesil Bodrumlulardan Bodrum ‘gibi’ bir hikâye
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Yeni nesil Bodrumlulardan Bodrum ‘gibi’ bir hikâye

İstanbullu yazlık mekanlar birer birer Bodrum’u terk ederken geride mekanın sahipleri, yani yaz-kış orada yaşayan gerçek Bodrumlular kaldı. Şimdi onlarla tanışma zamanı. İşte 6 genç Bodrumlunun kurduğu “Gibi” oluşumu ve kendi ağızlarından hikâyeleri...

Yeni nesil Bodrumlular diyorum ben onlara.
Birbirinden şahane altı genç Bodrumlu:
Mehmet Öksüz, Tarık Gül, Beyza Küngürlü, Gökhan Gökdemir ve Merve-İrem Çopuroğlu kardeşler.
Hepsi yaz kış Bodrum merkezde yaşıyor.
Aralarında doğma büyüme Bodrumlu olan da var, sonradan Bodrum’a yerleşmiş olan da...
Ortak noktaları ise şu: Beraber bir şeyler üretmeyi ve hayatı paylaşmayı sevmeleri.
Şimdi bir ortak noktaları daha var: Gibi Bodrum.
Beraber açtıkları bir yaşam tarzı dükkânı ve yeni bir oluşum.
Bodrum merkezdeki Gibi’ye girer girmez içimin ısındığını itiraf etmem gerek.
Sıradan bir yer değil. Hiçbir şey almasa bile insanın içerde uzun uzun oturası geliyor.
Yurtdışında benzerlerini gördüğümüz tasarım mağazalar gibi ama fazlası şu:
6 Bodrumlu arkadaşın öz samimiyeti.

BİZ BUNA FAYDALI GÜZELLİK DEDİK

Ekibin lideri konumundaki doğma büyüme Bodrumlu iç mimar Mehmet Öksüz şöyle diyor:
“Her şeyin hızla değiştiği, geçici heveslerin etkisinde kaldığımız bu dünyada, yavaş yapılmış, uzun ömürlü ve faydalı olacak şekilde tasarlanmış nesneleri aramaya çalışırken bulduk kendimizi.
Onları hayatımıza eklemeyi seçtiğimiz an, kendimizi sadece görünüşlerine değil, dokusuna, ağırlığına ve bize sağladığı konfora kaptırdık. Biz buna ‘faydalı güzellik’ dedik. İnsanlara mutluluk, güç ve bir nevi zarif bir neşe hissi aşılamak istiyoruz”. 

Yeni nesil Bodrumlulardan Bodrum ‘gibi’ bir hikâye
Gibi Bodrum'un kurucuları Mehmet Öksüz, Tarık Gül, Beyza Küngürlü, Gökhan Gökdemir ve Merve-İrem Çopuroğlu kardeşler.


HER ŞEY ÜÇ GÜN İÇİNDE OLDU

Gibi’nin İstanbul’dan göçen Bodrumlu üyelerinden Tarık Gül ise başlangıçlarını anlatıyor:
“Artık başka şeyler dinlemek, söylemek, deneyimlemek istediğim, samimiyet kavramının içini doldurmak istediğim bir dönemdeyken Gibi üyeleriyle tanıştık ve çok güzel bir dostluğa ilerletti zaman bizi. Bir akşam tüm ekip oturuyorduk.
Madem hep bir aradayız ve hepimiz birçok özelliğe sahibiz, neden hem birlikte olacağımız hem de satış yapacağımız bir oluşum yapmıyoruz diye başladı muhabbet. Üç gün içinde mekanı tutmuş, projeyi çizmiş, planları yapmış ve duvarları kırmaya başlamıştık”.
Son söz Gibi’nin fotoğrafçı üyesi Beyza Küngürlü’den gelsin:
“Tıpkı tıkır tıkır işleyen bir makinenin çarkları gibi, altı kişinin birbirini bulup tamamlaması bu hayatta bahşedilen çok büyük bir şans”.

Taksim’in göbeğinde yerli bir Tulum havası

Önce kısa bir tarihçe: Taksim InterContinental Oteli’nin altına açılan ilk popüler mekan Flamingo’ydu. Gece hayatının unutulmaz siması Aliye Turagay’ın Bird’den sonra yarattığı mekan kısa sürede popüler olmuştu.
Flamingo’dan çok sonra Turagay ve Joost Roojimans burada bir de Eden’ı açmışlardı.
Eden sonrası ise burası canlı müzik mekanı People’a dönüştü.
Özellikle Deniz Seki, Cenk Eren ve Mehmet Erdem’in çıktığı gecelerle People bir anda en çok konuşulan mekanlardan oldu.
Pandemiyle birlikte People macerası da sona erdi ve şimdi aynı yerde, bambaşka bir kimlikte yeni bir mekan var karşımızda: Ginza.
Mekan adını Tokyo’nun Nişantaşı’sı diyebileceğimiz lüks alışveriş semti Ginza’dan alıyor.
Ama içerdeki dekorasyon Uzak Doğu değil, Tulum esintili.

Yeni nesil Bodrumlulardan Bodrum ‘gibi’ bir hikâye


680 ADET KÜP VAR!

Bir küp delisi olarak dekorasyonda ilk dikkatimi çeken tabii ki mekanın dört bir tarafına dağılmış olan irili ufaklı küpler oldu.
Mekanın sahibi Tayfun Topal hemen net sayıyı verdi: “İçeride tam 680 adet küp var”.
Küplerin hangisine bakacağıma şaşırmışken DJ kabininin üstündeki heykeli gördüm.
Muzaffer Buldağ’ın kurucusu olduğu MuBu Design ürünü heykel mekanın ana kraliçesi gibi.
Önünden geçerken göz göze gelmeden, dans ederken saygıda kusur etmeden duramıyorsun.
Öyle etkili, öyle iyi bir iş çıkarmış Design MuBu ortaya.

YEMEKLER GENİŞLETİLMİŞ UZAK DOĞU

Evet mekanda bir etnik bohem rüzgâr, yerli Tulum havası var ama, yemekler Ginza ismine uygun olarak Uzak Doğu mutfağının geniş bir versiyonu.
Geniş, çünkü Çin ve Japon mutfağının bir melezi.
Unutmadan, Ginza’nin yan tarafında bir de henüz kapılarını açmamış bir kulüp var, X Room.
Hem orada hem de Ginza’da yakında DJ’ler resmi geçit yapacakmış.
Mekanın müzik direktörü, Tayfun Tekeli, namıdiğer Tai öyle söyledi.
O böyle dediyse,
tamamdır.

X

‘Squid Game’den geriye kalan 10 şey

1. Oscar alan Güney Kore yapımı “Parazit” çok daha iyi bir sistem eleştirisiydi. “Squid Game” çok iyi başladığı benzer şekildeki eleştirisini bir noktadan sonra bile isteye ıskalıyor sanki.

2. Yaşı senden daha büyük olanlara asla “Bu da yaşlandı” deyip geçme. Çünkü tecrübe her şeydir. Dizinin en yaşlı karakteri ve halat oyunu diyorum; izleyenler anlayacaktır.
3. Üniversite yıllarımda pek modaydı M.C. Escher’in eserleri. Oyunlara katılanların bir merdivenden bir başka merdivene geçtiği o renkli sahneler Escher’in meşhur bir işini anımsatıp duruyordu. Google’layınca o işi (“Görelilik”) buldum ve tüyler diken diken maziyi andım.
4. Dizi izlerken anımsadığım bir başka şey: TV tarihimizin en garip ve ürkütücü yarışma programlarından “Dokun Bana” pekala bizim “Squid Game”imiz sayılabilirmiş.
5. “Squid Game”in en çarpıcı tarafı; oyuna katılanların çaresizliğini ve ölüm korkusunu sonuna dek hissetmek. Tüm oyunları zevkle izleyen VIP’lerden ise fena halde nefret etmek.
6. Çocuk oyunlarının aynı zamanda çok karanlık bir tarafı yok mu? Mesela saklambaç. Düşününce o bile ürkütücü geldi şimdi.
7. Güney Kore’nin
kültür-eğlence ürünleri son dönemde revaçta. Ama bir yandan da kendilerini acımasızca eleştiriyorlar. İşin sırrı orada mı acaba?

Yazının Devamını Oku

Bir defile, bir ev partisi, bir kahkaha ve vale fiyatı

İstanbul’daki müthiş sosyal yaşam hareketliliğini anlatmaya devam... Bugün cepte bir defile, bir ev partisi, bir coşkulu kahkaha, bir vale ekonomisi var.

◊ ‘TRUNK ŞOV’DAN EKSİK KALMADIM
Şehir bu hafta sadece sanat odaklı değildi elbet.
Arada başka etkinlikler de vardı.
Mesela Vakko’nun sonbahar-kış koleksiyonunu tanıttığı ‘trunk show’, yani özel davetliler için Nişantaşı mağazasında gerçekleştirdiği mini defile.
Koleksiyonun
modaya dair detaylarını işin uzmanlarına bırakayım; benim ilgimi çeken esas detay koleksiyondaki bazı parçaların geri dönüşümlü ya da ileri dönüşümlü olmasıydı.
Bu kavramların havalı birer kavram olmaktan çıkıp uygulamaya dönüşmesi sevindirici.

Yazının Devamını Oku

İstanbul bu hafta New York gibi

Bir yanımda, önce K-pop grubu sandığım ama sonra Hong Kong’tan gelen tasarımcılar olduklarını öğrendiğim Güney Koreli gençler, diğer yanımda New Yorklu fotoğraf sanatçısı Reka Nyari ve Paraguaylı içerik üreticisi Andrea Benitez.


Saydıklarım ayaküstü tanıştıklarım.
Dahası da var.
Bir an dedim ki, “İstanbul o eski, Newsweek’in 2005’te kapaktan müjdelediği cool günlerine geri dönüyor olabilir mi?”
Bu tatlı umutlanmadan önce gecenin en başına dönüp bu çembere nasıl girdiğimi anlatayım.
Malum, Contemporary İstanbul (CI) vesilesiyle şehir bu hafta ultra hareketli.
Her yerde sanat odaklı bir hareket var.

Yazının Devamını Oku

CI açılış yemeğinde neler oldu

Bu hafta 16’ncısı yapılacak olan Contemporary İstanbul’un görkemli açılış yemeği pazartesi gecesi Tersane İstanbul’daydı. Peki açılış daveti ve sonrasında düzenlenen partide neler yaşandı? Özeti burada...

YENİ MEKAN YENİ HEYECAN
Contemporary İstanbul’un (CI) yeni mekanı Tersane İstanbul iki kilometrelik kıyı şeridine sahip çok büyük bir alan. CI bu alanın belli bir bölümünde yapılıyor. Ama o alanlar bile büyük ve gezmesi hayli zevkli.
Galeriler, Venedik’teki Arsenale’yi anımsatan tarihi alanların içine konuşlanmış.
Lütfi Kırdar’daki gibi boğucu bir durum yok.
Alanlar geniş, nefes almak istediğin anda dışarıya çıkabiliyorsun.
Heykel sergisinin olduğu açık alan ise kendiliğinden etkileyici.

Yazının Devamını Oku

Flying Fox’u bekleyen marina

Cumartesi gecesi Göcek’te bir açılış davetindeydim.

STFA Grubu’nun yaptığı Türkiye’nin ilk mega yat marinası Port Azure’un davetinde.

Büngüş Koyu’ndaki marina sade, şık ve endüstriyel bir tasarıma sahip.

Henüz içinde bir restoran yok ama ünlü restoran markalarıyla görüşmeler yapılıyormuş.

Açılış daveti hayli mütevazı geçti.

Gece boyu konuşulan ve yakın zamanda beklendiği söylenen şey ise Flying Fox’tu.

Flying Fox malum, dünyanın en uzun yatları arasında yer alıyor.

Uzunluğu 136 metre.

2019 yılında Lürssen tarafından üretilen bu mega yatta aynı anda 22 misafir konaklayabiliyor.

Yazının Devamını Oku

Bu hafta şehrin kalbi orada

Pazartesiden itibaren İstanbul’un odak noktalarından biri olacak Tersane İstanbul.


Çünkü Contemporary İstanbul (CI) orada düzenlenecek.
Sanat meraklıları, ünlü koleksiyonerler, şehrin çok gezen tozan kesimi ve kanaat önderleri günler boyunca orada olacak.
Dolayısıyla Tersane İstanbul’a yakından bir göz atma zamanı.
Tabanlıoğlu Mimarlık tarafından yapılan Tersane İstanbul’la ilgili Murat Tabanlıoğlu ile konuştuğumda bana ilk söylediği şuydu:
“Sahaya her gidiş gelişimde yeni bir şey öğrendiğim, sürekli geliştirdiğim bir proje oldu.
Benim için de yeni bir deneyimdi. Sıradan bir yer değil burası. Hepimizin severek kullanacağı yeni bir mahalle oluşuyor.”


Yazının Devamını Oku

Deli bir kuyruk bir gala yemeği ve moda haftası sürprizi

Önceki gece Bomonti-ada’nın girişi önünde deli bir kuyruk.


Taksiden iner inmez huysuzlandım tabii, “Bu da ne!” diye. Meğer içeride Oktoberfest varmış, içeride yığılma olmasın diye herkesi bir anda almıyorlarmış.
Hatta belli bir kapasiteye erişince kuyrukta bekleyenleri geri gönderdikleri bile olmuş.
Güzel Covid hassasiyetleri bunlar tabii ama vık vık etmeden elbette duramadım:
“Bu mini festival zaten açık havada değil mi?” diye... Neyse, benim festivalle ilgim yoktu, aynı alandaki başka bir etkinliğe gelmiştim.
Kuyruğa girmeden içeri sızabildim.
Başka bir etkinlik dediğim, 212 Dergisi’nin düzenlediği nefis fotoğraf etkinliği 212 Photography İstanbul.

Yazının Devamını Oku

Dört maddede ‘göbekli’ hadise

Seda Sayan’ın programında göbek atan doktor için...

1- “Doktorluğunu iyi yapıyorsa size ne, bize ne, elbette oynayabilir” diyenler var. Şart koşuyorlar: “Doktorluğunu iyi yapıyorsa” diye. İyi doktor değilsen göbek atmaya hakkın yok yani.
2- “Herkes oynayabilir, dans edebilir, mesleği ne olursa olsun” diyenler var. Maalesef göbek atan spiker olayında aynı empati ve hoşgörü gezegeninden bildirmemişlerdi.
3- “Doktorlar da oynar avukatlar da, ne var bunda” diyenler var. Aslında içten içe “Hiç yakışmamış” diye düşünürler, hatta en başta kendileri gitmez göbek atan doktora...
4- Doğrusu yine en şeffaf olan göbek atan doktorun kendisi olmuş.
Özü sözü bir, şöyle demiş Fulya Soybaş’a: “Ben böyleyim. Üniversitede de böyleydim, doktor oldum yine böyleyim. Tiktok hesabım var. Aç, bak! Orada da oynarım. Instagram’da da oynarım. Renkliyim. Normal hayatta nasılsam ekranda da öyle davrandım.”

Basit mi yoksa olay başka
bir şey mi

Raşit Bağzıbağlı, Hande Yener’in, Gülşen’in ve Hadise’nin son dönem sahne kıyafetlerini iç çamaşırına benzetip, “Kalite algısını aşağıya çekiyor, basitleştiriyorlar” demiş. Ve klasik örnekleri; yani Jennifer Lopez’leri, Rihanna’ları övmüş.

Yazının Devamını Oku

90’lardan geriye kim kaldı

90’larda meşhur olmuş, birbirine hiç benzemeyen dört ünlü pop şarkıcısı:Tarkan, Mustafa Sandal, Kenan Doğulu ve Serdar Ortaç.


Günümüz hallerine bakarsak kariyerini en iyi yöneten Kenan Doğulu.
Bu yaz peş peşe konserler verdi, hiç durmadı.
Hâlâ en iyi konser sanatçısı. Uzun saatler hiç durmadan performans yapabiliyor.
Peki Mustafa Sandal?
Akyaka’daki sörf okulu olsun, Zeynep Bastık’la yaptığı düet olsun, Les Benjamins şovlarına katılması olsun; bir şekilde “yeni nesil” kalmayı başarıyor hâlâ.
Tarkan ise Instagram’ından anladığımız kadarıyla “her şeyi özlüyor ve çok sıkılıyor”.

Yazının Devamını Oku

Şehirden acı-tatlı notlar

Trafik, ama Beşiktaş meydanda olanından. HES kodu, ama metroda yüklenmeyeninden. Yeni menü, uzun süredir gitmediğim bir yerden. Ve yeni bir otelle yeni bir müze, “çok yakında” kategorisinden...

◊ ORASI KİLİT, LÜTFEN GİRMEYELİM
Beşiktaş Meydanı’nın son trafik düzenlemesinden sonraki hali aşk hayatımdan beter:
Kilit ötesi.
Tamam, orada hep bir trafik olurdu.
Ama bu kadar değil.
Beşiktaş trafiği en kaçınılması gerekenlerden biri haline geldi şehirde.
Taksicilerle uzlaştığım tek nokta bu:

Yazının Devamını Oku

Son program kovulduk!

TV dünyasıyla dijital dünyanın “Stranger Things” misali birbirine hiç benzemeyen apayrı iki alem olduğunu mikrofonu açık kalan Bülent Ersoy’un şu hazin cümlesi bir kez daha damgalamış oldu: “Son program, kovulduk.”



Öyle içine dert olmuş ki Ersoy’un, neredeyse küçük bir çocuğun ağzından dökülür gibiydi bu cümle.
Oysa aslında o malum ‘kitsch’ ötesi şov programında belki de ilk defa kendisi gibiydi Bülent Ersoy.
Minderi yere atıp “naşlattığını” söylerken de öyleydi, sosyal medya eleştirilerine yanıt verirken “madilik bana” derken de...
Herkesi sürekli yanına ve hatta Tilbe’yi kucağına oturtup bir saniye bile yalnız kalmak istememesi de öyle...
Hem aşırı hiddetli hem de fevkalade kibarlık geçişleri barındırabilen yüksek egolu bildik ‘persona’sından o gece pek eser yoktu Ersoy’un.

Yazının Devamını Oku

Lil Nas X kuşağı: Yalan söylemek değil yaşamak istiyorum

Tüm hafta sonu Lil Nas X’in ilk albümü “Montero”yu dinlemiş olabilirim.

Çünkü dinlememek imkansızdı.

Günler, haftalar, hatta aylar öncesinden albümün öyle bir tanıtımını yaptı ki fırlama Lil Nas, merak etmemek ayıptı neredeyse.

‘Baby Shower’ından tutun da hastanedeki doğum anına kadar bıkmadan sürdürdüğü “hamileliği” ise herhalde son zamanlardaki en iyi albüm tanıtım fikirlerinden biriydi.

Ne olursa olsun konuşuldu, fikir zekiceydi, hatta Lil Nas’ı hamile pozlarıyla göre göre neredeyse gözüm alıştı diyebilirim.

Ve nihayet “Montero” cuma günü dijital platformlara düştüğünde Lil Nas’ın YouTube kanalında klibi çıkmamış diğer tüm şarkıların da birer “official audio” videosu yayınlandı.

Hepsi özenle hazırlanmış animasyon kliplerdi.

İlginç olan, hepsi belli bir sahneden sonra tekrar ediyor, hipnotize etmek için galiba...

HER YERDEN O ÇIKIYOR

Yazının Devamını Oku

Riva Surf House: İstanbullu sörfçülerle tanışın

Sörf deyince akla gelen belli başlı yerler vardır.Mesela Avustralya, mesela Kaliforniya.

Peki İstanbul’da da sörf yapıldığını söylesem?
Bu hiç aklınıza gelir miydi?
Doğrusu düne kadar benim de gelmiyordu.
Ta ki Riva’daki Surf House’a gidip sörf yapanları kanlı canlı görene dek.
Ortam, hiç abartmıyorum, Sidney’deki Bondi Beach’in mikro bir versiyonu gibiydi.
Sabah 06.00’da, “Dalga bugün çok iyi” mesajını alıp gelmiş, 1 saat suda kaldıktan sonra duş alıp ofisine gidecek olan bir şirket sahibi bile vardı Riva sahilinde.
Sidney’le aramızdaki sosyo-ekonomik fark ise şuydu: Bir yanda denizde sörf yapanlar varken bir yandan da o güzelim sahile vurmuş çöpler arasından dedektörle yüzük, mücevher ve benzeri değerli eşya arayanların olması...


Yazının Devamını Oku

Gece hayatında Türk işi bir durum

Gece 24’ten sonra mekanlarda müzik yok.


Yaz başı karar böyleydi. Anlamsızdı, yeme-içme sektörü de bu kararı kendi içinde eleştirdi ama kısa sürede malum karara göre gecelerini şekillendirdi.
Canlı müzik performansları 21.30 gibi başladı, DJ performansları da öyle...
Bir süredir ise durum farklı.
İstanbul’un çoğu mekanında gece 24’ten sonra müzik var.
Sektörde tüm işletmeciler bunu konuşuyor, “kimine göz yumuluyor, kimine ise göz açtırılmıyor” deniliyor.
Tam Türk işi bir durum:

Yazının Devamını Oku

Bir trend olarak ‘sürdürülebilirlik’

Bir dönem “enerji” kelimesini sıkça kullandık.

Pozitif enerjiler, negatif enerjiler havada uçuştu.
Evrene enerji göndermeler, “İsteyince olur” enerjileri, “Senden iyi enerji almadım”lar; kısacası yok yoktu.
Gerçek anlamda hissedip uygulayan başarılı oldu ama bir noktada “enerji”nin de içi boşaltıldı. Şimdi aynı şey “sürdürülebilirlik” kavramı için uygulanıyor sanki.
Markalar, kurumlar bu kavramı çılgınca sahiplenmek istiyor.
Ama uygulamaya gelince gerçekten bir şey yapmıyorlarsa bu kavramı sahiplenmelerinin de bir anlamı yok aslında.
Sadece havalı bir şekilde “sürdürülebilir” sıfatını her yerde kullanmış oluyorlar, o kadar.
Peki gerçek sürdürülebilirlik ne?

Yazının Devamını Oku

‘Artweeks’ten geriye kalanlar

19 Eylül’e kadar sürecek Akaretler’deki Artweeks’ten parlayanlar, dedikodular, eser fiyat aralıkları ve daha bin türlü şey... İzlenim dünyasına buyurunuz.

EN GENÇ SANATÇI

Bana kalırsa bu tür etkinliklerde en önemli şey genç sanatçı keşfetmeye çalışmak.

O nedenle Artweeks’teki koleksiyoner sergisinden daha çok etkinliğin en genç sanatçısı, 1993 doğumlu Pelin Çağlar’ın işlerine dikkat kesildim. Mutlaka bakın derim.

ŞARJ KRİZİME TERCÜMAN OLAN TABLO

Pelin Çağlar’ın yanı başında Can İncekara’nın işleri de şahane bir şekilde parlıyor. İncekara’nın suluboya tekniğiyle yaptığı işlerden biri hepimize çuvaldız:

iPhone şarj aleti ve kulaklıklar!

Şarj aletli tabloyu gördüğümde şarjım yine çok azdı ve gün içinde girdiğim yüzüncü şarj krizi dolayısıyla

Yazının Devamını Oku

Matrix de dönüyor, ABBA da

Matrix’in ilk filmi 1999’da çıktı.



ABBA grubu ise 1972’de müzik kariyerine başladı.
Ve aradan onca yıl geçtikten sonra (saymadım, sayamadım) her ikisi de gündemde, geri dönüşlerde bugünlerde.
Matrix’teki gibi bir döngüdeyiz galiba. Aynı şeyleri yaşayıp duruyoruz.
Bir Matrix hayranı olarak serinin aralık ayında gösterime girecek “Resurrections” adlı dördüncü film fragmanını heyecanla açıp seyrettim.
Ama berbat bir heyecansızlıkla da fragmanı bitirdim.

Yazının Devamını Oku

Berfu haklı ama esprisi de erkeği yüceltmiyor mu?

Berfu ve Eser Yenenler çifti bir yarışmada sunuculuk yaparken kendi aralarında tatlı tatlı atışmış.


İşte o atışma esnasında Berfu, eşi Eser’e “Kendimi sana bırakmam konusunda emin misin? Kendimi ne zaman sana bıraksam çocuğumuz oluyor” diye espri yapmış.
Aslında bir yanıyla, belki de farkında olmadan, fena halde erkek tarafını yücelten, göklere çıkaran bir espri.
Ya da bana öyle geldi, tartışabiliriz de...
Nihayetinde bu espri vesilesiyle çılgınca eleştirilince Berfu açıklama yapmış:
“Eminim bu şakayı bir erkek yapsa bu kadar üzerinde durulmazdı. Kadın olarak bu şakayı yaptığım için hiç rahatsızlık hissetmiyorum.”
Orası doğru.

Yazının Devamını Oku

O kural uçuş öncesi nasıl uygulandı?

Önceki gün Dalaman Havalimanı’nda check-in sırası bekleyen herkesin aşı kartı ya da PCR testi göstermesini istediler.

Kuyrukta bekleyenler apar topar hazırlık yapmaya başladı.
Ben de HES’ten aşı bilgilerimin olduğu sayfayı açtım.
Bir aşı kartı henüz oluşturmamıştım, kontuardaki görevliye sadece HES’imdeki Covid-19 aşı bilgileri sayfasını gösterdim.
O sayfada da isim filan yok tabii. Sadece iki aşının da yapıldığı yazıyor.
Yani kötü niyetli biri olsan o anda herhangi birinin aşı bilgilerinin ‘screen shot’ını (ekran görüntüsü) alıp onu göstererek de gayet uçabilirsin.
Belki ilk gün diye böyle bir karmaşa vardı ama söyleyeyim, bu şekilde kimin gerçekten aşılı kimin gerçekten negatif PCR testli olduğu asla anlaşılmaz.
Suistimal edilmeye çok açık bir kural bu.

M mi yoksa U mu

Yazının Devamını Oku

Türkiye’nin en yanık tenli, enerjik ve neşeli topluluğu

Cumartesi öğleden sonra Akyaka’nın kite yapılan meşhur sahilinde ortamın şenlikli haline kapılıp gitmemek imkansızdı.

Gün batmaya yakın dalgalar üzerinde son turlarını yapan sörfçüler, kumlar üzerinde DJ’in çaldıklarıyla dans edenler, kite’larını toplayıp günün yorgunluğunu atanlar...

Her yaz daha da büyüyor Akyaka’nın kite sahili.

Yıllar önce geldiğimde sadece bir-iki tane kite okulu vardı.

Şimdi ise yan yana çok fazla kite okulu var. Ayrıca hayli büyük bir bar açılmış.

Kite dışında vakit geçirmek de mümkün artık sahilde.

En önemlisi buradaki topluluk tabii. Burayı büyüten, geliştiren onlar.

Akyaka’nın sembolü No22 Riders’Inn’in sahibi Doruk Tirman, 2012’de açtığı mekanı için bir sohbetimizde şöyle demişti bana:

“Tatlı, hareketli, yanık tenli, insan canlısı bir çocuk büyüttük Akyaka’da”.

Yazının Devamını Oku