GeriOnur BAŞTÜRK Yeni modern sığınaklara hoş geldiniz
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Yeni modern sığınaklara hoş geldiniz

İstanbul’da son beş yılın en iyi şeylerinden biri bu oldu: Hızla çoğalan mahalle kafeleri.

Belki apartmandaki komşularımızı hiçbir zaman tanıma şansımız olmadı ama mahalle kafesine gelenlerle artık arkadaş/dost ya da ahbabız.
Çünkü mahalle kafelerinin en önemli özelliği bu:
Birbiriyle ortak noktası olan aynı semtteki insanları kendiliğinden bir araya getiriyor.
Bir süre sonra o mahalle kafesinde çok fazla vakit geçirmeye başlayınca da artık herkesle “tanış” oluyorsun.
Benim mahalle kafesinde, Setup’ta da durumumuz aynı.
Misal: Sadece mekanın müdavimleri Büşra, Münire, Ümit’le değil, köpekleriyle de arkadaşız artık.
Ne zaman omlet sipariş etsem Ümit’in köpeği Bo hemen yanımda alıyor soluğu.
Ona omletten bir parça vermezsem de havlamaya başlıyor.
Bu artık en tatlı rutinlerimizden biri...
Mahalle kafesi arkadaşlığının ilginç yanları da var.
Mesela kafeye müdavim olmayan biri geldiğinde hemen anlıyorsun.
Gelen kişinin “semtini” tahmin etmeye başlıyorsun.
Ve bir süre sonra kendini ev sahibi gibi hissetme durumu da oluşuyor.
“Çok kalabalık bir grup geldi, onlara iyi masayı verin, ben kalkayım” diyorsun kendiliğinden...
Bir başka hoşluk da “yoklama” hadisesi.
Üç-dört gün artık arkadaş olduğun müdavimlerden birini görmediysen mahalle kafesinde, “Nerede acaba?” diyorsun.
İyi niyetli bir meraktan. Başına bir şey mi geldi diye...
Dahası: Artık mekan çalışanları hangi kahveyi içtiğini ezbere biliyor.
Sen bir şey söylemeden önüne getiriveriyorlar.
Sözün kestirme özü: Mahalle kafeleri yeni modern sığınaklarımız.
İstanbul’un hızla
gelişen sosyal hayatında, özellikle yalnız yaşayan bünyelere ilaç gibi gelen sakinleştirici vahalar onlar; değerini bilin...

Mantıksız

Tarkan ve Athena elemanı Gökhan Özoğuz için “Kaz Dağları’nda evleri var” denildi, “Ondan böyle paylaşımlar yapıyorlar.”
Gökhan Özoğuz evi olduğunu yalanladı.
İyi de evleri olsa ne olur?
Kaz Dağları’nın eteklerinde yerleşime açık irili ufaklı bir sürü köy var.
Haliyle orada ev satın alanlar da olmuştur...
Binlerce ağacın kesilmesine üzülmek, ekolojik sistemin yıllar içinde altüst olacağını söylemekle bunun arasında nasıl bir bağlantı kurulabiliyor?
Mantıksız değil mi?

O değil, bu daha çekici

◊ Ahmet Hakan ve Acun Ilıcalı’nın ultra sıkıcı tavla müsabakalarıyla donatılmış “Thelma &Louise”vari Çeşme tatillerini okumak yerine Şeyma Subaşı ve sevgilisi Guido Senia’nın dinamik Ibiza maceralarını Instagram’dan takip etmek daha heyecanlı, daha çekici.
◊ Her yaz Bodrum’da tatil yapan Pınar Altuğ ve eşi Yağmur’un tekne fotoğraflarını ertesi gün gazetede görmektense, Mykonos’un bronzlaşma valisi Eda Taşpınar’ın moda dergisinden fırlamış “aşırı taş/kem gözlere yaş” fotoğraflarını Instagram’dan takip eylemek daha eğlenceli.

Yeni modern sığınaklara hoş geldiniz

◊ Jennifer Lopez’in Antalya konseri görüntüleri değil, Lopez’i otelin kahvaltı salonunda yakalayan Enis Arıkan’ın görüntüleri daha çekici.

 

X

Riva Surf House: İstanbullu sörfçülerle tanışın

Sörf deyince akla gelen belli başlı yerler vardır.Mesela Avustralya, mesela Kaliforniya.

Peki İstanbul’da da sörf yapıldığını söylesem?
Bu hiç aklınıza gelir miydi?
Doğrusu düne kadar benim de gelmiyordu.
Ta ki Riva’daki Surf House’a gidip sörf yapanları kanlı canlı görene dek.
Ortam, hiç abartmıyorum, Sidney’deki Bondi Beach’in mikro bir versiyonu gibiydi.
Sabah 06.00’da, “Dalga bugün çok iyi” mesajını alıp gelmiş, 1 saat suda kaldıktan sonra duş alıp ofisine gidecek olan bir şirket sahibi bile vardı Riva sahilinde.
Sidney’le aramızdaki sosyo-ekonomik fark ise şuydu: Bir yanda denizde sörf yapanlar varken bir yandan da o güzelim sahile vurmuş çöpler arasından dedektörle yüzük, mücevher ve benzeri değerli eşya arayanların olması...


Yazının Devamını Oku

Gece hayatında Türk işi bir durum

Gece 24’ten sonra mekanlarda müzik yok.


Yaz başı karar böyleydi. Anlamsızdı, yeme-içme sektörü de bu kararı kendi içinde eleştirdi ama kısa sürede malum karara göre gecelerini şekillendirdi.
Canlı müzik performansları 21.30 gibi başladı, DJ performansları da öyle...
Bir süredir ise durum farklı.
İstanbul’un çoğu mekanında gece 24’ten sonra müzik var.
Sektörde tüm işletmeciler bunu konuşuyor, “kimine göz yumuluyor, kimine ise göz açtırılmıyor” deniliyor.
Tam Türk işi bir durum:

Yazının Devamını Oku

Bir trend olarak ‘sürdürülebilirlik’

Bir dönem “enerji” kelimesini sıkça kullandık.

Pozitif enerjiler, negatif enerjiler havada uçuştu.
Evrene enerji göndermeler, “İsteyince olur” enerjileri, “Senden iyi enerji almadım”lar; kısacası yok yoktu.
Gerçek anlamda hissedip uygulayan başarılı oldu ama bir noktada “enerji”nin de içi boşaltıldı. Şimdi aynı şey “sürdürülebilirlik” kavramı için uygulanıyor sanki.
Markalar, kurumlar bu kavramı çılgınca sahiplenmek istiyor.
Ama uygulamaya gelince gerçekten bir şey yapmıyorlarsa bu kavramı sahiplenmelerinin de bir anlamı yok aslında.
Sadece havalı bir şekilde “sürdürülebilir” sıfatını her yerde kullanmış oluyorlar, o kadar.
Peki gerçek sürdürülebilirlik ne?

Yazının Devamını Oku

‘Artweeks’ten geriye kalanlar

19 Eylül’e kadar sürecek Akaretler’deki Artweeks’ten parlayanlar, dedikodular, eser fiyat aralıkları ve daha bin türlü şey... İzlenim dünyasına buyurunuz.

EN GENÇ SANATÇI

Bana kalırsa bu tür etkinliklerde en önemli şey genç sanatçı keşfetmeye çalışmak.

O nedenle Artweeks’teki koleksiyoner sergisinden daha çok etkinliğin en genç sanatçısı, 1993 doğumlu Pelin Çağlar’ın işlerine dikkat kesildim. Mutlaka bakın derim.

ŞARJ KRİZİME TERCÜMAN OLAN TABLO

Pelin Çağlar’ın yanı başında Can İncekara’nın işleri de şahane bir şekilde parlıyor. İncekara’nın suluboya tekniğiyle yaptığı işlerden biri hepimize çuvaldız:

iPhone şarj aleti ve kulaklıklar!

Şarj aletli tabloyu gördüğümde şarjım yine çok azdı ve gün içinde girdiğim yüzüncü şarj krizi dolayısıyla

Yazının Devamını Oku

Matrix de dönüyor, ABBA da

Matrix’in ilk filmi 1999’da çıktı.



ABBA grubu ise 1972’de müzik kariyerine başladı.
Ve aradan onca yıl geçtikten sonra (saymadım, sayamadım) her ikisi de gündemde, geri dönüşlerde bugünlerde.
Matrix’teki gibi bir döngüdeyiz galiba. Aynı şeyleri yaşayıp duruyoruz.
Bir Matrix hayranı olarak serinin aralık ayında gösterime girecek “Resurrections” adlı dördüncü film fragmanını heyecanla açıp seyrettim.
Ama berbat bir heyecansızlıkla da fragmanı bitirdim.

Yazının Devamını Oku

Berfu haklı ama esprisi de erkeği yüceltmiyor mu?

Berfu ve Eser Yenenler çifti bir yarışmada sunuculuk yaparken kendi aralarında tatlı tatlı atışmış.


İşte o atışma esnasında Berfu, eşi Eser’e “Kendimi sana bırakmam konusunda emin misin? Kendimi ne zaman sana bıraksam çocuğumuz oluyor” diye espri yapmış.
Aslında bir yanıyla, belki de farkında olmadan, fena halde erkek tarafını yücelten, göklere çıkaran bir espri.
Ya da bana öyle geldi, tartışabiliriz de...
Nihayetinde bu espri vesilesiyle çılgınca eleştirilince Berfu açıklama yapmış:
“Eminim bu şakayı bir erkek yapsa bu kadar üzerinde durulmazdı. Kadın olarak bu şakayı yaptığım için hiç rahatsızlık hissetmiyorum.”
Orası doğru.

Yazının Devamını Oku

O kural uçuş öncesi nasıl uygulandı?

Önceki gün Dalaman Havalimanı’nda check-in sırası bekleyen herkesin aşı kartı ya da PCR testi göstermesini istediler.

Kuyrukta bekleyenler apar topar hazırlık yapmaya başladı.
Ben de HES’ten aşı bilgilerimin olduğu sayfayı açtım.
Bir aşı kartı henüz oluşturmamıştım, kontuardaki görevliye sadece HES’imdeki Covid-19 aşı bilgileri sayfasını gösterdim.
O sayfada da isim filan yok tabii. Sadece iki aşının da yapıldığı yazıyor.
Yani kötü niyetli biri olsan o anda herhangi birinin aşı bilgilerinin ‘screen shot’ını (ekran görüntüsü) alıp onu göstererek de gayet uçabilirsin.
Belki ilk gün diye böyle bir karmaşa vardı ama söyleyeyim, bu şekilde kimin gerçekten aşılı kimin gerçekten negatif PCR testli olduğu asla anlaşılmaz.
Suistimal edilmeye çok açık bir kural bu.

M mi yoksa U mu

Yazının Devamını Oku

Türkiye’nin en yanık tenli, enerjik ve neşeli topluluğu

Cumartesi öğleden sonra Akyaka’nın kite yapılan meşhur sahilinde ortamın şenlikli haline kapılıp gitmemek imkansızdı.

Gün batmaya yakın dalgalar üzerinde son turlarını yapan sörfçüler, kumlar üzerinde DJ’in çaldıklarıyla dans edenler, kite’larını toplayıp günün yorgunluğunu atanlar...

Her yaz daha da büyüyor Akyaka’nın kite sahili.

Yıllar önce geldiğimde sadece bir-iki tane kite okulu vardı.

Şimdi ise yan yana çok fazla kite okulu var. Ayrıca hayli büyük bir bar açılmış.

Kite dışında vakit geçirmek de mümkün artık sahilde.

En önemlisi buradaki topluluk tabii. Burayı büyüten, geliştiren onlar.

Akyaka’nın sembolü No22 Riders’Inn’in sahibi Doruk Tirman, 2012’de açtığı mekanı için bir sohbetimizde şöyle demişti bana:

“Tatlı, hareketli, yanık tenli, insan canlısı bir çocuk büyüttük Akyaka’da”.

Yazının Devamını Oku

Yeni nesil Bodrumlulardan Bodrum ‘gibi’ bir hikâye

İstanbullu yazlık mekanlar birer birer Bodrum’u terk ederken geride mekanın sahipleri, yani yaz-kış orada yaşayan gerçek Bodrumlular kaldı. Şimdi onlarla tanışma zamanı. İşte 6 genç Bodrumlunun kurduğu “Gibi” oluşumu ve kendi ağızlarından hikâyeleri...

Yeni nesil Bodrumlular diyorum ben onlara.
Birbirinden şahane altı genç Bodrumlu:
Mehmet Öksüz, Tarık Gül, Beyza Küngürlü, Gökhan Gökdemir ve Merve-İrem Çopuroğlu kardeşler.
Hepsi yaz kış Bodrum merkezde yaşıyor.
Aralarında doğma büyüme Bodrumlu olan da var, sonradan Bodrum’a yerleşmiş olan da...
Ortak noktaları ise şu: Beraber bir şeyler üretmeyi ve hayatı paylaşmayı sevmeleri.
Şimdi bir ortak noktaları daha var: Gibi Bodrum.

Yazının Devamını Oku

Aşısızlara ayrı bölüm olayı tutmaz

Eylül ortasından sonra uygulanmak üzere “aşısızlar” için yeni önlemler tartışılıyor.

Onlardan biri de kamu kurumları, lokanta ve kafelere aşısızlar için ayrı bir bölüm yapılması.

Öyle hayatın içinden olmayan bir öneri ki, “Nasıl uygulanacak?” diye tartışmak bile anlamsız geliyor.

Diyelim ki arkadaşımla kafede buluşacağım.

Ben aşılıyım, o aşısız.

Kafede aşısızlar için ayrı bölüm var. Garson aşısız arkadaşıma oraya oturmasını söyleyecek, peki bu durumda ben ne yapacağım? Ayrı mı oturacağım yoksa onun yanına mı ilişeceğim?

Eğer ayrı oturacaksam, arada bir aşısız arkadaşımın yanına gidip bir dakika kadar sohbet edip sonra tekrar yerime mi döneceğim?

Haliyle saçma olur böylesi.

Dolayısıyla bu “ayrı bölüm” olayı hayatta tutmaz.

Yazının Devamını Oku

Şehre dönüş notları

Eylül geldi, şehirde kıpırdanmalar başladı. Bünye bir “Oh” çekti. İşte şehrin en kuzeyinden başlayarak çeşitli şehre dönüş notları...

Tam da İstanbul’un berbat neminden bunalmaya başlamışken önceki gün bir tatlı rüzgâr, bir bulutlu hava geldi şöyle kuzeyden kuzeyden, bünye bir “Oh” çekti.

Üstelik o sırada şehrin en kuzey noktasındayım, Emirgan’daki La Boom’un terasında. 

Masada Kıvanç Tatlıtuğ, Burak Yamantürk, Armutlu’daki Steakroom’un sahibi Gökhan Uyanık ve tabii mekanın Assos ellerinden dönmüş patronu Umut Evirgen var.

Burak, yeni dizisi için “romantik, sert” bir imaja bürünmüş. Kıvanç’ın fit zayıflığı baki.

Umut, yeni filmi “Kimya”nın Varşova Film Festivali’nde gösterileceğinden bahsediyor.

Ayrıca 15 güne Chicki Boom ve La Boucherie’yi açıyormuş.

Mekanın bir başka ucunda ise Danla Bilic ve Mert Vidinli var.

Onlar da eylüldeki etkinlikleri konuşuyor.

Yazının Devamını Oku

Peki ya diğer otellerdeki bantlar?

Ekolojik Araştırmalar Derneği (EKAD), Antalya Belek’teki Port Nature Luxury otelinin bulunduğu sahilde caretta yuvalarıyla ilgili çalışma yaparken fark ediyor.

Sahildeki yuvalama alanlarının üzerine ahşap yürüme bandı konulmuş.
Yürüme bandı kaldırılınca, sıkışıp ölmüş 60 yavru kaplumbağa karşılarına çıkıyor.
Haberi okuyunca Antalya’daki birçok otelin plajında bu ahşap bantlardan olduğunu anımsadım.
Ve tatilcilerin o bantların üzerinden yürüyüp geçerken kaplumbağaları bilmeden nasıl ezdiğini...
Umarım bu korkunç olay diğer otellerin farkındalığını artırır.
Bu bantları yuvalama alanlarına koymaktan vazgeçerler.

Deniz Akkaya’nın

Yazının Devamını Oku

900 feet’teki en havadar uçuşum

Başımda bir kask. Göğsümün ön tarafı emniyet kemerleriyle kaplı.

Dudağımın ucunda bir mikrofon. Tüm bunlardan daha önemli olan şey ise 900 feet yükseklikteki mini bir uçakta olmam ve dört bir tarafımın penceresiz, yani açık oluşu.
Bu nedenle havayı, rüzgârı dibine kadar hissediyorum, tüyler diken!
Hatta şımarıklık yapıp iki elimi yana açarak havayı kucaklıyorum.
Bu nasıl bir uçak mı? Uzun ismiyle, MTOnautic Gyroplane.
Daha çok bilinen ismiyle “Beach Plane”.
Bu modelden dünya üzerinde 20 tane varmış.

Yazının Devamını Oku

Tarkan’ın geç aşısı

Tarkan da kafası karışıkgillerdenmiş.

Aşı konusunda yani.
Önceki gün Instagram’ında itiraflamış, “Ne yalan söyleyeyim, benim de kafam karışıktı” diye.
Sonunda direnmenin manası olmadığını görüp aşı olduğunu söylemiş Tarkan.
Kendisini çok iyi anlıyorum.
Benim de kafam karışıktı, hatta aşı tereddütü yaşayanlar diye bir yazı da yazmıştım.
Sonunda oldu da bitti maşallah ama aşı konusunda “Ya acaba olmasam mı?” diyenlere de çemkirmeyin. Bir işe yaramaz.
Çok ısrar edince daha da şüpheye düşüyor insan.

Yazının Devamını Oku

Alaçatı’nın sorunu

Alaçatı’daki son cinayet olayının en berbat tarafı, mekan sahiplerinin cinayeti işleyen valelerle ilgili “Valeler bizim değil, tanımıyoruz” demesi.

Böyle bir şey olabilir mi?

Alaçatı’nın son yıllardaki en büyük sorunu bu işte:

Kalitesiz mekanların çoğalması. Valesini tanımayan, sorumluluk almayan mekanlar yüzünden olan Alaçatı’ya oluyor.

Ve bir kez daha o nostaljik cümleyi kuruyor insan: “Nerede o eski Alaçatı?”

Sağlığın magazini olur mu

Bu da günümüz yaşam tarzının en kolay itirafı herhalde:

Gözüne kestirdiğin birine “testi pozitif çıkmış” diye sallamak.

En son bir magazin programında

Yazının Devamını Oku

En büyük proje arıları oraya geri çağırmak

Pazartesi günkü Özge Özpirinçci röportajında sayfaya sığmayan bir bölüm vardı. Orman yangınlarıyla ilgili o bölümde Özge’nin söylediği çözüm odaklı fikirlere buyurun şimdi...

Son orman yangınlarına hepimiz üzüldük. Sen yangınlar esnasında ne düşündün, neler yaptın?
- Doğa olayları benim en çok hırpalandığım, kendimi çaresiz hissettiğim bir durum.

Beni çok iyi tanıyan, özellikle Marmaris bölgesinde yaşayan arkadaşlarım yangınlar sırasında hemen aradılar. Bire bir haber aldım onlardan. Çünkü sosyal medyada biri bin yapma huyu var maalesef. Hangi kaynağı takip edeceğinizi bilemiyor, güvenemiyorsunuz.

Bu nedenle sosyal medya detoksu yaptım. Instagram hesabım duruyor ama ondan uzaklaştırdım kendimi. Çünkü sonu yok. Kendi yardımlarımı, kendi bildiğim yolla, oradaki insanlarla bire bir bağlantı kurarak yaptım.

Şu an yapmamız gereken, bir sonraki adımı bilmek. Zaten doğa kendi kendini iyileştirecek. Bunu nasıl yapacağını biliyor. Orada evi yanan insanlara, hayvanlara nasıl yardım edebiliriz diye düşünmek gerekiyor.

Akyaka’dan arkadaşım Özgür Ceylan, doğayı tekrar canlandırma adına bazı projelerden bahsetti bana. O projelerden biri arılarla ilgili. Tüm arılar terk etti orayı. Biliyorsun, arılar olmazsa yok oluruz. Şimdi, en büyük proje arıları tekrar oraya geri çağırmak.

Merak ettim, nasıl olacak bu? - Yer yer meyve ağacı ağaçlandırmasıyla, ayrıca köylülerle iletişime geçerek. Onlara bunu anlatarak. Doğru kovan yerleşimi yaparak... Kısacası bizim oradaki hayvan nüfusunu tekrar eski haline döndürmemiz lazım.

Bunun için köylülere yardım yapmamız lazım, ama doğru yardım çok önemli. Şuursuzca yardım yaptığın zaman orayı da zora sokuyorsun.

Yazının Devamını Oku

Özge Özpirinçci: Umut olmasaydı şu an karnımda beş buçuk aylık bir bebek taşıyamazdım

Özge Özpirinçci’nin Salih Bademci ile başrol paylaştığı “İlk ve Son” adlı dizisi bu hafta yayınlanmaya başlıyor. Dizide oynadığı Deniz karakteri için “Hayatımda oynadığım en öfkeli kadın” diyor Özge. Dizi için heyecanlı ama başka bir heyecanı daha var bugünlerde. O da önümüzdeki aylarda dünyaya gelecek olan kızı. Assos’taki Kozluyalı’da buluştuğum Özge’yle hem ilişkileri konuştuk hem de arada sevgilisi Burak Yamantürk’ü çekiştirdik...

“İlk ve Son” dizisi neyi anlatıyor?

- Bir ilişkinin ilk zamanlarındaki duygularıyla son zamanlarında duygusuzluk gibi görünen ama aslında çok yoğun şeylerin yaşandığı dönemini, yani bir ilişkinin anatomisini anlatıyor. İki yaralı ruh başlarda birbirine iyi geldiğini sanıyor. Ama ilişki içinde kendilerini tedavi etmeye hiç çalışmadıkları için bir süre sonra birbirlerine zarar vermeye başlıyor. Etrafımızda örneğini çok sık gördüğümüz bir ilişki modeli bu aslında.

Neden hep böyle olur? İki yaralı ruh bir araya gelir ve hep bir arıza çıkar...

- Çünkü dünyadaki en zor şey kendini tanımaya başlamak, kendinle ilgilenmek, iç yolculuğuna çıkmak. Ben bunları 33 yaşında yapmaya başlayabildim. Daha doğrusu 33’te kafam açıldı, 35’te yaptım. Bu çok zor bir yolculuk. Çünkü finalde neyle karşılaşacağını bilmiyorsun. Karşılaştığın şeyle yaşamaya devam etmek zorundasın. Kendinden uzaklaşamazsın. Kendini olduğun gibi sevmek en zor şeylerden biri. İki kişi bir arada yaşarken bir süre sonra şu olabiliyor: Kendi canını acıtmamak için karşındakine saldırmaya başlıyorsun. Kendi içimize yönelmenin korkusuyla karşımızdakinin negatifliklerini, arızalarını görmeye başlıyoruz. Mesela birisi bana gelip “Sende şöyle şöyle bir şey var” dediğinde, “Acaba bunu ona söyleten şey ne?” diye düşünmeye başlıyorum. Çünkü büyüdükçe dışardan gelen verilerin bizden bağımsız olduğunu unutuyoruz. Karşıdan gelen verinin benden bağımsız olduğunu düşündüğümde o kadar özgürleşiyorum ki! Yaşadığımız toplum zaten sürekli kendimizden şüpheye düşmemizi istiyor. Senin kendini sevmemeni istiyor.

Fotoğraflar: Muhsin AKGÜN

Evet, özgüvenimiz sürekli çalınıyor. Bir de yetiştiriliş tarzından dolayı geç yetişkin oluyoruz. İlişki arızaları bundan da kaynaklanıyor olabilir mi?

- Katılıyorum. Yetişkin olmanın getirdiği sorumlulukları farklı algılıyoruz. Bir yandan da “Ben böyleyim abi, yerse”ciliğe doğru evrildik. Dayanışmayı unuttuk. Her şeyin bize hizmet etmesini istiyoruz. İlişkilere baktığında mesela başta bir özellik hoşuna gidiyor. Adam diyor ki, “Bizim kız deli abi, o yapar”. Sonra bu laf, “Deli bu kadın, bitirecek beni”ye dönüşüyor. Sorun aslında şu: Kendini tanımadıkça karşındakine göre şekil alıyorsun. Ya da karşındaki biraz değişince “Sen çok değiştin” deniliyor.

Yazının Devamını Oku

Ünlü restorandan NFT atağı

Özellikle mart ve nisan aylarında NFT (Non-Fungible Token) dünyası sıkça gündeme gelmiş, milyon dolarlık satışlar havada uçuşmuş, Beeple ve Pak başta olmak üzere dijital sanatçılar birer birer ‘star’ haline gelmiş, ünlü müzayede evleri peş peşe NFT dünyasına dahil olmuştu.

NFT’nin gazı bizde de kendini göstermiş, ünlülerden kahkahasını satışa çıkaran filan olmuştu.
Ama şöyle yenilikçi bir şey ortaya çıkmamıştı.
Nihayet gastronomi dünyasından ters köşe bir hareket geldi.
Neolokal’in sahibi şef Maksut Aşkar, markasını NFT olarak satışa çıkardı.
Nasıl mı?
5 adet orijinal Neolokal yemeğinin nasıl yapıldığını gösteren 15 saniyelik gif’ler hazırlandı ve bunlar NFT olarak Opensea’de satışa sunuldu.
90 günlük açık artırma sonunda Neolokal gif’lerine sahip olanları bir sürpriz daha bekliyor.

Yazının Devamını Oku

Bodrum’da “Man O To” gecesi

Elektronik müzikle pek ilgisi olmayan biri bile mutlaka bir yerde denk gelmiş, dinlerdinlemez de eminim büyüsüne kapılmıştır bu yumuşak tınılı şarkının.


Asıl adı Fabian Lamar olan, “modern zaman göçebesi” diye tanımlanan, Berlinli DJ ve prodüktör NU’nun 2017’de yayınlanmış “Man O To (Sen ve Ben)” şarkısından bahsediyorum.
Şarkının esas özelliği, Farsça sözlerinin Mevlana’nın Divan-Kebir’indeki “Sen ve Ben” isimli eserinden alınmış olması.
Şöyle diyor o sözler:
“Saadet zamanı; avluya doğru oturmuşuz, sen ve ben. Endamımız çift, suretimiz çift, ruhumuz tek, sen ve ben. Bulandıran palavralardan azâde, gamsız bir keyif, sen ve ben.
Sen ve ben, ne sen varsın ne de ben, bir olmuşuz aşk elinden.”
İşte bu klasikleşmiş hit şarkının sahibi NU, bu akşam Bodrum Yalıkavak’taki WU’da olacak. Benim gibi zamanında “Man O To” büyüsüne kapılmışlara şiddetle önerimdir.

Yazın son Bodrum sosyalleşmeleri

Yazının Devamını Oku

Bodrum’da tempolu bir cumartesi gecesi

Bodrum yeniden eski enerjisine geri dönmüş.Cumartesi gecesi çoğu mekanda canlı müzik performansı vardı.

Günay Yalıkavak’ta Ajda Pekkan, Must’ta Murat Dalkılıç, Malva’da Bengü Beker, Blue Topaz’da Defne Samyeli...
Bütün performanslar gece 24’e kadar tabii, bu yüzden herkes en geç 22.00’da başlıyor konsere.
O gece Blue Topaz’daki Defne Samyeli’ye yetiştim.
En son iki yıl önce Mandarin’deki Kai Beach’te seyretmiştim Samyeli’yi.
Enerjisi hiç eksilmemiş. Hatta o gece şarkı söyledikçe daha da açıldı, sürekli dans etti.
Kısıtlı zamana sığdırılmış bir program yaptığından tempoyu hiç düşürmedi, tamamen hızlı şarkılara odaklandı.
Epeydir böyle yüksek enerjili bir gece görmemiştim.

Yazının Devamını Oku