GeriOnur BAŞTÜRK Venedik’ten bildiriyorum... Karnaval maskesi mi, virüs maskesi mi?
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Venedik’ten bildiriyorum... Karnaval maskesi mi, virüs maskesi mi?

Cuma günü hepsi birbirinden şahane kadın arkadaşlarımla “Charlie’nin Melekleri” kıvamında Venedik’e ulaştığımda durum şöyleydi:

Tıklım tıklım dolu bir San Marco meydanı, neredeyse herkesin yüzünde karnavalın sembolü çeşit çeşit maske, hatta baştan aşağı 18’inci yüzyıldan fırlamış gibi giyinmiş kostümlü insanlar...
Ortam neşeliydi, biz de öyle.
Evet, İtalya’da korona (ya da nam-ı diğer
Covid 19) vakaları görülmüştü, aynı gün virüsten bir ölüm haberi de vardı.
Ama ne şehri dolduran turistlerde ne de ortamda öyle bir kaygı hissediliyordu.
Sadece son gün, yani pazar günü, sokağa çıktığımızda şunu fark ettim:
Karnaval maskesi hâlâ baskındı ama ilk gün hiç görmediğim virüs maskesiyle sokağa çıkanlar da hayli fazlaydı.
Polisler de çoğalmıştı.
Sokakların başında duran maskeli polisler sanki dar Venedik sokaklarındaki insan trafiğini yönetmek üzere gelmiş gibiydi.
“Birbirinize yaklaşmadan yürüyün” dercesine...
Çünkü tam da o gün Milano’ya yakın kasabalar karantinaya alınmıştı.
Haberler yayılınca iki gün önce şehirde hissedilen sınırsız neşe yerini kaygılı bir neşeye bıraktı.
Ama söylendiği gibi kutlamaların iptal edildiğini filan görmedim.
Partiler yine yapılmaya devam etti.
Esas ilginç olan şuydu: Venedik Karnavalı’nın çıkış tarihçesiyle günümüzde yaşananların garip paralelliği...
Nasıl mı? O da aşağıdaki yazıda.
Venedik’ten bildiriyorum... Karnaval maskesi mi, virüs maskesi mi

Salgından koca
bir neşe yaratmak
Venedik Karnavalı’nın nasıl çıktığına dair birçok söylenti var.
Ama en popüleri şu:
13’üncü yüzyılda Venedik’i büyük bir veba salgını kırıp geçiriyor.
Vebadan kurtulmayı başarmış insanlar da yüzlerindeki yaraları saklamak amacıyla maske takıp uzun kıyafetlerle dolaşmaya başlıyor.
Zaman içinde salgın sona eriyor ama maske ritüeli bir gelenek halini alıp günümüze kadar geliyor.
Eski zamanlardan 21’inci yüzyıla değişmeyen tek şey işe şu:
Maskelerdeki donuk ve üzgün yüz ifadesi.
Yani ilk başta ürkütücü dursa da aslında o maskelerin geçmişinde hüzün yatıyor.
Benim hep sevip hem de fena halde ürkütücü bulduğum uzun burunlu maske özellikle.
Meğer o maske direkt veba salgınına göndermeymiş...
Bir salgından büyük bir neşe yaratmak insana özgü bir şey olduğuna göre, kim bilir belki ileride, şu an takılan beyaz maskelerin de bin bir türlü çeşidi çıkacak ve öyle dolanacağız sokaklarda...
Yüzyıllar sonra kutlanan başka karnavallarda da bugünün hikayesi anlatılacak.
Her şey o salgınla başladı diye.
Kim bilir?

Peki karnaval nasıldı

Bu karnavala sırf şunun için bile gidilirmiş:
Geceleri dar sokaklarda dolanırken eski dönem kıyafetleri ve maskeleriyle köşeden birilerinin çıkmasının yarattığı heyecan için...
Çünkü o an yüzyıl kavramı tam olarak kayboluyor. Gündüz aynı kıyafetlere gözünüz alışıyor.
Ama geceleri Venedik çok loş olduğu için olay sinematografik bir hale bürünüyor.

Unutmadan...

◊ İtalya’ya girişte uçaktan iner inmez ateşinizi ölçüyorlar.
◊ Türkiye’ye girişte bu kez termal tarama yoktu. İki hafta önce ise vardı.
◊ Virüs korkusu herkese her şeyi yaptırabiliyor. Gördüğüm en çarpıcı misal:
Kanada’ya
giden bir tanıdığın, uçağın koltuklarına evinden getirdiği beyaz çarşafı geçirmesi.
Yetmedi, uçağın koltuk tutacaklarını dezenfektanla uzun uzun silmesi...

X

TikTok müziklerine inat bir Adele havası

Tam da zamanında çıktı Adele’in yenisi “Easy On Me”.

Çünkü havalar tam Adele havası kıvamına geldi: Bol bulutlu, yer yer yağışlı.

Bir köşede kıvrıl, kulaklığını tak ve anında sürükleneceğin melankolik halin tadını çıkar.

Adele’in ölçülü hüznü, uzun tırnaklı melankolisi, bavulumu alıp giderim romantizmi, uzaklara bakan tatlı sert kırgınlığı; içinden ne çıkacağını her zaman bildiğin sürprizsiz bir paket gibi.

Değişmiyor.

Galiba değişmemesi de insanlara iyi geliyor.

Oysa günümüz şarkıları artık “dinle, tüket ve sıradakine geç” kategorisinde.

Adele’in paketi tam tersi, “Dinle, bir daha dinle, sonra bir daha dinle” diyen, bir vokal bir piyanoyla sınırlı mütevazı bir paket.

Son albümü “25”in yayınlanmasının üzerinden

Yazının Devamını Oku

Bir Zanzibar macerası

Bundan 3 hafta önce. Dış hatlar terminalindeyim.Pandemi başladıktan sonraki ilk yurtdışı uçuşum.

Bünye saf bir şekilde hevesli, heyecanlı. Yurtdışı harç pulu almayı bile özlemişim! Birkaç tane birden alasım var, öyle bir saçmalama hali.
Nereye gidiyorum? Zanzibar’a. Zanzibar pandeminin başından beri yurtdışından gelenlere hep açıktı.
Şimdi de gelenlerden sadece negatif PCR testi istiyor. Bir de online aldığın vizesi var.


INSTAGRAM
DURAĞI: THE ROCK

Yazının Devamını Oku

Aynen, bi tık öyleyiz!

Konuşma sırasında sürekli “Aynen, aynen” demekten kaçınsam da, “aynen” tuzağına düştüğüm çok oluyor. Özellikle de WhatsApp yazışmalarında.“Bi tık” lafı da o tür tuzaklardan biri.


Kullanana kıl olsan da, bu kalıbı hiç sevmesen de, tuzağa düşüp ağzından dökülüyor bazen. Yapacak bir şey yok.
İşte bu yüzden Şehrazat işini biliyor.
Çok sık kullanılan bu gündelik tuzakları şarkılarına ustaca yerleştiriyor.
Önce geçmişten şık bir misal:
2008’de Şehrazat’ın “Aynen Öyle” şarkısını seslendirmişti Ajda.
O dönem Türkçe pop çalan mekanlar pek revaçtaydı ve gecede birkaç kez bu şarkı çalardı.

Yazının Devamını Oku

Şehrin en yeni ve trend mekanı

Klasik bir kısırdöngüdür: Şehrin turistik yerlerine lokaller pek ilgi göstermez.

O bölgeleri tamamen turistlere emanet ederler.
Ta ki oralarda yeni ve cool bir yer açılana kadar...
Galata Kulesi’ne aşağıdan bakan Ecole St. Pierre Oteli ve avlusundaki IL Cortile adlı İtalyan restoranı bugünlerde bu hikâyenin en yeni ve trend örneği.
Normalde Galata Kulesi etrafında sosyalleşmeyecek şehrin çoğu meşhur gezip tozanını önceki gece IL Cortile içinde yemek yerken gördüm.
Restoran ve otel bu ilgiyi gerçekten hak ediyor.
Ama önce tarihte geriye gidip binanın geçmişine bakmakta fayda var.
Otel ve restoranın bulunduğu binanın ilk sahibi 1842 yılında açılmış bir Fransız ilkokulu.

Yazının Devamını Oku

Bilge, Daren ve Bennu

Bir ay önce Akyaka’daki No22 Riders’Inn’de Deniz Sipahi’nin söylediği şarkılarla eğlenirken onlar da aramızdaydı: Bilge Öztürk’le Daren Gerede Erkaya.

O zaman sevgili olduklarını öğrenmiş ve hatta köşe topraklarında “tatlı bir magazin notu” diye yazmıştım.
Şimdi bu ilişki Bennu Gerede’nin Bilge’nin instagram profiline, “Bu olağanüstü birliktelik bana ümit ve ışık veriyor” yazması nedeniyle yeniden konuşulmaya başlandı.
Herhalde çoğunluk “anne” Bennu’nun bu ilişkiye onay vermeyeceğini düşünüyor, böyle bir yaklaşım beklemiyordu.
Çünkü arada yaş farkı vardı. Herkes bunu dile getiriyordu dedikodu masalarında.
“Bilge 43, Daren 21” diye. Sonunda Bennu Instagram’ına şık bir not düştü: “Gayet normal olan bir şey büyük bir olaya dönüştürülmüş durumda: Aşk.
Onu bu kadar sansasyonel yapan tek şey, yaş farkının olması.
Bu gerçekten önemli mi? Sonunda sadece bir beden değil miyiz?

Yazının Devamını Oku

‘Squid Game’den geriye kalan 10 şey

1. Oscar alan Güney Kore yapımı “Parazit” çok daha iyi bir sistem eleştirisiydi. “Squid Game” çok iyi başladığı benzer şekildeki eleştirisini bir noktadan sonra bile isteye ıskalıyor sanki.

2. Yaşı senden daha büyük olanlara asla “Bu da yaşlandı” deyip geçme. Çünkü tecrübe her şeydir. Dizinin en yaşlı karakteri ve halat oyunu diyorum; izleyenler anlayacaktır.
3. Üniversite yıllarımda pek modaydı M.C. Escher’in eserleri. Oyunlara katılanların bir merdivenden bir başka merdivene geçtiği o renkli sahneler Escher’in meşhur bir işini anımsatıp duruyordu. Google’layınca o işi (“Görelilik”) buldum ve tüyler diken diken maziyi andım.
4. Dizi izlerken anımsadığım bir başka şey: TV tarihimizin en garip ve ürkütücü yarışma programlarından “Dokun Bana” pekala bizim “Squid Game”imiz sayılabilirmiş.
5. “Squid Game”in en çarpıcı tarafı; oyuna katılanların çaresizliğini ve ölüm korkusunu sonuna dek hissetmek. Tüm oyunları zevkle izleyen VIP’lerden ise fena halde nefret etmek.
6. Çocuk oyunlarının aynı zamanda çok karanlık bir tarafı yok mu? Mesela saklambaç. Düşününce o bile ürkütücü geldi şimdi.
7. Güney Kore’nin
kültür-eğlence ürünleri son dönemde revaçta. Ama bir yandan da kendilerini acımasızca eleştiriyorlar. İşin sırrı orada mı acaba?

Yazının Devamını Oku

Bir defile, bir ev partisi, bir kahkaha ve vale fiyatı

İstanbul’daki müthiş sosyal yaşam hareketliliğini anlatmaya devam... Bugün cepte bir defile, bir ev partisi, bir coşkulu kahkaha, bir vale ekonomisi var.

◊ ‘TRUNK ŞOV’DAN EKSİK KALMADIM
Şehir bu hafta sadece sanat odaklı değildi elbet.
Arada başka etkinlikler de vardı.
Mesela Vakko’nun sonbahar-kış koleksiyonunu tanıttığı ‘trunk show’, yani özel davetliler için Nişantaşı mağazasında gerçekleştirdiği mini defile.
Koleksiyonun
modaya dair detaylarını işin uzmanlarına bırakayım; benim ilgimi çeken esas detay koleksiyondaki bazı parçaların geri dönüşümlü ya da ileri dönüşümlü olmasıydı.
Bu kavramların havalı birer kavram olmaktan çıkıp uygulamaya dönüşmesi sevindirici.

Yazının Devamını Oku

İstanbul bu hafta New York gibi

Bir yanımda, önce K-pop grubu sandığım ama sonra Hong Kong’tan gelen tasarımcılar olduklarını öğrendiğim Güney Koreli gençler, diğer yanımda New Yorklu fotoğraf sanatçısı Reka Nyari ve Paraguaylı içerik üreticisi Andrea Benitez.


Saydıklarım ayaküstü tanıştıklarım.
Dahası da var.
Bir an dedim ki, “İstanbul o eski, Newsweek’in 2005’te kapaktan müjdelediği cool günlerine geri dönüyor olabilir mi?”
Bu tatlı umutlanmadan önce gecenin en başına dönüp bu çembere nasıl girdiğimi anlatayım.
Malum, Contemporary İstanbul (CI) vesilesiyle şehir bu hafta ultra hareketli.
Her yerde sanat odaklı bir hareket var.

Yazının Devamını Oku

CI açılış yemeğinde neler oldu

Bu hafta 16’ncısı yapılacak olan Contemporary İstanbul’un görkemli açılış yemeği pazartesi gecesi Tersane İstanbul’daydı. Peki açılış daveti ve sonrasında düzenlenen partide neler yaşandı? Özeti burada...

YENİ MEKAN YENİ HEYECAN
Contemporary İstanbul’un (CI) yeni mekanı Tersane İstanbul iki kilometrelik kıyı şeridine sahip çok büyük bir alan. CI bu alanın belli bir bölümünde yapılıyor. Ama o alanlar bile büyük ve gezmesi hayli zevkli.
Galeriler, Venedik’teki Arsenale’yi anımsatan tarihi alanların içine konuşlanmış.
Lütfi Kırdar’daki gibi boğucu bir durum yok.
Alanlar geniş, nefes almak istediğin anda dışarıya çıkabiliyorsun.
Heykel sergisinin olduğu açık alan ise kendiliğinden etkileyici.

Yazının Devamını Oku

Flying Fox’u bekleyen marina

Cumartesi gecesi Göcek’te bir açılış davetindeydim.

STFA Grubu’nun yaptığı Türkiye’nin ilk mega yat marinası Port Azure’un davetinde.

Büngüş Koyu’ndaki marina sade, şık ve endüstriyel bir tasarıma sahip.

Henüz içinde bir restoran yok ama ünlü restoran markalarıyla görüşmeler yapılıyormuş.

Açılış daveti hayli mütevazı geçti.

Gece boyu konuşulan ve yakın zamanda beklendiği söylenen şey ise Flying Fox’tu.

Flying Fox malum, dünyanın en uzun yatları arasında yer alıyor.

Uzunluğu 136 metre.

2019 yılında Lürssen tarafından üretilen bu mega yatta aynı anda 22 misafir konaklayabiliyor.

Yazının Devamını Oku

Bu hafta şehrin kalbi orada

Pazartesiden itibaren İstanbul’un odak noktalarından biri olacak Tersane İstanbul.


Çünkü Contemporary İstanbul (CI) orada düzenlenecek.
Sanat meraklıları, ünlü koleksiyonerler, şehrin çok gezen tozan kesimi ve kanaat önderleri günler boyunca orada olacak.
Dolayısıyla Tersane İstanbul’a yakından bir göz atma zamanı.
Tabanlıoğlu Mimarlık tarafından yapılan Tersane İstanbul’la ilgili Murat Tabanlıoğlu ile konuştuğumda bana ilk söylediği şuydu:
“Sahaya her gidiş gelişimde yeni bir şey öğrendiğim, sürekli geliştirdiğim bir proje oldu.
Benim için de yeni bir deneyimdi. Sıradan bir yer değil burası. Hepimizin severek kullanacağı yeni bir mahalle oluşuyor.”


Yazının Devamını Oku

Deli bir kuyruk bir gala yemeği ve moda haftası sürprizi

Önceki gece Bomonti-ada’nın girişi önünde deli bir kuyruk.


Taksiden iner inmez huysuzlandım tabii, “Bu da ne!” diye. Meğer içeride Oktoberfest varmış, içeride yığılma olmasın diye herkesi bir anda almıyorlarmış.
Hatta belli bir kapasiteye erişince kuyrukta bekleyenleri geri gönderdikleri bile olmuş.
Güzel Covid hassasiyetleri bunlar tabii ama vık vık etmeden elbette duramadım:
“Bu mini festival zaten açık havada değil mi?” diye... Neyse, benim festivalle ilgim yoktu, aynı alandaki başka bir etkinliğe gelmiştim.
Kuyruğa girmeden içeri sızabildim.
Başka bir etkinlik dediğim, 212 Dergisi’nin düzenlediği nefis fotoğraf etkinliği 212 Photography İstanbul.

Yazının Devamını Oku

Dört maddede ‘göbekli’ hadise

Seda Sayan’ın programında göbek atan doktor için...

1- “Doktorluğunu iyi yapıyorsa size ne, bize ne, elbette oynayabilir” diyenler var. Şart koşuyorlar: “Doktorluğunu iyi yapıyorsa” diye. İyi doktor değilsen göbek atmaya hakkın yok yani.
2- “Herkes oynayabilir, dans edebilir, mesleği ne olursa olsun” diyenler var. Maalesef göbek atan spiker olayında aynı empati ve hoşgörü gezegeninden bildirmemişlerdi.
3- “Doktorlar da oynar avukatlar da, ne var bunda” diyenler var. Aslında içten içe “Hiç yakışmamış” diye düşünürler, hatta en başta kendileri gitmez göbek atan doktora...
4- Doğrusu yine en şeffaf olan göbek atan doktorun kendisi olmuş.
Özü sözü bir, şöyle demiş Fulya Soybaş’a: “Ben böyleyim. Üniversitede de böyleydim, doktor oldum yine böyleyim. Tiktok hesabım var. Aç, bak! Orada da oynarım. Instagram’da da oynarım. Renkliyim. Normal hayatta nasılsam ekranda da öyle davrandım.”

Basit mi yoksa olay başka
bir şey mi

Raşit Bağzıbağlı, Hande Yener’in, Gülşen’in ve Hadise’nin son dönem sahne kıyafetlerini iç çamaşırına benzetip, “Kalite algısını aşağıya çekiyor, basitleştiriyorlar” demiş. Ve klasik örnekleri; yani Jennifer Lopez’leri, Rihanna’ları övmüş.

Yazının Devamını Oku

90’lardan geriye kim kaldı

90’larda meşhur olmuş, birbirine hiç benzemeyen dört ünlü pop şarkıcısı:Tarkan, Mustafa Sandal, Kenan Doğulu ve Serdar Ortaç.


Günümüz hallerine bakarsak kariyerini en iyi yöneten Kenan Doğulu.
Bu yaz peş peşe konserler verdi, hiç durmadı.
Hâlâ en iyi konser sanatçısı. Uzun saatler hiç durmadan performans yapabiliyor.
Peki Mustafa Sandal?
Akyaka’daki sörf okulu olsun, Zeynep Bastık’la yaptığı düet olsun, Les Benjamins şovlarına katılması olsun; bir şekilde “yeni nesil” kalmayı başarıyor hâlâ.
Tarkan ise Instagram’ından anladığımız kadarıyla “her şeyi özlüyor ve çok sıkılıyor”.

Yazının Devamını Oku

Şehirden acı-tatlı notlar

Trafik, ama Beşiktaş meydanda olanından. HES kodu, ama metroda yüklenmeyeninden. Yeni menü, uzun süredir gitmediğim bir yerden. Ve yeni bir otelle yeni bir müze, “çok yakında” kategorisinden...

◊ ORASI KİLİT, LÜTFEN GİRMEYELİM
Beşiktaş Meydanı’nın son trafik düzenlemesinden sonraki hali aşk hayatımdan beter:
Kilit ötesi.
Tamam, orada hep bir trafik olurdu.
Ama bu kadar değil.
Beşiktaş trafiği en kaçınılması gerekenlerden biri haline geldi şehirde.
Taksicilerle uzlaştığım tek nokta bu:

Yazının Devamını Oku

Son program kovulduk!

TV dünyasıyla dijital dünyanın “Stranger Things” misali birbirine hiç benzemeyen apayrı iki alem olduğunu mikrofonu açık kalan Bülent Ersoy’un şu hazin cümlesi bir kez daha damgalamış oldu: “Son program, kovulduk.”



Öyle içine dert olmuş ki Ersoy’un, neredeyse küçük bir çocuğun ağzından dökülür gibiydi bu cümle.
Oysa aslında o malum ‘kitsch’ ötesi şov programında belki de ilk defa kendisi gibiydi Bülent Ersoy.
Minderi yere atıp “naşlattığını” söylerken de öyleydi, sosyal medya eleştirilerine yanıt verirken “madilik bana” derken de...
Herkesi sürekli yanına ve hatta Tilbe’yi kucağına oturtup bir saniye bile yalnız kalmak istememesi de öyle...
Hem aşırı hiddetli hem de fevkalade kibarlık geçişleri barındırabilen yüksek egolu bildik ‘persona’sından o gece pek eser yoktu Ersoy’un.

Yazının Devamını Oku

Lil Nas X kuşağı: Yalan söylemek değil yaşamak istiyorum

Tüm hafta sonu Lil Nas X’in ilk albümü “Montero”yu dinlemiş olabilirim.

Çünkü dinlememek imkansızdı.

Günler, haftalar, hatta aylar öncesinden albümün öyle bir tanıtımını yaptı ki fırlama Lil Nas, merak etmemek ayıptı neredeyse.

‘Baby Shower’ından tutun da hastanedeki doğum anına kadar bıkmadan sürdürdüğü “hamileliği” ise herhalde son zamanlardaki en iyi albüm tanıtım fikirlerinden biriydi.

Ne olursa olsun konuşuldu, fikir zekiceydi, hatta Lil Nas’ı hamile pozlarıyla göre göre neredeyse gözüm alıştı diyebilirim.

Ve nihayet “Montero” cuma günü dijital platformlara düştüğünde Lil Nas’ın YouTube kanalında klibi çıkmamış diğer tüm şarkıların da birer “official audio” videosu yayınlandı.

Hepsi özenle hazırlanmış animasyon kliplerdi.

İlginç olan, hepsi belli bir sahneden sonra tekrar ediyor, hipnotize etmek için galiba...

HER YERDEN O ÇIKIYOR

Yazının Devamını Oku

Riva Surf House: İstanbullu sörfçülerle tanışın

Sörf deyince akla gelen belli başlı yerler vardır.Mesela Avustralya, mesela Kaliforniya.

Peki İstanbul’da da sörf yapıldığını söylesem?
Bu hiç aklınıza gelir miydi?
Doğrusu düne kadar benim de gelmiyordu.
Ta ki Riva’daki Surf House’a gidip sörf yapanları kanlı canlı görene dek.
Ortam, hiç abartmıyorum, Sidney’deki Bondi Beach’in mikro bir versiyonu gibiydi.
Sabah 06.00’da, “Dalga bugün çok iyi” mesajını alıp gelmiş, 1 saat suda kaldıktan sonra duş alıp ofisine gidecek olan bir şirket sahibi bile vardı Riva sahilinde.
Sidney’le aramızdaki sosyo-ekonomik fark ise şuydu: Bir yanda denizde sörf yapanlar varken bir yandan da o güzelim sahile vurmuş çöpler arasından dedektörle yüzük, mücevher ve benzeri değerli eşya arayanların olması...


Yazının Devamını Oku

Gece hayatında Türk işi bir durum

Gece 24’ten sonra mekanlarda müzik yok.


Yaz başı karar böyleydi. Anlamsızdı, yeme-içme sektörü de bu kararı kendi içinde eleştirdi ama kısa sürede malum karara göre gecelerini şekillendirdi.
Canlı müzik performansları 21.30 gibi başladı, DJ performansları da öyle...
Bir süredir ise durum farklı.
İstanbul’un çoğu mekanında gece 24’ten sonra müzik var.
Sektörde tüm işletmeciler bunu konuşuyor, “kimine göz yumuluyor, kimine ise göz açtırılmıyor” deniliyor.
Tam Türk işi bir durum:

Yazının Devamını Oku

Bir trend olarak ‘sürdürülebilirlik’

Bir dönem “enerji” kelimesini sıkça kullandık.

Pozitif enerjiler, negatif enerjiler havada uçuştu.
Evrene enerji göndermeler, “İsteyince olur” enerjileri, “Senden iyi enerji almadım”lar; kısacası yok yoktu.
Gerçek anlamda hissedip uygulayan başarılı oldu ama bir noktada “enerji”nin de içi boşaltıldı. Şimdi aynı şey “sürdürülebilirlik” kavramı için uygulanıyor sanki.
Markalar, kurumlar bu kavramı çılgınca sahiplenmek istiyor.
Ama uygulamaya gelince gerçekten bir şey yapmıyorlarsa bu kavramı sahiplenmelerinin de bir anlamı yok aslında.
Sadece havalı bir şekilde “sürdürülebilir” sıfatını her yerde kullanmış oluyorlar, o kadar.
Peki gerçek sürdürülebilirlik ne?

Yazının Devamını Oku