GeriOnur BAŞTÜRK Peki ya bunlar gerçek olursa?
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Peki ya bunlar gerçek olursa?

Her yıl bu zamanlar komplo teorisyenleri The Economist dergisinin 2022’ye dair öngörüler içerdiği söylenen bol sembollü kapağını alır, tartışır, “Bakın şunlar şunlar olacak” diye analiz yapar.

Aslında ünlü derginin bu komplolu kapaktan daha ilginç başka bir geleneği daha var.
O da geleceğe dair olası senaryoların yer aldığı “What If?” bölümü.
Bu bölümdeki senaryoların her biri kurgu.
Ama The Economist bu senaryoların temelinin tarihsel gerçeklere, güncel spekülasyonlara ve bilime dayandığını da not düşmeden geçmiyor.
Bu yılki senaryolardan bazıları şöyle:
◊ Ya bir yapay zeka Nobel Tıp Ödülü’nü kazanırsa?
◊ Ya ölümcül bir sıcak hava dalgası Hindistan’ı vurursa?
◊ Ya akıllı telefonlar kişisel sağlık asistanları haline gelirse?
◊ Ya biyohackerlar kendilerine mRNA enjekte ederse?
 
YERLİ POPÜLER KÜLTÜR SENARYOLARI
         
Bu senaryoların bazıları ürkütücü bazıları eğlenceli.
Biz işin “yerli” ve “popüler kültür” kısmına odaklanıp öyle senaryolar üretelim.
Onun eğlencesi garanti.
O zaman buyurunuz...           

AJDA VE mRNA
                  
◊ Ya Ajda kendine mRNA enjekte ederse?
The Economist’in senaryolarından birine göre şu an bazı aşılarda kullanılan mRNA, kendi biyolojisini daha çok geliştirmek isteyenler tarafından talep edilmeye başlanabilir.
Hatta olası senaryoya göre bunun ilk etkilerini 2024’teki Paris Olimpiyatları’nda görebilir, fiziksel performansını artırmak isteyen bazı sporcuların mRNA enjeksiyonu yaptığına dair söylentiler duyabiliriz.
Her türlü yeniliği denemekten kaçınmayan süperstarımız Ajda Pekkan’ın da bundan geri kalacağını düşünmüyorum.
Ajda’nın kendine mRNA enjekte ettiği bir olası gelecek senaryosunda durum şu olur:
Ajda 40’lı yaşlarının başına geri döner ve Harbiye’de arka arkaya 140 konser vererek Tarkan ve Tan’ı geride bırakır. Olur mu olur!                     

“DA” DİYE BİR DİL

◊ Ya Demet Akalın bilinmeyen bir dilde tweet atmaya başlarsa?
Tweet’lerinden görüyoruz. Demet Akalın’ın Türkçe’si her geçen gün kötüleşiyor.
Olası bir gelecekte, mesela 2030’da Akalın’ın tweet’leri artık bilinmeyen bir dile doğru evrilebilir.
İlk başlarda “DA Türkçe’si” olarak kayıtlara geçen bu dil, bir süre sonra iyice anlaşılmaz ve karmaşık hale geleceğinden dil bilimcilerin de dikkatini çeker ve sonuçta Akalın’ın kullandığı cümleler DA dili olarak literatüre geçebilir.

GÜLŞEN’İN BOL KIYAFETLİ AVATARI

◊ Ya Gülşen’in avatarı konser vermeye başlarsa?
Metaverse sayesinde yakında herkesin avatarı olacak.
O avatarları giydirip onları seyahate gönderebileceğiz.
Olası senaryomuza göre Gülşen’in avatarının konserine gittiğimizi düşünelim.
Şimdilerde sahne kıyafetleri çok konuşulan Gülşen, geçmiş konserlerinde giydiği tüm kıyafetleri bir saatlik “avatar” konserinin içinde peş peşe ve de rahatlıkla giyerdi.
Her şarkıda, hatta şarkının ortasında kıyafet değiştirebilirdi.
Onun da içi rahat ederdi, bu mini defileden dolayı bizim de...

SURVİVOR ADASI BATARSA...

◊ Ya Survivor yarışmacılarının adası sular altında kalırsa?
2050 yılında Survivor yarışmasının hâlâ devam ediyor olma olasılığını düşünürsek, pekala şu olasılık da hesaba katılmalı:
İklim krizi dolayısıyla yarışmacıların yarıştığı ada aniden sular altında kalabilir.
Peki o zaman ne olur? Gerçek Survivor olur tabii!

TARKAN VE CEM YILMAZ AYNI FİLMDE

◊ Ya Tarkan ve Cem Yılmaz aynı reklam filminde buluşursa?
Olası senaryomuza göre, her yıl rakip markaların “indirim günleri”nde oynayan iki star, 2028’de kendi alışveriş sitelerini kurarlar ve ortak bir “indirim günleri” reklam filmi çekip beraber oynarlar.
Reklam filminin büyük ilgi görmesi üzerine, yan rollerde tamamen kuryelerin rol aldığı aynı isimli bir film ve şarkı da çıkarmayı elbette ihmal etmezler.

X

Bu flört hikâyesinde suçlu İstanbul mu?

Hani romantik filmlerde olur ya, sokakta yürürken birden başroldeki kadının yanına bir adam gelir.


Kadına birkaç güzel kelam eder, tanışmak istediğini belirtir.
Hatta köşedeki kafede bir şey içmeyi teklif eder.
Tam ayaküstü flört yani.
Olaylar böyle tatlı tatlı gelişir, ilerler, romantik seyirci de önce sokakta sonra köşedeki kafede sıcak çikolata eşliğinde devam eden bu flörtü ayıla bayıla izler.
Böyle şeyler hep filmlerde olmuyormuş.
Bir tanıdığımın başına gelmiş.

Yazının Devamını Oku

Olay büyüdükçe büyüdü

Sezen Aksu’nun sözlerini yazdığı, orijinali yabancı bir eser olan “Ne Şahane Bir Şey Yaşamak” aslında beş yıl önce Yaşar Gaga’nın “Alakasız Şarkılar” albümünde yer almıştı.

Yani o günden bugüne bu şarkı defalarca çalındı, dinlendi.
Ne zaman ki şarkı, Sezen Aksu’nun daha çok demo çalışmalarının yayınlandığı YouTube kanalında yılbaşı günü yayınlandı, yeniden keşfedildi.
Ama keşfedilen şeyin ne olduğu malum.
Şarkıda geçen sözlere takılanlar “haddini bil” diyerek Aksu’ya saydırmaya başladı.
Doğrusu bunları ilk okuduğumda “Olur böyle şeyler” diye düşünüyordum; “haddini bil” çok hadsiz, üstten bakan ve yok sayan bir söylem olsa da herkes herkesi eleştirebilir, bu da gelir geçer...
Ta ki düne kadar.
Çünkü olay büyüdükçe büyüdü ve sonunda o küçük grup Sezen Aksu’nun evinin önünde basın açıklaması yaptı.

Yazının Devamını Oku

Berksan, öteki Berksan ve Fransız askısı alemi

Yıllarca süren pembe dizilerde bazen şöyle bir şey olurdu.

Sürekli görmeye alıştığın karakteri aniden başka bir oyuncu oynamaya başlar ve seyirciden o yeni yüze çat diye alışması beklenirdi.

Herhalde en son böylesi bir değişim “Spartacus” dizisinde filan olmuştu.

Berksan’ın estetik ameliyatla aniden ve çok sert bir şekilde, Ajda’nın şarkısının hakkını verircesine “bambaşka biri”ne dönüşmesi de o hesap.

Fransız askısı marifetiyle yüzü gerginlikten kopacak duruma gelen Berksan, doktorunun coşturmasıyla kendini “yakışıklı mahkum” diye bellek klasörlerimize kazınmış Jeremy Meeks’e benzetmiş.

Sosyal medyanın yorumları ise daha hain:

Berksan’ı Seda Sayan’ın kayıp erkek kardeşi sananlar çoğunlukta.

Öte yandan herkes itiraf etsin: Estetikle ilgili mevzuları alaya alıp “Ay yüzüne bak, ne yaptırmış böyle” diyen bile, imkanı olsa hemen bıçak altına yatıp kesin bir şey yaptırır.

Hele ki “İyi çıkmamışım, bir daha çeksene”lerin dilimizden düşmediği şu zalim, like’ı giderek azalmış Instagram çağında.

Yazının Devamını Oku

Ayşegül Aldinç’ten Gülşen’e sahne kıyafetleri

Yıl 1991. Çeşme Festivali’nde Ayşegül Aldinç sahne alıyor.

Üzerinde o yıllarda sıkça giydiği, artık onunla özdeşleşmiş siyah deri mayo var.
Ve tabii mini deri ceketi.
Sisler içinden çıkıp gelen Aldinç konserde müthiş enerjik, sahnede oradan oraya koşturuyor.
Hani insanın o ana ışınlanası geliyor.
Üstelik şarkı da nefis pop rock, ismi de pozitif:
“Ne Güzel”.

Yazının Devamını Oku

İstanbul’un galeri üssünde yeni gelişmeler

Dolapdere’de önce Dirimart ve Pilevneli galeri açtı.

Hatta onlar ilk açıldığında, “Buraya insanlar gelir mi?” diye düşünülüyordu.
Çok geçmeden Arter’in yeni binasının inşaatı bitti ve Arter’in gelişiyle birlikte Dolapdere’nin estetik olarak çehresi de değişmeye başladı.
Müze Evliyagil de Arter’le aynı cadde üzerinde bir galeri açtı.
Ve şimdi de dört önemli galeri Dolapdere’ye çok yakın olan Piyalepaşa projesinin içine konuşlandı:
Merkür, Zilberman, ArtSumer ve Pi Artworks.
Önceki gün bu dört galeriyi gezdim.
Pi Artworks sergilere şubat ayında başlayacakmış.

Yazının Devamını Oku

Şemsiye ve tapınak şövalyesi

Fotoğraf gerçekten tablo gibi.

Yer, Anıtkabir... Kostümüyle klasikler klasiği “Gülün Adı” filminden çıkıp gelmiş gibi duran ya da bir tapınak şövalyesini andıran Bülent Ersoy tekerlekli sandalyede.
Ersoy’un yüzünde gayet huzurlu bir ifade var. Bir asker ona dev bir şemsiye tutuyor. Yağmurdan koruyor. Bir kadın ise parmağıyla uzaktaki bir noktayı işaret ediyor.
Fotoğrafa gelen yorumlar ise şaka gibi.
Neden asker şemsiye tutuyormuş?
Bülent Ersoy’un ayrıcalığı neymiş?
Neden tekerlekli sandalyedeymiş?


Yazının Devamını Oku

Melek Mosso haklı, çünkü...

Bir araştırma şirketinin yaptığı ankete göre “2021 yılının en iyi şarkıcıları” arasında ilk sırada Melek Mosso yer almış.


Deniz Seki de bu sonuca köpürmüş, “Neye göre, kime göre? Bu kadar özel yorumcu varken hem de!” diyerek.
Hani Deniz köpürmese böyle bir araştırmadan haberimiz dahi olmayacak, bir köşede unutulup gidecekti.
Ama çok geç, Melek Mosso da haklı olarak “Abla biz özel değil miyiz” diye karşılık verince anket sonucuna göz atmak zorunda kaldım.
Optimar’ın yaptığı ankette Melek Mosso’yu Sezen Aksu, Hadise, Zeynep Bastık, Ebru Yaşar, Sefo, İbrahim Tatlıses, Edis ve Kerimcan Durmaz takip etmiş.
Ankete yanıt verenlerin kafası karışıkmış demek pek doğru olmaz.
Çünkü bu tür anketlerde ilk akla gelen isim söylenir, çok doğal.

Yazının Devamını Oku

Mekanlar ne yapacak

Cumartesi gecesi gittiğim Kuruçeşme’deki İtalyan restoranında ızgara dana bonfile 199 liraydı. Dana bonfileli bistecca pizza 235 lira.

Cuma günü ise şehrin en popüler mekanlarından birinde kokteyl 180 lira olmuştu.

Bir başka popüler mekanın 240 liraya kokteyl satacağı masada konuşuluyordu.

Bir yandan da henüz çoğu mekan menü fiyatlarına dokunmuş değil.

Herkes bu konuda birbirini bekliyor.

“Önce onlar yapsın, ben onlara göre hareket edeyim” mantığı var.

Ama şimdiden müdavimlerin diline düştü fiyatlar.

“Artık daha az dışarı çıkarım” diyen de var, “Ortaya paylaşımlık sipariş de kurtarmayacak” diyen de...

Bizde pek yaygın değildir, ama keşke içkilerin akşamüstü saatlerinde indirimli satıldığı “happy hour”lar bu vesileyle trend olsa.

Yazının Devamını Oku

Kimlik kartı vesikalığını resmeden sanatçı

Hepimiz farklı dönemlerde çekilmiş çok sayıda vesikalık kimlik fotoğrafına sahibiz.

Ama hiçbirimizin vesikalığı sanatçı Alican Leblebici’nin vesikalığı gibi olmadı, olamaz da!
Neden mi? Çünkü Leblebici bambaşka bir yöntem izliyor.
Önce fotoğraf stüdyosuna gidip kimlik kartına basılmak üzere herkes gibi bir vesikalık çektiriyor.
Sonra çektirdiği vesikalığın resmini yapıyor.
O resmin de fotoğrafını çekip Nüfus Müdürlüğü’ne gidiyor ve kimliğini yeniletiyor.
Kimse de vesikalığın gerçek fotoğraf değil, resim olduğunu anlamıyor.
Alican Leblebici’nin yaptığı bu otoportre vesikalık resim ve yenilenen kimlik kartı, 2015 yılında bir sanat eserine de dönüşüyor. Eserin ismi, “Otoportre ve Kimlik Kartları”.

Yazının Devamını Oku

Şehirde son durum

Pozitif vakaların gölgesinde bir sosyal hayat turu. Nerede ne oluyor, yeni ne açılmış, eskiler nereye taşınmış? Hepsi bir çırpıda, hızlı bir seyirde...

KARAKÖY LOKANTASI’NIN YENİ YERİ

Karaköy Lokantası yaz ortasından bu yana yeni yerinde, Novotel’in girişinde.
Eski binasının tadı elbette bambaşkaydı ama yeni konumu da güzel.
Hatta daha şık ve daha çok bitkili.
Ama çoğu İstanbul mekanı gibi burada da bir aydınlatma problemi var.
Saat 17.00 gibi mekana gidince o problemi daha net görüyorsun.

Yazının Devamını Oku

Kuruçeşme bu yıl daha çok hareketlenecek

Çünkü uzun süredir inşası devam eden Divan Kuruçeşme nihayet bu yıl açılıyor.

Hatta çok yakında etkinliklerin başlaması planlanıyor.

Divan Kuruçeşme mimar Gökhan Avcıoğlu’nun tasarım stüdyosu GAD ve Sinan Kafadar’ın beraber çalıştığı bir tasarım projesi. 

Avcıoğlu’na “Nasıl bir bina bizi bekliyor?” diye sordum, yanıtı şöyle oldu:

Burası 17. ve 18. yüzyıllardan kalma iki adet yalının arka bahçesi.

Zaman içinde yalılar apartman tarzında, kat kat olacak şekilde kullanılmaya başlanmış.

Bu arka bahçeler ise o yalılara ait hamam, çamaşırhane gibi fonksiyonların bulunduğu bahçeler olarak düşünülmüş.

İçerideki çelik konstrüksiyon aslında bir hamam kalıntısını taşıyor.

Burada çıkan tarihi eserlerle bir arkeoloji müzesi yaptık.

Yazının Devamını Oku

Artık sıradan bir yer

Değişen bir şey olmadı.

Bu yılın ilk günlerinde de İstiklal Caddesi’nde çekilmiş yılbaşı gecesi görüntülerini konuştuk.

Geçen yıllardan farklı olarak en azından bu kez tacize uğrayan kadın görüntüleri yoktu.

Çünkü koca caddede devasa bir erkek seli vardı, kadın yoktu!

Bunun üzerine sosyal medyada İstiklal Caddesi’nin 1995 yılında çekilmiş nostaljik görüntüleri girdi devreye.

Daha önce olduğu gibi...

En başta “İstiklal Caddesi neden böyle oldu?” diye hayıflananlar İstiklal’e gitmiyor aslında.

Çünkü İstiklal’e gitmeleri için uzun bir süredir esaslı bir neden yok.

Eskiden

Yazının Devamını Oku

Cem Yılmaz’ın gösterisi komik mi, değil mi?

Son Cem Yılmaz gösterisinin ikilemi bu oldu:Eskisi kadar güldürüyor mu, güldürmüyor mu?

İzleyen herkes sürekli kıyas yarışında.
Cem Yılmaz gösterilerinin müdavimi olmadığım için öyle
bir kıyas yapmam mümkün değil.
O yüzden son gösteriyi tamamen bu önyargıdan arınmış halde izledim.
Ne kadar güldüm ne kadar gülmedim diye de bakmadım olaya.
Oturup konferans izler gibi beklentisiz, dümdüz seyrettim. Sonuç şu:
- Jenerasyonlarla ilgili analizlerini sevdim. Ama bir noktadan sonra kendi jenerasyonunu, 70’ler ve 80’leri çok fazla övdü ve “eskiye özlem” duygusunu bir tık abarttı.

Yazının Devamını Oku

Metaverse’teki ilk yılbaşı partisine katıldım

Mimar Derya Toros’tan yılın son günlerinde, “Metaverse’te bir yılbaşı etkinliği düzenliyoruz, katılıp ortamı görmek ister misin?” diye ilginç bir davet aldım.

Malum, son zamanlarda en çok konuştuğumuz şeylerden biri nasıl olduğunu tam bilsek de bilmesek de Metaverse.

Şimdilik insanların dijital olarak bir araya gelip sosyalleşebileceği, onun da ötesinde mal ve hizmet satın alabileceği bir dijital meydan olarak düşünülüyor.

Ama aslında Metaverse bunun çok daha ötesi. Lakin “ötesi” için henüz zaman var.

Şu an her şey emekleme aşamasında.

Her şeyi çok hızlı yaşadığımız için hatırlayan var mı bilmem ama internetin henüz çok yaygınlaşmadığı ilk zamanları gibi düşünün.

Benim anladığım şu an Metaverse o seviyede...

PEKİ SONRA NELER OLDU?

Yazının Devamını Oku

Sosyal hayatın 2021 ‘en’leri

Yılın ilk gününde şöyle bir geçmişe bakıyor ve sosyal hayatın öne çıkanlarını kısaca hatırlıyoruz.

EN İYİ KONSEPT:

Yazz Collective... Fethiye’deki salaş balıkçı Osman’ın Yeri, bu yaz başında Yazz Collective adıyla açıldı. Yapımcı Timur Savcı ve ortağı Mehmet Can Uzun’un sahibi olduğu Yazz’a sadece denizden ulaşım vardı. Mimari tasarımını Fahrettin Aykut’un üstlendiği, mutfağın başında ise Mustafa Otar’ın olduğu mekan, yaz boyu en çok konuşulanlar arasındaydı. 

EN YENİ TREND:

Plaj Yakalılar... Ofise hâlâ dönmemiş olanlar ya da işi uzaktan çalışmaya müsait olanlar soluğu şehir dışında alıp yazlık yerlerde fahiş fiyatlara ev kiraladı. Ellerinde bilgisayar, üzerlerinde flip flop terlik ve şort kombinasyonuyla her yerden çalıştılar, en çok özenilen grup oldular. 

EN ‘OLMAZSA OLMAZ ŞEY’:

Sanata mutlaka yer vermek... Mandarin Oriental Bodrum’da Pilevneli Galeri, Kaplankaya’da The Pill, Yalıkavak Elements’te ise Arton Galeri pop-up sergileme alanları açtı. Sevil Dolmacı Art Gallery ise Bodrum Loft açık alanda heykel sergisi yaptı.

EN EĞLENCELİ YAZLIK MEKAN:

Wu Yalıkavak.

Yazının Devamını Oku

Yılın son gününde pozitif-negatif muhabbeti

Yılın son günü, İstanbul sosyal hayatında aktif bir şekilde gezenlerin dilindeki cümle şu:

“Sen de mi? Aynen, ben de pozitifim.”

Herkes birbiriyle “Senin semptomlar nasıl? Nasıl geçiyor?” konuşmaları yapıyor.

Test olup evde gün sayanlar, uçağa binebilmek için test olmayıp yılbaşını Alaçatı ya da Bodrum’da geçirecek olan “ayaklı pozitiflere” kıl oluyor.

Karantina günleri hesaplanıyor, “Aa az kalmış seninki” deniliyor.

Şöyle handikaplar yaşayanlar da var:

Aynı arkadaş grubundan 5 kişi geçen haftalarda aynı anda pozitif olmuş.

Ama karantina günleri tam da bugün doluyor. İçlerinden biri soruyor: “Ya hepiniz negatife dönmüş olursanız ve ben hâlâ pozitifsem ne yapacağım?”

Kısacası yılın son gününe malum virüs damgasını vurdu diyebiliriz.

Yazının Devamını Oku

Sürpriz ikili: Begüm Khan ve Sinan Tuncay

İki farklı disiplinden iki yetenekli insan; mücevher tasarımcısı Begüm Kıroğlu ve sanatçı, yönetmen Sinan Tuncay yeni bir projede bir araya geldi. Begüm Khan’ın sınırlı sayıda üretilmiş “Protector Eyes” koleksiyonu için hazırlanan kısa film projesinde.

Begüm Kıroğlu mücevher markası Begüm Khan’da alışılmadık takılar tasarlıyor.

Çünkü Begüm’ün takılarında kaplumbağalar, böcekler ve sinekler başrolde!

“Benim çalıştığım hayvanlar klasik güzellik anlayışına pek uymuyor. Onlar beni daha çekiyor” diye açıklıyor Begüm bu durumu...

Markasını 10 yıl önce Şangay’da kurmuş Begüm.

Oraya gidiş nedeni ise Doğu kültürlerine karşı duyduğu merak ve ilgi.

Şanghay’da Çin kültürü üzerine master yaparken çalışmaya da başlamış.

HER ŞEYİN NEDENİ KOL DÜĞMELERİ!

Mücevher tasarımı işine girmesi ise

Yazının Devamını Oku

Simit, ısırık ve 90’lar

Hülya Avşar, “Sakinleştiyseniz şimdi sıra bende” diyerek simitli açıklamasının açıklamasını yapmak istedi ama ne yazık ki bu kez o kadar yankı yapmadı sesi.

Çünkü simitli polemikte ilk söylediği laflar çok slogandı, haliyle herkes sazan gibi üstüne atladı.
Şimdi Avşar’ın o lafların üzerine kalkıp “Benim simit yeme meseleme gelince, yerim ya da yemem. Kendim kazandım, hâlâ da kazanıyorum. Bunun hesabını size vermeyeceğim” diye serzenişte bulunması fena halde dramatik ve sıkıcı.
Elbette kimse onun ne kadar kazandığını sorgulamıyor.
Feci bağlamdan kopuk, uzay boşluğunda açıklamalar bunlar...
Bu simitli hadisede golü atan ise pek sevgili Deniz Seki oldu.
Deniz, Hülya Avşar’ı desteklemek isterken durumu abarttı ve onu eleştiren herkesi ısıracağını söyledi.
Ah Deniz, ısırmak da nedir şimdi?

Yazının Devamını Oku

Sosyal hayatın son hızlı haftasının çılgın özeti

Shopi go Art’ın birinci yıl yemeği, mekan sahiplerinin rol aldığı o kısa filmin galası, ismine bayıldığım Bomonti kafesi, Arnavutköy’de bir modern meyhane ve bir de “Emily in Paris”. Ufak İstanbul gezintimize buyurun...

İstanbul’un sosyal hayatında aralık başından bu yana hız kesmeyen davetler, yemekler ve etkinliklerde son virajdayız.
Haftaya pek bir şey kalmaz, her şey normal seyrine döner, eve kapanır “Emily in Paris”in şaşkın maceralarını izleriz artık.
Zaten herkes patır patır hasta. Sosyal hayatın seyri “Squid Game”deki cam köprü oyunu gibi, ya düşüyor ya da yoluna devam ediyorsun.
Neyse, hafta başı Wu Bomonti’de pek hoş bir yemek vardı.
Dijital sanat platformu Shopi go Art’ın birinci yıl yemeği.
Genç sanatçıların eserlerini erişilebilir fiyatlarla satan,
dahası yeni sanatçıların önünü açan sanat platformunun yemeğinde en sevdiğim şey

Yazının Devamını Oku

Eski dostlar dönmese daha mı iyiydi?

Eğer “And Just Like That”i izlemediyseniz, bu yazıyı okumayın. Çünkü ilk iki bölümü yayınlanan diziye dair bolca ipucu sağanağı var satır aralarında. Sonra kızmaca, beni darlamaca yok.

İlk soru: Bu devam dizisine, yani “And Just Like That”e gerek var mıydı?
“Sex And the City” (SATC) bildiğimiz o eski bölümleriyle hafızalarımızda kalsa daha iyi değil miydi?
Yalan değil, pandeminin o ilk karantina günlerinde eski bölümleri arada bir izliyordum ve çoğu sahneyi bilmeme rağmen yine de dizi hâlâ eğlenceli geliyordu.
Ve gelelim “Gerek var mıydı?” sorusunun yanıtına:
Yeni dizinin ilk iki bölümünü izledikten sonra kararımı verdim, pek de gerek yokmuş!
Bu ikonik karakterler 30’larında, 40’larında kalsa daha iyiymiş.
Çünkü o karakterler dünyaya yeni bir şey sunuyordu.

Yazının Devamını Oku