GeriOnur BAŞTÜRK Özge Özpirinçci: Umut olmasaydı şu an karnımda beş buçuk aylık bir bebek taşıyamazdım
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Özge Özpirinçci: Umut olmasaydı şu an karnımda beş buçuk aylık bir bebek taşıyamazdım

Özge Özpirinçci’nin Salih Bademci ile başrol paylaştığı “İlk ve Son” adlı dizisi bu hafta yayınlanmaya başlıyor. Dizide oynadığı Deniz karakteri için “Hayatımda oynadığım en öfkeli kadın” diyor Özge. Dizi için heyecanlı ama başka bir heyecanı daha var bugünlerde. O da önümüzdeki aylarda dünyaya gelecek olan kızı. Assos’taki Kozluyalı’da buluştuğum Özge’yle hem ilişkileri konuştuk hem de arada sevgilisi Burak Yamantürk’ü çekiştirdik...

“İlk ve Son” dizisi neyi anlatıyor?

- Bir ilişkinin ilk zamanlarındaki duygularıyla son zamanlarında duygusuzluk gibi görünen ama aslında çok yoğun şeylerin yaşandığı dönemini, yani bir ilişkinin anatomisini anlatıyor. İki yaralı ruh başlarda birbirine iyi geldiğini sanıyor. Ama ilişki içinde kendilerini tedavi etmeye hiç çalışmadıkları için bir süre sonra birbirlerine zarar vermeye başlıyor. Etrafımızda örneğini çok sık gördüğümüz bir ilişki modeli bu aslında.

Neden hep böyle olur? İki yaralı ruh bir araya gelir ve hep bir arıza çıkar...

- Çünkü dünyadaki en zor şey kendini tanımaya başlamak, kendinle ilgilenmek, iç yolculuğuna çıkmak. Ben bunları 33 yaşında yapmaya başlayabildim. Daha doğrusu 33’te kafam açıldı, 35’te yaptım. Bu çok zor bir yolculuk. Çünkü finalde neyle karşılaşacağını bilmiyorsun. Karşılaştığın şeyle yaşamaya devam etmek zorundasın. Kendinden uzaklaşamazsın. Kendini olduğun gibi sevmek en zor şeylerden biri. İki kişi bir arada yaşarken bir süre sonra şu olabiliyor: Kendi canını acıtmamak için karşındakine saldırmaya başlıyorsun. Kendi içimize yönelmenin korkusuyla karşımızdakinin negatifliklerini, arızalarını görmeye başlıyoruz. Mesela birisi bana gelip “Sende şöyle şöyle bir şey var” dediğinde, “Acaba bunu ona söyleten şey ne?” diye düşünmeye başlıyorum. Çünkü büyüdükçe dışardan gelen verilerin bizden bağımsız olduğunu unutuyoruz. Karşıdan gelen verinin benden bağımsız olduğunu düşündüğümde o kadar özgürleşiyorum ki! Yaşadığımız toplum zaten sürekli kendimizden şüpheye düşmemizi istiyor. Senin kendini sevmemeni istiyor.

Özge Özpirinçci: Umut olmasaydı şu an karnımda beş buçuk aylık bir bebek taşıyamazdım

Fotoğraflar: Muhsin AKGÜN

Evet, özgüvenimiz sürekli çalınıyor. Bir de yetiştiriliş tarzından dolayı geç yetişkin oluyoruz. İlişki arızaları bundan da kaynaklanıyor olabilir mi?

- Katılıyorum. Yetişkin olmanın getirdiği sorumlulukları farklı algılıyoruz. Bir yandan da “Ben böyleyim abi, yerse”ciliğe doğru evrildik. Dayanışmayı unuttuk. Her şeyin bize hizmet etmesini istiyoruz. İlişkilere baktığında mesela başta bir özellik hoşuna gidiyor. Adam diyor ki, “Bizim kız deli abi, o yapar”. Sonra bu laf, “Deli bu kadın, bitirecek beni”ye dönüşüyor. Sorun aslında şu: Kendini tanımadıkça karşındakine göre şekil alıyorsun. Ya da karşındaki biraz değişince “Sen çok değiştin” deniliyor.

“İlk ve Son”un senaryosunu okuduktan sonra Burak’a dönüp “Biz birbirimize asla böyle davranmayalım” dediğini anlatmıştın röportaj öncesi. Neydi böyle söylemene neden olan?

- Senaryoyu okurken birbirini acıtmaktan hiç çekinmeyen iki insan gördüm. Bu beni çok yaraladı. Ben arkadaşımdan tut da bana servis yapan garsona kadar herkese aynı seviyede, nezaketle davranmaya çalışırım. Karşı taraftan bunun aksi bir davranış gördüğüm zaman öfkeleniyorum. Çünkü bu iletişim şekline yaslanan insan bencil ve tembel. Böyle davranacaksan git dağ başında yaşa! Bu toplumu oluşturan en küçük birim olan çekirdek ailede, mesela Burak’la ben, birbirimizi kırma konusunda bu kadar vurdumduymaz olursak o zaman ben sette de böyle davranırım, sokakta da... Benim için en biricik olan insana bunu yaparsam, başka insanların benim için hiçbir önemi kalmaz. Onun gözünden akan bir damla yaş, ayağına değecek bir küçük taş benim için çok önemli. Bir de günümüzde çok kolay kırıyoruz birbirimizi. Benim en korktuğum şeylerden biri o. İnsanları kırmak. Hele ki tam anlaşılmadan...

Nezaket her zaman iyi midir? Bazen içindeki öfkeyi dışarı yansıtmak gerekmez mi?

- Çok güzel bir şey söyledin! Kendimle ilgili son iki yıldır çok düşündüğüm bir şey bu. Küçüklüğümden beri bastırdığım öfkenin hayatımda nasıl yer bulacağı konusu. Çünkü ben şöyle büyütüldüm: Kibar ol, nazik ol, mütevazı ol, iyi ol, mutlu ol, bardağın hep dolu tarafını gör. Hatta arkadaşlarım Pollyanna diye dalga geçerdi benimle. 30’umdan sonra “Bir dakika ya, benim de içimde öfkeye dair bazı duygular var” demeye başladım. Tamam, küçükken annemle babam “Hayır Özge öfkelenemezsin” demiyordu. Ama öğretiler hep pozitife yönelikti. Negatif duyguları reddetme hali vardı. Öfkeyi kendime hak görmüyordum. Şimdi hak görmeye başladım.

Bir kız çocuğu dünyaya getireceksin. Onun geleceği için endişeleniyor musun?

- Tabii ki... Ama açıkçası toplumsal kültür açısından değil, doğa ve gezegen açısından endişelerim var. Çünkü kız ya da erkek fark etmez, dünyaya getireceğim canlının her şeyden önce doğaya saygılı olmasını isterim. Çünkü biz toplum olarak birbirimizi iyileştirebiliriz. Daha iyi günlere doğru gideceğiz, bunun için çabalıyoruz.

Bu konuda umutlu musun?

- Kesinlikle. Umut olmasaydı şu an karnımda beş buçuk aylık bir bebek taşıyamazdım. Etrafımdaki kendi küçük çemberimde ve Z kuşağında da bu umudu görüyorum. Yeğenlerimle, arkadaşlarımın küçük çocuklarıyla muhabbet ettiğim zaman birbirine saygılı küçük insanlar görüyorum. O kadar güzel ışıldıyorlar ki! Bir üst jenerasyon olarak tek yapmamız gereken, onların ışıltısını almamamız. Bizden önceki jenerasyona bence bu olmuş. Yoksa herkes parlak geliyor dünyaya. Ama sizden bir önceki kuşak sizin pırıltınızdan korktuğu için hemen sizi aşağı çekmeye çalışıyor. Yapmamız gereken o yeni gelen çocukların parıltısını kesmemek.

Bir gün tamamen doğaya kaçma, orada yaşama gibi bir planın var mı?

- Evet, var. Ama şehirde de böyle bir hayat yaşayabilirim. Burak’ın ve benim öyle hayallerimiz var. Geleceğimizi ona göre planlamaya çalışıyoruz.

Pandemi kapanmalarını ve geçtiğimiz yazı tamamen Bozburun’da geçirdiniz mesela...

- Çok güzeldi. Edhem (Dirvana), Tanem (Sivar) ve Zeynep anne ve tabii Süleyman’la muhteşem bir yaz yaşadık. O yaz birçok şeyi düşündüm. İnsanlardaki değişimi gözlemledim. Önem sırası ve tercihler değişti. Banka hesabındaki para hepimizi kaygılandırıyor, ama gelecekle ilgili sorunlar daha çok kaygılandırmaya başladı. Ben, partnerim ve bebeğimle olan hayatımla ilgili hayaller kurduğum zaman hep sürdürülebilir olana gidiyor kafam. Bizim Burak’la hayalimiz daha mobil olabilmek. Atıyorum, Burak Hindistan’da film mi çekecek. Hep beraber onun yanına gitmek. “Bütün dünya bizim evimiz” kafasına evrildik aslında.

Özge Özpirinçci: Umut olmasaydı şu an karnımda beş buçuk aylık bir bebek taşıyamazdım

DÜĞÜN ÖNÜMÜZDEKİ YAZA OLUR

◊ Eylülde evleniyor musunuz? Öyle haberler çıktı...
- Hayır ya, onu biz de okuduk. Şöyle aslında: Tabii ki bürokratik ve hukuki olarak evliliği yapmamız bebek için daha güvenli bir ortamı sağlıyor. Benim hep düşündüğüm şey şu: Mesela Allah korusun Burak hastanelik olsa ben onun ailesi değilim, hukuki olarak... Dolayısıyla nikah yapmamız gerekiyor. Devletin bizi aile olarak görmesi için. Ama düğün olayında çok net şunu söyledim Burak’a: Eğlenip dağıtamayacağım bir düğünde ben kimseyi ağırlayamam, “Ne haliniz varsa görün” derim. O yüzden benim de misafirler gibi eğlenebileceğim bir zamanda düğün yapacağız. O da muhtemelen önümüzdeki yaz olur. Hiç acelemiz yok. Zaten birbirini bulmuş iki ruhuz. Bunu da taçlandırıyoruz bebemizle! Artık kutlamasını ilerleyen zamanlarda yapacağız.

ÇOCUĞUMA DÜŞÜNDÜĞÜM TEK BİR İSİM VAR: ÜZÜM

◊ Bebeğinize isim düşündünüz mü?
- Ay deliricem, Onur yardım et bana (gülüyor). Burak hiçbir ismi beğenmiyor.

◊ Burak hiçbir şeyi beğenmiyor galiba. Hadi biraz onun dedikodusunu yapalım...
- Aşırı zor beğenir. Ara sıra takılıyorum zaten, “Sen beni nasıl beğendin ya!” diyerek. Çok yüksek standartları vardır. Özellikle yemek konusunda daha da fazla. Kendisi de çok iyi yemek yaptığı için. İsim konusunda da bir sürü isim söylüyorum ona. Olabilir diyor, listeye yaz. Düşünelim deyip duruyor.

◊ Kıl olmuyor musun?
- Deliriyorum! (gülüyor). En son dizi setinde Salih Bademci’yle bir isim konuştuk. “Artık bu ismi yedirme Özge” diye gaza getirdi beni Salih. Eve geldiğimde, “Burak isim konusunda kararımı verdim” dedim. “Bakarız baby” dedi ve döndü. Delireceğim. Ama şunu da dedi: “Özge bunu beğendim desem, iki gün sonra bana yeni bir isimle geleceksin”. Mantıklı! Ama ilk sana söyleyeyim, hamile kaldığımdan beri aklımda tek bir isim var. Çok dalga geçildi bu isimle ilgili.

◊ Nedir?
- Üzüm!

◊ Aa ben duydum bunu isim olarak. Garip gelmedi valla.
- Aa gerçekten mi? Mutlu mu acaba o çocuk şu anda? Çünkü bana herkes, “Çocuğuna bunu yapma Özge” deyip duruyor. Bence çok güzel isim. Küçük çocuk Üzüm, genç kız Üzüm, 35’lerinde Üzüm Hanım, 70’inde Üzüm teyze... Ayrıca Üzüm Yamantürk de çok fonetik geliyor kulağa. Ama kesinlikle ret oyu aldım bu isim için. Ben gizli gizli Üzüm diyeceğim galiba çocuğuma (gülüyor).

Özge Özpirinçci: Umut olmasaydı şu an karnımda beş buçuk aylık bir bebek taşıyamazdım

BURAK’IN EN SEVDİĞİ KELİME: “BAKARIZ”

◊ Burak’ın burcu ne?
- Oğlak. Ben koç. Gelecek olan arkadaşımız da yay burcu. Ah şundan da çok korkuyorum, “Sen benim çocuğumsun” diye davranmaktan. Sonuçta o başka bir birey.

◊ Galiba anne olduktan sonra başka bir şey oluyor, ister istemez öyle davranıyorsun...
- Bilmiyorum, göreceğiz. Bunu bana hatırlat doğum olduktan sonra!

◊ Acaba çocuğuna sürekli “Annecim” diye seslenen annelerden olur musun?
- Bilmiyorum, olabilir de... “Kadın” dizisinde bunu yaşadım. Senaryo gereği çocuk oyunculara “Annem”, “Annecim bunu yapma” filan diyordum. Bir kadın takipçim bana yorum yazdı, “Dizide bunu çok yapıyorsunuz, çok yanlış, çocuğa farklı sorumluluklar yüklüyor” diye. Ama bakıyorum etrafıma, dilimize çok pelesenk olmuş bir şey. İstemsizce. Bence yeni doğan çocuklar bu kadar basit şeylere takılmayacak. Ya da takılıyorsa da “Bana lütfen annecim diye seslenme, hoşuma gitmiyor” diyecek. “Efendim yavrum” diye anneye karşılık veren, onu trolleyen de çıkabilir. Çok isterim, öyle olsun! (Gülüyor)

◊ Burak’la yedi yıllık bir ilişkiniz var. Şimdi çocuk yapmak planlı mı oldu yoksa akışta mı karar verdiniz?
- Biz Burak’la ilk zamanlardan itibaren birbirimizi bulduk ve o fasıla girdik. Büyük bir güvenle. Ne olursa olsun benim onun, onun da benim yanında olacağını biliyorum. Onun bunu bildiğini görmek, bunu ona hissettirebilmek çok özel ve kırmaktan korktuğum bir şey. En ufak bir şey olsun istemem ona. Aramızda hep çocuk muhabbeti de yapardık. “Acaba çocuğumuz olacak mı” diye. Hiçbir şeyimiz net değildi. Bir de Burak’ın en sevdiği kelime şudur: “Bakarız”. “Burak, Assos’a gidecek miyiz?” diye sorarım mesela. “Bakarız” der. “Akşam ne yiyeceğiz?” derim, yine “Bakarız”. O kadar “bakarız”cı bir adam ki (gülüyor). Ben gidip “Çocuk yapacak mıyız?” diye sorsam, “Bakarız” diyebilir ve delirebilirdim tabii (gülüyor). Ama geçen yaz Tanem’le Edhem’in oğlu Süleyman’la birlikte çok vakit geçirince Burak’a artık “Çocuk yapalım” dedim. Zamanının geldiğini hissettik artık.
Bir de çocuk ilk 2-3 sene annenin çocuğu gibi oluyor ya. O yüzden kariyer anlamında bir-iki sene durabileceğim bir noktayı ayarlamam gerekiyordu. İşimde doyum noktasına ulaşmalıydım. “Kadın” ve arkasından “İlk ve Son”la birlikte o noktaya ulaştım, içime sindi.

 

 

 

X

TikTok müziklerine inat bir Adele havası

Tam da zamanında çıktı Adele’in yenisi “Easy On Me”.

Çünkü havalar tam Adele havası kıvamına geldi: Bol bulutlu, yer yer yağışlı.

Bir köşede kıvrıl, kulaklığını tak ve anında sürükleneceğin melankolik halin tadını çıkar.

Adele’in ölçülü hüznü, uzun tırnaklı melankolisi, bavulumu alıp giderim romantizmi, uzaklara bakan tatlı sert kırgınlığı; içinden ne çıkacağını her zaman bildiğin sürprizsiz bir paket gibi.

Değişmiyor.

Galiba değişmemesi de insanlara iyi geliyor.

Oysa günümüz şarkıları artık “dinle, tüket ve sıradakine geç” kategorisinde.

Adele’in paketi tam tersi, “Dinle, bir daha dinle, sonra bir daha dinle” diyen, bir vokal bir piyanoyla sınırlı mütevazı bir paket.

Son albümü “25”in yayınlanmasının üzerinden

Yazının Devamını Oku

Bir Zanzibar macerası

Bundan 3 hafta önce. Dış hatlar terminalindeyim.Pandemi başladıktan sonraki ilk yurtdışı uçuşum.

Bünye saf bir şekilde hevesli, heyecanlı. Yurtdışı harç pulu almayı bile özlemişim! Birkaç tane birden alasım var, öyle bir saçmalama hali.
Nereye gidiyorum? Zanzibar’a. Zanzibar pandeminin başından beri yurtdışından gelenlere hep açıktı.
Şimdi de gelenlerden sadece negatif PCR testi istiyor. Bir de online aldığın vizesi var.


INSTAGRAM
DURAĞI: THE ROCK

Yazının Devamını Oku

Aynen, bi tık öyleyiz!

Konuşma sırasında sürekli “Aynen, aynen” demekten kaçınsam da, “aynen” tuzağına düştüğüm çok oluyor. Özellikle de WhatsApp yazışmalarında.“Bi tık” lafı da o tür tuzaklardan biri.


Kullanana kıl olsan da, bu kalıbı hiç sevmesen de, tuzağa düşüp ağzından dökülüyor bazen. Yapacak bir şey yok.
İşte bu yüzden Şehrazat işini biliyor.
Çok sık kullanılan bu gündelik tuzakları şarkılarına ustaca yerleştiriyor.
Önce geçmişten şık bir misal:
2008’de Şehrazat’ın “Aynen Öyle” şarkısını seslendirmişti Ajda.
O dönem Türkçe pop çalan mekanlar pek revaçtaydı ve gecede birkaç kez bu şarkı çalardı.

Yazının Devamını Oku

Şehrin en yeni ve trend mekanı

Klasik bir kısırdöngüdür: Şehrin turistik yerlerine lokaller pek ilgi göstermez.

O bölgeleri tamamen turistlere emanet ederler.
Ta ki oralarda yeni ve cool bir yer açılana kadar...
Galata Kulesi’ne aşağıdan bakan Ecole St. Pierre Oteli ve avlusundaki IL Cortile adlı İtalyan restoranı bugünlerde bu hikâyenin en yeni ve trend örneği.
Normalde Galata Kulesi etrafında sosyalleşmeyecek şehrin çoğu meşhur gezip tozanını önceki gece IL Cortile içinde yemek yerken gördüm.
Restoran ve otel bu ilgiyi gerçekten hak ediyor.
Ama önce tarihte geriye gidip binanın geçmişine bakmakta fayda var.
Otel ve restoranın bulunduğu binanın ilk sahibi 1842 yılında açılmış bir Fransız ilkokulu.

Yazının Devamını Oku

Bilge, Daren ve Bennu

Bir ay önce Akyaka’daki No22 Riders’Inn’de Deniz Sipahi’nin söylediği şarkılarla eğlenirken onlar da aramızdaydı: Bilge Öztürk’le Daren Gerede Erkaya.

O zaman sevgili olduklarını öğrenmiş ve hatta köşe topraklarında “tatlı bir magazin notu” diye yazmıştım.
Şimdi bu ilişki Bennu Gerede’nin Bilge’nin instagram profiline, “Bu olağanüstü birliktelik bana ümit ve ışık veriyor” yazması nedeniyle yeniden konuşulmaya başlandı.
Herhalde çoğunluk “anne” Bennu’nun bu ilişkiye onay vermeyeceğini düşünüyor, böyle bir yaklaşım beklemiyordu.
Çünkü arada yaş farkı vardı. Herkes bunu dile getiriyordu dedikodu masalarında.
“Bilge 43, Daren 21” diye. Sonunda Bennu Instagram’ına şık bir not düştü: “Gayet normal olan bir şey büyük bir olaya dönüştürülmüş durumda: Aşk.
Onu bu kadar sansasyonel yapan tek şey, yaş farkının olması.
Bu gerçekten önemli mi? Sonunda sadece bir beden değil miyiz?

Yazının Devamını Oku

‘Squid Game’den geriye kalan 10 şey

1. Oscar alan Güney Kore yapımı “Parazit” çok daha iyi bir sistem eleştirisiydi. “Squid Game” çok iyi başladığı benzer şekildeki eleştirisini bir noktadan sonra bile isteye ıskalıyor sanki.

2. Yaşı senden daha büyük olanlara asla “Bu da yaşlandı” deyip geçme. Çünkü tecrübe her şeydir. Dizinin en yaşlı karakteri ve halat oyunu diyorum; izleyenler anlayacaktır.
3. Üniversite yıllarımda pek modaydı M.C. Escher’in eserleri. Oyunlara katılanların bir merdivenden bir başka merdivene geçtiği o renkli sahneler Escher’in meşhur bir işini anımsatıp duruyordu. Google’layınca o işi (“Görelilik”) buldum ve tüyler diken diken maziyi andım.
4. Dizi izlerken anımsadığım bir başka şey: TV tarihimizin en garip ve ürkütücü yarışma programlarından “Dokun Bana” pekala bizim “Squid Game”imiz sayılabilirmiş.
5. “Squid Game”in en çarpıcı tarafı; oyuna katılanların çaresizliğini ve ölüm korkusunu sonuna dek hissetmek. Tüm oyunları zevkle izleyen VIP’lerden ise fena halde nefret etmek.
6. Çocuk oyunlarının aynı zamanda çok karanlık bir tarafı yok mu? Mesela saklambaç. Düşününce o bile ürkütücü geldi şimdi.
7. Güney Kore’nin
kültür-eğlence ürünleri son dönemde revaçta. Ama bir yandan da kendilerini acımasızca eleştiriyorlar. İşin sırrı orada mı acaba?

Yazının Devamını Oku

Bir defile, bir ev partisi, bir kahkaha ve vale fiyatı

İstanbul’daki müthiş sosyal yaşam hareketliliğini anlatmaya devam... Bugün cepte bir defile, bir ev partisi, bir coşkulu kahkaha, bir vale ekonomisi var.

◊ ‘TRUNK ŞOV’DAN EKSİK KALMADIM
Şehir bu hafta sadece sanat odaklı değildi elbet.
Arada başka etkinlikler de vardı.
Mesela Vakko’nun sonbahar-kış koleksiyonunu tanıttığı ‘trunk show’, yani özel davetliler için Nişantaşı mağazasında gerçekleştirdiği mini defile.
Koleksiyonun
modaya dair detaylarını işin uzmanlarına bırakayım; benim ilgimi çeken esas detay koleksiyondaki bazı parçaların geri dönüşümlü ya da ileri dönüşümlü olmasıydı.
Bu kavramların havalı birer kavram olmaktan çıkıp uygulamaya dönüşmesi sevindirici.

Yazının Devamını Oku

İstanbul bu hafta New York gibi

Bir yanımda, önce K-pop grubu sandığım ama sonra Hong Kong’tan gelen tasarımcılar olduklarını öğrendiğim Güney Koreli gençler, diğer yanımda New Yorklu fotoğraf sanatçısı Reka Nyari ve Paraguaylı içerik üreticisi Andrea Benitez.


Saydıklarım ayaküstü tanıştıklarım.
Dahası da var.
Bir an dedim ki, “İstanbul o eski, Newsweek’in 2005’te kapaktan müjdelediği cool günlerine geri dönüyor olabilir mi?”
Bu tatlı umutlanmadan önce gecenin en başına dönüp bu çembere nasıl girdiğimi anlatayım.
Malum, Contemporary İstanbul (CI) vesilesiyle şehir bu hafta ultra hareketli.
Her yerde sanat odaklı bir hareket var.

Yazının Devamını Oku

CI açılış yemeğinde neler oldu

Bu hafta 16’ncısı yapılacak olan Contemporary İstanbul’un görkemli açılış yemeği pazartesi gecesi Tersane İstanbul’daydı. Peki açılış daveti ve sonrasında düzenlenen partide neler yaşandı? Özeti burada...

YENİ MEKAN YENİ HEYECAN
Contemporary İstanbul’un (CI) yeni mekanı Tersane İstanbul iki kilometrelik kıyı şeridine sahip çok büyük bir alan. CI bu alanın belli bir bölümünde yapılıyor. Ama o alanlar bile büyük ve gezmesi hayli zevkli.
Galeriler, Venedik’teki Arsenale’yi anımsatan tarihi alanların içine konuşlanmış.
Lütfi Kırdar’daki gibi boğucu bir durum yok.
Alanlar geniş, nefes almak istediğin anda dışarıya çıkabiliyorsun.
Heykel sergisinin olduğu açık alan ise kendiliğinden etkileyici.

Yazının Devamını Oku

Flying Fox’u bekleyen marina

Cumartesi gecesi Göcek’te bir açılış davetindeydim.

STFA Grubu’nun yaptığı Türkiye’nin ilk mega yat marinası Port Azure’un davetinde.

Büngüş Koyu’ndaki marina sade, şık ve endüstriyel bir tasarıma sahip.

Henüz içinde bir restoran yok ama ünlü restoran markalarıyla görüşmeler yapılıyormuş.

Açılış daveti hayli mütevazı geçti.

Gece boyu konuşulan ve yakın zamanda beklendiği söylenen şey ise Flying Fox’tu.

Flying Fox malum, dünyanın en uzun yatları arasında yer alıyor.

Uzunluğu 136 metre.

2019 yılında Lürssen tarafından üretilen bu mega yatta aynı anda 22 misafir konaklayabiliyor.

Yazının Devamını Oku

Bu hafta şehrin kalbi orada

Pazartesiden itibaren İstanbul’un odak noktalarından biri olacak Tersane İstanbul.


Çünkü Contemporary İstanbul (CI) orada düzenlenecek.
Sanat meraklıları, ünlü koleksiyonerler, şehrin çok gezen tozan kesimi ve kanaat önderleri günler boyunca orada olacak.
Dolayısıyla Tersane İstanbul’a yakından bir göz atma zamanı.
Tabanlıoğlu Mimarlık tarafından yapılan Tersane İstanbul’la ilgili Murat Tabanlıoğlu ile konuştuğumda bana ilk söylediği şuydu:
“Sahaya her gidiş gelişimde yeni bir şey öğrendiğim, sürekli geliştirdiğim bir proje oldu.
Benim için de yeni bir deneyimdi. Sıradan bir yer değil burası. Hepimizin severek kullanacağı yeni bir mahalle oluşuyor.”


Yazının Devamını Oku

Deli bir kuyruk bir gala yemeği ve moda haftası sürprizi

Önceki gece Bomonti-ada’nın girişi önünde deli bir kuyruk.


Taksiden iner inmez huysuzlandım tabii, “Bu da ne!” diye. Meğer içeride Oktoberfest varmış, içeride yığılma olmasın diye herkesi bir anda almıyorlarmış.
Hatta belli bir kapasiteye erişince kuyrukta bekleyenleri geri gönderdikleri bile olmuş.
Güzel Covid hassasiyetleri bunlar tabii ama vık vık etmeden elbette duramadım:
“Bu mini festival zaten açık havada değil mi?” diye... Neyse, benim festivalle ilgim yoktu, aynı alandaki başka bir etkinliğe gelmiştim.
Kuyruğa girmeden içeri sızabildim.
Başka bir etkinlik dediğim, 212 Dergisi’nin düzenlediği nefis fotoğraf etkinliği 212 Photography İstanbul.

Yazının Devamını Oku

Dört maddede ‘göbekli’ hadise

Seda Sayan’ın programında göbek atan doktor için...

1- “Doktorluğunu iyi yapıyorsa size ne, bize ne, elbette oynayabilir” diyenler var. Şart koşuyorlar: “Doktorluğunu iyi yapıyorsa” diye. İyi doktor değilsen göbek atmaya hakkın yok yani.
2- “Herkes oynayabilir, dans edebilir, mesleği ne olursa olsun” diyenler var. Maalesef göbek atan spiker olayında aynı empati ve hoşgörü gezegeninden bildirmemişlerdi.
3- “Doktorlar da oynar avukatlar da, ne var bunda” diyenler var. Aslında içten içe “Hiç yakışmamış” diye düşünürler, hatta en başta kendileri gitmez göbek atan doktora...
4- Doğrusu yine en şeffaf olan göbek atan doktorun kendisi olmuş.
Özü sözü bir, şöyle demiş Fulya Soybaş’a: “Ben böyleyim. Üniversitede de böyleydim, doktor oldum yine böyleyim. Tiktok hesabım var. Aç, bak! Orada da oynarım. Instagram’da da oynarım. Renkliyim. Normal hayatta nasılsam ekranda da öyle davrandım.”

Basit mi yoksa olay başka
bir şey mi

Raşit Bağzıbağlı, Hande Yener’in, Gülşen’in ve Hadise’nin son dönem sahne kıyafetlerini iç çamaşırına benzetip, “Kalite algısını aşağıya çekiyor, basitleştiriyorlar” demiş. Ve klasik örnekleri; yani Jennifer Lopez’leri, Rihanna’ları övmüş.

Yazının Devamını Oku

90’lardan geriye kim kaldı

90’larda meşhur olmuş, birbirine hiç benzemeyen dört ünlü pop şarkıcısı:Tarkan, Mustafa Sandal, Kenan Doğulu ve Serdar Ortaç.


Günümüz hallerine bakarsak kariyerini en iyi yöneten Kenan Doğulu.
Bu yaz peş peşe konserler verdi, hiç durmadı.
Hâlâ en iyi konser sanatçısı. Uzun saatler hiç durmadan performans yapabiliyor.
Peki Mustafa Sandal?
Akyaka’daki sörf okulu olsun, Zeynep Bastık’la yaptığı düet olsun, Les Benjamins şovlarına katılması olsun; bir şekilde “yeni nesil” kalmayı başarıyor hâlâ.
Tarkan ise Instagram’ından anladığımız kadarıyla “her şeyi özlüyor ve çok sıkılıyor”.

Yazının Devamını Oku

Şehirden acı-tatlı notlar

Trafik, ama Beşiktaş meydanda olanından. HES kodu, ama metroda yüklenmeyeninden. Yeni menü, uzun süredir gitmediğim bir yerden. Ve yeni bir otelle yeni bir müze, “çok yakında” kategorisinden...

◊ ORASI KİLİT, LÜTFEN GİRMEYELİM
Beşiktaş Meydanı’nın son trafik düzenlemesinden sonraki hali aşk hayatımdan beter:
Kilit ötesi.
Tamam, orada hep bir trafik olurdu.
Ama bu kadar değil.
Beşiktaş trafiği en kaçınılması gerekenlerden biri haline geldi şehirde.
Taksicilerle uzlaştığım tek nokta bu:

Yazının Devamını Oku

Son program kovulduk!

TV dünyasıyla dijital dünyanın “Stranger Things” misali birbirine hiç benzemeyen apayrı iki alem olduğunu mikrofonu açık kalan Bülent Ersoy’un şu hazin cümlesi bir kez daha damgalamış oldu: “Son program, kovulduk.”



Öyle içine dert olmuş ki Ersoy’un, neredeyse küçük bir çocuğun ağzından dökülür gibiydi bu cümle.
Oysa aslında o malum ‘kitsch’ ötesi şov programında belki de ilk defa kendisi gibiydi Bülent Ersoy.
Minderi yere atıp “naşlattığını” söylerken de öyleydi, sosyal medya eleştirilerine yanıt verirken “madilik bana” derken de...
Herkesi sürekli yanına ve hatta Tilbe’yi kucağına oturtup bir saniye bile yalnız kalmak istememesi de öyle...
Hem aşırı hiddetli hem de fevkalade kibarlık geçişleri barındırabilen yüksek egolu bildik ‘persona’sından o gece pek eser yoktu Ersoy’un.

Yazının Devamını Oku

Lil Nas X kuşağı: Yalan söylemek değil yaşamak istiyorum

Tüm hafta sonu Lil Nas X’in ilk albümü “Montero”yu dinlemiş olabilirim.

Çünkü dinlememek imkansızdı.

Günler, haftalar, hatta aylar öncesinden albümün öyle bir tanıtımını yaptı ki fırlama Lil Nas, merak etmemek ayıptı neredeyse.

‘Baby Shower’ından tutun da hastanedeki doğum anına kadar bıkmadan sürdürdüğü “hamileliği” ise herhalde son zamanlardaki en iyi albüm tanıtım fikirlerinden biriydi.

Ne olursa olsun konuşuldu, fikir zekiceydi, hatta Lil Nas’ı hamile pozlarıyla göre göre neredeyse gözüm alıştı diyebilirim.

Ve nihayet “Montero” cuma günü dijital platformlara düştüğünde Lil Nas’ın YouTube kanalında klibi çıkmamış diğer tüm şarkıların da birer “official audio” videosu yayınlandı.

Hepsi özenle hazırlanmış animasyon kliplerdi.

İlginç olan, hepsi belli bir sahneden sonra tekrar ediyor, hipnotize etmek için galiba...

HER YERDEN O ÇIKIYOR

Yazının Devamını Oku

Riva Surf House: İstanbullu sörfçülerle tanışın

Sörf deyince akla gelen belli başlı yerler vardır.Mesela Avustralya, mesela Kaliforniya.

Peki İstanbul’da da sörf yapıldığını söylesem?
Bu hiç aklınıza gelir miydi?
Doğrusu düne kadar benim de gelmiyordu.
Ta ki Riva’daki Surf House’a gidip sörf yapanları kanlı canlı görene dek.
Ortam, hiç abartmıyorum, Sidney’deki Bondi Beach’in mikro bir versiyonu gibiydi.
Sabah 06.00’da, “Dalga bugün çok iyi” mesajını alıp gelmiş, 1 saat suda kaldıktan sonra duş alıp ofisine gidecek olan bir şirket sahibi bile vardı Riva sahilinde.
Sidney’le aramızdaki sosyo-ekonomik fark ise şuydu: Bir yanda denizde sörf yapanlar varken bir yandan da o güzelim sahile vurmuş çöpler arasından dedektörle yüzük, mücevher ve benzeri değerli eşya arayanların olması...


Yazının Devamını Oku

Gece hayatında Türk işi bir durum

Gece 24’ten sonra mekanlarda müzik yok.


Yaz başı karar böyleydi. Anlamsızdı, yeme-içme sektörü de bu kararı kendi içinde eleştirdi ama kısa sürede malum karara göre gecelerini şekillendirdi.
Canlı müzik performansları 21.30 gibi başladı, DJ performansları da öyle...
Bir süredir ise durum farklı.
İstanbul’un çoğu mekanında gece 24’ten sonra müzik var.
Sektörde tüm işletmeciler bunu konuşuyor, “kimine göz yumuluyor, kimine ise göz açtırılmıyor” deniliyor.
Tam Türk işi bir durum:

Yazının Devamını Oku

Bir trend olarak ‘sürdürülebilirlik’

Bir dönem “enerji” kelimesini sıkça kullandık.

Pozitif enerjiler, negatif enerjiler havada uçuştu.
Evrene enerji göndermeler, “İsteyince olur” enerjileri, “Senden iyi enerji almadım”lar; kısacası yok yoktu.
Gerçek anlamda hissedip uygulayan başarılı oldu ama bir noktada “enerji”nin de içi boşaltıldı. Şimdi aynı şey “sürdürülebilirlik” kavramı için uygulanıyor sanki.
Markalar, kurumlar bu kavramı çılgınca sahiplenmek istiyor.
Ama uygulamaya gelince gerçekten bir şey yapmıyorlarsa bu kavramı sahiplenmelerinin de bir anlamı yok aslında.
Sadece havalı bir şekilde “sürdürülebilir” sıfatını her yerde kullanmış oluyorlar, o kadar.
Peki gerçek sürdürülebilirlik ne?

Yazının Devamını Oku