GeriOnur BAŞTÜRK Ölüler Günü’nde Catrin olunca ne hissettim
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Ölüler Günü’nde Catrin olunca ne hissettim

Makyöz Luna yüzümü boyamaya başlamadan önce soruyor, “Nasıl bir şey istersin?” diye. “Bilmem ki?” diyorum, “Hiç düşünmedim.”

Ölüler Günü’nde Catrin olunca ne hissettim

Sonra pat diye, “Renkli bir şey olsun” diyorum. Luna hızla boyamaya başlıyor yüzümü.

Makyaj bittiğinde aynayı elime veriyor kendime bakayım diye.

O la la! Aynadaki artık ben değil, bir adet artistik Catrin!

Ölüler Günü Catrin’lerinden biri.

Meksika’nın meşhur Ölüler Günü’nde bu tarz makyajı yaptıran erkeklere Catrin, kadınlara ise Catrina deniyor. Artık sokaklarda dolaşan Catrin ve Catrina’ların arasına karışmaya hazırım.

Ne yalan söyleyeyim, ağır makyaj ilk başta biraz yüzümü kaşındırıyor. Ama bozulmasın diye kaşıyamıyorum da! Azıcık gıcık bir durum...

Ölüler Günü’nde Catrin olunca ne hissettim

SÖYLE BAKALIM, NASIL ÖLDÜN?

Sokağa çıktığımda herkesin yüzünde farklı farklı iskelet yüzü makyajları...

Meksikalı ve Türk arkadaşlarımla Cholula’nın (Mexico City’ye iki saat uzaklıkta bir köy) 100 yıllık barı Reforma’ya giriyoruz. Barın kapısı western filmlerindeki bar kapıları gibi. İki kanadı olan, ileri geri açılan kapılardan yani. Hayır, tekme atarak içeri girmiyorum. Kovboy ruhu filan yok bende, üzgünüm.

Bar ise hakikaten 100 yıllık! Tüplü televizyonu vardı, oradan anlayın tozlu mazisini...

Tekila shot’lar yuvarlanırken tüm Catrin ve Catrina’lar birbirine şu soruyu sorup eğleniyor: “Söyle bakalım, nasıl öldün?”

Herkes kafasına göre yaratıcı bir ölüm yanıtı veriyor. Neredeyse, “Ölüm sen ne güzel bir şeysin!” diyeceğiz.

O denli bir ölümle barışma, rahatlama haliymiş meğer Ölüler Günü. Meksikalılar için başka bir anlamı daha var tabii: Ölen yakınları anmak.

Neşeli ve şaşaalı bir şekilde.

Bu yüzden herkes ölen yakını için sokaklara, evlerin avlularına, mezarlıklara rengarenk sunaklar hazırlıyor.

Sunaklarda başrol sarı kadife çiçeklerinin.

Çünkü ölü ruhların bu çiçeklerin kokusunu takip ederek bu dünyaya bir geceliğine de olsa geri döneceğine inanıyorlar.

Ve bol bol süsleme yapıyorlar.

Her bir sunak sanat eseri kıvamına dönüşüyor adeta. Sunaklar kurulduktan sonra ise şarkılar söyleniyor.

Ağlamak, karalar bağlamak yok. Acı yerine umut var! Ölümü hayatın bir parçası olarak kabul etme gerçeği var. Bizim kültürümüzden çok çok farklı.

Kökeni Aztekler’e kadar dayanan Ölüler Günü zaman içinde değişime uğrayıp bugünkü popüler halini almış olsa da sonuç değişmiyor: Meksikalılar çok iyi birer hikaye anlatıcı.

Ve yaratıcı hikayeler diriyi de ölüyü de hayata bağlıyor işte.

Ölüler Günü’nde Catrin olunca ne hissettim

Frida Kahlo’nun evinde

Meksika’ya gelip de Frida Kahlo’nun yaşadığı eve gitmemek olmazdı.

Mexico City’nin Coyoacan tarafındaki ev, nam-ı diğer La Casa Azul (Mavi Ev) Kahlo’nun doğduğu, çocukluğunu geçirdiği, Diego Rivera’yla bir dönem beraber yaşadığı ve en meşhur tablolarını yaptığı yer. Şu an müze olarak kullanılıyor. Bu evi gördükten sonra zihnime üşüşenler şöyle:

◊ Frida’nın evi Yves Saint-Laurent’nin bir dönem yaşadığı Marakeş’teki Jardin Majorelle’in ikiz kardeşi gibi.

◊ Evin en çarpıcı yanlarından biri Frida’nın tablolarından bazılarını yaptığı yatağını görmek.

Ölüler Günü’nde Catrin olunca ne hissettim

◊ Kahlo’nun kazadan sonra kullandığı korseler de sergileniyor. Korselerin kendi tasarımı olduğunu bilmiyordum, orada öğrendim.

◊ Müzenin en sevmediğim yanı şuydu: Fridalı ürünlerin satıldığı dükkanda onun çizimleri ve notlarından oluşan günlüğünün renkli fotokopi versiyonlar halinde satılması. Frida Kahlo yaptığı her şeyin bu denli ticarete döküldüğünü görseydi kahrından tüm tablolarını yakardı herhalde diye düşündüm o an.

7 yıl önce 7 yıl sonra

Hani yedi yıllık döngü denen bir hadise var ya. Astrologlar sıkça söyler, enerji işleriyle meşgul olanların ise sürekli dilindedir. Bu döngü inanışına göre doğduğumuz andan itibaren her 7 yılda bir yeni döneme giriyoruz. Hayatımızda bir şeyler değişiyor yani. Bu döngü ne kadar gerçek bilemem, ama ben başka bir döngüyü tamamladım bu Meksika seyahatinde. Mexico City’ye bir saat uzaklıktaki antik kent Teotihuacan’a ilk kez bundan 7 yıl önce gitmiştim. 7 yıl sonra burayı bir kez daha ziyaret ettim.

Ölüler Günü’nde Catrin olunca ne hissettim

248 basamak çıkılarak en tepesine ulaşılan kentin görkemli Güneş Piramidi’nin en tepesinde 7 yıl önceki pozisyonumu aldım.

Bir parmağımla piramidin ortasındaki taşa dokundum.

Diğer elimle de güneşi gösterdim.

Bunun amacı güneşle piramit arasındaki enerji köprüsü olmak. O enerjiyi almak.

Sonuç mu? Fazlasıyla o enerjiden almış olmalıyım ki, o gün yüzüm tüp patlamış gibi yandı!

Acılar içinde yoğurt sürmelik kıvama geldim. Fazla enerjiden ızgara olmadığıma da şükür tabii.

 

 

X

Şehirden acı-tatlı notlar

Trafik, ama Beşiktaş meydanda olanından. HES kodu, ama metroda yüklenmeyeninden. Yeni menü, uzun süredir gitmediğim bir yerden. Ve yeni bir otelle yeni bir müze, “çok yakında” kategorisinden...

◊ ORASI KİLİT, LÜTFEN GİRMEYELİM
Beşiktaş Meydanı’nın son trafik düzenlemesinden sonraki hali aşk hayatımdan beter:
Kilit ötesi.
Tamam, orada hep bir trafik olurdu.
Ama bu kadar değil.
Beşiktaş trafiği en kaçınılması gerekenlerden biri haline geldi şehirde.
Taksicilerle uzlaştığım tek nokta bu:

Yazının Devamını Oku

Son program kovulduk!

TV dünyasıyla dijital dünyanın “Stranger Things” misali birbirine hiç benzemeyen apayrı iki alem olduğunu mikrofonu açık kalan Bülent Ersoy’un şu hazin cümlesi bir kez daha damgalamış oldu: “Son program, kovulduk.”



Öyle içine dert olmuş ki Ersoy’un, neredeyse küçük bir çocuğun ağzından dökülür gibiydi bu cümle.
Oysa aslında o malum ‘kitsch’ ötesi şov programında belki de ilk defa kendisi gibiydi Bülent Ersoy.
Minderi yere atıp “naşlattığını” söylerken de öyleydi, sosyal medya eleştirilerine yanıt verirken “madilik bana” derken de...
Herkesi sürekli yanına ve hatta Tilbe’yi kucağına oturtup bir saniye bile yalnız kalmak istememesi de öyle...
Hem aşırı hiddetli hem de fevkalade kibarlık geçişleri barındırabilen yüksek egolu bildik ‘persona’sından o gece pek eser yoktu Ersoy’un.

Yazının Devamını Oku

Lil Nas X kuşağı: Yalan söylemek değil yaşamak istiyorum

Tüm hafta sonu Lil Nas X’in ilk albümü “Montero”yu dinlemiş olabilirim.

Çünkü dinlememek imkansızdı.

Günler, haftalar, hatta aylar öncesinden albümün öyle bir tanıtımını yaptı ki fırlama Lil Nas, merak etmemek ayıptı neredeyse.

‘Baby Shower’ından tutun da hastanedeki doğum anına kadar bıkmadan sürdürdüğü “hamileliği” ise herhalde son zamanlardaki en iyi albüm tanıtım fikirlerinden biriydi.

Ne olursa olsun konuşuldu, fikir zekiceydi, hatta Lil Nas’ı hamile pozlarıyla göre göre neredeyse gözüm alıştı diyebilirim.

Ve nihayet “Montero” cuma günü dijital platformlara düştüğünde Lil Nas’ın YouTube kanalında klibi çıkmamış diğer tüm şarkıların da birer “official audio” videosu yayınlandı.

Hepsi özenle hazırlanmış animasyon kliplerdi.

İlginç olan, hepsi belli bir sahneden sonra tekrar ediyor, hipnotize etmek için galiba...

HER YERDEN O ÇIKIYOR

Yazının Devamını Oku

Riva Surf House: İstanbullu sörfçülerle tanışın

Sörf deyince akla gelen belli başlı yerler vardır.Mesela Avustralya, mesela Kaliforniya.

Peki İstanbul’da da sörf yapıldığını söylesem?
Bu hiç aklınıza gelir miydi?
Doğrusu düne kadar benim de gelmiyordu.
Ta ki Riva’daki Surf House’a gidip sörf yapanları kanlı canlı görene dek.
Ortam, hiç abartmıyorum, Sidney’deki Bondi Beach’in mikro bir versiyonu gibiydi.
Sabah 06.00’da, “Dalga bugün çok iyi” mesajını alıp gelmiş, 1 saat suda kaldıktan sonra duş alıp ofisine gidecek olan bir şirket sahibi bile vardı Riva sahilinde.
Sidney’le aramızdaki sosyo-ekonomik fark ise şuydu: Bir yanda denizde sörf yapanlar varken bir yandan da o güzelim sahile vurmuş çöpler arasından dedektörle yüzük, mücevher ve benzeri değerli eşya arayanların olması...


Yazının Devamını Oku

Gece hayatında Türk işi bir durum

Gece 24’ten sonra mekanlarda müzik yok.


Yaz başı karar böyleydi. Anlamsızdı, yeme-içme sektörü de bu kararı kendi içinde eleştirdi ama kısa sürede malum karara göre gecelerini şekillendirdi.
Canlı müzik performansları 21.30 gibi başladı, DJ performansları da öyle...
Bir süredir ise durum farklı.
İstanbul’un çoğu mekanında gece 24’ten sonra müzik var.
Sektörde tüm işletmeciler bunu konuşuyor, “kimine göz yumuluyor, kimine ise göz açtırılmıyor” deniliyor.
Tam Türk işi bir durum:

Yazının Devamını Oku

Bir trend olarak ‘sürdürülebilirlik’

Bir dönem “enerji” kelimesini sıkça kullandık.

Pozitif enerjiler, negatif enerjiler havada uçuştu.
Evrene enerji göndermeler, “İsteyince olur” enerjileri, “Senden iyi enerji almadım”lar; kısacası yok yoktu.
Gerçek anlamda hissedip uygulayan başarılı oldu ama bir noktada “enerji”nin de içi boşaltıldı. Şimdi aynı şey “sürdürülebilirlik” kavramı için uygulanıyor sanki.
Markalar, kurumlar bu kavramı çılgınca sahiplenmek istiyor.
Ama uygulamaya gelince gerçekten bir şey yapmıyorlarsa bu kavramı sahiplenmelerinin de bir anlamı yok aslında.
Sadece havalı bir şekilde “sürdürülebilir” sıfatını her yerde kullanmış oluyorlar, o kadar.
Peki gerçek sürdürülebilirlik ne?

Yazının Devamını Oku

‘Artweeks’ten geriye kalanlar

19 Eylül’e kadar sürecek Akaretler’deki Artweeks’ten parlayanlar, dedikodular, eser fiyat aralıkları ve daha bin türlü şey... İzlenim dünyasına buyurunuz.

EN GENÇ SANATÇI

Bana kalırsa bu tür etkinliklerde en önemli şey genç sanatçı keşfetmeye çalışmak.

O nedenle Artweeks’teki koleksiyoner sergisinden daha çok etkinliğin en genç sanatçısı, 1993 doğumlu Pelin Çağlar’ın işlerine dikkat kesildim. Mutlaka bakın derim.

ŞARJ KRİZİME TERCÜMAN OLAN TABLO

Pelin Çağlar’ın yanı başında Can İncekara’nın işleri de şahane bir şekilde parlıyor. İncekara’nın suluboya tekniğiyle yaptığı işlerden biri hepimize çuvaldız:

iPhone şarj aleti ve kulaklıklar!

Şarj aletli tabloyu gördüğümde şarjım yine çok azdı ve gün içinde girdiğim yüzüncü şarj krizi dolayısıyla

Yazının Devamını Oku

Matrix de dönüyor, ABBA da

Matrix’in ilk filmi 1999’da çıktı.



ABBA grubu ise 1972’de müzik kariyerine başladı.
Ve aradan onca yıl geçtikten sonra (saymadım, sayamadım) her ikisi de gündemde, geri dönüşlerde bugünlerde.
Matrix’teki gibi bir döngüdeyiz galiba. Aynı şeyleri yaşayıp duruyoruz.
Bir Matrix hayranı olarak serinin aralık ayında gösterime girecek “Resurrections” adlı dördüncü film fragmanını heyecanla açıp seyrettim.
Ama berbat bir heyecansızlıkla da fragmanı bitirdim.

Yazının Devamını Oku

Berfu haklı ama esprisi de erkeği yüceltmiyor mu?

Berfu ve Eser Yenenler çifti bir yarışmada sunuculuk yaparken kendi aralarında tatlı tatlı atışmış.


İşte o atışma esnasında Berfu, eşi Eser’e “Kendimi sana bırakmam konusunda emin misin? Kendimi ne zaman sana bıraksam çocuğumuz oluyor” diye espri yapmış.
Aslında bir yanıyla, belki de farkında olmadan, fena halde erkek tarafını yücelten, göklere çıkaran bir espri.
Ya da bana öyle geldi, tartışabiliriz de...
Nihayetinde bu espri vesilesiyle çılgınca eleştirilince Berfu açıklama yapmış:
“Eminim bu şakayı bir erkek yapsa bu kadar üzerinde durulmazdı. Kadın olarak bu şakayı yaptığım için hiç rahatsızlık hissetmiyorum.”
Orası doğru.

Yazının Devamını Oku

O kural uçuş öncesi nasıl uygulandı?

Önceki gün Dalaman Havalimanı’nda check-in sırası bekleyen herkesin aşı kartı ya da PCR testi göstermesini istediler.

Kuyrukta bekleyenler apar topar hazırlık yapmaya başladı.
Ben de HES’ten aşı bilgilerimin olduğu sayfayı açtım.
Bir aşı kartı henüz oluşturmamıştım, kontuardaki görevliye sadece HES’imdeki Covid-19 aşı bilgileri sayfasını gösterdim.
O sayfada da isim filan yok tabii. Sadece iki aşının da yapıldığı yazıyor.
Yani kötü niyetli biri olsan o anda herhangi birinin aşı bilgilerinin ‘screen shot’ını (ekran görüntüsü) alıp onu göstererek de gayet uçabilirsin.
Belki ilk gün diye böyle bir karmaşa vardı ama söyleyeyim, bu şekilde kimin gerçekten aşılı kimin gerçekten negatif PCR testli olduğu asla anlaşılmaz.
Suistimal edilmeye çok açık bir kural bu.

M mi yoksa U mu

Yazının Devamını Oku

Türkiye’nin en yanık tenli, enerjik ve neşeli topluluğu

Cumartesi öğleden sonra Akyaka’nın kite yapılan meşhur sahilinde ortamın şenlikli haline kapılıp gitmemek imkansızdı.

Gün batmaya yakın dalgalar üzerinde son turlarını yapan sörfçüler, kumlar üzerinde DJ’in çaldıklarıyla dans edenler, kite’larını toplayıp günün yorgunluğunu atanlar...

Her yaz daha da büyüyor Akyaka’nın kite sahili.

Yıllar önce geldiğimde sadece bir-iki tane kite okulu vardı.

Şimdi ise yan yana çok fazla kite okulu var. Ayrıca hayli büyük bir bar açılmış.

Kite dışında vakit geçirmek de mümkün artık sahilde.

En önemlisi buradaki topluluk tabii. Burayı büyüten, geliştiren onlar.

Akyaka’nın sembolü No22 Riders’Inn’in sahibi Doruk Tirman, 2012’de açtığı mekanı için bir sohbetimizde şöyle demişti bana:

“Tatlı, hareketli, yanık tenli, insan canlısı bir çocuk büyüttük Akyaka’da”.

Yazının Devamını Oku

Yeni nesil Bodrumlulardan Bodrum ‘gibi’ bir hikâye

İstanbullu yazlık mekanlar birer birer Bodrum’u terk ederken geride mekanın sahipleri, yani yaz-kış orada yaşayan gerçek Bodrumlular kaldı. Şimdi onlarla tanışma zamanı. İşte 6 genç Bodrumlunun kurduğu “Gibi” oluşumu ve kendi ağızlarından hikâyeleri...

Yeni nesil Bodrumlular diyorum ben onlara.
Birbirinden şahane altı genç Bodrumlu:
Mehmet Öksüz, Tarık Gül, Beyza Küngürlü, Gökhan Gökdemir ve Merve-İrem Çopuroğlu kardeşler.
Hepsi yaz kış Bodrum merkezde yaşıyor.
Aralarında doğma büyüme Bodrumlu olan da var, sonradan Bodrum’a yerleşmiş olan da...
Ortak noktaları ise şu: Beraber bir şeyler üretmeyi ve hayatı paylaşmayı sevmeleri.
Şimdi bir ortak noktaları daha var: Gibi Bodrum.

Yazının Devamını Oku

Aşısızlara ayrı bölüm olayı tutmaz

Eylül ortasından sonra uygulanmak üzere “aşısızlar” için yeni önlemler tartışılıyor.

Onlardan biri de kamu kurumları, lokanta ve kafelere aşısızlar için ayrı bir bölüm yapılması.

Öyle hayatın içinden olmayan bir öneri ki, “Nasıl uygulanacak?” diye tartışmak bile anlamsız geliyor.

Diyelim ki arkadaşımla kafede buluşacağım.

Ben aşılıyım, o aşısız.

Kafede aşısızlar için ayrı bölüm var. Garson aşısız arkadaşıma oraya oturmasını söyleyecek, peki bu durumda ben ne yapacağım? Ayrı mı oturacağım yoksa onun yanına mı ilişeceğim?

Eğer ayrı oturacaksam, arada bir aşısız arkadaşımın yanına gidip bir dakika kadar sohbet edip sonra tekrar yerime mi döneceğim?

Haliyle saçma olur böylesi.

Dolayısıyla bu “ayrı bölüm” olayı hayatta tutmaz.

Yazının Devamını Oku

Şehre dönüş notları

Eylül geldi, şehirde kıpırdanmalar başladı. Bünye bir “Oh” çekti. İşte şehrin en kuzeyinden başlayarak çeşitli şehre dönüş notları...

Tam da İstanbul’un berbat neminden bunalmaya başlamışken önceki gün bir tatlı rüzgâr, bir bulutlu hava geldi şöyle kuzeyden kuzeyden, bünye bir “Oh” çekti.

Üstelik o sırada şehrin en kuzey noktasındayım, Emirgan’daki La Boom’un terasında. 

Masada Kıvanç Tatlıtuğ, Burak Yamantürk, Armutlu’daki Steakroom’un sahibi Gökhan Uyanık ve tabii mekanın Assos ellerinden dönmüş patronu Umut Evirgen var.

Burak, yeni dizisi için “romantik, sert” bir imaja bürünmüş. Kıvanç’ın fit zayıflığı baki.

Umut, yeni filmi “Kimya”nın Varşova Film Festivali’nde gösterileceğinden bahsediyor.

Ayrıca 15 güne Chicki Boom ve La Boucherie’yi açıyormuş.

Mekanın bir başka ucunda ise Danla Bilic ve Mert Vidinli var.

Onlar da eylüldeki etkinlikleri konuşuyor.

Yazının Devamını Oku

Peki ya diğer otellerdeki bantlar?

Ekolojik Araştırmalar Derneği (EKAD), Antalya Belek’teki Port Nature Luxury otelinin bulunduğu sahilde caretta yuvalarıyla ilgili çalışma yaparken fark ediyor.

Sahildeki yuvalama alanlarının üzerine ahşap yürüme bandı konulmuş.
Yürüme bandı kaldırılınca, sıkışıp ölmüş 60 yavru kaplumbağa karşılarına çıkıyor.
Haberi okuyunca Antalya’daki birçok otelin plajında bu ahşap bantlardan olduğunu anımsadım.
Ve tatilcilerin o bantların üzerinden yürüyüp geçerken kaplumbağaları bilmeden nasıl ezdiğini...
Umarım bu korkunç olay diğer otellerin farkındalığını artırır.
Bu bantları yuvalama alanlarına koymaktan vazgeçerler.

Deniz Akkaya’nın

Yazının Devamını Oku

900 feet’teki en havadar uçuşum

Başımda bir kask. Göğsümün ön tarafı emniyet kemerleriyle kaplı.

Dudağımın ucunda bir mikrofon. Tüm bunlardan daha önemli olan şey ise 900 feet yükseklikteki mini bir uçakta olmam ve dört bir tarafımın penceresiz, yani açık oluşu.
Bu nedenle havayı, rüzgârı dibine kadar hissediyorum, tüyler diken!
Hatta şımarıklık yapıp iki elimi yana açarak havayı kucaklıyorum.
Bu nasıl bir uçak mı? Uzun ismiyle, MTOnautic Gyroplane.
Daha çok bilinen ismiyle “Beach Plane”.
Bu modelden dünya üzerinde 20 tane varmış.

Yazının Devamını Oku

Tarkan’ın geç aşısı

Tarkan da kafası karışıkgillerdenmiş.

Aşı konusunda yani.
Önceki gün Instagram’ında itiraflamış, “Ne yalan söyleyeyim, benim de kafam karışıktı” diye.
Sonunda direnmenin manası olmadığını görüp aşı olduğunu söylemiş Tarkan.
Kendisini çok iyi anlıyorum.
Benim de kafam karışıktı, hatta aşı tereddütü yaşayanlar diye bir yazı da yazmıştım.
Sonunda oldu da bitti maşallah ama aşı konusunda “Ya acaba olmasam mı?” diyenlere de çemkirmeyin. Bir işe yaramaz.
Çok ısrar edince daha da şüpheye düşüyor insan.

Yazının Devamını Oku

Alaçatı’nın sorunu

Alaçatı’daki son cinayet olayının en berbat tarafı, mekan sahiplerinin cinayeti işleyen valelerle ilgili “Valeler bizim değil, tanımıyoruz” demesi.

Böyle bir şey olabilir mi?

Alaçatı’nın son yıllardaki en büyük sorunu bu işte:

Kalitesiz mekanların çoğalması. Valesini tanımayan, sorumluluk almayan mekanlar yüzünden olan Alaçatı’ya oluyor.

Ve bir kez daha o nostaljik cümleyi kuruyor insan: “Nerede o eski Alaçatı?”

Sağlığın magazini olur mu

Bu da günümüz yaşam tarzının en kolay itirafı herhalde:

Gözüne kestirdiğin birine “testi pozitif çıkmış” diye sallamak.

En son bir magazin programında

Yazının Devamını Oku

En büyük proje arıları oraya geri çağırmak

Pazartesi günkü Özge Özpirinçci röportajında sayfaya sığmayan bir bölüm vardı. Orman yangınlarıyla ilgili o bölümde Özge’nin söylediği çözüm odaklı fikirlere buyurun şimdi...

Son orman yangınlarına hepimiz üzüldük. Sen yangınlar esnasında ne düşündün, neler yaptın?
- Doğa olayları benim en çok hırpalandığım, kendimi çaresiz hissettiğim bir durum.

Beni çok iyi tanıyan, özellikle Marmaris bölgesinde yaşayan arkadaşlarım yangınlar sırasında hemen aradılar. Bire bir haber aldım onlardan. Çünkü sosyal medyada biri bin yapma huyu var maalesef. Hangi kaynağı takip edeceğinizi bilemiyor, güvenemiyorsunuz.

Bu nedenle sosyal medya detoksu yaptım. Instagram hesabım duruyor ama ondan uzaklaştırdım kendimi. Çünkü sonu yok. Kendi yardımlarımı, kendi bildiğim yolla, oradaki insanlarla bire bir bağlantı kurarak yaptım.

Şu an yapmamız gereken, bir sonraki adımı bilmek. Zaten doğa kendi kendini iyileştirecek. Bunu nasıl yapacağını biliyor. Orada evi yanan insanlara, hayvanlara nasıl yardım edebiliriz diye düşünmek gerekiyor.

Akyaka’dan arkadaşım Özgür Ceylan, doğayı tekrar canlandırma adına bazı projelerden bahsetti bana. O projelerden biri arılarla ilgili. Tüm arılar terk etti orayı. Biliyorsun, arılar olmazsa yok oluruz. Şimdi, en büyük proje arıları tekrar oraya geri çağırmak.

Merak ettim, nasıl olacak bu? - Yer yer meyve ağacı ağaçlandırmasıyla, ayrıca köylülerle iletişime geçerek. Onlara bunu anlatarak. Doğru kovan yerleşimi yaparak... Kısacası bizim oradaki hayvan nüfusunu tekrar eski haline döndürmemiz lazım.

Bunun için köylülere yardım yapmamız lazım, ama doğru yardım çok önemli. Şuursuzca yardım yaptığın zaman orayı da zora sokuyorsun.

Yazının Devamını Oku

Özge Özpirinçci: Umut olmasaydı şu an karnımda beş buçuk aylık bir bebek taşıyamazdım

Özge Özpirinçci’nin Salih Bademci ile başrol paylaştığı “İlk ve Son” adlı dizisi bu hafta yayınlanmaya başlıyor. Dizide oynadığı Deniz karakteri için “Hayatımda oynadığım en öfkeli kadın” diyor Özge. Dizi için heyecanlı ama başka bir heyecanı daha var bugünlerde. O da önümüzdeki aylarda dünyaya gelecek olan kızı. Assos’taki Kozluyalı’da buluştuğum Özge’yle hem ilişkileri konuştuk hem de arada sevgilisi Burak Yamantürk’ü çekiştirdik...

“İlk ve Son” dizisi neyi anlatıyor?

- Bir ilişkinin ilk zamanlarındaki duygularıyla son zamanlarında duygusuzluk gibi görünen ama aslında çok yoğun şeylerin yaşandığı dönemini, yani bir ilişkinin anatomisini anlatıyor. İki yaralı ruh başlarda birbirine iyi geldiğini sanıyor. Ama ilişki içinde kendilerini tedavi etmeye hiç çalışmadıkları için bir süre sonra birbirlerine zarar vermeye başlıyor. Etrafımızda örneğini çok sık gördüğümüz bir ilişki modeli bu aslında.

Neden hep böyle olur? İki yaralı ruh bir araya gelir ve hep bir arıza çıkar...

- Çünkü dünyadaki en zor şey kendini tanımaya başlamak, kendinle ilgilenmek, iç yolculuğuna çıkmak. Ben bunları 33 yaşında yapmaya başlayabildim. Daha doğrusu 33’te kafam açıldı, 35’te yaptım. Bu çok zor bir yolculuk. Çünkü finalde neyle karşılaşacağını bilmiyorsun. Karşılaştığın şeyle yaşamaya devam etmek zorundasın. Kendinden uzaklaşamazsın. Kendini olduğun gibi sevmek en zor şeylerden biri. İki kişi bir arada yaşarken bir süre sonra şu olabiliyor: Kendi canını acıtmamak için karşındakine saldırmaya başlıyorsun. Kendi içimize yönelmenin korkusuyla karşımızdakinin negatifliklerini, arızalarını görmeye başlıyoruz. Mesela birisi bana gelip “Sende şöyle şöyle bir şey var” dediğinde, “Acaba bunu ona söyleten şey ne?” diye düşünmeye başlıyorum. Çünkü büyüdükçe dışardan gelen verilerin bizden bağımsız olduğunu unutuyoruz. Karşıdan gelen verinin benden bağımsız olduğunu düşündüğümde o kadar özgürleşiyorum ki! Yaşadığımız toplum zaten sürekli kendimizden şüpheye düşmemizi istiyor. Senin kendini sevmemeni istiyor.

Fotoğraflar: Muhsin AKGÜN

Evet, özgüvenimiz sürekli çalınıyor. Bir de yetiştiriliş tarzından dolayı geç yetişkin oluyoruz. İlişki arızaları bundan da kaynaklanıyor olabilir mi?

- Katılıyorum. Yetişkin olmanın getirdiği sorumlulukları farklı algılıyoruz. Bir yandan da “Ben böyleyim abi, yerse”ciliğe doğru evrildik. Dayanışmayı unuttuk. Her şeyin bize hizmet etmesini istiyoruz. İlişkilere baktığında mesela başta bir özellik hoşuna gidiyor. Adam diyor ki, “Bizim kız deli abi, o yapar”. Sonra bu laf, “Deli bu kadın, bitirecek beni”ye dönüşüyor. Sorun aslında şu: Kendini tanımadıkça karşındakine göre şekil alıyorsun. Ya da karşındaki biraz değişince “Sen çok değiştin” deniliyor.

Yazının Devamını Oku