GeriOnur BAŞTÜRK Eurovision’da neler oluyor
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Eurovision’da neler oluyor

San Marinolu Serhat Hacıpaşalıoğlu sağ olsun, epeydir gündemimizden uzak olan Eurovision onun sayesinde yeniden haber oldu. Neden?


Çünkü ikinci kez San Marino adına yarışan Serhat (soyadını müzikal kariyerinde kullanmıyor) yarın akşamki finalde yarışma hakkını elde etti.
Çünkü şarkısının içinde Türkçe olarak “Bir, iki, üç” diyor (ne kadar tatlı).
Çünkü yarı finalin ardından Serhat omzunda Türk bayrağı ile dolaştı (San Marino’yu yeni ilimiz sananlar çıkabilir mi?).
Serhat’ın şarkısı “Say Na Na Na”, benzerlerini daha önce bin kez duyduğumuz klişe Eurovision şarkılarından biri.
Eurovision şarkılarının çoğu öyle değil mi zaten?
“Dinle ve sonra ışık hızıyla unut” türünden.
Gerçi son yıllarda Eurovision’a katılan gençler bu sabun köpüğü gidişatı azıcık değiştirmeye başlamıştı.
İsrail adına geçen yıl birinciliği kazanan Netta Barzilai “Toy” adlı şarkısında kadın haklarından bahsediyordu.
Şarkıcı, “Me Too” hareketinden ilham aldığını da söylemişti.
Bu yıl da benzer bir şarkı var Eurovision’da.
Fransa adına yarışan Bilal Hassani’nin “Roi” adlı şarkısı.
Fas kökenli Bilal Hassani, gay kimliğini saklamıyor.
Fransa adına yarışması geçen aylarda ülkede polemikler yaratmış, dahası homofobik mesajlarla yıpratılmaya çalışılmıştı Hassani.
Bu nedenle şarkısı “Roi” (Kral) tüm bu zor sürece “cuk” oturan bir “Ben kendimim, beni yargılamayı bırakın” şarkısı.
Kendisinden nefret edenlere inat sahnede, “Hepimiz kral ve kraliçeleriz” diyor genç Hassani.
Ve kendisi gibi toplum tarafından ötekileştirilmiş bireylerle sahne şovu yapıyor.
Biri kilolu, diğeri işitme engelli iki dansçıyla...
Hassani’nin sarı peruklu imajı ise tabii ki kopya.
2014 yılında bu yarışmayı kazanmış Conchita Wurst ablasından.
Nitekim “Sakallı Lady” olarak hafızalara kazanmış Wurst’ten etkilendiğini gizlemiyor Hassani.
Conchita Wurst demişken...
O da artık Eurovision’un sakallı lady’si olma halinden fersah fersah uzakta.
Son çıkardığı single “Hit Me” ile hayli sertleşmiş Wurst.
İmaj olarak da Bulgar şarkıcı Azis’in eski halleriyle bizim Tarık Mengüç arası bir yerlerde...
Sonuç olarak dünyanın en uzun soluklu (1956’dan beri yapılıyormuş) ve tuhaf yarışmalarından biri Eurovision.
Bizdeki izleri hep “Bu yarışma çok politik, hakkımızı yiyorlar” tadında eziklik içerse de, aslında Eurovision Avrupalı gay’lerin yüksek ilgisi sonucu çoktandır bir gay eğlencesine dönüşmüş durumda.
Bakalım yarın akşam bu yarışmada yine neler olacak?
O zaman hadi bir iki üç: Say Na Na Na.

Eurovision’da  neler oluyor

Ah o garip, unutulmaz, cesur Eurovision şarkılarımız

Eurovision’a katılan Türk şarkılarıyla bağımız ise ayrı bir seviye. Bazı şarkılara yapışıp kalıyoruz.
Mesela Ajda Pekkan pek sevmese de “Petrol”.
Garip sözleriyle tam göbek atmalık, dünyadan kopmalık...
“Sevişmek bir dakika” diyen ilk Eurovision göz ağrısı Semiha Yankı ise o yıllara göre (1975) valla cesurmuş.
Benim en sevdiğim Eurovision şarkısı Çetin Alp’in “Opera”sı.
Şaka değil, sonunculuk getirdiği için yerin dibine batırılmış bu şarkı aslında çok eğlenceli.
MFÖ’nün “Diday Diday Day”ı var bir de.
Beyaz takımları ve şapkalarıyla 1985’te San Marinolu Serhat imajında yarışmaya katılmıştı şimdinin MFÖ’sü.
Güzel şarkıydı, saygıyla analım lütfen...
1986’da “Halley” adlı hayli Gaye Su Akyolvari bir şarkıyla yarışmaya katılmış Klips ve Onlar grubunda ise tanıdık bir isim var, atlamayalım:
Henüz sandalyeye ters oturup “Kapıma dayanma sakın” dememiş olan Candan Erçetin!
Ve tabii ki “Everyway That I Can”le Türk azim küpü Sertab Erener. Madonna esintili koreografisiyle unutulmazdı kendileri...
Ve son dönemden Athena’nın “For Real”ı (2004).
Bir zamanlar barlarda sıkça çalmış, gına gelmişti bu şarkıdan.
Unutmak istediğimiz Eurovision şarkıları da oldu elbet, onları da sevgiyle analım:
“Shake It Up Şekerim” (Kenan Doğulu) ve “Düm Tek Tek” (Hadise).

X

Bodrum’da yeme-içme fiyatı bu yıl rekor kıracak

İstanbullu lüks segment mekanların çoğu bu yaz Bodrum’da olacak ama bir yandan da menüdeki fiyatlar uçacak.

Birkaç gündür soruşturuyorum.
Mekanlarda bir ana yemeğin bu sezon Bodrum’da ortalama 250 lira olması bekleniyor.
Başlangıç ve salataların da 100 liranın üstünde olması öngörülüyor.
Bir kokteylin fiyatı ise 130 ila 150 lira arasında değişebilir.
Bu fiyatların birçok nedeni var. Tüm mekancılar öncelikle artan maliyetleri öne sürüyor.
Bir de yıllardır “Bodrum fiyatı” denilen bir şey var.
Bodrum’a gelince fiyatlar iki-üç katına çıkarılır.

Yazının Devamını Oku

Sorry Kerem Bürsin!

Sonradan özür diledi ama, söz ağızdan çıktı bir kere: Kerem Bürsin ben ve benim gibi mekanlara gidip oturanların hepsine saydırdı.

“O kafelere gidip maskelerinizi çıkarıyorsunuz ya” diye ağzından tükürükler saçarak sinirlenmiş Bürsin.
Kahvemizi içerken ya da yemeğimizi yerken maske takmamızı beklemiyor herhalde.
Kaldı ki kendisi de setlerde maskesiz oyunculuk yapıyor.
İşin doğrusu, bana asıl ilginç gelen bunları tartışmak ve birbirimize bu yüzden hakaret etmek.
Şahane bir vakit kaybı!
Oysa bir yılı devirdik.
Herkes kendini korumayı öğrendi. Ne yapacağını, ne yapmayacağını biliyor.

Yazının Devamını Oku

Unutmayın ki NFT’ye bir şey olmaz

Cüneyt Özdemir’in “Bu tweet bir sanat eseridir” şeklindeki tweet’i, Saba Tümer’in kahkahası derken, Gülben Ergen de magazin literatürüne girmiş o meşhur “Bana unutmayın ki hiçbir şey olmaz” cümlesini NFT’ye dönüştürüp satışa çıkardı.

Üçünün de ortak noktası yaptıkları satıştan elde edilen geliri sosyal sorumluluk kapsamında dernek ya da vakıflara bağışlaması.
NFT kısa sürede ‘Türkleşti’ diyebiliriz yani.
Yakında başka ünlü isimler de bu yola başvuracak ve NFT üzerinden bağış yarışı başlayacaktır kuşkusuz.
Bu NFT’nin popüler ve bir süre sonra yıldızı sönecek olan yüzü.
Madalyonun esas derya deniz kısmında ise dijital sanatçıların NFT pazarındaki şahane rekabetine tanık oluyoruz.
Daha önce bu köşe topraklarında NFT pazarlarının en ünlü Türk isimlerinden birini, yani Murat Pak’ı yazmıştım. Yakında Beeple’ı geçebilir kendisi.
Ama başka Türk sanatçılar da var NFT pazarında.

Yazının Devamını Oku

70 metrelik uydu anteni polemiği

Hafta sonu gündemde Refik Anadol vardı.

Ama sanatçı bu kez önünde uzun kuyruklar oluşan Pilevneli Galeri’deki “Makine Hatıraları: Uzay” sergisiyle değil, Instagram profilinin hikâye bölümünden paylaştığı, bol göndermeli bir yazıyla gündeme geldi.

Arkasında büyük bir uydu anteni fotoğrafının olduğu yazıda şöyle diyordu Anadol:

“Sevgili dostlar, yine aynı elitist sanat akademisyenleri maalesef sergimizin başarısını hazmedemiyorlarmış. Normaldir.

Yokluktan, hiçlikten ve negatiflikten beslenirler.

Yeni hiçbir şey söylemezler. Sanat halka inince hep böyle yaparlar. Onlara buradan 70 metrelik DNS anteni hediyem olsun”.

SANAT ELEŞTİRMENİ SÖNMEZ’DEN YANIT GELDİ

Ben de dahil herkes bu uydu antenli,

Yazının Devamını Oku

Bir Tünel ve Tepebaşı gezintisi

Eski Beyoğlu geri döner mi bilmem ama Beyoğlu’nda, özellikle Tepebaşı-Tünel civarında turist yoğunluğu ve çeşitliliği artmış durumda.

Bunu da hafta sonu o civarda gittiğim mekanlara dayanarak söylüyorum.
İlk durağım, Soho House’du.
Kulübün özellikle teras kısmı popülerdi.
Herkes orada toplanmıştı.
Bu arada Soho House altıncı yaşına girmiş geçtiğimiz günlerde.
Oysa daha dün gibi; Jamie Dornan’lı, Eddie Redmayne’lı açılış gününün tantanası, süksesi.
Soho House onca krize, bölgenin geçirdiği onca değişime rağmen ayakta ya, gerçekten bravo.

Yazının Devamını Oku

Doğal olandan utanmanın öteki adı: Beyaz kum

Plajlara beyaz kum, yani kuvars tozu dökme adedi son yıllarda lüks otellerin vazgeçemediği bir alışkanlık haline geldi. Bu ürkütücü alışkanlığı Hürriyet’ten İsmail Sarı tüm ayrıntısıyla yazdı geçtiğimiz günlerde.


Evet, alışkanlık ürkütücü, çünkü bu kuvars tozu Sarı’nın yazısında belirttiği gibi hem denize hem de bize iyi gelmiyor.
İnşaat sektöründe kullanılan bu kuma maruz kalmak tüberküloz ve akciğer kanseri gibi hastalıklara davetiye çıkartıyor.
Sarı’nın haberinden öğrendiğime göre aslında bu kumu döken otellere para cezası da yazılıyormuş. Ama o para cezaları kuvars tozu dökülen plajlarda bir öğle yemeğine ödenen para zaten. Bu yüzden oteller cezayı umursamıyor.
Bir de sırf Maldivler havası veriyor diye kuvars tozu dökmek şu anlama da geliyor:
Doğal olandan utanmak, onu gizlemeye çalışmak.
Oysa Ege kıyılarının doğal hali en güzeli. Bu kuma ihtiyacı yok!

Emir Taha’nın İngilizce-Türkçe yükselişi

Yazının Devamını Oku

Mekanlar da ofise dönüşür mü

Çoğu mekan açık kalacağı sürenin uzamasını, yani akşam 19’dan sonra da açık kalma kararını bekliyor.

Bu ne zaman gerçekleşir bilmiyorum ama o sırada kaçırdıkları bir kitle var.
O da halihazırda evden çalışan beyaz yakalılar.
Evden çalışmak herkes için kolay bir durum değil.
Kendini eğitmek, disipline sokmak
ya da ev kalabalıksa önündeki işe odaklanmaya çalışmak.
Oysa gündüz çok da iş yapmayan, daha çok akşam müşterisi olan mekanlar bazı masalarını çalışma alanı gibi düzenleyebilir.
Hatta her gün aynı masada çalışmak isteyene, o masayı rezerve edip ona göre bir bedel alabilir.

Yazının Devamını Oku

Ece Dağıstan’ın ilham verdiği kadınlar

Yine bir öğleden sonra çekirdek arkadaş grubu buluşmasındayım.

“Yine” diyorum, çünkü akşamlar artık tek başınalığın sembolü.

Herkes kendi evinde (kendi izlediği diziyle) yalnız.

“Herkes” dediğim, biz, yani bekar ve çocuksuz arkadaş grubum.

Evet, mekanlar açılmadan önce birbirimizin evine gidip geliyorduk.

Ama mekanda buluşup laflamak gibi olmuyordu.

Mekanlar açılınca hızla alıştık öğleden sonra buluşmasına.

Ama öğleden sonra buluşmak da zor.

Herkesin işini bir şekilde ayarlaması gerekiyor.

Yazının Devamını Oku

Yeni ilgi köpüğümüz: Bay Hadid

Ben ilk gördüğümde Mickey Rourke’un kardeşi filan sanmıştım.

Değilmiş, Gigi ve Bella Hadid’in babası Mohamed Hadid’miş.

Bir açılış için Türkiye’ye gelmiş.

Ama açılış bitti, o gün bugündür baba Hadid’in attığı her adım çılgınca takip ediliyor.

Baklava yiyor, flaş flaş. Sultanahmet’e gidiyor, flaş flaş. Sergi geziyor, flaş flaş.

Bir dahaki sefere Gaziantep ve Alaçatı’yı da gezecekmiş.

O zaman kendisini günlerce takipten çıkmayacağız demektir.

Hele bir de Gigi ve Bella’nın ön Arapça isimlerini söyledi ya, bahtiyarız.

Bir tepsi baklava daha yemeden bırakmayız.

Yazının Devamını Oku

Erken vakit sosyalleşme akımına uydum ve...

Cumartesi günü erken vakit sosyalleşme akımına uydum ve saat 12 civarı Etiler’deki All Sports’daydım.

Mekanın açık alanında kalabalık bir masaydık ve tam beş saat oturduk.

Uzun süredir bir mekanda o kadar saat oturmamıştım.

Kendime de şaşırdım.

İşin doğrusu, o kadar saatin nasıl geçtiğini de anlamadım.

Bakınız: Pandemiyle birlikte zaman algısının değişmesi hadisesi...

Eskiden olsa onca saat bir mekanda oturmaktan kesin sıkılır, “Buradan başka bir yere mi gitsek?” diye etrafımdakileri manipüle etmeye çalışırdım.

O gün ise hiç sıkılmadım, hatta yerimden kalkmak da istemedim.

Mekanın açık alanındakiler mutlu mesut otururken

Yazının Devamını Oku

Bu yaz İstanbul mekanları Bodrum’da

Azur’un, Paper Moon’un ve Sunset’in suşi kısmının Bodrum’a ineceğini daha önce yazmıştım.

Şimdi yeni Bodrum gelişmelerine buyurun:
◊ Nişantaşı’ndaki Must da Bodrum’a geliyor. Yalıkavak Tilkicik Koyu’nda, eskiden Root’un olduğu yere konuşlanacak olan Bodrum Must’ın açılış tarihi 7 Mayıs.
Akşam 18.00’den sonra açılacak ve fine-dining restoranı olarak hizmet verecek olan Must’ın Bodrum çıkarmasıyla ilgili mekanın ortağı ve işletmecisi Ercan Gümüşkaya iddialı ve heyecanlı.
Nişantaşı’ndaki Boel ise Bodrum Must’ın hemen üstündeki otelin işletmesini üstleniyor.
◊ Bomonti’deki restoran-bar Wu, Yalıkavak’a açılacak bir diğer İstanbul markası.
Edition Oteli’nin tam karşısına açılacak olan Wu, bu yaz yeni neslin favori noktalarından biri olmaya aday.
◊ Edition Otel’e de bir İstanbul markası geliyor: Kuruçeşme’deki Inari.

Yazının Devamını Oku

Aleyna’ya ‘Rose’ disiplini diliyorum

Aleyna Tilki’ye üzülüyorum.


Sen kalk Warner Music’le anlaş, ilk İngilizce şarkını çıkar ve sonra da kendini şarkının YouTube videosunun altına “Şarkı ayransız döner gibi olmuş” diye “mizah kasıcı” yorum yazanların, yetmedi Demet Akalınlı polemiklerin ortasında bul.
Hadi diyelim ki buldun.
Ama bari yanıt verme. Hemen o topa girme.
Muhabirler Demet Akalın’ın dediklerini anımsatınca şöyle demiş Aleyna: “Beni eleştirenler, çalıştığım ekip Grammy aldı, onu konuşsun.”
Açıkçası bu yanıt da “Şarkı ayransız döner gibi olmuş” diye yazandan pek farklı değil.
“Çocuk dizisinde oynuyor” diyen senin ekibin nerede ne yapmış, ne almış ilgilenmez ki...

Yazının Devamını Oku

Beeple’ın Christie’s satışına Türk rakip: Pak

Kripto art üreticisi Beeple’ın “Everydays: The First 5000 Days” eserinin 69.3 milyon dolarlık Christie’s satışı gerçekten de başlangıçmış.

Önceki gün bir başka ünlü müzayede evi olan Sotheby’s devreye girdi ve “kripto art” üreticisi Pak ile işbirliği yapacağını duyurdu.

Sotheby’s açık artırmanın ne zaman yapılacağı konusunda henüz detay vermedi ama bu kadarı bile yeni bir heyecan dalgası yaratmaya yetti.

Bizim tarafımızda ise başka bir heyecan söz konusu. Çünkü Pak, Türk bir “kripto art” üreticisi.

NFT pazarlarından biri olan SuperRare’den uzun süredir takip ettiğim, Twitter’daki kullanıcı adı Murat Pak olan ama yaptığı çalışmalar için kendine kısaca “Pak” diyen dijital sanatçının ürettiklerinin değeri aralık ayında 1 milyon doları aşmıştı.

GİZEMLİ VARLIK

Pak, 1 hafta önce “Foundation.app”e bir röportaj vermişti. Orada “gizemli bir varlık” olarak tanımlanmıştı:

“Bir sanatçı, kolektif ya da bir yapay zeka olabilir. Bu belirsizlik, itirazın bir parçası da olabilir. Pak, 25 yıldır dijital sanat yaratıyor. NFT pazarındaki son patlamaya kadar Pak, Ethereum üzerinde en başarılı sanatçıydı.”

Yazının Devamını Oku

Şeyma hariç hepimiz Greta’ydık

Hava yolculuklarında geçen yıl yüzde 74’e varan bir düşüş yaşanmış.

Özellikle de 2020’nin mart ve nisan aylarında.

Zaten bu hepimizin malumu, yeni bir şey değil.

Yeni olan bu düşüşün başka bir veriyle açıklanması ve bunun da bir işe yarıyor oluşu!

Günlük karbondioksit emisyonlarının tahmini üzerine kurulu uluslararası bir girişim var.

Adı, Carbon Monitor.

İşte orada uçakların dünya çapında yaydığı karbondioksitten yola çıkarak karşılaştırmalı bir istatistik hazırlamış. 

Buna göre havacılıktan kaynaklanan karbondioksit emisyonu geçen yıl yüzde 50 düşmüş.

Daha da sayısal ifade edersek: 2019’da emisyon oranı yaklaşık 1 milyar metrik tonmuş. 2020’de ise 500 milyon metrik tona gerilemiş.

Yazının Devamını Oku

Bu yeni müziği ve kliplerini seviyorum

İrem Candar, Mabel Matiz ve Kalben.

Hafta sonuma bu üçünün aynı anda çıkan yeni şarkıları ve o şarkıların videoları damga vurdu.
İrem Candar’ın Hatırla...
Mabel Matiz’in Kahrettim...
Ve Kalben’in Teoman’la beraber söylediği Robot Kozmonot.
Üçünün de şarkılarındaki sound arayışı yenilikçiydi.
Eski değildi.
Keza videoları da öyle.

Yazının Devamını Oku

Çok kripto bir hadise: 69 milyon dolarlık satış

2 hafta önceki pazar yazısında Beeple’ın, yani Mike Winkelmann’ın dijital eserinin Christie’s müzayede evinde satışa çıkarıldığını yazmıştım.

Uzun uzun da Beeple’ın nereden nereye geldiğinden bahsetmiştim.

İşte Beeple’ın “İlk 5000 Gün” adlı kolaj dijital eseri, New York Times’ın manidar deyişiyle “JPG dosyası”, iki hafta süren açık artırmanın sonucunda perşembe günü 69 milyon dolara satıldı!

Üstelik 255 yıllık müzayede evi, tarihinde ilk kez bir satış için kripto para birimi olan Ethereum’u kabul etmiş oldu.

Her açıdan işin içinde bolca yenilik var yani.

KOONS VE HOCKNEY’DEN SONRA ÜÇÜNCÜ!

100 dolarla başlayan dijital eser için fiyat teklifleri aslında son gün 30 milyon dolarda kalmış.

Ancak son anda teklifler hızlanmış ve açık artırma 2 dakika daha uzatılmış.

Sonunda eserin fiyatı bir anda 60 milyon doların üzerine çıkmış.

Yazının Devamını Oku

Birinci salgın yılınız kutlu olsun

Geçen sene bu zamanlar...

iPhone’un fotoğraf arşivinden baktım, daha kapanmamıza 2 gün varmış. Hatta Time Out’un yeme-içme ödül törenini İdil Yazar’la beraber sunmuşuz.

2 gün sonrası ise çook eskiden saatler 24.00’ü gösterdiğinde TRT’nin yaptığı gibiydi işte: İstiklal Marşı ve kapanış!  Ve bugün o kapanışın, yani salgının üzerinden tam 1 yıl geçmiş.

Şimdi herkes kendi içinde birinci salgın yılının muhasebesini yapıyor, “Nasıldı?” diye.

Ünlü mimarlık ve tasarım sitesi Dezeen da yapmış.

Tasarım ve mimarlık alanının parlak isimlerine salgının birinci yılında neler değiştiğini sormuş. Bu sorunun yanıtını az çok hepimiz biliyoruz.

O nedenle ikinci soruları daha çok ilgimi çekti:

“Bundan sonra ne olacak?”

ANAHTAR KELİME İŞBİRLİĞİ

Yazının Devamını Oku

Eğer o yarışmaya girmeseydi hayatı nasıl olurdu

Karahan Çantay’ın ölüm haberiyle birlikte 90’lar magazinine ışınlanmamak elde değildi. Şöyle bir dönüp arşiv deryasını tarayınca şunu fark ettim; o kadar çok şey yaşanmış ki...

90’lar gerçekten çılgınmış. Buyurunuz:

Sibel Can’la Karahan Çantay’ın ilişkisine dair dedikoduların yayılması.

Eski bir mankenin bu ilişkiye dair “Elimde kasetiniz var” diyerek Sibel Can’ı tehdit etmesi.

Sibel Can’ın sonradan “uzaktan akraba” diyerek açıklayacağı bir çeteyi, şantajı sona erdirmek için devreye soktuğu iddiası.

Tüm bu olaylardan sonra Karahan Çantay unutulmuştu.

Meğer önce Amerika’ya gitmiş. Eldeki bilgilere göre taksicilik yapmış. Ama son yıllarda Tayland’da yaşıyormuş.

Matematik öğretmenliği yapıyormuş.

Zaten meşhur olduğu sırada ODTÜ Matematik’te okuyormuş.

Yazının Devamını Oku

‘İskoç kilt’iyle Kadınlar Günü’nün ne ilgisi var

Sanatçı Ahmet Güneştekin 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde Instagram profilinden İskoçya’da çektirdiği bir fotoğraf paylaştı.

Güneştekin İskoç erkeklerinin giydiği, onların tarihinde önemli bir sembol olan “kilt”i giyerek poz vermiş fotoğrafta.
Altında şöyle yazıyordu:
“İyi ki renkler ve sesler var var. İyi ki sanat var. İyi ki sanatın cinsiyeti kadın.
8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlu olsun”.
Niyet eminim iyidir ama her açıdan problemli ve kafası über karışık bir durum var ortada.
Şu açılardan:
- İskoç kimliğinin sembolü olan, her klana ve bölgeye göre ekose deseni/rengi değişen bir milli kıyafetin Kadınlar Günü’yle ne ilgisi var?

Yazının Devamını Oku

Çıkmalı mı çıkmamalı mı

Cumartesi günü İstanbul’daki çılgın trafiği, mekanların yoğunluğunu görünce ister istemez kendimi geri çektim.

Hem bir ya da iki saat mekanda oturmak için o kadar trafikte kalmaya değmezdi.

Hem de mekanlarda yoğunluk gerçekten ürkütücüydü.

Ama yine de umutluyum, bu yoğunluk hali ilk hafta sonunun “Tutmayın beni” hevesinden.

Bir sonraki cumartesi her şey normal akışına dönecektir.

Tabii tekrar kapanma olmazsa...

Sınırlı sosyallik herkesi bunaltmıştı

Özlenen sadece bir mekanda oturup yemek yemek değil aslında.

Yazının Devamını Oku