Cem Mirap ‘Lucca 2.0’ı anlatıyor

Herhalde İstanbul’da pek az popüler mekan şu duyguyu yaşatmıştır:

Bir dizinin yeni sezonunu bekler gibi...
Çok sevdiğiniz şarkıcının yeni albümü için gün sayar gibi...
Lucca’nın açılmasını beklemek!
Doğruya doğru, son altı aydır kapalı olan Lucca; en sıkı müdaviminden tut da ayda yılda bir uğrayanına kadar tüm sosyal hayat tutkunlarına tam da bu hisleri yaşattı.
İlk üç ay karantina nedeniyle kapalı olması normaldi.
Sonrasında “Yenileniyoruz” dediler, ama bir türlü o yenilenme bitmedi, bitemedi.
Açılış tarihi sürekli sarktı.
Hatta “Açmayacaklar galiba” dedikoduları aldı yürüdü.
Ve sonunda beklenen an geldi.
Hafta sonu mekanın sahibi Cem Mirap yenilenmiş Lucca’yı bana gezdirirken bile kafasını uzatıp “Yoksa açıldı mı?” diye soran çok insan oldu ki...
O zaman merak edilen sorunun, “Yenilenmiş Lucca nasıl olmuş?”un yanıtına gelelim...

BİR ÜST SÜRÜM

◊ Cem Mirap aylardır üzerine çalıştığı Lucca’nın yeni versiyonunu Lucca 2.0 olarak tanımlıyor. Mekanın her açıdan bir üst sürüme geçtiğini söylüyor.
◊ Bunun nedeni de şu: İçeride radikal değişiklikler yok. Eski Lucca’nın çok daha görkemli ve yerlerden duvarlara kadar güncellenmiş bir versiyonu var.
Bu açıdan şöyle söyleyebilirim: Şıkır şıkır parlayan bir Lucca yapmış Mirap. Ayrıca dekorasyonda 60’lar ve 70’leri yansıtan çok fazla detay kullanmış.
Mesela duvarlara asılacak yeni sanat eserlerinde dahi o dönemin izleri mevcut.

LES BENJAMINS DOKUNUŞU
◊ Mirap, servis ekibinin giyiminde de değişiklik yapmış. Lucca ekibinin tişört tasarımlarını Les Benjamins gerçekleştirmiş.
◊ Bir diğer öne çıkan yenilik ise Anim’in Lucca’ya özel tasarladığı masa tekstili ürünleri...

GECE EĞLENCESİ YOK
◊ Önemli bir husus daha: Lucca 24.00’te kapanacak. Gece eğlencesi artık yok. Cem Mirap, kalabalık saatlerde sosyal mesafeyi korumak için
masalar ve köşeleri mobil panellerle locaya çevireceklerini de söylüyor.

KISITLI SAYIDA İNSAN

◊ Son olarak, Cem Mirap belirlenen kapasitenin üzerine çıkmayacaklarını, bu konuda çok hassas davranacaklarını belirtiyor.

Nişantaşı’ndan haberler

GİZLİ BİR KULÜP

Hayır, Gizli Kalsın gibi bir kulüpten bahsetmiyorum.

Bu başka tarz bir kulüp.

Nişantaşı’ndaki St. Regis’in altında, Entropia adlı mağazanın alt katında.

Entropia, lüks saat markalarının satıldığı bir mağaza.

Ama alt katında kendi hedef kitlesi için inanılmaz şık bir dünya yaratmış.

Oraya da Entropia Club ismini vermiş.

Kulübe girer girmez başta Fernando Botero’nun heykeli olmak üzere birçok ünlü sanat eseri karşılıyor sizi.

Humans Since 1982 tasarımı meşhur “Clock Clock” da onlardan biri...

Bunun nedenini Entropia’nın yaratıcısı Özgür Bayoğlu şöyle anlatıyor:

“Mağazalar artık sadece ürünlerin sergilendiği mekanlar değil; daha çok, akılda kalıcı enstalasyonlarla dolu galeriler gibiler”.

NUSRET KULÜP AÇACAK MI?

Bir dedikodu:

Park Hyatt’ın altına kendi dükkânını açmaya hazırlanan Nusret, restoranın bir bölümünü kulüp yapmaya hazırlanıyormuş. Eğer son dakika planlarından vazgeçmezse Nişantaşı’na yeni bir kulüp geliyor.

YENİ BİR İTALYAN RESTORANI

Bir yenilik haberi daha:

St. Regis’in Abdi İpekçi tarafına bakan tarafına yeni bir İtalyan restoranı açılması söz konusu. Markanın ismi henüz belli değil.

CUP OF JOY’UN BAHÇESİ

Nişantaşı’nda yeni nesil kahveci dükkânı kadar bol bir şey yok herhalde.

Ama Cup Of Joy’un karantina sonrası semte gelmesi yine de dikkatleri çekti ve üstelik bahçesi ile Cup of Joy kısa sürede popüler oldu.

 

 

 

 

 

 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Şevvallerin öyle konuşmasının nedeni

Ajans çalışanlarının ya da herhangi bir şirkette, yani o popüler deyişle kurumsaldakilerin kendilerine özgü bir dili vardır.

Onlar toplantı ‘set’ eder, dosyayı ‘attach’ ettin mi der, ‘follow up’ ettin mi diye konuşur, ‘report’ edelim dillerinden düşmez, inanılmaz ‘urgent’ diye telaşlanırlar, ‘case’ üzerinde çalışalım derler ve bir de ‘heads up’ verirler.
Türkçe İngilizce karışık bir dilleri vardır yani.
Bazısı bunu çok abartır, bazısı gerçekten o kelimenin Türkçesini dahi unutmuştur.
Bir başkasına tuhaf ya da özenti görünen o karmaşık dil, aslında o dünyada yer etmenin gizli bir koşulu gibidir. O şekilde konuşmazsan kulübe giremezmişsin gibi...
Böyle konuşmazsan kendini global hissedemezmişsin gibi...
Şevval Şahin’in Pelin Kaya’yla yaptığı röportajda peş peşe İngilizce kelime kullanması konuşuluyor günlerdir.
Şevvallerin dünyası da aslında kurumsalların dünyası gibi.

Yazının Devamını Oku

Unuta unuta atıyorum buluta

Doğruya doğru, uzun süredir baştan sona dinlediğim bir Türkçe pop albümü olmamıştı.

Keza albüm de azdı. Ortalık single kaynıyordu.
Hande Yener’in Carpe Diem albümünü ise baştan sona dinledim, yetmedi bazı şarkıları gün içinde tekrar tekrar dinlemek geldi içimden.
Bunun birkaç nedeni var:
Albümün kendi içinde bir bütünlüğe sahip olması.
O bütünlükteki en büyük paya sahip kişi ise albümdeki bazı şarkılarda besteci olarak imzası bulunan, aynı zamanda 8 şarkının aranjesini üstlenen Misha.
Onun bakış açısı sayesinde albüm başka bir seviyeye taşınmış kendiliğinden.
Bu da kıymetli: Son tahlilde şarkılara nasıl bir elbise dikileceğine karar verenler aslında aranjörler. Belli ki terziliği konusunda özgür bırakılmış Misha.

Yazının Devamını Oku

Yokluğumda...

Seda Sayan, estetikçi Cem, çok “Dark” İbo Show, teknesinde yan yatan Sıla, hollandez sos Şeyma Subaşı, swinger baskını, Nusret ve Nusret, ayrıca Hande Yener “Aşk Sandım”. Bu yazıda ilginç bir şekilde hepsi var!

O eski Mustafa Sandal şarkısı gibi, beş günlük mini yokluğumda çok kitap okuyup şöyle mırıldandınız yüzde binbeşyüz eminim:

“Aradım, neredesin nerede? Ara sıra resmine dokunup ağladım, neredesin nerede?”

Kendimin yokluğunda ben hiç kitap okumadım.

Ve fakat Instagram’da geçirdiğim süre bin saati geçmiştir.

YouTube’un derin kuyularını saymıyorum bile.

Bu yüzden aklımda kalan şeyler darmadağınık.

Birinci sırayı Seda Sayan’ın Fransız askısı görüntülerine veriyorum ama.

Hatırlatmak vazifemdir: 

Yazının Devamını Oku

Yarım tablo meselesinde kim haklı?

Son üç gündür güncel sanat piyasası Alican Leblebici’nin yarım tablosunu konuşuyor.

Kaçıranlar için çıkan kısmın özeti şu:
Leblebici’nin MMXI adlı eserini satın almak isteyen koleksiyoner pandemiyi öne sürerek 17 bin liralık fiyat üzerinden yüzde 50 indirim istiyor.
Leblebici kabul ediyor ama kendi ifadesiyle koleksiyonerin sözleri bir hançer gibi yaralıyor onu.
Bundan sonrası ilginç: Leblebici eserinin yarısını kesip gönderiyor koleksiyonere.
Elbette yarım tabloyu gören koleksiyoner şok!
Hemen Leblebici’yi arıyor, “Neden yarım?” diye.
Sanatçı da şu yanıtı veriyor:

Yazının Devamını Oku

1 milyon pound’luk OMM’nin ödülü

Eskişehir’deki Odunpazarı Modern Müze (OMM) tam da birinci yılını doldurduğu bugünlerde sessiz sedasız bir ödül kazandı. Ödül İngiltere’den.

Kültürel miras alanında dünya çapındaki girişimleri onurlandırmak amacıyla düzenlenen “Museums + Heritage Awards”tan.
OMM bu ödül töreninde 1 milyon pound’un üzerinde yatırım yapılan Uluslararası Proje Ödülü’nü kazandı.


Bu önemli bir şey; çünkü dünyanın farklı şehirlerinden kısa listeye kalan dört müzeyi geride bıraktı OMM.
MoMA, Oxford Müzesi, Royal Collection Trust gibi önemli kurumların da ödül töreninin diğer kategorilerinde aday gösterildiğini ekleyelim.
Bu arada ünlü Japon mimar Kengo Kuma’nın imzasını taşıyan OMM’yi açıldığı bir yıl içerisinde 166 bin 321 kişi ziyaret etmiş.

“Bazlama surat” naif kaldı

Yazının Devamını Oku

Yine yeşillendi Türkçe rap dalları

Duruldu galiba derken Türkçe rap yeniden taştı akarsu yatağından.

Misal - 1:

Acun Ilıcalı olaya el atmış, yarışma düzenliyor.

Türkiye rap’çisini arıyor yarışması için başvurular başlamış.

“Tamamen özgürsünüz” sloganıyla!

İyi de rap’çiler sıkça argo ve küfür de kullanıyor şarkılarında.

Ekranda o sözler sürekli ‘bip’lenecek mi yani?

Dahası, rap’çilerin hızına bip makinesi nasıl yetişecek?

O kadar hızlı söylüyorlar ki...

Yazının Devamını Oku

Kuruçeşme yükselişte, çünkü...

İstanbul’da her sezon bir semtte sosyal yaşam hareketlenir, yükselişe geçer.

İçinden geçtiğimiz şu zor pandemi günlerinin hareketi bereketi ise Kuruçeşme’den geldi.
Hali hazırda burada Alaf ve Inari gibi iki sevilen popüler mekan vardı, şimdi onların hattına iki yeni bar eklendi: Scatola ve Goose.
Scatola’yla aslında bu yaz ilk önce Alaçatı’da tanışmıştık, şimdi de Kuruçeşme’de açtılar İstanbul şubelerini.
Mekan görkemli dev avizesiyle hemen fark ediliyor, “Ben buradayım” diyor zaten.
Goose ise çok iyi düşünülüp tasarlanmış bir kokteyl bar.
Tavandaki göz alıcı sanat eserinden arka taraftaki Marakeş esintili nefis avlusuna kadar her detay iyi bir zevkin ürünü. Goose’un tapas ayarındaki doyurucu atıştırmalıkları ise genç şef Ece Yanardağ’ın elinden çıkma.
Özellikle fermente edilmiş erik soslu mantar daha önce hiçbir İstanbul mekanında rastlamadığım bir tabak. Leziz, yenilikçi, beklenmedik...

Yazının Devamını Oku

Yaşça büyük ya da küçük değil: Yaşça âşık

Ceylan Atınç’la Berk Tanrıverdi’nin düğünü çok konuşulmuştu.

Ama düğünün kendine özgü şıklığı ve mütevazı oluşundan daha çok, tabii ki damadın ailesinin düğüne katılmamasından dolayı...
Önceki gün Kelebek’te Mehmet Üstündağ da yazdı: Tanrıverdi ailesi oğullarının kendisinden yaşça büyük ve bir çocuk sahibi olan bir kadınla evlenmesini doğru bulmamış, hatta daha da ileri giderek Berk’e yapılan tüm maddi desteği kesmiş.
Aile kusura bakmasın ama iki tarafı da fena halde küçümseyen, çağdışı bir tutum bu:
- Erkek tarafına kısaca “Madem öyle, seni parasızlıkla hizaya getiririz” deniliyor. Aşırı Yeşilçam usulü. 2020’nin gençlerinin umurunda mı böyle şeyler?
- Kadın tarafına da, “Benim oğlum çok daha genç, çocuksuz, daha önce evlenmemiş birine layık” mesajı veriliyor. Bu da çok çirkin.
Oysa Ceylan’la Berk arasındaki aşkın cayır cayır yanışını sadece Instagram fotoğraflarından takip etmiş bendeniz bile görüyor:
O yangın ne yapsanız sönecek gibi değil.

Yazının Devamını Oku

Milli eleştiri sporu: Kilo alıp verenler

Süreyya Yalçın Baran, Miami ellerinden yeni fotoğraflar yüklemiş Instagram profiline.

Dünden beri o konuşuluyor.
“Amma zayıflamış”lar, “Çok yazık, önceki hali daha iyiydi”ler, “Ay, bir hastalığı mı var acaba?” diyenler... Oysa Süreyya Yalçın önceki haline de bin tane yorum alıyordu eminim:
“Çok mu kilo aldın”lar, “Azıcık zayıflasan iyi olur” telkinleri, arkadaş arasında yapılan “Kuzum çok şiştin sen de!” yorumları, “Şu göbeğini biraz erit” diyen sert eleştiriler...
Malum, bizde bu işin ortası yok.
Çok kilo veren de çok kilo alan da her daim eleştiri oklarıyla bam bam bam!
Çünkü birbirimizi görünce konuşacak konumuz yok.
Ya da var ama işimize gelmiyor. O yüzden ilk gündem cümlesi hep kilo magazini oluyor. Hiç medyayı suçlamayın yani, “X ünlü çok kilo aldı” haberleri filan dolayısıyla...

Defne Kaman mı Atiye mi?

Yazının Devamını Oku

Cansu Dere’yle yolda olmak üzerine...

Yolda olmayı sevenlerin bugünlerde en çok özlediği şeylerden biri bu olsa gerek: Uzaklara gitmek!

Çünkü konfor alanından tam anlamıyla uzaklaştığın zaman yenileniyor, besleniyorsun.
Ya da ben öyle hissediyorum, bilmiyorum.
Bir süredir uzaklara değil, yakınlara gidebiliyoruz.
Uzaklar, sadece çektiğimiz eski fotoğraflarda ve yaptığımız sohbetlerde.
“Şuraya da gitmiştim” şeklindeki anlık iç geçirmelerde...
Yola düşmeyi en çok seven ünlülerden biriyle yakın zamanda Yuzu Magazine’in yaz sayısı için bir seyahat sohbeti yapmıştım.
Bahsettiğim ünlü, “Sadakatsiz” adlı diziyle Kanal D seyircisinin karşısına çıkmaya hazırlanan Cansu Dere.

Yazının Devamını Oku

7 yılda bir değişen ruh hali

Yıl 1998. Deniz Akkaya henüz taze bir ünlü.

Röportaj yapmak üzere buluşuyoruz.
O zamanki Deniz’den aklımda kalan ilk şey:
Liv Tyler’a çok benzediği, ayrıca gayet zeki bir manken olduğu...
Deniz o dönemin ruh halini yıllar sonra gazete için yaptığımız bir sohbette şöyle anlatmıştı:
“Sabahtan akşama değişebilen bir ruh halim vardı.
Çünkü her şeyin başındaydım. Kendi paramı kazanmaya yeni başlamıştım.
Bir de buna herkes tarafından tanınma süreci ekleniyordu.

Yazının Devamını Oku

Korona magazini

Şevval Şahin’in adı en çok neyle duyuldu? Maalesef koronayla.

Sonuçta virüs öncesi bu kadar tanınmıyordu.
Ama bir parti verdi. Önce sevgilisi sonra davet ettiği bazı insanların pozitif olduğu ortaya çıktı. Sonra yetmedi, bir parti daha verdi.
O da yetmedi, peş peşe “Abartmayın ya, bir şey olmaz” tadında “layt korona” açıklamaları yapmaya başladı Şahin.
Uzaktan bakınca durumu şuydu:
Koronayla gündeme gelmenin hoşuna gitmeye başlaması...
Başka bir örnek daha:
Sosyal medya fenomeni Reynmen korona testinin pozitif çıktığını sosyal medya hesabından duyurdu.

Yazının Devamını Oku

Tanınmak için en kestirme yollar

Survivor”ın yeni sezon için başvuruları başlamış.

Nereden biliyorum?
Son günlerde gittiğim mekanlarda öğrendim.
Tanıştığım biri şöyle diyordu: “Çok ümitliyim. Kesin beni alacaklar. İyi bir karakter olurum orada. Beş hafta kalsam bile bana yeter, hemen tanınırım.”
Tanınmak, işte bütün mesele.
Her dönemin ‘tanınma’ yolu başka.
Bu dönemin en kestirme tanınma yolları ise malum: “Survivor”a katılmak...
Dizilerden birinde görünmek...

Yazının Devamını Oku

Yeni kurallarla yeni eğlence nasıldı?

Cuma gecesi saat 21.55 gibi başladı Nişantaşı Must’taki canlı performans.

Solist Çağlar Hepterlikçi sahne almadan önce, “Dışarıda
oturanlar
acaba içeriye girecek mi?” diye merak ediyordum.
Merakım beş saniye içinde giderildi:
Çağlar performansına başlar başlamaz insanlar içeriye akın etti.
Sosyal mesafeli stantlarının etrafına yerleştiler ve saatler 23.00’ü gösterdiğinde ortam sanki eski gece hayatının 02.00 dolayları gibiydi.
Şarkılara eşlik edenler, coşup dans edenlerle...

Yazının Devamını Oku

Akyaka’da ‘yeni normal yazına’ veda gecesi

Her yaştan ‘genç’ insan akustik performans sergileyen Deniz Sipahi’nin etrafında toplanmış.

Solistle aramızdaki sosyal mesafe tam.
Olması gerektiği gibi.
Hep bir ağızdan söylenen şarkı ise yine yeniden 90’lardan:
Rafet el Roman’ın “Leyla”sı.
Deniz Sipahi bambaşka yorumluyor tabii şarkıyı.
Kalabalık hep bir ağızdan “Leyla” diye bağırıyor.
Meğer Deniz’in performans gecelerinde bu şarkı en az üç kez filan söyleniyormuş.

Yazının Devamını Oku

Biraz sessiz olur musunuz?

Sessizlikle ilgili bir problemimiz olabilir mi?

Genelleme yapmayayım ama son zamanlarda rastladıklarım buna işaret ediyor gibi.
Misal 1:
Dalaman-İstanbul uçağında iki kadın kendi aralarında yüksek sesle konuşuyor.
Aslında konuşmaları “kendi aralarını” çoktan aşmış, etraflarındakiler her şeyi duyabiliyor.
Önlerinde oturan yolcu dayanamayıp “Sessiz olur musunuz” diye uyarınca olan oluyor.
“Kimsin sen”le başlayan “Bana nasıl böyle dersin”le biten cümleler hava uçuşuyor. Yüksek seslerinden rahatsız olunan iki kadının sesleri daha da zirve yapıyor.
Misal 2:

Yazının Devamını Oku

La Guerite’de bir İtalyan, iki Türk ve iki Kanadalı

Birkaç gün önce...

St Barths, St Tropez ve Cannes’dan sonra Marmaris’teki D Maris Oteli içinde de bir şubesi olan havalı Fransız restoranı La Guerite’de bir masadayım.
Masadaki ortam tam anlamıyla uluslararası.
Sağ tarafımda Lübnan asıllı bir Kanadalı. Vancouver’da yaşıyormuş.
Hemen yanında İran asıllı bir Kanadalı.
Karşımda ise gördüğüm en eğlenceli çift: Biri İtalyan diğeri Türk.
Kanadalılar tatillerine Bodrum ve Alaçatı’yla devam edecekmiş.
Alaçatı’yı duyunca şaşırıyorum.

Yazının Devamını Oku

İlişkini kanıtla, sevgilini görmeye git!

Farklı ülkelerde yaşayan sevgililer, salgınla beraber sınırlar kapatılınca yeni bir hareket başlattı.

“Love is not Tourism” (Aşk turizm değildir) hareketi amacını özetle şöyle açıklıyor:
“Salgınının ardından uluslararası sınırların kapatılması mantıklı ve hatta gerekliydi.
Hâlâ da öyle. Kendimizi ve başkalarını korumak için turizmi durdurmamız gerektiği açık. Ama aşk turizm değildir!
Bu sadece bir tatil değil, ruh sağlığı ve dünyanın her yerindeki insanların geleceğiyle ilgili. Uluslararası âşıklar ve aileler olarak, tüm hükümetlerin seyahat kısıtlamalarını değiştirmeye çağırıyoruz.”
Hareket bu çağrısından sonuç da almış.
Mesela Danimarka.
Birbiriyle uzun süredir beraber olan çiftlere, hangi ülkeden olursa olsun kapılarını açmış.

Yazının Devamını Oku

Herkesin konuştuğu o parti

Türkiye güzeli Şevval Şahin ile sevgilisi Yiğit Marcus Aral’ın kiraladıkları bir yalıda verdikleri doğum günü partisi. Konuşulma nedeni şu: Parti sonrası bazı katılımcıların Covid-19 testinin pozitif çıkması...

Bu nedenle particilerin bir kısmı test yaptırmaya koşmuş, kimi de ne olur ne olmaz diye evde kendini karantinaya almış. Partiye katılanlar arasında Murat Dalkılıç, Şeyma Subaşı, Rabia Yaman, Baran Süzer gibi tanıdık isimler var.
Şunu da pek anlamıyorum:
Bu tarz yakın arkadaş çevresi organizasyonlarına katılanlar genelde birbirine güvenmeyi seçiyor ve rahatça eğleniyor.
Hepimiz biliyoruz. “Benim arkadaş çevremde virüs yoktur” psikolojisiyle hareket ediliyor. Endişeler halı altına süpürülüp bile isteye o risk alınıyor yani.
Buna rağmen parti sonrası tedirgin olmak ve “Eyvah, partide virüs mü kaptım?” diye endişelenmek anlamsız.
Oraya gittin bir kere, geçmiş olsun.
Sonuçta partiye katılanlardan herhangi biri, ertesi gün gittiği bir başka mekanda da virüsü almış olabilir. Kimse nerede virüsü kaptığını bilemez ki...

Yazının Devamını Oku